RUM SURESİ

Ömer Nasuhi Bilmen - Rum Suresi Tefsiri
Ömer Nasuhi Bilmen - Rum Suresi Tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek Sûre de Mekke-i Mükerreme’e inmiştir. Yalnız (18)’inci âyetinin Medine-i Münevvere’de indiği naklediliyor. Altmış âyeti kerîmeyi kapsar. Ehli kitaptan olan Roma’lıların putlara tapmakta bulunan eski İran halkına birkaç sene zarfında galip geleceklerine bir mucize olmak üzere haber verdiği için böyle “Rûm Sûresi” adını almış bulunmaktadır. Bu yüce sûre, bir tarihi olayı ortaya çıkışından evvel haber vererek müslümanları müjdeliyor ve Kur’an-ı Kerim’in bir ebedî mucize olduğunu göstermiş oluyor. Bir kısım fetihlerin meydana geleceği hakkındaki ilâhî va’din gerçekleşeceğini bildiriyor. Cenab-ı Hak’kın yüce sıfatlarından bir kısmını açıklıyor, o Büyük Yaratıcının birliğine, ilmine, hikmetine, kudretine şahitlik eden dıştaki ve içteki birçok hilkat eserlerini açıklamakla insanların dikkat nazarlarını o yaratılış hârikalarını seyretmeye çekmektedir. Allah’ın dinine aykırı, alaylı hareketlerde bulunanların da pek fena âkıbetlerini ve ahirette azaplara uğrayacaklarını hatırlatmak ile halkı uyanmaya dâvet etmektedir. Müslümanların İslâm dinine sarılmalarını, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmalarını, akrabalık hukukunu da gözetmelerini emrediyor. İslâmiyet’in her tarafa yayılacağına ve müslümanların maddî ve mânevî bereket ve zafere kavuşacaklarına işaret etmektedir. İnsanların fena hareketlerinden dolayı da yeryüzünde bir takım fenalıkların meydana gelmiş olduğunu hatırlatıyor. İnsanların dikkatini istifadesini sağlamak için Kur’an-ı Kerim’in birçok ibret verici misalleri kapsadığıbildiriyor. İlâhî va’din mutlaka gerçekleşeceğini tekrar açıklamak ile müminleri sabr ve sebata dâvet etmektedir.

1. Elif, Lâm, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, ehli kitaptan olan Roma’lıların, müşriklerden olan eski İranlılara galip ve müminlerin gönül rahatlığına kavuşacaklarını müjdeliyor. Her hususta emr ve irade bir olan zâtına âit olan Büyük Yaratıcının herşeye gücü yettiğini ve pek merhametli olduğunu bildiriyor ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının vâ’dından vazgeçer olmadığını, birçok insanların ise bunu bilmeyip yalnız dünyanın pek açık olan varlığını bilmekte, ahiret hayatından ise gâfil bulunmakta olduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki: (Elif Lâm, Mim) bu mübârek harflere dâir “Bakare” ve “Ankebut” sûrelerinin birinci âyetlerine âit açıklamalara müracaat!.

2. Rûm mağlûp oldu.

2. Vaktiyle (Rûm mağlûp oldu) yani: Ehli kitaptan olan Doğu Roma’lılar, putlara tapan Eski İranlılar tarafından bir savaş neticesinde büyük bir yenilgiye uğratılmıştı.

3. Yerin en yakınında. Bununla beraber onlar mağlûbiyetlerinden sonra muhakkak ki, galip olacaklardır.

3. Bu yenilgi (Yerin en yakınında) meydana gelmiştir. Yani Arabistan’a veya Rum Başkentine en yakın bir Roma arazisi dahilinde vuk’u bulmuştu. Buranın Ürdün veya Filistin veya Şam bölgelerinden ibaret olduğu da naklediliyor. (Bununla beraber onlar) O Roma’lılar, müşrik olan İranlılara (yenilgilerinden sonra muhakkak ki,) o müşriklere (galip olacaklardır) diğer bir savaş neticesinde o mağlûbiyetlerinin intikamını alacaklardır.

4. Üç ile nihayet dokuz sene içinde. Önceden de, sonradan da emr Allah’a aittir ve o günmüminler mutlu olacaklardır.

4. Bu galibiyet ise (Üç ile nihayet dokuz sene içinde) gerçekleşecektir. Bunun hakkında ilâhî takdir böyle tecellî etmiştir. Şüphe yok ki, (önceden de sonradan da emr, Allah’a âittir) vaktiyle İran’lıların gâlip gelmesi, sonra da Roma’lıların galip olacakları ilâhî takdir gereği bulunmuştur. Elbette ki, bütün tabii olaylar, o Büyük Yaratıcının emr ve takdirine göre meydana gelmektedir. (Ve o gün) O Roma’lıların galibiyeti zamanında (müminler) de bir zafere kavuşarak (mutlu olacaklardır) yani: O tarihte müslümanlar da Bedir Savaşında müşriklere gâlip gelerek bir fetih zevkine kavuşacaklardır. Ve o zaman Kur’an-ı Kerim’in bu haberi gerçekleşecektir, onun bir ebedî mucize olduğu bu vesile ile de ortaya çıkacaktır, bu da müslümanlar için büyük bir iftihar ve gönül rahatlığı vesilesidir.

5. Allah’ın yardımı ile. Dilediğine yardım eder ve O, azîzdir, râhimdir.

5. Evet.. Roma’lıların o galip geldikleri günde Cenab-ı Hak’kın müslümanlar hakkında da şefkatli tecellî edecektir. (Allah’ın yardımı ile) müslümanlar da mutlu kalbleri huzurlu olacaklardır. Bu kesindir, nitekim öyle de olmuştur. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ (dilediğine yardım eder) dilediği herhangi bir kavmi, diğer bir kavim üzerine galip kılar, kulları üzerinde istediği şekilde tasarruf hakkı, o Hikmet sahibi Yaratıcı’ya âittir, (ve o) büyük mâbud (azîzdir) en büyük bir izzet ve kudret sahibidir, dilediğini yardıma kavuşturur, dilediğini de mağlûp eder, hikmetin gereği ne ise onu yaratır, kimse ona engel olamaz ve o Kerim Yaratıcı (rahîmdir) kulları hakkında merhameti pek çoktur. Ondan dolayıdır ki, onlara peygamberlerini göndermiş, onların selâmet ve saadetlerine vesile olan hükümleri bildiren kitaplarını ihsan etmiş, kendilerini gafletten uyandırmak için bir takım ibret verici hâdiseleri, tarihî olayları o mübârek kitaplarıvasıtasiyle insanlara bildirmiştir.

6. Bu Allah’ın vâdi. Allah vadinden dönmez. Ancak insanların çoğu bilmezler.

6. -Bu Roma’lıların düşmanlarına üstün geleceklerine dâir olan kesin açıklama da (Allah’ın vâ’di) dir. Artık gerçekleşecektir. Çünki (Allah vâ’dinden dönmez) ilâhî va’dinden vaz geçmez. Gerek dünyaya ve gerek ahirete ait ilâhî va’di mutlaka yerine gelecektir, hakikate aykırı açıklamalarda bulunmaktan ilâhlık şânı münezzehtir. Biz buna inandık. (Ancak insanların çoğu bilmezler) bilgisizliklerinden düşünce yoksunluklarından dolayı ilâhî va’din kıymetini, kesinliğini takdir edemezler. Bu galibiyet hususundaki ilâhî va’di de takdir edemeyip onu uzak görenler de bulunur. Nitekim bulunmuştur. Fakat bilâhara bu ilâhî va’d de gerçekleşerek onu inkâr edenler, mahçubiyetler içinde kalmışlardır.

7. Dünya hayatından bir aşikâre olanı bilirler, ahiretten ise habersiz olanlar onlardır, onlar.

7. Evet… O insanların birçokları yalnız bu (Dünya hayatından bir âşikâre olanı bilirler) onlar yalnız maddî menfaatlerini sağlayan, nefsî arzularına hizmet eden şeyleri bilir, göster ise kapılır dururlar, ebedî menfaatlerini, selâmet ve saadetlerini temin edecek şeyleri düşünüp kazanmak istemezler. (Ahiretten ise habersiz olanlar) O ebedî hayatı düşünmeyenler, onu temine çalışmayı hatırlarına getirmeyenler, işte (onlardır) o yalnız dünyanın geçici varlığiyle mutlu olanlardır. Evet.. Tam gaflt ehli işte (onlar) dır. Böyle bir hâl ise üzülmeye lâyıktır. İnsan, yaradılışındaki, hikmeti, gayeyi düşünmelidir, ona göre çalışmalıdır, üzerine düşen vazifelerden habersiz bulunmamalıdır.

§ Bu mübârek âyetlerin iniş sebebi şöylece nakledilmektedir. Peygamberimizin Peygamberliğinin beşinci senesinde bu âyetlerin nâzil oluşandan yedi sene evvelİranlılar ile Roma’lılar arasında bir muharebe başlamış, bu savaşta Roma’lılar büyük bir yenilgiye uğramışlardır. Bu mağlûbiyet, Arabistan’a ve Roma’lıların Başkenti olan Kostantiniye şehrine en yakın bir yerde meydana gelmiş, Roma’lıların ellerinden bir çok şehirleri çıkmıştı. Bu hâdise, Mekke-i Mükerreme’deki müşrikleri sevindirdi. Diyorlardı ki: Bizim gibi müşrik olan İranlılar kitap ehli olan Roma’lılara galip geldiler, biz müşrikler de kitap ehli olan müslümanlara galip geleceğiz. Bunların bu saçmalamaları, eshab-ı kiramı üzmekte idi. İşte bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olup Roma’lıların da o mağlûbiyetlerinden sonra İranlılara nihayet üç ile dokuz sene arasında galip olacaklarını ve o zaman müslümanların da ilâhî yardıma kavuşacaklarını müjdelemiştir.

Hz. Ebu Bekir, bu ilâhî müjdeyi Mekke müşriklerine karşı ilân ederek artık o kadar sevinmeyin, az sonra Roma’lılar da İranlılara galip olacaklardır, demiş, onlar ise buna imkân olmadığını düşünüyorlardı. Öyle zayıf, perişan düşmüş bir millet, o koskoca muhteşem bir millete nasıl galip olabilir diyorlardı. Çünki o zaman Roma’lılar pek mağlûp perişan bir halde bulunuyorlardı. Hatta o müşriklerden “Übeyy İbni Halef” Hz. Ebu Bekr’i yalanlamış, Hz. Ebu Bekr de: Ey Allah’ın düşmanı!. Yalancı olan sensin, diye karşılıkta bulunmuş, nihayet aralarında bir bahis akdetmişlerdi. Şöyle ki: Üç seneye kadar Roma’lılar galip olurlarsa Übeyy İbni Halef Hz. Ebu Bekr’e on deve verecek, aksi takdirde ise Hz. Ebu Bekr, ona on deve verecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mukaveleden haberdar olunca buyurdu ki: Ya Ebi Bekr!. Bu mukavelenin süresini ve develerin sayısını arttırınız. Çünki bu galibiyet, üç sene ile dokuz sene arasında meydana gelecektir. “Bid’ı sinîn” sözü bunu bildirmektedir. Ebu Bekr Radiyallahü anh da bu Peygamber emrine göre “Übeyy İbni Halef” iletekrar görüşmüş, o bahsin süresini dokuz seneye, verilecek develerin mikdarını da yüze çıkarmışlardı. Nihayet bu mukaveleden itibaren altı sene geçmiş, yedinci senenin başında Roma’lıların galib oluşu gerçekleşmişti. “Übeyy İbni Halef” ise Uhud Savaşında Resûl-i Ekrem tarafından aldığı bir kılıç darbesiyle yaralanmış Mekke-i Mükerreme’ye dönerek ölmüştü. Hz. Ebu Bekr de o mukavele gereğince yüz deveyi Übeyy İbni Halef’in mirasçılarından almıştı. Bu develeri Resûl-i Ekrem’in emriyle fakirlere tesadduk etti. Deniliyor ki: Bu mukavele, faizin, kumarın haram kılınmasından önce meydana gelmişti.

Bunların haram olduklarına dair ayetler ise daha sonra Medine-i Münevvere’de inmiştir. Fakat “Zemahşeri” demiştir ki: İmamı Âzam ile İmamı Muhammed’in mezheplerine göre faiz ve kumar gibi şeylere ait fasit akitler dari İslâm’da câiz değildir. Dar-ı harpte ise, müslümanlar ile kâfirler arasında câizdir, yapılabilir. İşte Hz. Ebu Bekr’in yapmış olduğu o mukavele de bunun sıhhatine bir delildir. Fakat sair fukehaya göre bu gibi fasit akitler, hiçbir yerde câiz değildir. Essiracil Münir ve tefsiril merağı. “Rum” ismi, Roma şehrinden alınmıştır. Roma halkına “Rum” adı verilmişti. Roma hükümdarlarına da “Kayser” adı verilmişti. Eski İran = Fars hükümdarlarının ünvanları da “Kisra” idi. Çoğulu ekâsire’dir. Bilâhara Roma devleti Doğu ve batı devletleri namiyle iki kısma ayrılmıştı. Doğu Roma devletine tâbi olanlara “Rum” adı ve batı Roma’ya tâbi olanlara da “Firenk” ünvanı verilmiştir. Peygamberimizin Peygamberliğinin senesindeki, milâdın (613)’üncü yılına rastlamaktadır. Roma ve İran devletlerinin sınırları, Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbirine temas ediyordu.

Mısır, Suriye, Filistin ve Irak’ın bir kısmı ve Anadolu, Roma hükümetine tâbi idi. Bu tarihte vuk’u bulan bir muharebede Roma orduları, İran ordularına yenilmiş, Suriye’deki birçok şehirleri ve bütünFilistin’i İranlılar elde etmişlerdi. Anadolu’yu da işgâl ederek İstanbul boğazına kadar gelmişlerdi. Bu sırada Roma hükümdarına karşı kendi valileri de isyan etmiş, onun hükümeti hemen hemen parçalanıp yok olacak bir hâle gelmişti. Aynı zamanda hükümdarları da eğlenceye düşmüştü, ülkesini savunacak vasıtalardan yoksun kalmıştı. Artık öyle bir hükümetin pek kuvvetli ve galip olan İran hükümetine karşı tekrar cephe alacağı hiç ümit edilmiyordu.

İşte Kur’an-ı Kerim, Roma’lıların galip olacaklarına böyle bir zamanda haber vermiş, tâbi duruma göre buna imkân görülmemişti. Fakat o ilâhi kitabın bu haberi öyle hiç umulmayan bir zamanda gerçekleşti. Roma hükümdarı, kendisini muayyen bir zaman için mümkün mertebe toplamış, perişan bir milletten topladığı bir kuvvet ile o muhteşem İran hükümetine karşı savaşa atıldı ve parlak bir galibiyete kavuştu. Bu galibiyet zamanında İslâm orduları da Bedr Savaşında büyük bir başarı göstermişti. İşte Kur’an-ı Kerim’in müjdeleri de gerçekleşmiş, ilâhi kitabın bir ebedi mucize olduğu bu vesile ile de anlaşılmış bulundu. Bu, rabbimizin ihsânıdır…

8. Nefsleri hakkında tefekkürde bulunmadılar mı? Allah gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini yaratmadı, ancak hak ile ve muayyen bir vakit için yaratmıştır. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları Rab’lerine kavuşmayı elbette inkâr ederler.

8. Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudret ve azametini inkâr edenlerin o pek cahilce hallerini ortaya koyuyor. Onların güçlü olma belirtilerini ve kendilerinden daha varlıklı olan eski inkârcı kavimlerin pek fecî olan tarihî durumlarını dikkate almadıklarını kınamak için beyan buyuruyor. Fenalıklarda bulunanların, Allah’ın âyetlerini inkâr ve inananlar ile istihza edenlerin pek korkunç, çirkin sonlarına işaretle insanlığı uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Bakışlarınıyalnız dünyanın kabuk kısmına atfedip duranlar (Nefsleri hakkında tefekkürde bulunmadılar mı?) kendilerinin yaradılmış olduklarını düşünmediler mi? Kalplerinde bir düşünce duygusu bir vicdâni kanaat hâsıl olmadımı ki, bakıp da anlasınlar ki: (Allah, gökleri ve yeri ve bunların aralarındakilerini) birçok mahlûkatı, muhtelif sanat eserlerini birbirinden farklı kudretini gösteren eserleri boş yere (yaratmadı) hepsini de şüphe yok ki, (ancak hak ile) gerçeğe uygun, sabit bir emr ile, bir menfaat ve hikmete dayalı bir halde yaratmıştır. Kendilerinin yoktan yaratılmış olduğu bu cümleden değil midir? (ve hepsini de muayyen bir vakit için yaratmıştır) Yüce zatının programlayıp, belirlemiş olduğu bir zamana kadar onlar devam edip duracaklardır. O belirli zaman gelince de; yani kıyamet kopunca da hiçbiri bu âlemde kalmayacaktır, hepsinin de bu dünyadaki varlığı sona erecektir, sorumlu olanlarda bu âlemdeki âmellerinin mükâfat veya cezasına kavuşacaklardır. (Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları) Bu kesin âkıbete inanmış değildirler, onlar (Rab’lerine kavuşmayı) yeniden hayat bulup mahşere sevk, ilâhi mahkemeye teslim edileceklerini (elbette inkâr ederler) onlar ahiret hayatına, oradaki sevap ve azaba inanmazlar.

9. Yeryüzünde gezip de bakmadılar mı ki, onlardan evvelkilerin âkibetleri nasıl olmuştur. Onlardan kuvvetçe daha şiddetli idiler ve onların imar ettiklerinden daha ziyade yeri altüst etmiş ve imarda bulunmuşlardı ve onlara Peygamberleri açık deliller ile gelmişlerdi. Artık Allah onlara zulmeder olmadı velâkin onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.

9. Nedir o kadar cehalet ki, o dinsizler, ahiret hayatını inkâr ediyorlar, kendilerinin yok olacak varlıklarına güvenip duruyorlar? Onlar hiç (Yeryüzünde gezip de bakmadılar mı?.) hiçdünya tarihini ibret nazarı ile görüp okumadılar mı?. (ki, onlardan evvelkilerin âkıbeti nasıl olmuştur?.) Âd, Semud kavimleri gibi eski ümmetlerin küfrleri yüzünden başlarına gelmiş felâketleri işitip, alâmetlerini görmüş bulunmuyorlar mı? O eski kavimler ki, (kuvvetçe daha şiddetli idiler) şimdiki inkârcı kavimlerden daha güçlü bedenî yapıya, kuvvete sahip bulunuyorlardı (ve onların) şimdiki inkârcı kimselerin dünya yüzünden (imâr ettiklerinden) yapıp vücude getirdiklerinden (daha ziyade yeri alt üst etmiş) ziraatte bulunmuş, madenler arayıp bulmuş, su kaynakları bulup her tarafa akıtmış idiler. Yeryüzünde şimdikilerden daha fazla (imârda bulunmuşlardı) nice görkemli binalar, kaleler, saraylar yapmışlardır. Artık o eski milletler, inkârları yüzünden öyle helâk olmuş olunca onların gerisinde bulunan sonraki inkârcılar, yok olmaya mâruz kalamazlar mı? Bu nasıl uzak görülebilir.?. (Ve onlara) o eski kavimlere de (Peygamberleri açık delil ile gelmişlerdi) kendilerinin Allah’ın dinini tebliğe memur, doğru sözlü zâtlar olduklarını gösterir birçok mucizeler, hârikalar göstermişlerdi. Buna rağmen onları tasdik etmeyenler, neticede yok olup cezalarına kavuşmuşlardı. (Artık Allah onlara zulm eder olmadı) Onları günahsız kimseler oldukları halde cezalandırmadı. (Velâkin onlar kendi nefislerine zulm eder oldular) Allah’ın birliğini inkâr etmeğe, Peygamberleri yalanlamaya devam ettiler, ahiret hayatına inanmadılar, birçok çirkin hareketlerde bulundular da o yüzden Allah’ın azabına mâruz kaldılar. Artık ey Son Peygamber’e karşı da öyle inkârcı bir halde bulunanlar!. Siz de öyle korkunç bir âkıbete lâyık olduğunuzu bir kere düşünmeli değil misiniz?

10. Sonra fenalık yapanların âkıbeti, pek fena oldu. Çünkü Allah’ın âyetlerini tekzib ettiler ve onlar ile alayda bulunur olmuşlardı.

10. Evet.. O âkıbeti siz de düşünmelisiniz. Şüphe yok ki, (Sonra fenalık yapanların) kötü inançlarda, çirkin hareketlerde bulunanların (âkıbeti pek fena oldu) pek şiddetli bir cezalandırmaktan ibaret bulundu, dünyada da, ahirette de, âzaba, felâkete uğradılar (çünkü) onlar (Allah’ın âyetlerini tekzib ettiler) Peygamberlerin tebliğ ettikleri ilâhi kitapları, gösterdikleri mucizeleri inkâra yeltenip durdular. (ve onlar ile) O âyetler ile, mucizeler ile (alayda bulunur olmuşlardı) artık şüphe yok ki, o kadar dinsizlikte, kutsal şeylere karşı saygısızlıkta bulunan kimseler, öyle korkunç bir âkibete lâyık olmuşlardı. Binaenaleyh sonrakiler için lâzımdır ki, onların o pek fecî âkıbetlerinden bir ibret dersi alsınlar, Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinden korkup onun mukaddes dinine karşı gelmesinler, aksi takdirde hiçbiri Allah’ın azabının pençesinden kendisini kurtaramaz. Cenab-ı Hak, herşeye gücü yeter, onun kudretinin alâmetleri onun yaratıcılığındaki büyüklüğü isbata yeter. Biz buna inanmışızdır.

§ “Sûâ” kelimesi çok çirkin mânâsına olan “esve” kelimesinin çoğuludur. Cehennemden kinaye bulunmaktadır.

11. Allah halkı evvelâ yaratır, sonra onu geri çevirir, nihayet ona döndürüleceksinizdir.

11. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ’nın bu yaratıkları nasıl yaratmış ve sonra nasıl iade edeceğine dikkatleri çekiyor. İnsanların ahirette nasıl grublara ayrılacaklarını, salih müminlerin cennette nasıl mesûd bir şekilde, gönülleri rahat bir halde kalacaklarını müjdeliyor. Allah’a ortak koşanların, âyetlerini yalanlayanların da nasıl yardımdan mahrum, sahte mâbutlarını inkâr eder bir halde kalarak cehenneme sevkedileceklerini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşünün (Allah) ilm ve kudretini bütün kâinatı kuşatan büyük yaratıcı (halkı evvelâ yaratır) insanları ve diğerlerini önce budünyada yaratır, yaşatır (sonra onu) o halkı, o kullarını kıyamet gününde (geriye çevirir) onları ölmüş oldukları halde yeniden hayata kavuşturur. Artık ey insan!. Kesindir ki, (nihayet) o kıyamet âleminde (o’na) O büyük Yaratıcının mânevi huzuruna, hisap ve ceza mevkiine (döndürüleceksinizdir) artık orada amellerinize göre mükâfata veya cezaya kavuşmuş olacaksınızdır.

12. Ve o gün ki, kıyamet kopar, günahkârlar susup duracaklardır.

12. (Ve o gün ki, kıyamet kopar) Bütün insanlar yeniden hayat bularak mahşere sevkedilir, pek muazzam bir manzara meydana gelir, o zaman (günahkârlar susup duracaklardır) şaşkın bir halde susmaya mecbur kalacaklardır. Müşrikler kendilerini savunabilmek için bir delil bulamayacakları için hayretler içinde kalıp susmaya mecbur olacaklardır.

13. Ve kendilerine şeriklerinden şefaat ediciler de bulunmuş olmayacaktır ve şeriklerini inkâr ediciler olacaklardır.

13. (Ve kendilerine) O müşriklere o müthiş günde (şeriklerinden) Cenab-ı Hak’ka ortak koşmuş oldukları putlardan ve diğerlerinden (şefaat ediciler de bulunmayacaktır) onları cehennem âzabından kurtaramayacaklardır (ve) o müşrikler, o kıyamet gününde (şeriklerini) dünyadalarken kendilerine tapıp da şefaat beklemiş oldukları putları (inkâr ediciler olacaklardır.) Onların birer mâbud olmadığını anlayarak onlardan kaçınacaklardır. Fakat ne yazık ki, artık bu inkârları, kendilerine bir faide vermeyecektir.

14. Ve o gün ki kıyamet kopar, o gün birbirinden ayrılırlar.

14. (Ve o gün ki, kıyamet kopar) O sevap ve ceza kâlemi meydana gelir (o gün) müslümanlar ile kâfirler (birbirinden ayrılırlar) bir kısmını müminler bölümü, diğer bir kısmınıda kâfirler bölümü teşkil etmiş olur.

15. İmdi o kimseler ki, imân etmişler ve sâlih sâlih amellerde bulunmuşlardır, artık onlar bir bahçede sevinç içinde kalırlar.

15. (İmdi o kimseler ki) Dünyadalarken (îman etmişler ve yararlı amellerde bulunmuşlardır) imânlarını Allah’ın rızasına uygun hareketleriyle, ibadetleriyle kuvvetlendirmişlerdir (artık onlar) o hâlis, muhlis müminler, o ahiret âleminde (bir bahçede) gülleri, çiçekleri, suları bol, parlaklık ve tâzeliği içinde bulunduran birer cennette (sevinç içinde kalırlar) pek büyük nimetlere, ilâhi lütuflara kavuşmalarından dolayı kalben pek büyük bir rahatlık içinde ebediyyen yaşar dururlar.

§ “Yuhberun”; kelimesi, sevinirler, ikrama nâil olurlar, güzelce yankılar ve nağmeler ile zevk duyarlar diye tefsir edilmiştir.