NEML SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur, doksanüç âyetten ibarettir. Bu âyetler, Şüara sûresinin sonunda beyan olunan zalimlerin, inkârcıların gelecekte ne korkunç değişikliklere uğrayacaklarını izah ediyor, bu müthiş hâdiselerin imkânına işarette bulunuyor, vuku bulacağını kuvvetlendirmek için geçmişe ait bir kısım müthiş olayları birer misâl olarak göstermiş oluyor. Bu sûrei celîlede Hz. Musa’nın, Hz. Davut ile Hz. Süleyman’ın Hz. Salih ile Hz. Lût’un kıssalarını beyan ederek Allah’ın kudretiyle ne kadar garip, harikulade hâdiselerin meydana gelmiş olduğunu gösteriyor. Haşr ve neşre, kıyametin kopmasına ait vuku bulacak harikulade hadiseleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Bunları inkâr edenlerin bâtıl iddialarını red eyliyor. Nihayet kimlerin selâmet ve hidayete ereceklerini, kimlerin de inkârları yüzünden sapıklıkta kalarak lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Süleyman Aleyhisselâm’ın bir hârika olmak üzere vahşi hayvanların ve kuşların lisanlarını bilen ve “Neml” denilen karıncaların bulunduğu vadiye gittiği vakit karıncaların neler söyleyip ne kadar bir vaziyet almış olduklarını hikâye buyurduğu için bu mübârek sûreye “Neml Sûresi” adı verilmiştir.

1. Ta, Sin, bu sana Kura’nın ve pek açıkça beyan eden bir kitabın ayetleridir.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in yüceliğini bildiriyor, dinî vazifelerini yerine getiren salih müminler için ne büyük bir hidayet ve müjde vesilesi olduğunu haberveriyor. Ahirete îman etmeyenleren de ne kadar aldanmış, fena bir azaba aday bulunmuş en çok ziyana uğramış kimseler olduklarını ihtar ediyor. Kur’an-ı Kerim’in de hâkim ve alim olan Allah tarafından vahy ve telkin buyurulmakta olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta, Sin) Bu mübârek kelime, müteşabihattandır. Maamafih bu kelimenin, bu surenin bir ismi olduğunu kabul edenler de vardır. İbni Abbas Radiallahu Anh’tan rivayet edildiğine göre de Allah’ın isimlerinden bir isimdir. (bu) Bu sûrei celîle, yahut bu yüce, ve nazmı eşsiz beyanlar, Resûlum!.. (sana Kur’an’ın) O dinî hakikatları içeren, hak ile bâtılın arasını ayıran, mucize bir Mushaf-ı Şerif’in âyetleridir. (ve pek açıkça beyan eden) İnsanlığın dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadeti için lâzım gelen hükümleri, vazifeleri, ahiret hallerini, kısacası sevaba ve azaba vesile olan şeyleri açıkça bildiren (bir kitabın) pek yüce hükümleri bir ilâhi mecmuanın veya Levh-i Mahfuz’un (âyetleridir) Evet.. Bu âyetler, o kadar yüce, o kadar kutsidir.

2. Müminler için hidayettir ve bir müjdedir.

2. Evet.. Bu Kur’an-ı Kerim, bu ilâhi kitap (Müminler için) samimi surette İslâmiyeti kabul etmiş olan zatlar hakkında (bir hidayettir) onları bir selâmet ve saadet sahasına kavuşturur (ve bir müjdedir) o müminlerin Allah’ın rahmetine, nice nimetlere ulaşacaklarını kendilerine müjdelemektedir.

3. Öyle mümîn kimseler ki: Namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de evet onlar kat’i surette inanırlar.

3. Samimi surette îman sahipleri kimlerdir?. İşte onu da izah etmek ve o zatların vasıflarını beyan için buyuruluyor ki: Onlar (öyle) mümin, îman ile hakkıyla vasıflanmış (kimseler) dir (ki) en büyük kulluk vazifelerinden olan (namazı doğruca kılarlar) namazların şartlarına, rükularına riayette bulunurlar, Cenab-ı Hak’ka kulluk etmek için o kutsî ibadeti tam birsamimiyetle, bir gönül ferahlığı ile yerine getirmeye çalışırlar. (ve zekatı verirler) fakir olan din kardeşlerine yardımda bulunurlar, bu hususta Allah’ın emrine itaatlerini ve ruhlarındaki cömertliği göstermiş olurlar. (ve onlar) O hakiki müminler (ahirete de) kıyametin vukuuna, insanlığın başka bir âleme sevkedileceğine, o âlemde mükâfat ve ceza görüleceğine de evet.. (onlar) O mümin zatlar (kat’i surette inanırlar) itikatlarında büyük bir sağlamlık vardır, bu husustaki dinî haberlere, şüpheden tereddütten uzak bir şekilde inanmış olurlar. İşte uhrevî saadet, bu zatlar için takdir edilmiştir, kendileri de bununla müjdelenmiş bulunmaktadırlar.

4. Şüphe yok, o kimseler ki, ahirete inanmazlar, onlar için yaptıklarını süslemişizdir. Artık onlar şaşkın bir halde bulunurlar.

4. (Şüphe yok) öyle samimi bir îman ile vasıflanmış olmayanlar, Evet.. (o kimseler ki, ahirete inanmazlar) Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği o âlemi, oradaki sevap ve cezayı inkâr eder dururlar, artık (onlar bir yaptıklarını) çirkin, felâket getiren amellerini, hareketlerini o kötü inançlarının bir cezası olmak üzere (süslemişizdir) o çirkin şeyleri, nefsani arzuları için uygun görmüşlerdir, onlardan hoşlanmışlardır, onları seve seve işlemekte bulunmuşlardır.. Evet. Nice kimseler vardır ki; kendi dinsizliklerinin, zararlı hareketlerini bir hüner sanırlar, kendilerini o çirkin hallerinden dolayı aydın sayarlar, başkalarını da aldatmaya çalışırlar (Artık onlar) o küfür içinde yaşayıp duranlar (şaşkın bir halde bulunurlar) sapıklık vâdisinde şaşkın tereddütlü bir halde dolaşırlar, hiç ilerisini düşünmeksizin o fenalıklara kapılmış, onlar ile uğraşıp durmakta bulunmuş olurlar.

5. Onlar öyle kimselerdir ki, azabın en kötüsü onlar içindir ve onlar ki, ahirette en çok ziyana düşenler onlardır.

5. (Onlar) öyle sapıklıkta kalmış olanlar (öyle kimselerdir ki) dünyada (azabın en kötüsü) öldürülme gibi, esir düşmek gibi, bir takım facialara uğramak gibi felâketler, korkunç musibetler (onlar içindir) onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem’e karşı düşmanlıkta bulunmuş olanlar, Bedir gazvesinde bu gibi felâketlere uğramışlardır. (ve onlar ki) O kâfirler ki, o küfürleri yüzünden (ahirette) de (en çok ziyana düşenler onlardır) onlar sevaba erişme kabiliyetini zâyi etmiş, cezaya lâyık bulunmuş oldukları için insanların en zarar ve ziyana uğrayan gurubunu oluşturmuş bulunacaklardır.

6. Ve muhakkak ki, Kur’an, bir hakîm, Alîm olan Allah Teâlâ, tarafından sana ulaştırılmaktadır.

6. (Ve) Ey mahlûkatın en şereflisi olan son peygamber!.. (muhakkak ki, Kur’an) bütün insanlığı Allah’ın dinine davet eden, bütün insaniyet âlemine hidayet yollarını gösteren o apaçık kitap (Bir hikmet sahibi, her şeyi bilen tarafından) yani: Bütün kâinattaki tasarrufları, kullarına yönelik olan bütün yükümlülükleri birer hikmet ve faydaya dayanan ve ilâhî zatında bütün dinî mükemmellikleri tecelli eden yüce bir zat tarafından (sana ulaştırılmaktadır) sana âyetleri vakit vakit vahyedilerek buyurulmaktadır. Binaenaleyh, o Kur’an-ı Kerim’deki akaide, şeri hükümlere ait beyanlar, birer hikmetten, birer kurtuluş vesilesinden ibarettir. Yine o yüce kitaptaki kıssalar, gayba ait haberler, birer hakikattır, insanları uyanmaya, hayatı tanzime muvaffak olarak güvenilir bir geleceğe kavuşmalarına birer vesiledir. Ne mutlu onlardan istifade edenlere!.

7. Hani Musa ailesine demişti ki: ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.

7. Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın ailesiyle beraber sefer durumunda ikenmazhar olduğu nurlu bir tecelliyi tasvir ediyor. O mübârek Peygamberin ilâhi kitaplara kavuştuğunu, âsa mucizesinin meydana geldiği ve Peygamberin korkudan emin olup kimlerin korkmaları icabedeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. Musa Aleyhisselâm’ın kıssasını hatırlat (Hani) o vakti ki, (Musa ailesine) eşine, Şüayb Aleyhisselâm’ın kızı olan hanımına Medyen’den Mısır’a gittikleri zaman (demişti ki: Ben muhakkak bir ateş gördüm) karşıda parlayıp duruyor ben onun bulunduğu tarafa gidip (ondan size bir haber getireceğim) biraz bekleyiniz. (veyahut size parlak ateş koru getiririm) Bu soğuk havada belki) ondan (ısınırsınız) Hz. Musa, eşi ile beraber takip edecekleri yol hakkında tereddüde düşmüştü, bir taraftan da hava pek soğuk imiş. Binaenaleyh o ateş tarafında bulunacak kimselerden yol hakkında bilgi almak istemiş hiç olmazsa o ateşin bulunduğu yerden bir ateş parçası getirip ısınmalarını temin etmek arzusunda bulunmuştu.

8. Ne zaman ki oraya vardı, kendisine şöyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ münezzehtir.

8. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm, eşinin yanından ayrılıp (oraya) o ateş bulunduğunu zannettiği mevkie (vardı) Turi Sina tarafından (kendisine seslenildi ki, Bu ateşte olan da) yani: Bu ateş sandığı mahalle gelmiş olan Musa da (ve bunun) ateş mahalli sanılanın (etrafında bulunan da) yani: Melekler de (mübârek kılınmıştır) bu nidâ, Hz. Musa hakkında ilâhi bir iltifat idi, onun hakkında bereketle yapılmış olan bir selâmlama, bir müjdelemeden ibaret bulunuyordu. O ateş sanılan şey ise, çoğu müfessire göre bir nur idi ki: Etrafında bulunanlar, tesbih etmek ve kutsamakla meşgul bulunuyorlardı. Diğer bir yoruma göre de o nur içinde bulunanlar,melekler idi, etrafında bulunan da Hz. Musa’dan ibaret idi. Başka bir görüşe göre de o ateşin içinde görülen “mübârek yer” idi. Onun etrafında bulunan da Şam-ı Şerif arazisidir ki, bunlar mübârek kılınmıştır. O havalide nice Peygamberler ortaya çıkmış, ahalisi nice nimetlere kavuşmuştur. (Ve) O yüce nidânın Allah tarafından olduğunu hissettirmek içinde şöyle buyuruldu: (âlemlerin Rabbi olan) Allah Teâlâ (münezzehtir) bir mekânda bulunmaktan, bütün noksanlardan, ihtiyaçlardan uzaktır. Yani Ya Musa!.. Bu karşılaşıp hayretler içinde kaldığın nidâ da o Yüce Yaratıcı tarafındandır, başka nidâlar kabilinden değildir. Gerçekte bu kutsal nidâ, Hz. Musa’ya her taraftan yönelmiş, onu bütün kuvvetleriyle işitmekte bulunmuştu.

9. Ey Musa! Şüphe yok ki, o seslenen ben mutlak galip ve, hikmet sahibi olan Allah’ım.

9. Hak Teâlâ Hazretleri, bir büyük iltifat olmak üzere de buyurdu ki: (Ey Musa!.. Şüphe yok ki o) işittiğin nidâyı yapan, senin berekete ulaşmanı sana müjdeleyen kutsal varlık (ben aziz) her şeye kâdir olan, seni mucizeler göstermeye kudretli kılan ve (hâkim olan) her emri, her eseri bir hikmete, menfaata dayalı bulunan (Allah’ım) sen benim en kutsal nidâma kavuşmuş bulundun.

10. Ve âsânı bırak. Ne zaman ki, onu sanki küçük bir yılanmış gibi deprenir gördü, geriye dönerek kaçtı ve arkasına bakmadı, buyruldu ki: Ey Musa: Korkma, şüphe yok ki, ben bir kerim mabudum ki benim huzûrumda Peygamberler korkmaz.

10. (Ve) Allah Teâlâ, kudretini başka bir hârika vücude getirmekle de göstermek için şöylece nidâ buyurdu: Ya Musa! (Asanı bırak) o da hemen yere bırakıverdi. (vaktaki) Hz. Musa (onu) o âsayı yeryüzünde (sanki küçük) hafif, süratli hareket eden (bir yılanmış gibi çalkalanır) titrer bir halde (gördü, geriye dönerek kaçtı) korku içinde kaldı (ve arkasınadönmedi) o yılanın ne yolda harekete devam etmekte olduğunu bakıp takib etmedi. Hak Teâlâ Hazretleri de o mübârek Peygamberine ârız olan bu korku ve dehşeti gidermek için yine nidâ buyurarak dedi ki: (Ya Musa!. Korkma) O gördüğün hârikalar vesaireden dolayı korkup durma, ilâhi zatıma itimat et. (şüphe yok ki, ben) kerem sahibi bir mabûdum ki, (benim huzurumda Peygamberler korkmaz) yani: Benim korumama ve himayeme kavuşan Peygamberler, öyle yılanlardan vesaire felâketlerden korkmazlar. Onlar masum oldukları için kendilerinden bir günah çıkmaz ki, ondan dolayı azap göreceklerini düşünerek korksunlar. İşte ilâhi nidâya mazhar oldukları vakit de Allah’ın işlerinin hikmet ve yüceliğini mütalâaya dalacaklarından dolayı yine kaplerine korku ve dehşet âriz olmaz. Bununla beraber diğer vakitlerde Peygamberlerin kalplerinde de Allah’ın zatının büyüklük ve heybetini düşünme neticesi olarak iradesiz en büyük bir ilâhi korku tecelli eder.

11. Ancak diğer insanlardan olup da zulmeden korkmalıdır, fakat sonra kötülüğün arkasından zulümü güzelliğe çeviren kimseler başka onlar da korkudan kurtulabilirler artık şüphe yok ki, ben mağfiret, rahmet ediciyim.

11. (Ancak) Diğer insanlardan olup da (zulmeden) kimseler müstesna, onlar konkmahdinlan. Fakat (sonra kötülüğün arkasından) o yaptıklan zulmü müteakip tövbe ederek o zulmü (güzelliğe çeviren) kimseler (başka) onlar da korkudan kurtulabilirler. (artık şüphe yok ki, ben) Kerem sahibi yaratıcı (mağfiret, rahmet ediciyim) öyle tevbe edip af dileyen kullarımın günahlarını affeder ve bağışlarım, haklarında ilâhi rahmetim tecelli etmiş olur. Bazı müfessirlerin beyanına göre bu âyeti kerime, Musa Aleyhisselâm’a diğer bir bakımdan da teselli verici olup onun korkusunu gidermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa, vaktiyle bir kıptiye sille vurup bir kaza eseriolarak onun ölümüne sebebiyet vermişti. Bunu bir zulüm telâkki ederek korkmuş, hemen af dileğinde bulunmuştu. İşte bu hâdiseden dolayı da artık korkuya lüzum kalmadığına işaret buyurulmuştur.

12. Ve elini koynuna sok, bembeyaz, kusursuz olarak çıkıversin. Dokuz mucize ile Firavun’a ve kavmine git şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.

12. Bu mübrek âyetetler de Hz. Musa’nın diğer bir ilâhi nidâya kavuşarak “yadibeyza” mucizesine erişmiş bulunduğunu bildiriyor. Firavun ile adamlarını ise bu gibi mucizeleri, -vicdani kanaatlerine aykırı olarak- sırf bir zulüm ve kibir sebebiyle sihir kabul ettiklerini beyan ve bu gibi kimselerin müthiş âkibetlerine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Allah Teâlâ Hazretleri Peygamberi Musa Aleyhisselâm’a diğer bir mucizesini, bir kudret eserini göstermek için buyurdu ki: Ya Musa!. (elini koynuna sok) Yakandan içeriye sok, o el (bem-beyaz) güneş gihi ışıklı olarak ve (kusursuz olarak) “beras” gibi vücuda alacalık lekesi düşüren bir hastalıktan uzak bulunarak müşahede meydanına (çıkıversin) bu mübârek el, âsa gibi, cevheri ve mahiyeti, başka bir cevhere ve mahiyete dönüşmeksizin bizzat kendisi, güneş gibi her tarafa ışık saçıcı bir hale gelmiş bulundu. Ve yine Hz. Musa’ya şöyle de emir olundu: (dokuz mucize ile Firavun’a ve kavmine) git. Zira (şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular) onları küfür ve isyan hususunda haddi aşmış bir vaziyette bulunmaktadırlar. Onlara Cenab-ı Hak’kın kudret ve azametine şahitlik eden hârikaları gösterilir de onlar yine ilâhi dinî kabul etmez, küfürlerinde devam ederlerse artık ilâhi delil tamam olmuş olur, cehaletlerini bahane ederek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaz. Bu dokuz âyetten, hârikalardan maksat ise şunlardır: Asa, Yeddibeyzâ, Tufan, Kuraklık, Çekirge, Kene, Kurbağa, Kan, Kıtlıkseneleri. Bazı zatlara göre bir de ekinlerin noksaniyeti ve denizin yarılması alâmeti vardır. Buna göre bu hârikaların sayısı onbire ulaşır. Bu görüşe göre âyeti kerime, şu meâlde bulunmaktadır. Ya Musa!. Asa ve yedibeyza mucizesinden başka dokuz mucize ile de Firavun’a ve kavmine git. Araf sûresine de bakınız!.

13. Ne zaman ki, onlara mucizelerimiz, açık olarak hidayet yolunu gösteri bir halde geldi. Dediler ki: Bu bir apaçık sihirden ibarettir.

13. (Ne zaman ki, onlara) Firavun ile kavmine (âyetlerimiz) o çeşitli harikalar, mucizeler, hâdiseler, Hz. Musa’yı desteklemek için (açık olarak) hidayet yolunu gösterir bir halde açıkca (geldi) gözlerinin önünde tecelli edip durdu, o inkârcı herifler (dediler ki: Bu) görülen fevkalâde şeyler (bir apaçık sihirden ibarettir.) bunlar binen hayaldir, bunların bir hakikati yoktur, bunların birer hayal olduğu aşikare bulunmaktadır.

14. Ve bu âyetleri, vicdanları da tam bir kanaat getirdiği halde bir zulüm ve kibirden dolayı inkâr ettiler. Artık bak, o bozguncuların akibeti nasıl oldu.

14. (Ve bu âyetleri) Öyle açık, yoruma ihtiyaç kalmadan gördükleri (vicdanları da) bunların birer hârika, birer mucize olduğuna (tam bir kanaat getirdiği halde) yine onu tasdik edip, hareketlerini değiştirmediler, o muazzam alametlere karşı (bir zulüm ve kibirden dolayı) onları (inkâr ettiler) o hârikaların ilâhi kudret ile meydana gelmiş birer mucize olduklarını vicdanen bildikleri halde yalnızca bir zulüm ve gurur tesiriyle Hz. Musa’nın Peygamberliğini kabule yaklaşmadılar, yine inkâra devam edip durdular. (artık) ey mahlûkatın en şereflisi olan Son Peygamber!. (bak o bozguncuların âkibeti nasıl oldu) Onlar nihayet dünyada pek korkunç bir şekilde boğularak helâke uğradılar, ahirette ise cehennem azabı içinde ebedî olarak kalacaklardır. İşte EyPeygamberlerin en faziletlisi!. Seni inkâr edenler de senin gösterdiğin mucizeleri kabul etmeyenler de senin gerçekliği, yüceliği apaçık olan dinini, sırf bir gurur, dinsizlikte bir ısrar neticesi olarak inkâra cür’et gösterenler de elbette bir gün öyle müthiş bir âkibete uğrayacaklardır. Hz. Musa’ya ait birinci kıssa, burada nihayete ermiştir. Bütün insanlık için ne büyük bir ibret muamelesi!. Hz. Dâvud ile Hz Süleyman’a ait olan ikinci kıssaya sıra gelmiştir.

15. And olsun ki, Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik ve dediler ki: Hamd o Allah’a olsun ki, bizi mümin kullarından bir çoğu üzerine üstün kılmıştır.

15. Bu mübârek âyetler, Hz. Dâvud ile Hz. Süleyman’ın eriştikleri nimetlerden dolayı Allah Teâlâ’ya hamd ve senâda bulunmuş olduklarını bildiriyor. Süleyman Aleyhisselâm’ın ne kadar muhterem bir zata mirasçı, ne kadar çeşitli mahlûkattan meydana gelen ordulara kavuşmuş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’in hikmet sahibi ve her şeyi bilen zatı tarafından telâkki edilmekte olduğunu bir başka delil ile de bildirmek için iki büyük Peygambere ait mühim bir kıssa pek edebi bir şekilde beyan ediyor ve bu kıssanın ehemmiyetine işaret için yüce zatına yemin ederek şöyle buyuruyor: (And olsun ki, Dâvud’a) Ve oğlu (Süleyman’a bir ilim verdik) onları dinî hükümlere ait, bir nice hakikatlara dair, şânlarına lâyık bir bilgiye kavuşturduk. Onlar da bu ilâhi ihsana şükür ettiler, ilimlerinin gerektirdiği şekilde amelde bulundular (ve dediler ki: Hamd o Allah’a olsun ki:) O Kerem sahibi Yaratıcı (bizi mümin kullarında bir çoğu üzerine) peygamberliğe, ilim ve hikmete, hükümdarlığa kavuşma sebebiyle (üstün kılmıştır) bu iki muhterem Peygamberin eriştikleri nimetlerden dolayı Cenab-ı Hak’ka hamdetmeleri, bütün insanlıkiçin uyulması gereken bir örnek olmak, bir kulluk dersi vermek hikmetini içermektedir. Evet.. Her hangi bir eriştiği bir nimetin, bir ilim ve marifetin değerini bilmelidir, onu kendisine ihsan buyuran kerem sahibi yaratıcıya ve şükürde bulunmalıdır. Böyle bir hamd ve şükür, nimetin artmasına ve Allah’ın rızasının kazanılmasına bir vesile olmuş olur.

16. Ve Süleyman Davud’a vâris oldu ve dediki: Ey insanlar! Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphe yok ki, bu, elbette bu, apaçık bir lütuftur.

16. (Ve Süleyman) Aleyhisselâm, babası (Dâvud’a) o muhterem zata peygamberlik, ilim ve hükümdarlık itibariyle (mirasçı oldu) Davut Aleyhisselâm’ın on dokuz oğlu varmış, içlerinden yalnız Hz. Süleyman o muhterem babası gibi peygamberliğe erişmiş ve büyük bir hükümdarlığa sahip bulunmuştur. (ve) O mübârek Süleyman Aleyhissâm, nimeti anmak için ve sahip olduğu mucizeleri yadederek halkı hak dine davet için (dedi ki: Ey insanlar!. Bize) yani: Birçok nimetler ile seçkin kılınan bana, hükmeden zatıma (her kuşun dili öğretildi) her kuşun kendine muhsus bir konuşması, bir işareti, maksadını anlatmaya ait bir kabiliyeti, bir ötüşü vardı. Zaten bütün hayvanat, görülüyor ki: Muhtelif vaziyetlerinde başka başka sesler çıkarıyorlar. Kendi maksatlarını, ihtiyaçlarını başkalarına anlatmak istiyorlar. İşte kuşların ötüşleri, nameleri de kendilerine mahsus birer konuşma demektir. Hz. Süleyman da bütün kuşların bu kabil lisanlarını bir mucize olarak bilirdi. Bu kâinatta sürekli olarak tecelli eden eşsiz kudreti görüp takdir edenler, kuşların da birer lisana sahip olduğunu ve bu onların lisanlarını bir yüce Peygamberin mucize olarak bilmesini asla uzak görmezler. Hz. Süleyman da böylece bir ilme erişmenin ilâhi bir lütuf olduğunu takdir ederek bunu etrafında bulunanlara bildirmiş (ve bize her şeyden verildi) demiştir.Yani: Cenab-ı Hak, bizi peygamberliğe, ilme, hâkimiyete kavuşturdu: Cinleri, insanları, rüzgârları emrimize verdi. (şüphe yok ki, bu) eriştiğimiz çeşitli nimetler (elbette bu) büyük ilâhi lütuflar, (apaçık bir inayettir) Allah Teâlâ tarafından ihsan buyurulmuş pek açık bir ihsandır. Bu, kimseye karşı gizli kalacak bir hal değildir. Süleyman Aleyhisselâm, bir şükür ve hamd maksadiyle böyle buyurmuştur.

17. Ve Süleyman için cinlerden ve insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Artık onlar bir düzen, üzere sevkolunuyordu.

17. Evet.. Hz. Süleyman hakikaten pek çok ve benzersiz nimetlere erişmiştir. İşte buyuruluyor ki: (Ve Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları topladı.) O, zat böyle çeşitli kuvvetlerden meydana gelen, hârikulâde bir askeri kuvvete sahip bulunuyordu. (artık onlar) O orduyu meydana getiren kuvvetler (bir intizam üzere sevkolunuyordu) bu orduların başları ile sonları arasında güzel bir irtibat vardı, bunların bir ara kolaylıkla toplanabilmeleri mümkün bulunuyordu. Böyle bir vaziyet, selâmetin, zaferin ve düşmana karşı heybetin görünmesine pek elverişli bulunmuştur.

18. Ne zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: Ey Karıncalar! Yuvalarınıza giriniz, Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler.

18. Bu mübârek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm’ın bir muzice olarak bir karıncanın diğer karıncalara olan ihtarını anlamış olduğunu bildiriyor ve bu ihtara vakıf olmaktan dolayı tebessüm ve Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükrederek pek lüzumlu teminatta bulunmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Süleyman Aleyhisselâm bir kısım ordusiyle (Ne zamanki, karınca vadisi üzerine geldiler) burası Şam veya Taif tarafındabulunan bir vadidir ki, karıncaları pek çok olduğu için kendisine böyle “karınca vadisi” adı verilmiştir. (bir karınca) O muhteşem ordunun gelişini görünce diğer karıncalara hitaben (dedi ki:) Ey Karıncalar!. (yuvalarınıza giriniz) Yoldan savuşunuz, (Süleyman ve onun askerleri farkında olmadıkları halde sizi ezmesinler) böyle bir şeye sebebiyet vermek sizin zamanında yuvalarınıza çekiliveriniz. “Bu karıncadan maksat, hakikatleri bilinen karınca hayvanıdır. Cenab-ı Hak, hayvanlara da maksatlarını hemcinslerine anlatabilecek derecede bir nevi konuşma kuvveti ihsan buyurmuştur. Evet.. Hayvanların kendilerine ait birer lisanı, kendi dileklerini hemcinslerine anlatabilecek birer hususi işaretleri bulunduğunu bugün bir çok araştırıcı da kabul ve iddia etmektedirler. Hatta Amerika’lı “Gazner” gibi lisan alimleri tavuk, kaz, maymun gibi hayvanların lisalanını foğoğraf yardımiyle tetkik etmişler bunların lisanlarına dair dilbilgisi kitaplarının bile yazılacağını ümit edilmekte bulunmuştur. Tutu ve papağan gibi bazı kuşların öğretme sayesinde insanlar gibi birçok sözleri söyledikleri de daima görülmektedir”. Şu da şüphesizdir ki: Allah Teâlâ Hazretleri, dilediği kuşlara lisan ve anlayış ihsan edeceği gibi dilediği bir kuluna da kuşların lisanlarını öğretir ve anlatır. İşte Hz. Süleyman da böyle bir ilâhi öğretime erişmiştir. Bu, o Peygamber hakkında bir mucize demektir nice mucizelere muvaffak olan bir yüce Peygamber, bu mucizeye de kavuşabilir. Bunu imkânsız görmeye, o vadideki karıncadan maksat, insanlardan meydana gelen bir kabileden ibarettir demeğe lüzum yoktur. Öyle bir iddia, Hz. Süleyman’ın eriştiği mucizeleri kısmen inkârdan, Kur’ani beyanları keyfi bir şekilde değiştirmekten başka birşey değildir.

19. Hz. Süleyman Artık onun sözünden gülercesine tebessüm etti ve dediki: Yarabbi! Bana ilham buyur, bana ve anama babamavermiş olduğun nimetine şükredeyim ve senin razı olacağın iyi amelde bulunayım ve beni rahmetinle iyi olan kullarının arasına kat.

19. Hz. Süleyman, karıncanın bu pek hayırlı ihtarını işitince hayrete düştü. (Artık onun sözünden) O şefkatli, takdir edici ifadesinden dolayı (gülercesine) yani: Fazlaca (tebessüm etti) çünkü bir karınca olduğu halde kendisine mahsus fasih bir lisan ile arkadaşlarına hitab ettiği, onların haklarında şevkat gösterdiğini ve Hz. Süleyman ile ordusunun zulmen ve kasden değil, bilmeden bir zarar verebileceklerini karıncalar ihtar eylediğini görünce Cenab-ı Hakk’ın dilediği mahlûklarına ne kadar mühim kabiliyetler vermiş olduğunu düşünerek bir gönül ferahlığına kavuştu. (ve) Kendisinin de hârikulâde bir bilgiye, hayvanların sözlerini anlamak kabiliyetine erişmiş bulunduğundan dolayı (dedi ki: Yarabbi!.) ey bana lütuf ve ihsant bol olan Kerem sahibi yaratıcım!. (Bana ilham, buyur) Muvaffakiyet ver (bana ve anama babama vermiş olduğun nimetine şükür edeyim) yani: İhsan buyurduğun nimetin kadrini, kıymetini bileyim, o nimeti, ona olan ihtiyacımı göstermek suretiyle kabul edeyim ve o nimetten dolayı hakiki nimet verici olan Cenab-ı Hak’ka, cömertlik ve keremini hatırlayarak övgüde ve hürmette bulunayım. İşte şükür vazifesi bu üç şeye riayetle meydana gelmiş olur. Hz. Süleyman’ın bu duasğ şunu da gösteriyor ki: Bir kimsenin anasğna, babasına ait bir nimet de, kendisine ait bir nimet durumundadır. Binaenaleyh ondan dolayı da Cenab-ı Hak’ka şükür etmelidir. (ve) Süleyman Aleyhisselâm, duasına devam ederek dedi ki: Ey Allah’ım!. (senin razı olacağın iyi amelde bulunayım.) Bazı güzel ameller vardır ki, samimiyete iyi niyete bağlı olmasa haddızatında övgüye ve Allah’ın rızasına lâyık olamaz. Gösteriş için yapılan ibadetler, sadakalar gibi. İşte o Yüce Peygamber bunu da işaret için Allah’ın rızasınauygun olan iyi işler yapmak niyâzında bulunmuştur. Ve buna muvaffakiyetin ise ancak ilâhi bir lütuf sayesinde mümkün olacağına işaret için buyurdu ki: (Ve beni rahmetle iyi olan kulların arasına kat.) Yani: beni de İbrahtm, İshak, Yakup Aleyhimmüselâm gibi ve diğer Peygamberler gibi gerçekten iyi hal ile, günahsızlıkla vasıflanmış bulunan zatların zümreleri arasında cennetine kavuştur. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğine göre Süleyman Aleyhisselâm bu duasiyle bunu kastetmiştir. Hz. Süleyman’ın bu duası, şunu da gösteriyor ki: iyi hale kavuşmak da, cennete girmekde ancak Hak Teâlâ’nın bir fazlı ve rahmeti ile mümkündür, yoksa kulların hak etmeleri ile değildir. Deniliyor ki: Peygamberler, mâsum oldukarı için onların dereceleri iyi kimselerin derecelerinden üstündür. O halde neden böyle bir temennide bulunmuşlardır. Cevaben de deniliyor ki. Bundan maksat, olgunluk sahibi kimselerdir ki, onlar, Allah Teâlâ’ya isyan etmezler, bir günah, işlemek kasdında da bulunmazlar. Bu ise, yüce bir derecedir ki, ancak Peygamberlerde görülür. Binaenaleyh böyle bir duada bulunan zat, Peygamerler zümresi arasında bulunmayi niyâz etmiş olur ve o zümrenin makamının yüceliğine işaret etmiş bulunur. Ve bu mübârek dua gösteriyor ki: Bir zat, mâsum olsa da yine Cenab-ı Hakk’ın korumasına ihtiyaçtan uzak kalamaz.

20. Ve kuşları gözden geçirdi de dediki: Bana ne oldu? Hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?

20. Bu mübârek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm’ın saltanat işlerinde Hüdhüd kuşunun kullanıldığını gösteriyor. Bir müddet kaybolan Hüdhüd’ün gelip de mâzeretine dair bir delil getirmediği takdirde şiddetli bir azaba uğrayacağını bildiriyor. Hüdhüd’ün ise bilâhara gelip Seba melikesine ve halkına dair bilgiverdiği, onların şeytana uyup güneşe taptıklarını birliğine sahip, kâinatın bütün sırlarını bilen, büyük arşın Rabbi olan Kerem sahibi yaratıcıya secde etmemek istediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rivayete göre Süleyman Aleyhisselâm muhterem pederi Davut Aleyhiselâm’ın vefatı üzerine henüz oniki yaşinda iken onun yerine geçti, o da Peygamberlikle hükümdarlığı kendisinde topladı, dört sene sonra pederinin vasiyeti üzerine Beytülmukaddesi, yâni: Mescid-i Aksayı yaptırdı, sonra da kudsi şerifte büyük bir hükümet sarayı yaptırmış oldu. Sonra doğuda ve batıda bulunan hükümdarlar, kendisine hürmet ve itaat gösterdiler. Bir aralık Mekke-i Mükerreme’ye, oradan da Yemen’e gitmişti. Beraberinde insanlardan, cinlerden, kuşlardan meydana gelen bir ordu bulunuyordu. Bu kuşlar arasında Hüdhüd, büyük bir kabiliyete sahip idi, yerlerin altındaki suları görür, haber verirdi. Yolculuk esnasında susuz bir yere gelinmiş, suya ihtiyaç görülmüş idi. Nerelerde su bulunduğunu haber vermesi için Hüdhüd’ün gelmesi istenilmişti. Binaenaleyh Hz. Süleyman bakıp Hüdhüd’ü göremedi (Ve kuşları teftiş etti) onların hallerini, vaziyetlerini anlamak istedi (dedi ki: Bana ne oldu?.. Hüdhüd’ü göremiyorum) o da kuşlar arasında hazır bulunmuyor mu?. Onu görmeye bir şey mi engel oluyor. Sonra onun kaybolduğunu anlayınca buyurdu ki: (yoksa) Hudhüd, (kayıplara mı karıştı?..) öyle görülüyor, siz ne dersiniz?.

21. Herhalde ona şiddetli bir azap ile azap ederim, veya onu boğazlarım, yahut bana apaçık bir delil getirir.

21. Hz. Süleyman, Hüdhüd’ün ordudan ayrılmış olduğuna kanaat getirince buyurdu ki: (Herhalde ona şiddetli bir azap ile azap ederim) O gibi kuşların cezalandırılmaları, tüylerinin yoldurulması, kendilerinin sıcakgüneşe mâruz bırakılması veya kendilerinin zıtları olan kuşlar ile beraber bir kafese konulması veyahut kendi arkadaşlarından ayrı düşürülmeleri gibi bir şekilde yapılırdı. Hz. Süleyman, (veya onu) Hüdhüd’ü (boğazlarım) diyerek başkaları için ibret numunesi olmak üzere Hüdhüd’ü daha ağır bir cezaya uğratacağını söylemiş oldu. Bunda şuna da işaret vardır ki, bu orduyu meydana getiren erlerden, kuvvetlerden herhangi birinin kesin bir özre dayanmaksızın ve kumandanından müsaade almaksızın orduyu terketmesi, büyük bir isyan demektir, ordunun kuvvetini azaltmak mahiyetindedir. Binaenaleyh böyle bir hareket, büyük bir cezayı gerektirir. Süleyman Aleyhisselâm, Hüdhüd’ün bir mâzeretinden dolayı ayrılmış olduğunu da dikkate alarak buyurdu ki: (yahut bana apaçık bir delil getirir) özrüne dair kanaat verecek bir delil getirir, o zaman cezadan kurtulur. Çünkü özür, Allah katında ve müsamahakâr olan insanların yanında.

22. Derken Hüdhüd çok geçmeden geldi de dediki: Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Seb’edan muhakkak bir haber ile geldim.

22. Hz. Süleyman, böyle söylemişti (Derken) Hüdhüd, aradan daha (çok) zaman (geçmeden geldi) Süleyman Aleyhisselâm huzuruna tam bir saygı ile vardı, kendisini, faideli bir haber getirmek suretiyle mazur göstermek için (dedi ki: Ben senin bilmediğin bir şeyi) bir memleketin her tarafını, olanca varlığını ben (öğrendim) her vaziyetinden haberdar oldum, sana mühim bir hizmette bulunmak istedim (ve) binaenaleyh (sana Seb’adan) o kabileden (muhakkak) kesin ve mühim (bir haber ile geldim) “seb’a” Yemen’de senanın doğu tarafında, üç günlük bir mesafede bulunan bir eski ülkenin ismidir. Merkezi bütün Yemen diyarının eski başşehri olan “Ma’rib”şehri idi. Bu şehire de bu isim verilmiştir. Bu âyetikerimedeki Seb’adan maksat, oranın ahalisidir, siyasi teşkilatıdır. Oradaki bir kabileden ibarettir. Deniliyor ki: Hüdhüd, Süleyman Aleyhisselâm’ın namaz ile, yemek ile meşgu1 oduğunu görünce uçup havaya yükselmiş, dünyanın her tarafını seyretmiş. Belkıs adındaki bir kadın hükümdarın başkenti olan Sebâ şehrini görmüş, o kadının büyük bir taht ve ihtişam sahibesi olduğunu görüp bilmişti.

23. Muhakkak ben, bir kadın buldum ki, onlara hükümdarlık ediyor ve kendisine her şeyden verilmiş ve onun için pek büyük bir taht da var.

23. Hüdhüd, getirdiği haberi Hz. Süleyman’a ayrıntılı olarak arz etmek için dedi ki: (Muhakkak ben) Seba kavmi arasında (bir kadın buldum ki, onlara) o kavme (hükümdarlık edlyor) onların hükümet başkanlığında bulunuyor. (ve kendisine) o kadına (her şeyden verilmiş) hükümdarların muhtaç oldukları her şey kendisinde mevcut (ve onun için pek büyük bir taht da var) altun ile gümüş ile yapılmış, her tarafı cevherler ile süslenmiş bir saltanat tahtı. “Bu kadının adı Belkıs idi. Babası, “Şerahil” adında bir hükümdardı. Onun baba ve dedeleri arasında kırk kadar hükümdar bulunmuş idi. Şerahil’in ise oğlu bulunmadığından kızı Belkıs yerine hükümdar olmuş idi. Bütün Yemen kıtasına sahip bulunuyordu. Bunların zamanlarında Yemen ve Hazremevt tarafları Yagreb bin İkah’ın neslindendir. Bu Yagberin oğlu “Himyer” Yemen kızasında “Himyerîler” ismiyle meşhur devlet kurmuştu. Bunlar vaktiyle Arap devletlerinin en büyüğü bulunuyorlardı. İşte Belkıs da bu Himyerîlerdendir.

24. Onun ve kavminin Allah’tan başka güneşe secde ettiklerini gördüm ve şeytan onlara amellerini süslemiş, artık onları yoldan sapıtırmış, binaenaleyh onlar hidayete eremezler.

24. Hüdhüd Belkıs’a ve kavmine dair bilgivererek dedi ki: Ben (Onun) o kadının (ve kavminin Allah’tan başka) Cenab-ı Hak’ka ibadeti bırakarak (güneşe secde ettiklerini gördüm.) Öyle mabutluk mertebesine sahip olmayan bir mahlûka tapınmakta bulunuyorlar (ve şeytan onlara amellerini süslemiş) öyle güneşe tapınmayı, öyle kâfirce hareketleri onlara güzel bir ibadet gibi göstermiş artık (onları yoldan sapıttırmış) onları hak ve savab olan Allah yolundan mahrum bırakmış (binaenaleyh onlar) o müşrik olan kavim, (hidayete eremezler) doğru bir yolu takibedemezler.

25. Allah’a secde etmemeleri için böyle yapmış o Allah’a, ki göklerdeki ve yerdeki her gizliyi meydana çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de âşikâre yaptığınızı bilir.

25. Evet.. Şeytan (Allah’a secde etmemeleri için) o kavmi böyle yapmış, Allah yolundan uzaklaştırmış, onlara çirkin amellerini güzel göstermiş. Evet.. (O Allah’a) Secde yapmaktan menetmek istemiş (ki,) O Yüce Yaratıcı (göklerdeki ve yerdeki bir gizliyi) meydana (çıkarır) nice, yüce, ışık saçan gök cisimlerini ve yerlerdeki nice muazzam hâdiselerin, yaratılış eserlerini yaratır, müşahede alanına koyar. (ve) Sizin de ey insanlar!. (neyi gizlediğinizi ve neyi de âşikâre yaptığınızı bilir.) Artık böyle ilim, ve hikmete, yüce bir kudret sahip bir yaratıcı var iken öyle bir takım müşrikler, ne cehalettir ki, şeytanların sözlerine aldanıyorlar da öyle mahlûk olan güneşe vesaireye tapınıp duruyorlar?.. Bu âyeti kerime bir secde âyetidir.

26. Allah, o büyük arşın Rabbi dir ki, ondan başka ilâh yoktur.

26. Evet.. (Allah) O kâinatın yaratıcısı (o büyük arşın) bütün gök cisimlerini başı ve büyüğü bulunan o yüce âlemin (Rabbldir ki, ondan başka ilâh yoktur,) bu apaçık bir hakikat iken maalesef öyle bir takım kavimler, güneşe aya, o gibi mahlûkata tapmak cehaletinde,alçaklığında bulunmuşlardı, hâlâ da bulunanları vardır. ‘Bu (25, 26) ncı âyetlerdeki beyanat, Hüdhüd’e ait olduğuna göre o mübârek kuş, bu husustaki ilim ve bilgiyi Hz. Süleyman’dan aldığını göstermiştir ve temiz bir itikat sahibi olduğunu Hz. Süleyman’a karşı göstererek onun sevgisini kazanmak istemiş ve mazaretinin kabul edilmesini temennide bulunmuş olmalıdır. “Deniliyor ki: Bir Hüdhüd bu hakikatları nasıl bile bilir? Çünkü Cenab-ı Hak herhangi bir mahlûkuna böyle bir kabiliyet verebilir, Hüdhüd’ün böyle bir kabiliyete erişmesi, Hz. Süleyman için bir mucize demektir. Evet Hak Teâlâ Hazretleri: Dilediğini ilm ve mârifeti dilediği bir mahlûkuna ilham buyurabilir. Bir demir parçası bile insanların vesairenin bütün konuşmalarını, nağmelerini zaptederek sürekli olarak nakledip duruyor, nice uzaklardaki manzaraları zaptederek halka gösteriyor. Bu da bir yaratılış harikası değil mi? Halbuki, böyle bir hârika keşfedilmeden evvel söylenilse idi birçok kimseler bunu mümkün görmezlerdi. İşte Cenab-ı Hak, vakit vakit böyle hârikaları meydana getiriyor, artık Allah’ın kudreti ile daha bunların üstünde de nice harikaların da meydana gelebileceğini hangi akıl sahibi ve düşünen bir insan inkâr edebilir?.. “Şu da denilemez ki: Hz. Süleyman, o kadar büyük bir saltanata sahip iken neden Sebâ melikesi hakkında bilgileri Hüdhüd’den almıştır?. Çünkü Kur’an-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın bunlara dair hiç haberi yok idi diye buyurmuyor. Ayeti kerimede tam kavrayış yoluyla olan bilginin bulunmadığı zikredilmiştir. Tam bir kavrayışın olmaması ise şüphe yok ki, tamamen bilgisizliği gerektirmez. Caizdir ki, o sözkonusu Peygamber o vakite kadar zikredilen hükümetin büyüklüğünden ve saltanatının derecesinde ve idaresine bir kadının bulunduğundan haberdar olmamıştı. Sonra bir hârika suretiyle onu öğrenmiştir. Zaten ilk zamanlarda muhabere vasıtaları bilinmiyordu, kavimler arasında siyasî, iktisadîmünasebetler sınırlı idi, hemen hemen de yoktu. Süleyman Aleyhisselâm’ın bu gibi hususları vaktiyle manevî vasıtalar ile vesaire ile tamamen bilmesi ise zaruri bir iş değildir. O Peygamberini takdir edilen bir zamanda onlardan haberdar buyurmuştur.

27. Hz. Süleyman Hüdhüd’e dedi ki: Bakacağız, doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mı oldun?.

27. Bu mübârek âyetler, Hüdhüd’ün ifadesindeki doğruluğunu meydana çıkarmak için onun vasıtasiyle Hz. Süleyman’ın, Sebâ kavmine bir mektup gönderip onları İslâm dinine davet buyurmuş olduğunu bildiriyor ve Sebâ hükündarı olan Belkıs’ın da o mektubu alıp mahiyeti hakkında kavmine bilgi verdiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hüdhüd, gelip de Sebâ kavmine, hükümdarına dair Süleyman Aleyhisselâm’a haber verince Hz. Süleyman, Hüdhüd’e (dedi ki: Bakacağız) seni tecrübe etmiş olacağız (doğru mu söyledin) ki seni mâzur görelim (yoksa yalancılardan mı oldun) öyle yalancılığı alışkanlık edinen kimselerden mi bulundun ki, bizim huzurumuzda yalana cür’et etmiş olasın.

28. Şu mektubumu götür, hemen onlara bırak, sonra onlardan çekil de bak ki, neye varacaklar?

28. Hz. Süleyman, hemen bir mektup hazırlayarak Hüdhüd’e hitaben buyurdu ki: (Şu mektubum ile git) Durmaksızın koş, bu mektubu (onlara bırak) o güneşe taptıklarına dair haber verdiğin kimselerin üzerine at (sonra onlardan çekil) onlara karşı saklanarak hallerine dikkat et (bak ki, neye varacaklar?.) düşün, anlaki birbiriyle ne yolda konuşmada, istişarede bulunacaklar, neye karar verecekler?.

29. Hükümdar olan kadın dedi ki: Ey ileri gelenler: Şüphe yok ki bana çok şerefli bir mektup bırakıldı.

29. Hüdhüd, aldığı emirden dolayı yıldırım gibi süratle Belkıs’ın sarayına varmış, götürdüğü mektubu oradakilerin yanlarına münasip bir suretle atıvermiş, onların hükümdarı olan kadın da bu mektubu alıp okuyunca Hz. Süleyman’mn mührünü, imzasını görmüş, onun pek muazzam bir hükümdar olduğunu anlayarak titremeye başlamıştı. Yanında bulunan ileri gelenlere hitaben (Dedi ki: Ey Ulular, beyler!.) Ey kavmimin eşrafı ve ileri gelenleri (şüphe yok ki, bana çok şerefli bir mektup) Evet.. (bana bırakıldı) Yani: Kerem, şeref ve şân sahibi, pek büyük bir hükümdar tarafından gönderilmiş bulunmakta.

30. O muhakkak ki, Süleyman tarafından ve şüphe yok ki o: “Rahman, Rahîm olan Allah’ın ismiyle” başlanarak yazılmıştır.

30. Evet.. (O) Mektup (muhakkak ki, Süleyman tarafından) öyle muazzam bir hükümdarın katından gelmiş (ve şüphe yok ki, o) mektup (Rahman, rahim olan Allah’ın ismiyle) başlanılarak yazılmış.

31. Şöyle ki: Bana baş kaldırmayın ve bana Müslümanlar olarak geliniz.

31. O yüce hükümdar şöyle emretmiş ki: (bana baş kaldırmayın) Teklifimi reddederek bir takım zorba hükümdanlar gibi büyüklük taslamayın (ve bana müslümanlar olarak geliniz.) teklifimi kabul ederek İslâm dinî ile şerefleniniz. Teslimiyetten ayrılmayınız.

32. Dedi ki: ey ileri gelenler! Bu işim hakkında bana fetva veriniz. Siz hazır bulununcaya kadar ben bir işimi kestirip atmam.

32. Saba hükümdarı olan kadın, almış olduğu mektubu yanında bulunan kavminin ileri gelenlerine bildirmiş, onların reylerini almak istemiş olduğu için onlara hitaben (Dedi ki: Ulular, beyler!) Ey ülkemizin eşraf ve ileri gelenleri!. (Bu işim hakkında bana fetva veriniz) Beni dehşetler içinde bırakan bu mektuba karşı ne cevap vereceğiz?. Lütfenbana bildiriniz. Bu kadın, mühim bir hâdise karşısında kaldığını, anlamış, yurdunun ileri gelenleriyle istişareye lüzum görmüş, ileri sürecekleri reyin ehemmiyetine işaret için “bana fetva veriniz” demişti. Çünkü “fetva” ekseri müşkül hâdiselere; meselelere dair verilen cevap mânasında kullanılmaktadır. Ve işin ehemmiyetine işaret için şöyle de dedi: (siz hazır bulununcaya kadar ben bir işi kestirip atmam) Yani: memleketimizin işleriyle ilgili bir hususta, isterse, ehemmiyetsiz olsun, sizin gıyabınızda bir hüküm vermiş, bir işi halletme ve çözmüş değilim. Artık bu pek mühim bir hususta sizin reyiniz olmadıkça ben bir hüküm verebilir miyim?. O kadın, bu sözleriyle güzel bir akıla, tedbire sahip olduğunu ve memleketinin adamlarına karşı hürmette, saygıda bulunduğunu göstermiş bulunuyordu ve onların gönüllerini alarak kendisine karşı muhalif bir cephe kurmamalarını temine çalışmış idi. Bunda istişârenin ehemmiyetine: Desbotca hareketletin uygun olmadığına bir işaret vardır.

33. Dediler ki: Biz kuvvetli kimseleriz ve zorlu savaş erbabıyız ve emir sana aittir. Artık bak, ne emir edeceksen et..

33. O hükümet adamları da savaş taraftarı olduklarını göstermek için (Dediler ki: Biz kuvvetli kimseleriz) ordumuz, harp malzemelerimiz servet ve ihtişamımız çoktur. (ve) Biz (zorlu bir savaş erbabıyız) yiğitlikle, kuvvetle, muharebe hususunda kararlılık ve gayretle vasıflanmış bulunmaktayız. (ve) Maamafih ey hükümdarımız!. (emir sana aittir) Savaş ve barış hususunda hüküm vermek, sana bağlıdır. (artık bak, ne emredeceksen ki) Biz senin emrine itaatkâr bulunmaktayız. O hükümet adamları, bu sözleriyle hükümdalarına karşı bir hürmet göstermiş ve kendilerine rey ve istişareleri olmaksızın da onun emirlerine riayete hazır bulunduklarınısöylemek istemişlerdi.

34. Dedi ki: Şüphe yok, hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit onu perişan ederler ve ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar ve işte öyle yaparlar.

34. Hükümdar olan kadın, Hz. Süleyman’ın ne muazzam kuvvetlere sahip olduğuna kendi hükümet adamlarının vâkıf olmadıklarını harbe eğilimli olduklarından anladığı için ve harbin mühim bir hâdise olup âkibetinın neden ibaret olacağını bilemediğinden dolayı o hükümet adamlarına (Dedi ki: Şüphe yok, hükümdanlar) bir savaş yoluyla (bir şehire girdikleri vakit onu perişan ederler) oradaki bayındır yerleri harab, malları yağma ederler dururlar (ve ahalisinin şereflilerini zelil kılarlar) o şehrin mevki, şeref sahiplerini öldürürler, sürerler, esir alırlar vesair çeşit çeşit ihanetlere mâtuz bırakılırlar. (ve işte) hükümdarlar (öyle yaparlar) bu, hükümdarların sürüp giden âdetleridir. Artık emrine, insanlardan başka vahşi hayvanlar ve kuşlar ve diğenlerinin de itaat ettiği bir hükümdar, neler yapamaz, bunu bir düşünmeliyiz.

35. Ve muhakkak ki, ben onlara bir hediye ile bir heyet göndereceğim, artık gönderilenlerin ne ile dönüp geleceklerine bakacağım.

35. (Ve muhakkak ki, ben onlara) Hz. Süleyman ile kavmine (bir hediye ile) büyük hediye ile bir heyet (göndereceğim) onların bize karşı alacakları tavrı anlamak istiyorum. (artık gönderilenlerin) O heyet fertlerinin (ne ile dönüp geleceklerine bakacağım) ona göre vaziyet almalıyız. Rivayete göre birçok köleler, cariyeler, mücevherler, pek kıymetli kumaşlar göndermiş, bakalım demiş, eğer o hükümdar, Peygamber ise bu hediyemizi kabul etmez ve eğer Peygamber değilse kabul eder. Bu hediyelerin nelerden ibaret olduğu Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiş değildir. Bunlara dair tefsirde muhtelif rivâyetler vardır. Bunları kesin şekilde tâyin mümkün olmadığındanAllah’ın ilmine havale etmelidir. Nitekim Fahrı Râzi de bunu sunmaktadır.

36. Ne zamanki hediyeyi getirenler Süleyman’a geldi, dedi ki: Bana bir mal, ile yardım mı ediyorsunuz? İşte Allah’ın bana verdiği size verdiğinden hayırlıdır. Belki siz hediyenizle sevinirsiniz.

36. bu mübârek âyetler de Süleyman Aleyhisselâm’ın kendisine gönderilen hediyelere iltifat etmeyip onları getirenlere karşı tehdit edici bir hitapta bulunmuş olduğunu bildiriyor. Hükümdar Belkıs’a ait muhteşem bir tahtında harikulâde bir suretle hemen Hz. Süleyman’ın yanına götürülmüş bulunduğunu, bir muvaffakiyete kavuşmaktan dolayı da o muhterem Peygamberin Cenab-ı Hak’ka şükrettiğini ve şükür etmemenin nimete karşı büyük bir nankörlük olacağını söylemiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Belkıs’ın gönderdiği hediyeyi getirmekle görevlendirilen heyet, (Ne zamanki) Hz. (Süleyman’a geldi) hediyeyi takdim etmek istedi, Süleyman Aleyhisselâm, onlara (dedi ki: Bana bir mal ile) öyle âdi bir şey ile, (yardım mı ediyorsunuz?) benim öyle bir mala ihtiyacım mı var?. (işte) Görüyorsunuz (Allah’ın bana verdiği) bu pek büyük mülk ve saltanat ve özellikle peygamberlik ve hikmet (size verdiğinden hayırlıdır) yani sizin ülkeleriniz, dinden, peygamberlik şerefinden mahrum bulunuyor, mallarınızın ise ne ehemmiyeti vardır. İşte hediye adıyla getirdiğiniz şeyler de haddizatında öyle ehemmiyetsiz şeylerdir. (belki siz hediyenizle) biribirinize hediye vermekle (sevinirsiniz) dünyevî varlıktan başka bir şey düşünmediğiniz için mallarınızın artmasından dolayı kalben sevinçli bulunursunuz. Bir Peygamberin ise öyle bir mala ihtiyacı yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak ona din ve peygamberlik ihsan etmiş, onu hakiki bir hükümdarlığa kavuşturmuştur.

37. Onlara dön, elbette onlara öyle ordular ile gelirim ki, onların bunlara karşı takatları yoktur. Ve elbette onları zelil ve hakir kuvvetten mahrum kimseler oldukları halde oradan çıkarırım.

37. Hz. Süleyman, hediyeyi getiren heyet başkanına hitaben buyurdu ki: (Onlara) Belkıs ile kavmine (dön) onların yardımına, imdadına ihtiyacımız olmadığını onlara anlat. (elbette) Allah’a and olsun ki: (onlara öyle ordular ile) Bir nice muazzam kuvvetler ile (gelirim ki, onların bunlara) bu bizim kuvvetlerimize (karşı takatları yoktur) onlar benim bu kuvvetlerime karşı koymaya kâdir olamayacaklardır (ve elbette onları zelil ve onlari hakir) kuvvetten mahrum, esir düşmüş (kimseler oldukları halde oradan) o Sâba diyarından (çıkarırım) yani: Onlar, İslâmiyeti kabul etmez, öyle küfür ve şirk içinde yaşarlarsa onları mutlaka öyle bir felâkete mâruz bırakırım, bunu onlara gidip haber ver.

38. Hz. Süleyman Dedi ki: Ey ulular! Hanginiz bana onun tahtını onların bana teslimiyet gösterip gelmelerinden evvel getirir.

38. Hz. Süleyman’ın böyle bir ihtarı üzerine hediyeyi getirenler geri dönmüşler, durumu Belkıs’a anlatmışlardı. Belkıs da Süleyman Aleyhisselâm’ın öyle sıradan dünya hükümdarları gibi olmayıp büyük bir kudrete ve peygamberliğe sahip olduğunu anlamış, tam bir teslimiyet göstermek üzere bir çok kimseler ile beraber yola çıkmış, Hz. Süleyman’ı ziyarete gelmekte bulunmuştu. Süleyman Aleyhisselâm ise onun böyle gelmekte olduğunu öğrenince ona başka bir mucize daha göstermek için kendisinden evvel, o muhteşem tahtının fevkalâde bir surette Kudüs’e getirilmesini uygun görmüştü. Binaenaleyh ordusundaki kimselere hitaben (Dedi ki: Ey ulular!.) Ey ileri gelenler ve reisler!. (Hanginiz bana onun) Belkıs’ın (tahtını onların bana müslüman olarakgelmelerinden evvel getirir?.) Süleyman Aleyhisselâm, o müşrik kavme bu suretle de kendisinin mucizeler ile desteklenmiş bir Peygamber olduğunu göstermek ve Allah tarafından öyle harikulade bir kuvvet ve heybete kavuşmuş olduğunu göstermek istemişti. Ve onların müslüman olduktan sonra rızaları olmadıkça mallarını ellerinden almak câiz olmayacağı için de “daha müslüman olarak gelmeden evvel” tahtının getirilmesini emretmişti.

39. Cin tâifesinden bir ifrit dedi ki: Ben onu daha sen makamından kalkmadan sana getiririm ve şüphe yok ki, ben ona elbette güç yetiririm ve bana güvenebilirsiniz.

39. Hz. Süleyman’ın bu teklifine cevaben ordusunda bulunan (Cin taifesinden bir ifrit) yani: Dahî veya şiddetli, kuvvetli veya kötü, kaba olan bir fert ki, adı: Zekvan veya Sahr imiş (dedi ki: Beni onu) o tahtı (daha sen makamından kalkmadan) hükümet işlerini yürütmek için öğleye kadar oturmakta olduğun makamdan, hüküm meclisinden henüz ayrılmadan o tahtı (sana getiririm) bu vazifeyi bana havale et. (ve şüphe yok ki, ben onun üzerine) O tahtı sapa sağlam getirmek için (elbette kuvvetliyim) ondan âciz kalmam ve onun hakkında (eminim) o tahttaki mücevherlere ve diğerlerine bir hainlik yapacak değilim.

40. Yanında kitaptan bir ilim bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki Hz. Süleyman onu tahtı yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefisi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.

40. Süleyman Aleyhisselâm, o tahtın dahaçabuk getirilmesini arzu buyurduğu için (Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat) yani: Bütün vahiy ve ilmin yollarını bilen veya Levh-i Mahfuz’daki yazılara vakıf bulunan veya Hz. Süleyman’a ait bir kitabın içeriğini bilen bir yüce zat da (dedi ki: Ben onu) o tahtı Ey Muhterem Hz. Süleyman!. (sana daha gözünü açıp kapamadan getiririm) Yani: Bir şeye bakıp da daha ondan bakışını çekmeden o tahtı huzuruna getirmiş olurum. Bunu diyen zat hakkında ihtilâf vardır. Bu zat, çoğu müfessirlere göre Süleyman kâtibi veziri “Asaf İbni Berhiyâ” dır veya Hızır Aleyhisselâm’dır, yahut Cibril Aleyhisselâm’dır. (Ne zaman ki,) bu konuşmayı müteakip Hz. Süleyman (onu) o tahtı (yanında yerleşmiş olarak gördü) öyle harikulâde bir şekilde hemen huzuruna getirilmiş buldu (dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır) böyle büyük bir tahtın uzak bir beldeden buraya kadar bir an içinde getirilmiş bulunması, Allah’ın lütfundan başka bir şey değildir, bizim buna bir hakkımız yoktur. O kerim Rabbim, böyle bir lütufta bulundu (tâki beni imtihan etsin ki) benim bu ilâhi ihsanı nasıl karşılayacağımı meydana çıkarsın ki, ben buna karşı (şükür mü ederim, yoksa nimete karşı nankörlükte mi bulunurum) yani: Bu ilâhi lütufun değerini bilir, bundan dolayı da şükür vazifesini yerine mi getiririm, yoksa aksine hareket ederek nankörlükte mi bulunurum, bu ortaya çıkmış olsun. Evet.. Bu suretle de halka bir kulluk dersi verilmiş olsun, kavuştuğu bir nimetten dolayı Yüce Peygamberin nasıl şükür secdesine kapandığını umuma karşı uyulması gereken bir örnek olmak üzere tecelli etmiş bulunsun. İşte Hz. Süleyman da bu şükrün lüzumuna işaret için şöyle buyurmuştu: (ve herkim şükrederse ancak kendi nefsi lehine şükreder) çünkü o şükrün faidesi kendisine aittir, nâil olduğu nimetin artmasına sebep olur, insanlık vazifesini yerine getirmiş bulunur. (ve) Bilakis (kim de küfranı nimette bulunursa) kendi zararına hareket etmiş olur,şükür vazifesini yetine getirmemiş nankörlük göstermiş, fazla nimete ulaşmak kabiliyetinden mahrum kalmış bulunur. (Şüphe yok ki, Rabbim gânidir) kimsenin teşekkürüne muhtaç değildir. Şükrün terkedilmesi, haşâ Allah’ın zatına bir zarar vermez, o Allah Teâlâ (kerîmdir) şükretmeyen kullarına danimet verir, onları hemen cezalandırmaz. Artık o yüce yaratıcının nimetlerine kavuştukları halde nankörlükte bulunanlar, şükür vazifesini yerine getirmeye çalışmayanlar, kendilerini bu insani olmayan vaziyetlerinden biraz utanç duymalı değil midirler?

41. Dedi ki: Ona tahtını değiştirin, bakalım onu tanımaya muvaffak olacak mı, yoksa muvaffak olamayacaklardan mı olacak?

41. Bu mübârek âyetler de esasen müşrik olan kavmine, uyarak Allah’ın dininden mahrum bulunan Belkıs’ın zekasını anlamak, uyanmasına vesile olmak için kendisine iki garip manzaranın gösterilmiş olduğunu bildiriyor. Belkıs’ın da gördüğü harikulâde hallerden dolayı kusurunu itiraf edip İslâmiyeti kabul etmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Belkıs’ın tahtı bir mucize olarak hemen getirilince Hz. Süleyman, hizmetçilerine (Dedi ki: Ona) o şehrimize gelmekte olan Belkıs’a karşı (tahtını değiştirin) onun görünüşünü bir şekilde değiştirin (bakalım, onu tanımaya muvaffak olacak mı?.) bu suretle onun zekâ derecesi bir tecrübeye tâbi tutulmuş olur. Yahut o tahtın böyle harikulade bir şekilde getirilmiş olduğunu görür de onun bir mucize eseri olduğunu anlayarak İslâm dinini kabul eder. (yoksa) Tanımaya, İslâm dinini kabule (muvaffak olamayacaklardan mı olacak?) yoksâ anlayışsızlığı böyle bir muvaffakiyete engel mi bulunacak?.

42. Ne zamanki o hükümdar kadın geldi, denildi ki senin tahtın böyle midir? Dedi ki: bu, sanki o. Maamafih bize ondan evvel bilgiverilmiş idi ve bizler Müslümanlar olduk.

42. (Ne zamanki) O hükümdar olan Belkıs, Süleyman Aleyhisselâm’ın yanına (geldi) kendisine Hz. Süleyman tarafından bizzat veya birisi vasıtasiyle (denildi ki senin tahtın böyle midir?) buna benzetmekte bulunuyor mu? O kadında (dedi ki: Bu, sanki o) Yani: taht âdeta benim tahtım gibi, aralarında bir fark göremiyorum. Kadın; “bu o’dur veya değildir” demekte bulunmamış kendisinin yalanlanacağından korkmuş, fazla bir ihtiyat ve akıl alameti göstermiş oldu. Ve o pek zeki kadın dedi ki: (maamafih bize ondan evvel) Bu tahtın buraya böyle bir mucize olarak getirilmesinden evvel (bilgi verilmiş oldu) biz Hz. Süleyman’ın yüce bir Peygamber olduğuna, Allah’ın kudretiyle ne kadar mucizeler göstermeye muvaffak bulunduğunu öğrenmiştik. Kısacası Hüdhüd’ün mektubu getirmesi, hediyelerin kabul edilmemesi de bu bilgiyi temin eden sebeplerden bulunmuştur. (ve) Binaenaleyh (bizler müslümanlar olduk) Hz. Süleyman’ın Peygamberliğini tasdik ederek ona teslimiyeti bir vazife bildik.

43. Onu, Allah’ın başka tapdığı şeyler İslâmiyetten men etmiş idi. Şüphe yok ki o, kâfirler olan bir kavimden idi.

43. Görülüyor ki: Belkıs pek akıllı düşünen, konuşan bir kadın imiş. (Onu, Allah’ın başka taptığı şeyler) Öyle güneşe tapınması, İslâmiyetten (men etmiş idi) böyle pek fâhiş bir cereyana tâbi olmuş idi. Evet.. (Şüphe yok ki, o kâfirler olan bir kavimden idi) Onlara uymuş, Hz. Süleyman’ın yanına gelinceye kadar o kâfir kavminden korkarak tevhit dinî ile şereflenmemişti, şimdi Süleyman Aleyhisselâm’ın koruması sayesinde o korkudan kurtularak İslâmiyetini ilan etmiştir.

44. Ona denildi ki saraya gir. Ne zamanki onu gördü, onu derin bir su sandı, iki baldırını açıverdi. Hz. Süleyman dedi ki: O hakikaten billûrdan döşenmiş, düz, açık bir yerdir. Kadında dedi ki: Yarabbi! ben nefisime zulümettim ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.

44. Belkıs Hz. Süleyman’ın sarayına gelince teşrifatçılar tarafından (Ona) Belkıs’a (denildi ki, saraya gir) içeriye git. Halbuki: O sarayın giriş, beyaz şeffaf, billurdan bir tabaka ile döşenmiş altından da akan su bulunmuş idi. O ince cam tabaka adeta bir engin deniz, derin bir su safhası gibi görünüyordu. Belkıs, (Ne zamanki,) gelip (onu gördü, onu derin) muazzam (bir su sandı) oradan geçmek için (iki baldırını açıverdi) Belkıs’ın bu hareketini karşıdan gören Hz. Süleyman, ona bakmamak için mübârek gözlerini başka tarafa çevirerek seslendi: (dedi ki: O) su sandığın (hakikaten billurdan) ince camlardan (döşenmiş düz, açık bir yerdir) öyle açılmaya lüzum yok. O hükümdar olan kadın da (dedi ki: Ey Rabbim!. Ben nefsime zulmettim) şimdiye kadar senden başkasına ibadette bulundum, şimdi uyandım. (ve Süleyman ile beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.) Ey Yüce Mabûdum! Senin birliğini tasdik yalnız ilâhi zatına ibadetle mükellef olduğumu idrak ederek İslâm dinini kabul eyledim. İşte bu zeki kadın, bu hâdiseden de bir ders almış oldu, böyle bir camdan meydana gelmiş su sahası sanarak hataya uğradığını anladı, vaktiyle güneşi mabût sanarak ona ibadet etmiş olmasının da bir hata bir sapıklık olduğunu düşündü. Kısacası: Hz. Süleyman’ın böyle bir manzarayı ona göstermiş olması onun için bir uyanma vesilesi teşkil etmişti. Bir rivayete göre Belkıs İslâmiyeti kabul ettikten sonra yine Yemen’e hükümdar olarak gönderilmiş, orada ölünceye kadar kalmıştır. Belkıs’ın Hz. Süleyman ile evlendiğine ve anasının bir cin olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de bir işaret yoktur. Süleyman Aleyhisselâm, kırk sene kadar hükümdarlıkta bulunmuş, elli üç yaşında iken ahirete irtihal buyurmuştur. Kendisinden sonra oğlu hükümdarlık makamını elde etmiş ise de Beniİsrail arasında ihtilâflar meydana gelmiş. Yehuda ve İsrail devleti adıyla iki devlete ayrılmıştır. Yehuda devletinin pâyitahtı, Kudüs-i Şerif idi, hükümdarları Hz. Süleyman’ın oğulları ve torunları bulunuyordu. İsrail devletini de Süleyman Aleyhisselâm’ın hizmetçilerinden biri kurmuş, sonra bunlar on sıbttan = bir babadan türemiş on kabileden ibaret bulunmuşlardır ki: Esbatı beni İsrail denilir. Bunların başkentleri “Nablus” sonra “Sâmiriyye” şehri idi. Bunlar tamamen yoldan çıkmış, nice bâtıl yollara, kanaatlere sahip olmuşlardır.

“Sarh” Köşk, saray, yüksek ve muhkem bina demektir.

“Lücce” toplanmış çok su, suyun orta, derin mahalli, engin deniz mânasındadır.

“Sâk” baldır, incak ağacın kök ile dalları arasındaki kısımdır.

“Mümerred” düz kaypak bir yer demektir.

“Kavarir” de camdan şişeden, sırçadan yapılan kap vesair manâsına olan “karûrenin” çoğuludur.

45. Ve andolsun ki, Semud kavmine; Allah’a ibadet ediniz diye kardeşleri Salih’i gönderdik. Onlar ise hemen birbiriyle çekişen iki guruba ayrıldılar.

45. Bu mübârek âyetler de üçüncü bir kıssa olmak üzere salih Alehisselâm’ın, kavmini Allah’ın dinine davet buyurmuş olduğunu bildiriyor. O kavmin de iki guruba ayrıldığını, kâfir olan gurubun Hz. Salih yüzünden uğursuzluğa muruz kaldıklarını söylediğini, o mübârek Peygamberin de onları reddederek kendilerine verdiği cevabı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Davut ve Süleyman Aleyhisselâm’a ait kıssa, ilâhi vahiy ile Peygamberimiz Hazretlerine bildirmişti (Ve andolsun ki, Semud kavmine de: Allah’a ibadet ediniz diye) kabile itibariyle (kardeşleri) olan (Salih’i) Peygamber (gönderdik) bu da Allah’a dayanan bir haberdir, Allah tarfından bildirilmektedir. (onlar ise) O Şam ile Hicaz arasındaki “Hicr” denilen mahalde oturanSemud kavmi ise (hemen birbiriyle çekişen iki guruba ayrıldılar) bir gurubu, Hz. Semud’a tâbi olarak îman şerefine kavuştu, diğer bir gurubu ise küfürlerinde ısrar edip düşmanca bir vaziyet aldı ve Hz. Salih’e karşı cephe alarak: Ey Salih!. Eğer doğru sözlü bir kimse isen bizi korkutmakta olduğun azabı başımıza getir bakalım, demeğe cüret ettiler, çokluk da bu gurupta idi.

46. Dedi ki: Ey kavmim! Ne için iyilikten evvel kötülüğü acele istiyorsunuz? Allah’tan af dilemeli değil misiniz? Olabilir ki, rahmete kavuşursunuz.

46. Hz. Salih de o kâfir guruba (Dedi ki: Ey kavmim!. Ne için iyilikten evvel kötülüğü) başınıza gelecek azabı (acele istiyorsunuz?.) ne için tövbe edip azaptan kurtulmayı istemiyorsunuz?. O tövbe ki, en güzel bir kurtuluş vesilesidir. Ey kavmim!. Başınıza azap gelmeden evvel (Allah’tan af dilemeli değil misiniz?.) neden böyle küfrünüzde ısrar edip duruyorsunuz?. (olabilir ki) Siz af dileyince tövbeniz kabul olur da azaptan kurtulursunuz, hepiniz de (rahmete kavuşursunuz) azab, geldiği vakit ise artık tövbe kabul olmaz.

47. Dediler ki: Biz seninle ve seninle beraber olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık. Hz. Salih de dedi ki: Sizin uğursuzluğunuz, Allah katında malûm dur. Hayır.. Siz imtihana çekilen’ bir kavimsiniz.

47. Salih Aleyhisselâm’ın o kadar iyilik sever tenbihine rağmen o mübârek zata o kâfirler (Dediler ki: Biz seninle ve seninle beraber olanlar ile) sana îman edenler ile (uğursuzluğa uğradık) o kavim için bir uyanma vesilesi olmak için bir müddet yağmurlar yağmamış, yurtlarında kıtlık yüz göstermişti. Bunu, o mübârek Peygamberler ile ona îman edanler yüzünden kendilerine yönelmiş bir musibet kabul etmişlerdi. Hz. Salih de o cahillere hitaben (dedi ki: Sizin uğursuzluğunuz) size isabet edip edecek fenalığın sebebi (Allahkatında) malûm (dur) siz kendi kötü hareketlerinizden dolayı öyle fena âkibetlere uğruyorsunuz, buna siz sebebiyet vermiş oluyorsunuz da haberiniz yok, artık Allah’ın takdiri ne ise o tecelli eder. (hayır.. Siz imtihana çekilen bir taifesiniz) Siz hayır ve şer ile, genişlik ve darlık ile bir tecrübeye tâbi tutuluyorsunuz, bu imtihan, hikmet gereği bir uyanmaya vesiledir. Bundan bir ders alarak uyanmalı, Allah’ın dinine sarılarak Cenab-ı Hak’tan selâmet ve saadet temenni etmeli değil misiniz?. “Tetayyür” bir şey ile uğursuzlukta bulunmak, onu kötü görerek uğursuz saymaktır. Zamanı cahiliyette bazı kimseler bir yola çikmak, bir iş yapmak isteylce yanlarına bir kuş alır, onu yolda salıverirmiş. Eğer bu kuş, onların sol taraflarından sağ taraflarına doğru uçarsa bunu uğurluluk sanarlardı, bilakis sol taraflarına döner, onların sol taraflarına doğru uçarsa bunu da şer sayar, o işte hayır olmadığına kail olurlardı. Bu münasebetle bu “tetayyür” tabiri uğursuzluk manâsında kullanılır olmuştur.

48. Ve şehirde dokuz kişi var idi ki: Yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlardı, ıslah da bulunmuyorlardı.

48. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm ile aile fertlerine karşı suikastde bulunmak isteyen kâfir kavminin nasıl bir helâke uğramış olduklarını bildiriyor. O kavmin hileleri yüzünden ne fecî bir âkibete uğramış bulunduklarını ve halen gözler önünde duran yurtlarındaki harabelerin bir ibret vesilesi oluşturduğunu, müminleri de o facialardan emin olarak kurtuluşa kavuşmuş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (şehirde) Semud Kavmine ait “Hicr” denilen beldede (dokuz kişi var idi ki: Yerde) öyle sade kendi beldelerinde değil her tarafta (bozgunculuk yapıyorlardı) bunlar Semud kavmine mensup bir takım ileri gelenlerin oğulları imiş. Bunlar küfürlerinde ısrar edipduruyorlardı, Hz. Salih’in devesini boğazlamaya bunlar cür’et etmişlerdi. Reisleri “Kudar bin Salef” imiş, deveyi boğazlamaya bizzat bu teşebbüs etmişti. Bu dokuz şahıs, daima bozgunculuk yapıyorlardı. (ıslah da bulunmuyorlardı.) Àlemi ıslah etmeye ait hiçbir şey yapmıyorlardı. “Reht” topluluk, taife bir kimsenin, kavmi, kabilesi demektir. Üç veya altı kişiden on kişiye kadar olan erkeklerdir. “Nefer” de cemaat, nefs ve üçten dokuza veya ona kadar olan erler demektir.

49. Allah’a and içerek dediler ki: Her halde onu ve ailesini geceleyin öldürelim de sonra velisine diyelim ki: biz onun ehlinin helâk olduğu yerde hazır bulunmadık ve şüphe yok ki, bizler elbette doğru sözlü kimseleriz.

49. O dokuz kişi, Salih Aleyhisselâm aleyhine yaptıkları istişârede (Allah’a and içerek dediler ki: Herhalde onu) Hz. Salih’i (ve ailesini) ona îman edenleri (geceleyin telef edelim) hepsini de gece vakti helâk etmiş bulunalım (sonra velisine) Hz. Salih’in kanını isteyecek bir kimsesi bulunursa ona da kendimizi müdafaa ederek (diyelim ki: Biz onun) o velinin (ehlinin) helâk olduğu yerde veya o zamanda (hazır bulunmadık) böyle bir helâkın vukuunu bile görmedik, nerde kaldı ki, onu helâk etmiş olalım. (ve şüphe yok ki, bizler elbette doğru sözlü kimseleriz) bu ifadelerimiz de doğrudur, biz yalan söyleyen kimseler değiliz.

50. Onlar bir hile yaptılar, biz de hiç bilgileri olmaksızın bir hile ile hile yaptık yani: Onları ansızın hilelerin cezasına kavuşturduk.

50. (Onlar) O yalancı herifler (bir hiyle ile hiyle yaptılar) böyle gerçek dışı bir söz ile kendilerini müdafaa etmek istediler. Kalben ise Hz. Salih ile ona îman edenlere büyük bir düşmanlıkta bulunarak suikaste karar verdiler (biz de) Onlara (hiç bilgileri olmaksızın) farkına varmaksızın (bir hiyle ile hiyle yaptık) yani: Onları görülmemiş bir tarzda helâk ettik, onları ansızın hiyleleriniz cezasına kavuşturduk.

51. Artık bak! Hilelerinin akibeti nasıl oldu? Muhakkak ki biz, onları da kavimlerini de toptan helâk ettik.

51. Evet.. Onlar pek garip bir şekilde helâke uğramışlardı. Cenab-ı Hak bunu da şöyle beyan buyuruyor: (Artık bak! Tuzaklarının) Yapmak istedikleri hiylelerin (âkibeti nasıl oldu) o yapmak istedikleri felâket, nasıl kendi başlarına geldi (muhakkak ki, biz onları da) o dokuz şahsı da ve kendileriyle aynı fikirde olan (kavimlerini de toptan helâk ettik) hepsi de görülmemiş bir şekilde Allah’ın kahrına uğrayarak dünyadan çıkıp gittiler. Evet.. O mel’unlar, evvelâ Salih Aleyhisselâm’ı, sonra da ona tâbi olanları öldürmek için silâha sarılmışlar Hz. Salih’in bir tepe arasındaki ibadethanesine doğru gitmekte bulunmuşlardı. Cenab-ı Hak’kın emriyle melekler onların üzerlerine yukarıdan birçok taşlar yağdırdılar, onlar taşları gördükleri halde melekleri göremiyorlardı. Nihayet gökten gelen şiddetli bir ses ile kâfir kavmin hepsi de helâk olup gitti.

52. İşte onlar, onların zulümleri sebebiyle çökmüş olan evleri! Şüphe yok ki, bunda anlayan kavim için elbette bir ibret vardır.

52. (İşte onlar) O birer ibret manzarası oluşturan harap yurtlar (onların) o Semud kavminin (zulmları sebebiyle çökmüş) yıkılmış boş kalmış (olan evleri) hâlâ bu harabeler görülmektedir. (şüphe yok ki, bunda) Bu yurtların böyle acayip bir şekilde mavh ve yok edilmesinde (bilen bir kavim için) Allah’ın kudretini bilen o Yüce Yaratıcıya isyanın ne kadar felâkete yol açtığını anlayan bir cemaat için (elbette bir ibret vardır) Evet.. O helâke mâruz kavmin yaşam tarihini bilen, yurtlarının fecî manzarasını gören her kimse, bundan bir ibret dersi, almalıdır, o gibi dinsiz kavimlerin izlerini tâkibetmek cehaletinde bulunmamalıdır.

53. Halbuki: İman edip kötülükten sakınanlarıkurtuluşa erdirdik.

53. İşte Cenab-ı Hak buna da şöylece işaret buyuruyor: (Halbuki,) Cenab-ı Hak’ka (îman edip kötülükten sakınanları kurtuluşa erdirdik) onlar o kâfirlere yöneten felâketten korundular, Allah’ın inayetine kavuştular. Evet.. Salih Aleyhisselâm ile ona tâbi olanlar, Semud kavminin başına gelen felâketlerden sonra kendileri selâmetle Mekke-i Mükerremeye veya Kudüs-i şerife hicret ederek ibadet ve itaatla meşgul olmuşlardır. Allah’ın dinine sarılmanın pek büyük mükâfatına nâil bulunmuşlardır. Salih Aleyhisselâm’ın kıssası için “Araf ve Hud” sûrelerinin izahına da bakınız!.

54. Lût’u da Peygamber gönderdik o zaman ki: Kavmine demişti ki: O en iğrenç şeyi yapacak mısınız? Halbuki siz onun fenâlığını görürsünüz.

54. Bu mübârek âyetler de Lût Aleyhisselâm’a ait olan dördüncü kıssayı kapsayıp onun kavminin ne kadar ahlâksızlığa düşkün kimseler olduğunu bildiriyor. Hz. Lût’un nasihatlarına rağmen onu ve ailesini yurtlarından çıkarmak istediklerini, nihayet Hz. Lût’un ve eşinden başka ailesinin kurtuluşa erdiklerini, kavminin de müthiş bir felâkete uğrayarak kahrolup gittiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Şam tarafındaki” Semud” bölgesıne (Lût’u da) Peygamber gönderdik. (o zaman ki:) O zat (Kavmine demişti) o kavmin çirkin hareketlerini kınayarak kendilerini temiz bir hayata davet etmişti: Ey Kavmim!. Siz (en iğrenç şeyin işleyecek misiniz?..) son derece çirkin, kötü olan bir muameleye nihayet vermiyecek misiniz?.. (halbuki, siz) onun ne kadar fena, insanlığa aykırı bir muamele olduğunu (görürsünüz) onun ahlâksızlıktan olduğunu aklen anlayabilirsiniz. Yahut birbirinizin öyle çirkin bir muamelede bulunduğunu görür durursunuz. Bu ne kadar insanlığa ahlâkaaykırı, bir hareket!,

55. Siz kadınlarınızı bırakıp da şehvetle erkeklere mi yanaşacaksınız? Doğrusu siz cahilce hareket eden bir kavimsiniz.

55. Ey kavmim!. (Siz kadınlarınızı bırakıp da şehvetle erkeklere mi yanaşacaksınız?.) Kendi helâl eşlerinizi terkedip de livata cinayetini mi işleyeceksiniz?. İşte sizin bu hareketiniz ne kadar çirkin, ne kadar meşru bir gayeden uzak, ne derece hayvani bir muamele!. (doğrusu siz cahilce hareket eden bir kavimsiniz) yaptığınız pek çirkin hareketin fenalığını bilmiyorlar gibi görünüyorsunuz, yahut siz, bu hareketin kötü âkibetini düşünmeyip deliler gibi, beyinsizler gibi cahilce bir halde yaşayıp duruyorsunuz.

56. Artık kavminin cevabı da: Lût ailesini yurdunuzdan çıkarın, şüphe yok ki, onlar çok temizlikte bulunan insanlardır, demelerinden başka olmamıştı.

56. (Artık) Hz. Lut’un o güzel ihtarına karşı kendilerini müdafaa için bir delile, bir mâzerete sahip bulunmayan (kavminin cevabı da) bir yanıltmacadan ve cinâyetlerine bir devam gayesinden ibaret olmak üzere (Lût ailesini yurdunuzdan çıkarın) onlar bizimle beraber bir yurtta bulunarak bizi tenkit etmesinler, hesaba çekmesinler (Şüphe yok ki, onlar çok temizlikte bulunan insanlardır) onları bizim yaptığımız şeyleri pis sayarak onlardan kaçınmaktadırlar. (demelerinden başka olmamıştı) O ahlâksız kavim o kendilerini temizliğe davet eden Peygamberleri hakkında alay yoluyla böyle demişlerdi.

57. Binaenaleyh onu ve bütün ailesini kurtardık, karısı müstesna, onu takdirimizle azapta bâki kalanlardan kıldık.

57. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Binaenaleyh) O ahlâksız öyle kötü lakırdıları üzerine (onu) Lût Aleyhisselâm’ı (ve bütün ailesini) umum aile fertlerini (kurtardık)kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı, onlar geceleyin bulundukları beldeden çıkıp gittiler. (eşi müstesna) O kadın Hz. Lût’a itaatkâr olmadığı için (onu) o kadını (takdirlerimizle) ilâhi hüküm gereğince (azapta baki kalanlardan kıldık.) o da o kavim arasında kaldı, onlar ile beraber ayn; azaba uğradı. Şöyle ki:

58. Ve onların üzerlerine bir yağmur yağdırdık, artık ne fena oldu, o uyarılmış olanların yağmuru.

58. (Ve onların üzerlerine bir yağmur yağdırdık) Görülmemiş bir şekilde başlarına taşlar yağdırıldı. (artık ne fena oldu, o uyarılmış olanların yağmuru?.) O yağmur, bir azaptan, bir ilâhi kahırdan ibaret olarak ohların hepsini de helâk edip gitti, onların bütün köylerinin bir zelzele ile altı üstüne getirilmiştir. Evet.. Vaktiyle Peygamberleri tarafından kendilerine nasihat verilmiş, kendilerini bu gibi azaba uğratılmaktan korkutulmuştu.. Onlar ise buna kulak vermemişlerdi, nihayet dinsizliklerinin, ahlâksızlıklarının böyle müthiş cezasına çarpılmış oldular Lût Aleyhisselâm’ın kıssası için “Araf” sûresinin izahına da bakınız!.

59. De ki, Hamd Allah’adır, selâm da seçkin kıldığı kullarınadır. Allah mı hayırlıdır, yoksa ona ortak koştukları mı?

59. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’e karşı Cenab-ı Hak’kın ilâhi iltifatını içermektedir. İbret ve bilgi veren kıssalarla kitaplarla Allah’ı birleyenleri aydınlatan yüce yaratıcıya hamdın lüzumunu tebliğ ediyor ve dindar seçkin kulların da selâmete kavuştuklarını müjdeliyor. Kerem sahibi Yaratıcının rahmetinin eserlerinden olan üççeşit hayra, faydaya işaret ediyor ve Yüce Allah’ın birliğini, azamet ve hâkimiyetini, şerik ve ortaktan uzak bulunduğunu çeşitli kudret eserlerini nazarı dikkatlere sunarak isbat ediyor, inkârcıların cehaletlerini göstererek azarlıyor ve bütüninsanlığı düşünme ve insafa davet ediyor, inkârcıların cehâletlerini göstererek azarlıyor ve bütün insanlığı düşünme ve insafa davet buyuruyor. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. Seni böyle ilâhi vahyine kavuşturan, birçok hakikatlardan haberdar buyuran kerim mabûduna şükretmek için (De ki: Hamd Allah’adır) bütün mükemmel sıfatlarla vasıflanmış olan, O Yüce Yaratıcıdır. (selâm da) Selâmet ve saadet de o hikmet sahibi yaratıcının (seçmiş olduğu kullarınadır) bu zatlardan maksat, Peygamberlerdir. Veya Peygamberimizin ashab-ı kiramıdır ve bir görüşe göre de önceki ve şimdiki bütün müminlerdir. Cenab-ı Hak, böyle seçkin, inanan kullarını ebedî selâmet ve saadete eriştirecektir. Artık düşünmeli, seçkin kullarını böyle mükâfatlara eriştiren (Allah mı hayırlıdır, yoksa) o müşriklerin o Yüce mabûda (ortak koştukları mı?.) hayırlıdır?. O bir takım putlar ki, birer fâni muhlûkturlar, kendi haklarında bile bir faide temine, bir kötülüğü gidermeye kâdir olamazlar. Evet.. Açıktır ki: Cenab-ı Haktan başka bütün mevcudat, mahlûktur, ölüme mahkûmdur kendisini ölümden, bir takım felâketlerden kurtaramaz. Artık öyle bir mahlûk, mabût edinilmeye elbette ki, lâyık olamaz. Aksine hareket ise en büyük bir cehalet değil midir?

60. Yoksa gökleri ve yeri yaratan ve gökten sizin için bir su indiren mi hayırlıdır sonra onunla güzelliğe sahip olan bahçeleri bitirdik ki, sizin için onun bir ağacı bile bitirebilmeniz mümkün değildir. Allah ile beraber bir tanrı mı var? Hayır.. Onlar doğru yoldan sapmış olan güruhtur.

60. Ey insanlar!. Bir kere kâinatın yaratıcısının kudret levhalarına, rahmetinin eserlerine bakınız. Öyle âciz putlar mı hayırlıdır ki, onlara tapıp duruyorsunuz?. (Yoksa gökleri ve yeri) O kadar güzel, faideli bir şekilde (yaratan ve gökten sizin için) hayat kaynağı olan (bir suindiren mi?.) o ortak ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ mı hayırlıdır? Elbetteki, hayır ve rahmet, yaratma ve mabutluk o kerim yaratıcıya mahsustur. İşte o kerim mabûdumuz, bizi uyanma dairesine, şükür vazifesini yapmaya sevk için buyuruyor ki: (Sonra onunla) Yukarıdan yağdırılan hayat suyu ile (güzelliğe sahip olan) parlaklık ve güzelliği ile gönüllere zevk veren (bahçeleri bitirdik) bostanları meydana getirdik (ki, sizin için onun bir ağacını bile yetiştirebilmeniz mümkün değildir.) nerde kaldı ki öyle çeşit, çeşit ağaçları ve onların meyyelerini yetiştirebilirsiniz. İşte taptığınız putlar da bütün âciz şeyler değil mi?. Artık (Allah ile beraber bir tanrı mı var?. Hayır..) elbette ki, başka bir tanrı daha yoktur. Binaenaleyh (onlar) o putlara tapanlar (doğru yoldan sapmış olan güruhtur) onların âdetleri, akıllıca düşünmemektir, doğruluk yolundan ayrılmaktır. Onun içindir ki, Allah’ın birliğine şahitlik eden milyonlarca kudret eserlerini göremiyorlardı âciz, fâni şeylere tapınıp duruyorlardı. Bu âyeti kerime birinci nevi rahmet eserlerini göstermektedir.

61. Yoksa yeri bir karargâh kılan ve aralarında ırmaklar akıtan ve o yer için sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir engel meydana getirilmiş olan mı hayırlıdır ? Allah ile beraber başka tanrı mı vardır? Hayır.. Onların çokları bilmezler.

61. Evet.. Bir kere düşünmeli değil midir?. Öyle âciz, yaratılmış putlar, ve diğer şeyler mi hayırlıdır ki, onlara tapmaktan bir faide beklenebilsin?. (Yoksa yeri bir karargâh kılan) İnsanları üzerinde tam bir sukünetle barındıran (ve aralarında) o mekânın çeşitli yerlerinde (ırmaklar akıtan) öyle faideli nehirleri, kaynakları meydana getiren (ve o yer için sabit dağlar yaratan) yer sahasının sükûnetini, intizamını temin eden, birnice faideli madenleri bünyesinde toplayanmuhteşem dağlara öyle faideli bir varlık veren (ve iki deniz arasında bir engel vücude getirmiş) hikmet gereği suları lezzetli olan denizler ile tuzlu bulunan denizler, nehirler arasına bırakmış olduğu bir engel ile onların birbirine karışmalarına meydan vermemiş (olan mı) hayırlıdır?. Elbetteki, hayır ve kerem, lütuf ve ihsan ancak bu harikaları yaratan, takdir ve idare buyuran Allah Teâlâ’ya mahsustur. Bütün insanlar bu hakikatı takdir etmeli değil midirler?. Evet.. (Allah ile beraber) Başka (tanrı mı vardır?.) hâşâ, bu ne mümkün!.. Hayır (Onların çokları bilmezler) bu kudret eserlerini gören, bunlardan istifade eden insanların bir çoğu bu hakikati anlamazlar, kendi kanaatleririnin bâtıl olduğunu anlayamazlar. Onlar kendi aslî yaratılışlarını zâyettikleri için bu kadar açık kudret eserleri karşısında hayvan gibi bir vaziyet almış bulunurlar. Bu âyeti kerime de ikinci nevi, rahmet eserlerini bildirmektedir.

62. Yoksa kendisine dua ettiği zaman, sıkıntı içinde kalana karşılık veren ve kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? hayırlıdır? Allah ile beraber bir tanrı mı vardır? Siz pek az düşünüyorsunuz.

62. Evet.. Şunu da bir kere düşünmeli değil midirler?. Kendilerine hiçbir faide temin edemedikleri görünüp duran putlar mı hayırlıdır? (yoksa kendisine) kendi yüce zatına (dua ettiği zaman, sıkıntı içinde kalana karşılık veren ve kötülüğü açıp gideren) nice kullarının vakit vakit mübtelâ oldukları ıztıraplarını, ihtiyaçlarını onların dua ve niyâzı üzerine bertaraf buyuran ve ey insanlar!. (sizi yeryüzünün hâkimleri kılan mı) Hayırlıdır. Öyle kendilerinde bir faide beklenmeyen bâtıl mabutlar, insanlığı meydana getiren insanlık silsilesini devam ettiren, nesilleri devain ettirip insanları birbirinin ardından getiren bir hikmetli yaratıcı gibi olabilir mi?. Hâşâ!. Hiç bir şey, o hikmet sahibi yaratıcıya eşit, ona ortakve benzer olamaz. Artık (Allah ile beraber bir tanrı mı vardır?..) hâşâ ne mümkün elbetteki, başka bir ilah daha yoktur. Bu apaçık bir hakikattir. Ne yazık ki, ey cahiller!. (siz pek az düşünüyorsunuz!.) Yani: Hiç doğru düşünemiyorsunuz. Bu kadar kudret eserlerinden bir nasihat almış olmuyorsunuz, pek büyük bir cehalet içinde yaşıyorsunuz. Bu âyeti kerime de üçüncü nevi rahmet eserlerini ifade etmektedir.

63. Onlar mı hayırlı yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde sizi doğru yola sevk eden mi ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen mi? Allah ile beraber bir tanrı mı vardır? Allah onların ortak koştuklarından yücedir.

63. Bu mübârek âyetler de Cenab-ı Hak’kın lütuf ve rahmet eserlerinden dördüncü ve beşinci nevi hayırları, menfaatleri zikrederek Allah’ın birliğini isbat ediyor. O Yüce Yaratıcıya ortak sanılanların ise âciz, bu gibi hayır ve iyiliklere kâdir olmayan şeylerden ibaret bulunduklarını bildiriyor. Bütün gayba dair hususları Hak Teâlâ’nın bildiğini, başkalarının bunu bilmediğini beyan buyuruyor. Müşriklerin ahiret hayatına dair malûmat edinmiş oldukları halde yine şek ve şüphe içinde yaşadıklarını, o hakikatı görmez bulunduklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: Ey müşrikler şunu da düşününüz, sizin o kendilerine taptığınız âciz, kendilerini bile idareye kâdir olmayan putlarınız mı hayırlı (Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde sizi) yıldızlar ile, dağlar ile, rüzgârlar ile yarattığı bir nice nakil vasıtalariyle (doğru yola sevkeden mi?) hayırlıdır (Ve rahmetin önünde) yağmurların yağacağına dair (rüzgarları müjdeci gönderen mi?.) o kerem ve merhamet sahibi, her şeye gücü yeten Yüce Yaratıcı mı hayırlıdır?. Bunu hiç düşünüp takdir edemiyor musunuz?. Hiç (Allah ile beraber bir tanrı mı vardır?) ki, öyle mahlûkata da tapınıp duruyorsunuz, Evet..(Allah onların) O müşriklerin ilâhi zatına (ortak koştuklarından yücedir) onun ilâhi zatı her yönüyle münezzehtir, kutsaldır, bu âyeti kerime dördüncü rahmet eserini içermektedir.

64. Onlar mı hayırlı yoksa ilk defa yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber bir tanrı mı vardır?. De ki: Haydi delilinizi getiriniz, eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz.

64. Ey gafiller!. (Yoksa ilk defa yaratan) Nice hayat sahiplerini birer nutfeden meydana getiren (sonra onu) o yaratılanları (tekrar yaratan) öldürdükten sonra tekrar hayata kavuşturan (ve sizi gökten) yağdırdığı yağmurlar ile, sıcaklar ve soğuklar ile (ve yerden) meydana getirdiği ekinler ile, hayvanlar ile, madenler vesaire ile (rızıklandıran mı) hayırlıdır, yoksa size hiçbir faydası olmayan o putlar mı hayırlıdır?. Elbette ki, bundan bir hayır beklenilemez. (artık Allah ile beraber bir tanrı mı vardır?.) ki, ona da tapmanız uygun olabilsin?. İşte Cenab-ı Allah’ın birliğine mabutluğuna, yaratmış olduğu şeyler birer parlak, kesin delil bulunmaktadır. Ey Yüce Peygamber!. O müşriklere (de ki: Haydi) o putlara taptığınız doğru olduğuna, çeşitli tanrıların varlığına dair (delilinizi getiriniz) elinizde bir kanıt var ise gösteriniz. (eğer siz) Başka mabutların da varlığına dair o iddianızda (doğru sözlü kimseler oldu iseniz) öyle bir delil getirmeğe koşunuz. Çok uzak!. Buna imkân mı var?. İşte bu âyeti kerime de beşinci nevi, rahmet eserlerini içermektedir.

65. De ki: Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilemezler, lâkin Allah bilir ve onlar ve zaman tekrar diriltileceklerini de bilmezler.

65. Evet.. Yaratıcılık, mabutluk yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Artık Ey Yüce Peygamber!. O müşriklere (De ki: Göklerde ve yerde olanlar) ne melekler ve ne de insanlar (gaybı bilemezler) kendilerinden gaip olan,istikbale ait bulunan şeylere dair bilgileri olamaz, (lâkin) o gayıbı (Allah bilir) başkaları böyle bir bilgiye bizzat kudretli değildirler. (ve onlar) o göklerde ve yerdeki kimseler (ne zaman tekrar diriltileceklerini de) mezarlarından kaldırılacaklarını da (bilemezler) bilip tâyin edemezler.

66. Onların bilgileri, ahiret hakkında, yetişip son buldu. Fakat onlar ondan şüphe içindedir. Hayır, onlar, ondan yana kördürler.

66. (onların bilgileri, ahiret hakkında yetişip son buldu) O hususa dair kendilerine peş peşe bilgi verildi, onlar biz ahiret âlemine dair bir şeyden haberdar olamadık diye mâzeret ileri süremezler. (fakat onları) o dinsizler (ondan) ahiretin vuku bulacağından (Şüphe içindedirler) kendilerine verilen o kadar bilgiye rağmen yine kendileri onun meydana gelip gelmiyeceği hususunda şaşkındırlar. (Hayır onlar ondan kördürler) Ahiret hayatına dair olan delilleri, kesin kanıtları görüp takdir edemezler. Onlar yine inkârcı bir halde devam eden dururlar. îman ve irfan sahipleri ise gözleri önünde parlaylp duran o kadar muazzam kudret, eserlerini bir hürmet ve saygı ile seyrederek onları yoktan var eden Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini tasdik ederler ve ahiret hayatına inanırlar, Cenab-ı Hak için kulluk secdesine kapanmayı en yüksek bir insani vazife kabul ederek Allah’ın kudretinin eserlerini bir hürmet lisanı ile anlatmaya çalışırlar.

“Hak Teâlâ, azamet âleminin padişehi”

“Lâmekândır olamaz devletinin tahtgehi”

“Hastır zatı ilâhisine mülki ezeli”

“Bil hudud anda olan kevkebei lemyezeli”

“Eseri hikmetidir yerle gökün bünyadı”

“Dolu boş cümle yedi kudretin icadı”

“İzzet-ü şanını takdis kılar cümle melek”

“Eğilir secde eder pişi celâlinde felek”

“Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket”

“Değişir tazelenir mevsimi feyz-ü bereket”

“Pertevi rahmetin lem’asıdır ayla güneş”

“Tabı hışmından alır alsa cehennem ateş”

“Şereri heybeti ulviyyesidir yıldızlar”

“Anlansın şûlesi gök kubbesini yaldızlar”

“Kimi sabit, kimi seyyar bitakdiri kâdir”

“Tanrının varlığına her bir burhanı münir”

“Varlığın bilme ne hacet kürei âlem ile”

“Yeter isbatına halk ettiği bir zerre bile” “şinasi”

67. Ve kâfir olanlar dedi ki: Biz ve atalarımız toprak olduğumuz vakit mi, muhakkak bizler kabirlerimizden çıkarılmış olacak mıyız?

67. Bu mübârek âyetler, bir takım kâfirlerin haşr ve neşri ne kadar inkâr eder olduklarını bildiriyor, Resûl-i Ekrem’e teselli verici oluyor, o kâfirleri, kendilerine bir takım felâketlerin geleceği ile tehdit buyurmaktadır. Şöyle ki: (O kâfir olanlar) Ahiret hakkında cehalet ve körlük gösterenler (dedi ki: Biz ve atalarımız toprak olduğumuz vakit mi) öyle aradan zamanlar geçtikten sonra mı? (muhakkak bizler elbette) kabirlerimizden, toprak kesilip yok olduğumuz yerden hayat sahasına (çıkarılmış olacak mıyız?.) otlar gibi yeniden yetişmiş mi olacağız, bu ne kadar garip bir iddia!.

68. Andolsun ki, bu tehdit bize ve evvelce de atalarımıza yapılmıştır. Bu evvelkilerin masallarından başka birşey değildir.

68. (andolsun ki, bu tehdit) öldükten sonra tekrar hayat bulup kabirlerden çıkarılacağımız (bize ve evvelce) bundan nice asırlar evvel (atalarımıza da yapılmıştır) halbuki, şimdiyekadar böyle birşey vuku bulmamıştır. Artık anlaşılıyor ki: (bu) söz, böyle bir iddia (evvelkilerin masallarıdır) o eski kimselerin uydurdukları ve yalan yere yazmış oldukları şeylerden başka birşey değildir. Bu inkârcılar, insanlığın nasıl ve ne gibi hikmetlerden dolayı meydana getirilmiş olduğunu düşünmüyorlardı. Kıyametin hemen meydana gelmemesinden yola çıkarak Ahiret hayatını inkâra cür’et gösteriyorlardı, insanlığın hayat tarihinden bir ibret dersi almış bulunmuyorlardı.

69. De ki: Yeryüzünde yürüyünüz de bakınız ki, günahkârların akibeti nasıl olmuştur.

69. İşte Cenab-ı Hak, o gibi inkârcılara bir ibret manzarası gösterilmesi için Yüce Peygamberine emir ediyor ki: Resûlüm!. Onlara (De ki) sizler bir kere (yeryüzünde yürüyünüz de bakınız ki, günahkârların âkibeti nasıl olmuştur.) nice kavimler, Peygamberlerine muhalefet ederek küfürde, isyanda devam ettikleri için nihayet ne fecî felâketlere uğramışlardır. Yıkılmış yurtları, tarihe mal olmuş kıssaları bunu pek açık gösteriyor. Artık onların başlarına gelmiş olan faciaları düşünerek onlardan ibret densi almak icabetmez mi? Nedir bu inkârdaki devamınız?.

70. Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hiylelerinden dolayı bir sıkıntıya düşme.

70. Hz. Peygamber, elçilik görevini yerine getirmiş olduğundan dolayı Cenab-ı Hak o muhterem Peygamberine teselli veriyor (Ve) emir ediyor ki: Resûlüm!. (onlara) O inkârcılara (karşı mahzun olma) onların o küfürlerindeki ısrarlarından dolayı üzüntü ve keder içinde kalma (ve onların hiylelerinden) sana karşı kurmak istedikleri tuzak ve düzenden (dolayı bir darlığa düşme) mübârek kalbin daralmasın, sen Allah’ın korumasına erişmiş bulunmaktasın, endişeye mahal yok.

71. Ve derler ki: Bu tehdit ne zamandır? Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz haber verinizbakalım.

71. (Veş o) inkârcılar (derler ki: Bu vad) kâfirler hakkında va’dediler azap, öldükten sonra dirilmek, mahşere sevkedilmek (ne zamandır) bize haber veriniz (eğer siz) ey Peygamber ile sana îman edenler (doğru kimseler iseniz) bizi ondan haberdar ediniz bakalım.

72. De ki: O acele istediğiniz şeyin bir kısmı belki de sizin ardınıza takılmış bulunmaktadır.

72. Hak Teâlâ Hazretleri de peygamberine hitaben buyuruyor ki: Habibim!. (De ki:) Yani öyle alay edici şekilde bir suale cüret eden inkârcılara ihtar et ki: (o acele istediğiniz şeyin bir kısmı, belki de sizin ardınızda takılmış bulunmaktadır.) Yakında başınıza gelecektir. Nitekim de gelmiştir. Onların bir kısmı Bedir gazvesinde katledilmiş olup ahiret azabına kavuşmuşlardır. “Asa”, “Lealle” = Belki, umulur ki, ihtimâl ki, yakinen arzu edilir ki, sözleri büyükler, hükümdarlar tarafından söylenildiği vakit, âdeta cezm = kati karar verme durumunda bulunur. Mesela bir hükümdar: “belki sana şöyle bir iyilikte bulunurum” dese: Ben sana iyilik yapacağım demiş gibi olur. “Umulur ki” seni öldürürüm, demesi de “seni öldüreceğim” gibi bir ihtarı içerir. Bu şekilde hitap, bir ağır başlılık nişanesidir, intikamda acele edilmiyeceğini gösterir. İşte Kur’an-ı Kerim’deki bu kelimelerde de bu esas geçerlidir. Allah Teâlâ’nın vad ve tehdidi bu usul üzere cereyan etmiştir.

73. Ve şüphe yok ki, senin Rabbin insanlara karşı elbette kerem sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

73. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin bütün kullarına -çokları şükür vazifelerini yerine getirmedikleri halde yinelütuf ve keremde bulunduğunu bildiriyor ve herkesin kalben gizledikleri veya açığavurdukları şeyleri bildiğini ihtar ediyor ve bütün gaib, ve gizli şeylerin Levh-i Mahfuz’da yazılmış olduğunu haber veriyor. Kur’an-ı Kerim’in de İsrailoğullarına, ihtilâfa düşmüş oldukları şeylerin bir çoğunu haber vermekte olduğunu ve o ilâhi kitabın müminler için bir hidayet ve rahmet bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Şüphe yok ki, senin Rabbin) Seni besleyip en yüksek mükemelliklere eriştiren kerim Yaratıcın (insanlara karşı elbette kerem, sahibidir) bütün insanlara ihsan eder ve nimet verir. Kısacası onların günahlarından dolayı hemen azaba uğratmaz, kendilerine hallerini düzeltebilmeleri için bir mühlet verir (fakat onların) o insanların (coğu) bu ilâhi lutfu, takdir edemeyip ona (şükretmezler) inkârcı hareketlerinde devam edenler, haklarında azabın hemen gelivermesini bile -bir küçümseme yoluyla- istemek alçaklığında bulunurlar. Bu âyeti kerime, gösteriyor ki: Cenab-ı Hak, kâfirlere de dünyada nimet verir. Fakat onlar bunun kadrini bilmedikleri ve şükrünü yerine getirmedikleri için azabı hak etmiş olur.

74. Ve şüphe yok ki, senin Rabbin onların kalplerinin neyi sakladığını ve neyi ilân ettiklerini elbette bilir.

74. (Ve Şüphe yok ki, senin Rabbin onların) Bütün insanların (kaplerinin neyi sakladığını ve neyi ilan ettiklerini elbette bilir) kısacası Yüce Peygamberlere karşı cephe alanların da bütün gizli ve açık hallerini, düşüncelerini o Yüce Yaratıcı, bilmektedir. Onlar bu dedikodularının ve içerlerindeki düşmanlık hislerinin pek acıklı âkibetine hazırlansınlar.

75. Ve gökte ve yerde bir gaib bir gizlenmiş şey yoktur ki, apaçık bir kitapta yazılmış olmasın.

75. (Ve gökte ve yerde bir gaip) Bir saklı ve gizli şey (yoktur ki) o şey (apaçık bir kitapta) yani: Levh-i Mahfuz’da yazılmış (olmasın) evetbütün bu hadiseler, meydana gelmeden önce Allah tarafından bilinmekte ve Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunmaktadır.

76. Muhakkak ki, bu Kur’an, İsrailoğullarına, kendisinde ihtilâf ettikleri şeylerin çoğunu anlatır.

76. (Muhakkak ki, bu Kur’an) Bu apaçık kitap da, Peygamberimizin zamanında bulunan (İsrailoğullarına, kendisinde ihtilâf ettikleri şeylerin çoğunu anlatır) onların ihtilâftan kurtulurak hakikati öğrenmelerini diler. Elverir ki, onlar insaf edip bundan istifadeyi bir nimet bilsinler. Meselâ: Hz. İsa ile Hz. Üzeyr hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Bir kısım dinî meseleleri değiştirmeye ve gizlemeye cüret göstermişlerdir. Son Peygamberin vasıfları kitaplarında yazılı olduğu halde onun Peygamberliğini de birçokları inkâr edip durmuştur.

77. Ve şüphe yok ki, o Kur’an müminler için elbette bir hidâyettir ve bir rahmettir.

77. (Ve Şüphe yok ki, o) Kur’an-ı Kerim (müminler için elbete bir hidayettir) çünkü o ilâhi kitabta, tevhide, Allah’ın sıfatlarına, risalet ve nübüvvete, haşr ve neşre, öğütlere dair nice âyetler, deliller mevcuttur. Bu âyetler müminleri selâmet ve saadet sahasına kavuşturur. (ve) O Kur’an-ı Kerim müminlerce (bir rahmettir) bir ilâhi nimettir, bir büyük ikramdır, binaenaleyh Kur’an-ın yüceliğini güzelce düşünenler, onun mukaddes bir kitab olduğunu anlayarak îman şerefine kavuşmuşlardır. Nitekim bugün de muhtelif miletlerden bir nice mütefekkir zatlar, bunu takdir ederek müslüman olma şerefıne erişmektedirler. İsrailoğulları arasından da bu hakikati anlayarak müslümanlık şerefine kavuşmuş olanlar da vardır. Kur’an-ı Kerim’i inkâr edenler de elbetteki, lâyık oldukları müşkil bir âkibete birgün kavuşacaklardır.

78. Muhakkak ki, Rabbin onların arasındaadaletiyle hükmedecektir. Ve o, her şeye kadirdir, her şeyi tam anlamıyla bilendir.

78. Bu mübârek âyetler, ihtilâfa düşenler hakkında Allah Teâlâ’nın nasıl bir hükümde bulunacağını bildiriyor, Resûl-i Ekrem’in yüksek vasfını beyan ile hakka tevekkül etmesini kendisine tavsiye buyurmaktadır. O Yüce Peygamberin tebliğlerini kimlerin işitip kabul edeceklerini, kimlerin de sağırlaşıp kabul etmiyeceklerini göstermekte dir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. O İsrailoğulları ve diğer muhalif toplulukları beklesinler (Muhakkak ki, Rabbin) seni korumasına, ihsanına eriştiren yaratıcın (onların) o bütün ihtilâflarda bulunanların (arasında adaletle) hikmetiyle (hükmedecektir) hakikat ne ise o ortaya çıkacaktır. (ve o) Kerem sahibi mabûdun (her şeye kâdirdir) onun kudreti sonsuzdur, onun hükmünü kimse reddedemez ve (herşeyi tam anlamiyle bilendir) o herşeyi bilen Yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalamaz, herkesin bütün yaptıklarını, kuruntularını tamamen bilir, ona göre haklarında ezeli hükmü meydana gelmiş olun.

79. Artık Allah’a tevekkül et. Şüphe yok ki, sen apaçık bir hak üzere bulunmaktasın.

79. İşte ey yüce Peygamber!. Cenab-ı Hak’kın ilim ile, hikmet ile, tam bir adaletle, azamet ve kudret ile vasıflanmış olduğu açıktır. (Artık Allah’a tevekkül et) öyle yüce sıfatlarla vasıflanmış olan bir Yaratıcıya tevekkül etmek, ona işleri havâle etmek her kul için bir vazifedir. (şüphe yok ki, sen) Ey Muhterem Resûl!. (apaçık bir hak üzere bulunmaktasın) Sen bütün ümmetlerine hakikati beyan etmekte, hak ile bâtılın arasını ayırmakta, mahiyetlerini tâyin eylemektesin. Binaenaleyh senin gibi bir zat, elbetteki, Allaha tevekkül eder, onun koruma ve yardımına güvenir.

80. Şüphe yok ki, sen ölülere duyuramazsın ve arkalarına dönüp kaçan sağırlara da davetini işittiremezsin.

80. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Sen Cenab-ı Hak’ka tevekkül et, üzüntüye kapılma, sen peygamberlik görevini yerine getirmektesin, (Şüphe yok ki, sen ölülere,) mânen ölmüş, helâke uğramış kimselere o faideli sözlerini, öğütlerini (duyuramazsın) sen mâzursun (ve) öyle (arkalarına dönüp kaçan) doğru sözleri dinlemekten yüz çeviren, kalben (sağır) kimse (lere de davetini işittiremezsin) elbetteki, hem sağır, hem de gerisin geriye kaçıp giden kimseler, yapılan bir daveti bir nasihatı işitmekten, anlamaktan daha ziyade mahrumdurlar. Elbetteki, öyle şahıslar, yüce bir Peygamberin dine davetini, pek faideli öğütlerini can kulağiyle işitip anlayamazlar.

81. Ve sen o körleri sapıklıklarından hidayete erdirici değilsin, sen ancak bizim âyetlerimize inananlara işittirirsin, işte Müslüman olanlar da onlardır.

81. (Ve). Ey Yüce Peygamber!. (sen o körleri) O kalp gözleri olmayanları, o hakikatları görüp anlamak kabiliyetleri olmayan dinsiz kimseleri (sapıklıklarından) içine düşmüş oldukları dalâletlerden, cehaletlerden kurtararak (hidayete erdici değilsin) hidayete kavuşmak, kalp gözleri açık, güzel bir düşünmeye sahip olan zatlara aittir, onları Allah Teâlâ hidayete eriştirir, (sen) ey Muhterem Peygamber!. (Ancak bizim âyetlerimize inananlara işittirirsin) îmana kabiyetli olanlar, Cenab-ı Hakk’ın âyetlerini anlayıp tasdik eden zatlardır ki, onları öyle dinî, yüce beyanları memnuniyetle işitir kabul ederler. (İşte müslüman olanlar da onlardır) Onlar, gecekten samimi birer uyanık kalbe sahip oldukları içindir ki, Yüce Allah’ın âyetlerini dinlerler, onları kabul ederler, gerektirdiği şekilde harekete çalışırlar, nihayet selâmet ve saadete ermiş olurlar.

82. Söylenen söz, başlarına geldiği zaman, onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız da bizim âyetlerimize insanların kati surette inanmazolduklarını onlara söyler.

82. Bu mübârek âyetler, kıyametin vaktini alay yoluyla soran, ve acele vuku bulmasını isteyen inkârcılara karşı bir tehdit makamında bulunuyor, kıyametin bazı alametlerine işaret ediyor. O inkârcıların nasıl bir durumda bulunacaklarını, nasıl bir kınama hitabına uğrayacaklarını, zulümleri yüzünden nasıl bir azaba maruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Söylenen söz) kıyamete dair verilen haber, kıyametin vuku bulacağına, onun müthiş bir ses olacağına dair Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği felâket, o inkârcıların (başlarına geldiği zaman) yani: O korkunç musibetlerin zamanı yaklaşıp azabın başlarına geleceği vakit (onlar için yerden bir dabbe) garip, harikulâde bir hayvan meydana (çıkarırız da) bu pek enteresan bir kıyamet alâmeti bulunan mahlûk (bizim âyetlerimize insanların katî surette inanmaz olduklarını onlara söyler) yani: Kıyamet saatinin geleceğini ifade eden Allah’ın âyetlerini yakinen bilip tasdik etmezler. O âyetlerin haber verdiği alâmetlerden bir de bu dabbenin ortaya çıkmasıdır. Artık o inkârcılar, bu dabbeyi görecekleri zaman utanmayacaklar mıdır?. Korkuları içinde kalmayacaklar mıdır?. “Dabbe” Lûgatte yürüyen, hareket eden, üzerine binilen herhangi bir hayvan demektir. Bu âyeti kerimedeki dabbeden maksat da Allah bilir ya, harikulâde bir şekilde yerden çıkacak olan garip bir hayvandır ki, insanlara karşı hitab etmek hârikasını gösterecektir. Bunun Mescid-i Haram veya Safa mevkiinden çıkacağı rivayet olunmaktadır. Bu hayvan, kıyamet alâmetlerindendir, kıyameti inkâr eden insanlar kınayıp Arapça konuşacaktır. Bunun hakkında birçok ayrıntı vardır, bunun bir insandan ibaret olacağını söyleyenler de vardır. Kendisinin ne kadar iri yapılı olduğuna, iki üç defa yerden çıkacağına dair bir hayli rivâyetler de vardır. Fakat bu rivâyetler, bu hususta birer kuvvetli delil teşkiletmemektedir. Biz bunun hakikatini, mahiyetini, ayrıntısını Allah’ın ilmine havale ederiz. Ancak şunu da ilave edelim ki: Büyüklüğüne ve kudretine nihayet olmayan, nice garip harikulâde şeyleri meydana getiren Yüce Allah, dilediği vakit böyle harikulade bir hayvanı da vücude getirir, cereyan eden hususlara aykırı ince kudret eserlerini müşahede edip duruyoruz. İnsanları akıla, ve konuşma yeteneğine kavuşturmuş olan Yüce Yaratıcı, herhangi bir mahlûkunu da ilme, hikmete, konuşma kudretine kavuşturabilir, bunu hiçbir mümin, imkânsız göremez, binaenaleyh kıyamete yakın böyle bir dabbeyi, hayat sahibi bir mahlûku da meydana getirecektir. Buna inanıyoruz..

83. Ve o günki, her ümmetten bizim âyetlerimizi yalanlayan kimselerden bir cemaat toplarız. Artık onlar sevk edileceklerdir.

83. Evet.. Kıyamet alametleri de, kıyametin meydana geleceği de birer hakikattir (Ve o gün ki) o dinsizlerin inkâr ettikleri kıyamet zamanı ki, (her ümetten) her asırda yaşamış, her Peygamberin ümmetleri içinde bulunmuş insanlardan (bizim âyetlerimizi yalanlayan kimselerden) ibaret olmak üzere (bir taifeyi) onlardan birer cemaati ve o dinsizlerin başlarında bulunan şeytan tabiatli henifleri bir azap sahasına (harederiz) onları sertlikle, şiddetle toplayarak cehenneme sevketmiş oluruz. (artık onlar) sırasıyla toplanarak (sevkedileceklerdir.) birbirlerine karışarak hepsi de azaba tutulmuş olacaklardır.

84. Nihayet geldikleri vakit Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Benim âyetlerimi ilmen kavrayamaz olduğunuz halde onları yalan mı saydınız? Yoksa sizin yaptığınız şey ne idi?

84. (Nihayet) O kâfirler, sual ve cevap ve hesaba çekilme yerine (geldikleri vakit) Cenab-ı Hak, onları azarlamak için (buyurur ki: Benim ayetlerimi) böyle bir mahşere sevkedileceklerini haber vermiş olan Kur’aniaçıklamaları (ilmen kavrayamaz olduğunuz halde) onları anlamanıza vasıta olacak şekilde düşünme ve tefekkürde bulunmaksızın (yalan mı saydınız?) o ne cahilce bir hareket idi! (yoksa sizin yaptığınız şey ne idi?) Sizin hayatınızın gayesi, öyle inkârcı olarak yaşamak mı idi, dinî vazifelere aykırı olan şeyleri yapmak mı idi ki: Öyle helâk edici bir harekette bulundunuz?

85. Ve zulümleri sebebiyle o söylenen söz, gerçekleşmiştir. Artık onlar söz söyleyemezler.

85. Artık kıyamet gününde o inkârcılar için bir kurtuluş çaresi kalmayacaktır (Ve) onların dünyadaki (zulmları) dinsizce yaşamaları, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri (sebebiyle o söylenen söz) dünyada iken kendilerine bildirilen azap (üzerlerine vuku bulmuştur) haklarında va’dediler uhrevî ceza gelmiş, vâcip olmuştur. (artık onlar, söz söyleyemezler.) Kendilerini müdafaya imkân bulamazlar, ağızları kapanmış, cevaptan âciz kalmış, pek elem verici bir azap ile meşgul bulunmuş olurlar. İşte küfrün pek korkunç âkibeti!.

86. Görmediler mi ki, biz geceyi karanlık kıldık ki, onda rahat etsinler ve gündüzü de aydınlık kıldık şüphe yok ki, bunda îmân edecek bir kavim için elbette ibretler vardır.

86. Bu mübârek âyetler de inkârcıları kınamak için Allah’ın kudretine şahitlik eden diğer mühim bir yaratıliş eserini nazarı dikkatlere sunmakta ve kıyamet hallerine dair muazzam bir hâdiseyi haber vermektedir. Şöyle ki: İnsanlar kalben düşünüp (Görmediler mi?.) güzelce tefekkür edip anlamadılar mı (biz geceyi) karanlık (kıldık) güneşin batmasını sağladık (ki,) insanlar (onda), o gece vaktinde (rahat etsinler) uykuya yatarak istirahat etsinler (ve gündüzü de aydınlık) kıldık, aydın bir halde bulundunduk ki, geçimliklerine ait işleri kolaylıkla görsünler. (Şüphe yok ki, bunda) Bu gece ile gündüzün varlığında, biribirini pek muntazam bir surettetâkibetmesinde (îman edecek bir kavim için) Cenab-ı Hak’kın varlığını, kudretini anlayıp tasdik edecek kabiliyete sahip zatlar için (elbette ibaretler vardır) o Hikmet sahibi yaratıcının varlığına, birliğine, kudret ve yüceliğine ve kıyamet hâdiselerinin vuku bulacağına dair parlak delilleri bulunmaktadır. Gerçekten de gece ile gündüzün öyle güzel, muntazam bir surette birbirini tâkibetmesi, ne büyük bir ilâhi kudret eseridir. Buna kâdir olan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten, öyle bir guruba uğrattıktan sonra elbetteki yine diriltebilir, onu yeni bir doğuşa muvaffak kılabilir.

87. O gün ki, sura üfürülür. Artık göklerde olanlar da ve yerde olanlar da şiddetli bir korkuya tutulur. Allah’ın dilediği müstesnâ. Ve hepsi de ona boynu bükük bir halde gelirler.

87. Evet.. O Yüce Yaratıcının kudreti sonsuzdur. Kısacası (O gün ki, sura üfürülür) Cenab-ı Hak’kın emriyle İsrafil Aleyhisselâm, sur denilen bir boruya üfürür (artık göklerde olanlar da ve yerde olanlar da şiddetli bir korkuya tutulur) korkarak bağırıp çağırmaya başlarlar. Ancak (Allah’ın dilediği müstesnâ) Cenab-ı Hak’kın korkudan, bağırıp çağırmadan koruduğu bir kısım muhterem zatlar, böyle bir korkuya, feryat ve bağırtıya maruz kalmazlar. Bu zatlardan maksat, bir rivayete göre Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail Aleyhimüselâm’dır. Bir hadis-i şerife göre de onlardan maksat, şehitlerdir ki, onlar Allah katında diridirler ki, onlara korku dokunmaz. Başka rivâyetler de vardır. (ve hepsi de) Bu sura üfürülme üzerine toplanarak Cenab-ı Hak’kın manevî huzuruna sual ve cevap için getirilecek olanlar (ona) o Yüce Yaratıcının manevî huzuruna, duruşma mahalline (boyunları bükük) tam bir tevazu ile razı olmuş (bir halde gelirler) Rivayete göre sura üfürme, üç defa vâki olacaktır. Birincisi: Kıyametin başlangıcında vuku bulacaktır ki, bundandolayı halk, büyük bir korku ve bağırtı içinde kalacaktır. İkincisi: Kıyamette vâki olacaktır ki. bununla herkes helâke uğramış olacaktır. Üçüncüsü de kıyametten sonra vâki olacaktır ki, bununla her ölmüş kimse yeniden hayat bularak mahşere sevkedilecektir.

88. Ve dağları görürsün, onları yerlerinde sâbit sanırsın, halbuki, onlar bulutların geçişi gibi geçer gider. Her şeyi sağlam kılmış olan, Allah’ın sanatıdır. Şüphe yok ki, o, yaptığınız şeylerden haberdardır.

88. Hak Teâlâ Hazretleri, ilâhi kudretine Peygamberinin Yüce bakışlarını çekmek için buyuruyor ki: Resûlüm!. (Ve) Sûre üfürüldüğü zaman (dağları görürsün) baktıkça (onları yerlerinde sâbit sanırsın) nitekim büyük cisimler, bir semte doğru hareket edince onun bu hareketi görülmez bir tarzda bulunmuş olur. (halbuki, onlar) o dağlar, o birinci sura üfürmenin tesiriyle (bulutların geçişi gibi geçer gider) fevkalâde bir surette hareket etmekte bulunur. Bakanlar onun farkında olamazlar. Bu sur hâdisesi, kıyametin vukuu, dağların hareketi, bütün bu muazzam olaylar (her şeyi sağlam kılmış) hikmetinin gerektirdiği şekilde takviye etmiş ve düzeltmiş (olan Allah’ın sanatıdır) O Yüce Yaratıcının birer yaratılış eseridir. (Şüphe yok ki, o) hikmet sahibi mabût, ey mükellef insanlar!. Sizin her (yaptığınız şeylerden haberdardır) bütün kâinat, bu kadar yaratılış eseri o Yüce Yaratıcının ne kadar ilim ve hikmete, kudret ve yüceliğe sahip olduğunu isbat edip durmaktadır. Binaenaleyh bütün kullarının açık ve gizli hafi hallerini de bilmektedir. Artık bu muazzam kâinatı ibret gözü ile seyredenler, bir kıyamet âleminin, bir uhrevî hayatın ilâhi kudret ile meydana geleceğinden şüphe edemezler. İşte bütün bu kutsî âyetler, bütün insanlık için birer uyanma vesilesidir. Ne mutlu bunlardan yararlananlara!. Bu (88) inci âyeti celîle, yer küresinin bugün de devran edipdurduğuna işaretten uzak olmasa gerektir.

89. Her kim iyilik ile gelirse onun için bundan dolayı bir hayır vardır ve onlar o günde korkudan emin kimselerdir.

89. Bu mübârek âyetler, güzel amellerde bulunanları hayır ile müjdeliyor çirkin amellerde bulunanların da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını ihtar buyuruyor. Resûl-i Ekrem’in de ne ile emrolunmuş bulunduğunu bildiriyor ve Allah Teâlâ’nın kullarına kudretinin delillerini göstereceğini ve kularının işlediklerinden habersiz bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Her kim iyilik ile gelirse) yani: Mükemmel bir îman ile ölür, ahirete varırsa (onun için bundan dolayı) bu îmana kavuşması sebebiyle (bir hayır vardır) o da cennete, ilâhi lütuflara ulaşmaktır, dünyadaki o güzel itikadının ahirette kat kat mükâfatına kavuşmaktır. (ve onlar) öyle iyilikle ahirete gidenler, (o günde) o müthiş kıyamet vaktinde (korkudan emin kimselerdir) onlar, azaba uğramazlar, azabı müşahededen dolayı bir üzüntü ve korkuya mâruz kalmazlar.

90. Ve her kim kötülük ile gelirse artık onların yüzleri ateşe sürtülür. Siz cezalanmayacak mısınız, ancak işlemiş olduğunuz şey ile cezalanacaksınızdır.

90. (Ve her kim) Ahirete (kötülük ile) küfür ve şirk ile (gelirse artık onları yüzleri ateşe sürtülür) onlar yüzleri üzerine ateşe bırakılırlar, öyle bir horluğa uğratılırlar ve onlara denilir ki: (siz cezalanmayacaksınız) siz lâyık olmadığınız bir azaba uğratılmayacaksınız, siz (ancak) dünyada iken (işlemiş olduğunuz şey ile) küfür ve isyan sebebiyledir ki, bugün bir ceza ile cezalanacaksınız. Bu, kendi kötü hareketinizin bir neticesidir. Sizler daha dünyada iken, böyle uhrevî bir cezadan haberdar edilmiş idiniz, o zaman bunu düşünüp de hareketlerinizi ıslah etmeli değil mi idiniz?.İşte bu ceza, bir hikmet gereğidir, bir ilâhi adalet icabıdır.

91. De ki: Ben muhakkak emir olundum ki: Bu beldenin Rabbine ibadet edeyim ki: Buna dokunulmazlık vermiştir ve her şey onun içindir ve emir olundum ki, Müslümanlardan olayım.

91. Ey Yüce Peygamber!. Kavmine de ki: (Ben muhakkak emin olurdum ki) Yüce mabûd tarafından emrolundum ki, (bu beldenin) bu Mekkei Mükeremme’nin (Rabblne ibadet edeyim) öyle bir Kerim Rab ki: (buna) bu beldeye (bir dokunulmazlık vermiştir) bunu bir güvenilir belde kılmıştır. Burada kan akıtılması, zulmedilmesi, hayvanların avlanması, ağaçların kesilmesi yasaklanmıştır. Burada, Cenab-ı Hak’kın Beyt-i muazzamı vardır, yani: en yüce bir mâbedi mevcutdur (ve her şey onun içindir) bütün kâinat Allah Teâlâ’nın mahlûkudur, kölesidir, onun için bir ortak ve benzer yoktur. Artık ondan başkası, hiç mâbud edinilebilir mi? (ve) O Yüce Yaratıcı tarafından ben (emin olundum ki, müslümanlardan olayım) o kerem sahibi mabût bütün emirlerine, hükümlerine itaat eden ve boyun eğenlerden bulunayım. Bir tevhit dininde, ibaret olan İslâm dinî üzerine son derece sebat edip durayım. İşte bütün insanlığa yönelen en kutsî vazifede böyle İslâmiyet üzere yaşamaktır.

92. Ve emir olundum ki, Kur’an’ı okuyayım. İmdi her kim hidayete ererse kendisi için hidayete ermiş olur ve kim de sapıklığa düşürse artık de ki: Ben ancak Allah’ın azabını haber verenlerdenim.

92. Ve yine Allah tarafından emir olundum ki, (Kur’an’ı okuyayım) onu okumaya devam ederek o sayede meydana çıkacak nice hakikatleri öğrenmiş olayım, onun âyetleriyle kalbim aydınlanarak nurlar içinde kalsın. Veyahut, birer mucize olan Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini insanlara karşı okuyarak kendilerini irşada devam edeyim, artık başka bir mucizegöstermeye ihtiyaç kalmasın. (İmdi her kim) Bu Kur’an-ı Kerim’e tâbi olarak (hidayete ererse) bunu tasdik edip bildirdiği hükümlere riayette bulunursa (kendisi için hidayete ermiş olur) kendisini cehennemden kurtarmış, kurtuluşa, sevaba kavuşmuş bulunur. (ve) Bilakis (kim de sapıklığa düşerse) küfrü tercih eder, Kur’an’ın beyanlarını kabulden kaçınır, bir doğru yol olan îmandan ayrılırsa (artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen (de ki: Ben ancak) diğer Peygamberler gibi bir elçilik vazifesi olarak insanları hayırlı bir maksatla korkutucuyum, onlara (Allah’ın azabını haber verenlerdenim) ben böylece vazifemi yerine getirmiş bulunmaktayım, artık mesuliyet, bu tebliğleri kabul etmeyenlere aittir.

93. Ve de ki: Allah’a hamdolsun o size âyetlerini gösterecektir. Artık siz de onları tanıyacaksınız ve Rabbin ne işleyeceğinizden habersiz değildir.

93. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Kavmini îmana teşvik için, onları inkârdan alıkoymak ve tehdit için (de ki: Allah’a hamd olsun) hamd ve sena o Kerim yaratıcıya mahsustur ki, beni dinî ve dünyevî nimetleri toplayan peygamberliğine kavuşturmuş, bütün kullarına Peygamberleri vasıtasiyle kurtuluş sebebi olacak hükümleri bildirmiştir. (ve) De ki: Ey İnsanlar!. O Yüce mabûd (size) sizler daha dünyada iken (âyetlerini gösterecektir) “dabbetülarz” gibi, kıyamet alâmetlerinden olan şeyleri ve diğer birçok hârikaları insanlık âleminde meydana getirecektir. (artık) Siz de (onlar) göreceksinizdir, onların birer ilâhi mucize, birer kudret hârikası olduğunu (bileceksinizdir) o alâmetleri müşahede edip anlayacaksınız. Fakat onlara dair haberleri evvelce işitip de tasdik etmemiş olanlara artık bu görüp bilme bir faide vemeyecektir, zamanı geçmiş olacaktır. (ve Rabbin işleyeceğinizden habersiz değildir) O herşeyi bilen yaratıcı, kullarının bütün amellerini, maksatlarını bilir,güzel amellerde bulunanları da hak etmiş oldukları cezalara kavuşturacaktır. Bu cezaların hemen verilmemesi, sonraya bırakılması, bir hikmet gereğidir. Yoksa bu cezaların böyle sonraya bırakılması, hâşâ bir gaflet eseri değildir. Artık insanlara lâzım olan odur ki: Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini güzel bir tefekkür ile okuyup dinlesin, daha fırsat var iken kaybettiklerini telâfi etmeye çalışarak güzel güzel amellerde, insanlığa lâyık hareketlerde bulunmaya gayret eylesin, bunun mükâfatını da Kerem Sahibi Yaratıcıya istirhamda bulunsun, işte kurtuluş yolu, bundan ibarettir. Ve başarı Allah’tandır.

[/toggle]