LOKMAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de inmiştir. Otuzdört âyeti kerimeyi kapsar. Bunlardan yalnız (27, 28 ve 29)’uncu âyetlerin Medine-i Münevvere’de indiğine dair bir rivâyet vardır. Hz. Lokman’ın kıssasını, onun pek hikmetli öğütlerini ihtiva ettiği için bu yüce sûreye böyle, “Sûre-i Lokman” adı verilmiştir. Bu mukaddes surenin beyanları da pek yücedir. Bunlar, bizlere Kur’an-ı Kerim’in bir hidâyet rehberi olduğunu ve kurtuluşa ermek için ne gibi ibadetlere devam edilmesinin gereğini bildiriyor. İmândan mahrum olanların, ilâhi âyetlere karşı ne gibi bir tavır almakta olduklarını, bu yüzden nasıl bir azaba tutulacaklarını haber veriyor, müminlerin ise ne kadar büyük nimetlere kavuşacaklarını müjdeliyor. Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin ne kadar sanatkârane, lâtif, faideli bir şekilde yaratmış olduğu kâinata insanlığın ibret nazarlarını çekmektedir. Lokman hekimin Allah tarafından ilm ve hikmete kavuştuğunu ve şükran vazifesiyle sorumlu olduğunu ve o dinî ve hikmeti besleyen zâtın da evlâdına ne kadar hâkimane bir surette öğütler vermiş olduğunu bir itâat örneği olmak üzere gösteriyor. Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin göklerde ve yerlerde tecelli eden kudret eserlerini bildiriyor, Allah’ın ilminin ve kelimelerinin sonsuz olduğunu, o Büyük Yaratıcı’ya imân edenlerin saadete ereceklerini küfr ve isyan içinde kalanların da nasıl şiddetle azaplara sevkedileceklerini haber vererek insanları uyanmağa dâvet buyuruyor. Geleceğe âit bir takım işlerin içyüzünü ve ne zaman meydana gelecekleriniancak Cenab-ı Hak’kın bildiğini beyan ile insanları bencillikten men etmekte ve müminlerin ilâhi yardıma, ilâhi şefkat ve merhamete kavuşacaklarını kendilerine müjdelemektedir.

1. Elîf, Lâm, Mîm.

1. Bu mübârek âyetler, beyânı hikmet olan kitab, Kur’an-ı Kerim’in samimi zâtlar için hidayet ve rahmet olduğunu bildiriyor. Samimi zâtların da kimlerden ibaret olduklarını bildirerek kendilerini hidayete, kurtuluşa kavuşmakla müjdelemektedir. Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) Bu mübârek harfler hakkında Bakara ve Ankebut sûrelerinin ilk âyetleri hakkındaki açıklamaya müracaat!.

2. İşte bunlar, hakîm olan kitabın ayetleridir.

2. (İşte bunlar) Bu yüceliğe, büyüklüğe sahip âyetler (hâkim olan kitabın âyetleridir.) bütün açıklamları hikmetin kendisi ve hakikat olan Kur’an-ı Kerim’in pek yüce âyetlerinden ibarettir.

3. Muhsinler için bir hidayet ve bir rahmettir.

3. Evet.. Bu yüce âyetler, (Muhsinler için) iyiliklerle güzel gözler ve davranışlar ile bezenmiş olan zâtlar hakkında (bir hidayet ve bir rahmettir) onların haklarında bir hidâyet vesilesi, bir rahmet eseri olmak üzere nâzil olmuştur. Bu yüce âyetlere riâyet edenler, onların gösterdiği yolu izleyenler, ebedî saadete nâil olurlar.

4. Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete kesin şekilde inanırlar.

4. (Onlar ki,) O zâtlar ki, samimi olmak şerefine sahibtirler, işte onlar (namazı dosdoğru kılarlar) üzerlerine düşen namazları, o pek mübârek ibadetleri bütün farz ve şartlarına riâyet ederek bir mânevi zevk ile edâya çalışırlar (ve zekâtı verirler) mükellef oldukları zekât vazifesini yerine getirirler,fakir müslümanlara yardımda bulunurlar. (onlar) o samimi zâtlar, (ahirete) o ebediyet âlemine de, evet (onlar kesin şekilde inanırlar) ölüme mahkum olan bütün insanlığın yeniden diriltilerek bir ebediyet âlemine sevk edileceklerine kesin kes inanırlar.

5. İşte onlar, Rab’lerinden bir hidayet üzeredirler ve işte kurtuluşa erenler de onlardır.

5. (İşte onlar) O yüksek niteliklere sahip, o yüce ibadetlerle, kabul edilen âmellerle, nezih inançlarla donatılmış zâtlar (rab’lerinden bir hidayet üzeredirler) Àlemlerin Rabbi Hazretlerinin kendilerine olan ilâhi yardımı sayesindedir ki, Allah’ın dinine kavuşarak selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır. (ve işte felâha erenler de onlardır) yani: Korku ve endişeden kurtulmuş, muratlarına ermiş, ebedî saadete lâyık olmuş zatlar, öyle samimi ünvanini hakkıyla elde eden zâtlardan ibarettir. Binaenaleyh kurtuluşa selâmet ve saadete kavuşmak isteyen her insan, daha dünyada iken hayatını boş yere gafil bir hâlde zayi etmemelidir, üzerine düşen ve pek makbul ve değerli olan o gibi dinî görevlerini yerine getirmeye çalışmalıdır, Allah yolunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunmalıdır. İnsani yücelikler bu sâyede ortaya çıkar kurtuluş ve mutluluğa ermek bu vesile ile sağlanmış olur.

6. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, lâkırdının boş eğlencesini satın alır ki, bilgisizlikle Allah’ın yolundan sapıtsın ve o yol ile alay ediniversin. İşte onlar için hor ve hakîr edici bir azap vardır

6. Bu mübârek âyetler, insanların başlıca iki kısma ayrılmış olduklarını gösteriyor. Bir kısmının hayatını boş yere zayi ve Allah’ın dinî ile alay ettiğini ve sağır kesilmiş gibi Kur’an-ı Kerim’i dinlemekten kaçınır olduğunu ve bu yüzden pek büyük bir zarara uğrayacağını hatırlatıyor. Diğer bir kısım insanların ise imânve sâlih amel sahiplerinden oldukları için Allah’ın va’di gereğince ebedî cennetlerde nimetleneceklerini müjdeleyip ve Cenab-ı Hak’kın yüce sıfatlarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve insanlardan öylesi de vardır ki,) insâni olgunluklar ile donanmış olup kurtuluşa aday bulunan zâtlara tamamen aykırı hareketlerde bulunur. O (lâkırdının boş eğlencesini satın alır) yani: Çirkin, faidesiz sözlere kıymet verir, insanı yoldan çıkaran gaflete; şehvete düşüren sözleri, teraneleri dinlemeğe devam eder ki, (bilgisizlikle) hiçbir bilgiye dayanmaksızın sadece bir bilgisizce maksatla insanları (Allah’ın yolundan sapıtsın) sapıklığa düşürsün. Onun işlerindeki gayesi budur (ve) o cahil şahıs ister ki, (o yol ile) o ilâhi yol ile İslâm dinî ile (alay ediniversin) onunla alay etsin (işte onlar için) öyle lüzumsuz şeyler ile uğraşan, öyle alay ederek harekette bulunan, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmak isteyen kimseler için (hor ve hakir edici bir azap vardır.) onlar dinî değerlere karşı alay edici bir vaziyet aldıkları için ahirette en büyük zilletlere, azaplara mâruz kalacaklardır.

§ “Lehv”; oyun, eğlence, insanı hayrdan, faideli işlerden geri bırakan herhangi bâtıl şey demektir. “Lehvel hâdis” ise, asılsız, uydurma lâkırdılardır, insanı aldatan, kulluk ve taattan geri bırakan sözlerdir, şarkı ve türkülerdir, oyunlardır. “Huzuv” da alay etmek, maskaralığa almak, istihzâde bulunmak demektir.

7. Ve ona karşı ayetlerimiz okunduğu vakit, sanki onu işitmemiş sanki iki kulağında bir sağırlık varmış gibi böbürlenerek arkasını döner. Artık onu pek acıklı bir azap ile müjdele.

7. Evet.. O, öyle fesatçı kimsedir ki, insanları yoldan çıkarmağa çalışır (ve ona karşı âyetlerimiz okunduğu vakit) Kur’an-ı Kerim’in hikmet dolu âyetleri vakit vakit okununca(sanki onu işitmemiş) o mübârek âyetlerin okunuşundan haberleri olmamış (sanki iki kulağında bir sağırlık varmış) da o kutsal âyetlerin okunmasiyle, okunmaması eşitmiş (gibi) bir vaziyet alarak ve (böbürlenerek) gururlu bir hâlde (arkasını döner) Kur’an’ın emir ve yasaklarını kabulden kaçınır (artık onu pek acıklı bir azap ile müjdele) öyle inkârcı kibirli şahıs için en şiddetli bir cehennem azabı takdir edilmiştir “hatırlat” yerine “müjdele” denilmesi, alay içindir. Yani: Ciddi bir tavır ile alay etmek fazla öfke göstermek nüktesine mebnidir. Tefsirlerde yazıldığı üzere bu şahıstan murat “Nadr İbnilhars”dır. Bu bir müşrik idi, ticaret için Hiyreye, Acemistan’a giderdi, eski İran ateşperestlerine âit, hurafeler kabilinden kitapları alır getirirdi, onlardaki mitoloji kabilinden hikayeleri Kureyş tâifesine karşı okur ve derdi ki: Muhammed -Aleyhisselâm- size Ad ve Semud kavimlerine ait kıssaları anlatıyor, ben de size Rüstem ve İsfendiyar, Kisralara âit hikayeleri anlatıyorum, artık beni dinleyiniz, işte bu herif, bu sözleriyle insanların Kur’an-ı Kerim’i dinlemelerine engel olmak isterdi. Hatta deniliyor ki: Bu herif, gittiği yerlerden şarkı söyleyen cariyeleri de getirirdi, onları ona buna musallat eder, onların şehvetengiz teraneleri ile halkı aldatmaya yoldan çıkarmağa çalışırdı. İşte bu mübârek âyetler nazil olarak onun bu ahlâki rezâletlerine işarette bulunmuştur.

8. Muhakkak o kimseler ki, imân ettiler ve yararlı amellerde bulundular, onlar için de nimet cennetleri vardır.

8. İşte öyle İslâmiyet düşmanı olup Kur’an-ı Kerim’i dinlemekten kaçınan, başkalarını da sapıtmak isteyen zararlı kimseler olduğu gibi İslâmiyet’e sarılan, kurtuş ve saadeti o sayede gören nice gerçek aydın kişiler de vardır. Evet.. (muhakkak o kimseler ki, imân ettiler) İslâmiyet’i kabul etmiş bulundular (veyararlı âmellerde bulundular) üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeğe çalıştılar, insanları yoldan çıkarmağa değil, aydınlatmağa gayret ettiler (onlar için de nimet cennetleri vardır) onlar cennetlerin nimetlerine nâil olacaklardır. Onlar ahirette ebedî bağların, bahçelerin nimetlerine kavuşmuş bir halde mutlu olarak yaşayıp duracaklardır.

9. Oralarda ebediyyen kalıcılardır. Allah hak olarak vâd buyurmuştur. Ve o azîzdir, hakîmdir.

9. Evet.. O mutlu zatlar (Oralarda) o nimet dolu cennetlerde (ebediyyen kalıcılardır) o nimetler asla yok olmayacaktır (Allah hak olarak yâd buyurmuştur) öyle mümin, salih kulların o huzur dolu cennetlere kavuşacakları Allah tarafından va’d edilmiştir, Allah’ın va’di ise elbetteki, gerçekleşecektir. Çünki Allah Teâlâ haşâ va’dinden dönmez. (ve o) Büyük Yaratıcı (azizdir) herşeye kaadirdir, onun vadini yerine getirmesine hiçbir kimse engel olamaz ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) her emr ve filii bir hikmet ve faideye dayanır. Hikmet ve fayda gereği olmayan birşeyi yaratmaz. Bütün kudret eserleri onun bu gibi yüce sıfatlar ile vasıflanmış olduğuna şahadet etmektedir.

10. Gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki, onları görürsünüz ve yerde de sizi sarsmasın diye yüksek dağlar bırakmıştır ve orada her yürüyen hayvânlardan dağıtmıştır ve biz gökten su indirdik, artık orada her fâideli çeşitten bitkiler bitirdik.

10. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın kudret ve azâmetine şahadet eden bir kısım hilkat eserlerine, ilâhi nimetlerine dikkatleri çekiyor. Hiçbir şey yaratmaya gücü yetmeyen putlara tapan kimselerin de ne kadar sapıklıkta bulunduklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Elbette ki, Allah Teâlâ azizdir, hâkimdir. İşte bakınız!. O Büyük Yaratıcı (gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki,görürsünüz) daima gözlerinizi semalara yöneltir durursunuz onların birer direğe, birer mekâna dayanmaksızın ne kadar geniş bir vaziyette bulunduğu gözlere çarpıp durmaktadır. Ne kadar muazzam bir kudret eseri!. Müfessirlerin pek çoğuna göre gökler, mustevîdirler, yani: Düz, her tarafı eşit sahiflere benzerler. Bazı müfessirlere göre de gökler, yuvarlaktır, daire şeklinde değirmi bir halde bulunmaktadırlar. Mühendisler bu görüştedirler. İmamı Gazali de bu görüşe katılmıştır. Velhâsıl: Gökler, düz ve gerek yuvarlak olsun, Allah’ın kudretine göre değişmez. Hepsi de Cenab-ı Hak’kın kudretiyle, dilemesiyle vücude gelmiştir. “Essiracülmünir” (ve) O Hikmet Sahibi Yaratıcı, ey insanlar! (sizi sarsmasın diye) daima hareketiyle rahatsız etmemesi için yerlerin üzerlerine (yüksek dağlar bırakmıştır) bunlar ne büyük birer kudret eseridir. (ve orada) Yeryüzünde (her türlü canlılardan dağıtmıştır) çeşit çeşit hayvanlar görülüp durmaktadırlar. (ve) O Kerem Sahibi Yaratıcı buyuruyor ki: (biz gökten su indirdik) şeffaf yağmurları yağdırdık (artık orada) o yeryüzünde (her faydalı çeşitten bitkiler bitirdik) bunlar, ne kadar güzel, latif birer manzara teşkil ediyorlar, kalplere ne kadar neş’e veriyorlar, insanlık âlemi bunlardan ne kadar faydalanıyor.

11. İşte bu, Allah’ın yarattığıdır. O halde bana gösteriniz ki, ondan başkaları ne yaratmıştır? Hayır.. O zâlimler apaçık bir sapıklık içindedirler.

11. (İşte bu) Açıklanan göklerden, yerden vesaireden herbiri (Allah’ın yarattığıdır) bunlar, Allah’ın kudretini gösteren birer ilâhi yaratıktır. (O halde bana gösteriniz ki) bir delil ile isbat ediniz ki (ondan başkaları) o Kâinatın Yaratıcısından başka olup kendilerini o Yaratıcıya ortak etmekte olduğunuz şeylerden hangisi (ne yaratmıştır?.) onlar, bu âlemde görülen bu kadar çeşitli eserleri, harikalardanhangi birini yaratabilmişlerdir?. (hayır!.) muhakkak ki, o taptığınız şeylerden hiçbiri birşey yaratmış değildir, hiçbir şey yaratmaya asla güçleri yetmemiştir. Aksine kendileri yaratılmışlardır, hepsi de Allah’ın birer yaratışıdır. O halde o ne cehâlet, o ne sapıklıktır ki, öyle mahlûklara yaratıcılık ve mâbudluk sıfatını veriyorlar?. Artık şüphe yok ki, (o zâlimler) o müşrikler (apaçık bir sapıklık içindedirler) onların kalp gözleri kör kesilmiş, karşılarında parlayıp duran o kadar muazzam kudret eserlerini göremiyorlar, Allah’ın birliğini tasdik etmek nimetinden mahrum kalmış, cehalet içinde sönüp gitmeğe mahkum olmuşlardır.

12. Yüce zatıma andolsun ki, Lokman’a Allah’a Şükret diye hikmet verdik ve her kim şükrederse ancak kendi nefisi için şükretmiş olur ve her kim de nankörlük ederse şüphe yok ki, Allah zengindir, hamde lâyıktır.

12. Bu mübârek âyetler, Hikmet Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin Lokman’a hikmet verdiğini ve onu şükr ile sorumlu kılmış olduğunu bildiriyor. Lokman’ın da oğluna bir büyük zulm olan şirkten kaçınmasına dâir nasihat vermiş olduğunu gösteriyor. Ve anaya, babaya iyilikte ve onlara da şükrde bulunmalarını Cenab-ı Hak’kın insanlara tavsiye buyurduğunu, vâlidelerin mühim hizmetlerine de işaret buyurmuş olduğunu haber veriyor. Fakat ana ve babanın şirki gerektiren tekliflerine riayet edilmeyip kendilerine yumuşak bir karşılıkta bulunulmasını ve müminlerin yoluna gidilmesi gereğini ve ahiret sorumluluğunun vuk’u bulacağını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Zâtı uluhiyetime andolsun ki, Lokman’a) İslâm dinini kabul edip, Allah’ın emrine itaat eden o muhterem kula (Allah’a şükret diye hikmet verdik) onu kavuştuğu nimetlerden dolayı nimetin gerçek sahibi olan Kerem Sahibi Allah’a şükr etmekle mükellef kıldık, kendisini hikmete ermekle şereflendirdik. Yani: Onu ilmile destekleyen amellere muvaffak eyledik, nazari ilimleri elde edip ve fâziletli fiilleri kazanmak için kendisine tam bir meleke, bir ruhi kâbuliyet ihsan buyurduk. Evet.. Hikmet, bir nurdur ki, insanı Allah’ı tanımaya kavuşturur, güzel ameller ile meşgul olmaya yöneltir. Güzel bir ilm ile güzel âmellere muvaffak olan bir zâta hikmet verilmiş demektir. İlmiyle amel etmeyen bir kimse ise, ne kadar bilgili olsa da hakîm olmak şerefini kazanmış olamaz. İşte Hz. Lokman, böyle bir hikmete, bir üstünlüğe nâil olduğu için Cenab-ı Hak’ka şükr etmekle mükellef tutulmuştu. (ve her kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükr etmiş olur) çünki bu şükrün sevabı kendisine âittir. Bu sebeple hakkındaki ilâhi nimetler artar, devam eder. (ve her kim de nankörlük ederse) Nail olduğu nimetlerin kadrini bilmeyip şükür vazifesini yerine getirmezse bunun zararı da kendisine âittir. Hak Teâlâ kimsenin şükrüne hâşâ muhtaç değildir. Evet.. (şüphe yok ki, Allah, zengindir) hiçbir şeye muhtaç değildir. Hiçbir kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur ki, onun yokluğundan dolayı zarar görmüş olsun ve o Büyük Yaratıcı (hamde lâyıktır) hamd ve şükre her vechile daha lâyıktır, bütün kâinat, birer hal diliyle O’na hamd ve övgüde bulunmaktadır, isterse bir takım kimseler, bu yüce vazifeyi lisânen ifade de bulunmasınlar.

§ “Hamd”; kelimesi, şükrü de kapsar, hamd, şükrün başıdır. Nitekim Ebussuud tefsirinde bulunan bir hadisi şerif, şu meâldedir: Allah’a hamd etmeyen bir kul, ona şükr etmiş olamaz.

13. Ve hatırla o vakti ki, Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah’a ortak koşma, şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür.

13. Hikmet sahibi, düşünen zatlar, elbetteki, bu şükür vazifesini hakkıyla takdir eder, bunu yerine getirmeye kendileri çalıştıkları gibi başkalarına da bunu tavsiyede, tekliftebulunurlar. İşte Lokman Hekim’in bu vazifeyi böylece ifâ etmiş olduğunu bir itaat örneği olmak üzere Cenab-ı Hak şöylece haber veriyor: (ve hatırla o vakti ki, Lokman oğluna nasihat ederek demişti ki: Allah’a ortak koşma) O Büyük Yaratıcının birliğini, ortak ve benzerden uzak oluşunu bilip tasdik et (şüphe yok ki, şirk elbette pek büyük bir zulümdür) şirke düşen bir şahıs, kendi nefsini ebedî bir surette azaba mâruz bırakmış olur. Lokman Hekimin bu tavsiyesi üzerine oğlu da şirki terkederek İslâmiyet’e kavuşmuştur.

14. Ve insana ana ve babasını tavsiye ettik: Onu anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti. Onun sütten kesilmesi de iki sene içindedir. Bana şükret ve ana ile babana da. Dönüş de banadır. Dedik.

14. Hak Teâlâ Hazretleri, Lokman Hekimin evlâdına olan nasihatini açıkladıktan sonra evlâdın da ana-babasına karşı nasıl bir vaziyette bulunmaları gereğini bizlere şöylece açıklıyor: (Ve insana ana ve babasını tavsiye ettik) Onlara itaat etmelerini, iyilikte bulunmalarını emr eyledik. Çünki onların evlâtları hakkında hizmetleri pek çoktur. Ezcümle (onu) o evlâdı (anası zaaf üstüne zaaf ile yüklenmişti) ona bir müddet yüklü kalmış, doğum sancısına tutulmuş, zayıflığa uğramıştır. (onun sütten kesilmesi de iki sene içindedir) annesi ona böyle bir müddet süt verir durur, çoğunlukla anneler çocuklarına böyle iki sene süt yerirler. Süt müddeti, İmamı Azam’a göre doğumdan itibaren otuz aydır. Ondan sonra içilen süt ile hürmeti rida = süt analık sabit olmaz. Fakat İmamı Yusuf’a, İmamı Muhammed’e ve İmamı Zufer’e göre süt müddeti iki ay senesidir. Mâlikilere göre de bu müddet nihayet iki sene ile iki aydan ibarettir. Şafiilerce de iki ay senesinin sonuna doğru nihayet bulur. Hanbeli hukukçularınca da bu müddet tam iki senedir. Zahiriye mezhebine göre ise süt için böyle bir belirli süre yoktur.Binaenaleyh süt emen pek yaşlı da olsa yine hürmeti rida yani süt annelik sâbit olur. Süt emen, süt verenin süt evlâdı hükmünde bulunur. Hz. Aişe ile İbni Mes’ud gibi bazı sahabe-i kirâmda bu görüştedirler. Artık tedbirli bulunmalıdır. “Bidayetül müctehit” ve “El Muhallâ”. Evet.. Cenab-ı Hak, insana şöylece de tavsiyede bulunmuştur. (bana şükret, ve anan ile babana da) şükr et. Çünki asıl gerçek nimeti veren Allah Teâlâ olduğu için ona hamd ve şükrde bulunmak en birinci bir vazifedir. Ana baba da evlâdın varlığına sebep olup onun hayatına, terbiyesine hizmet etmiş oldukları için teşekküre hak kazanmışlardır. Evet.. şükret.. Çünki (dönüş te banadır) diyerek insanlara ilâhi emir yöneltmiştir. Yani: Ey insanlar!. Siz ahiret âleminde sorguya çekileceksiniz. Şükür vazifesini ifa edip etmediğinizden dolayı sizi mükâfata veya cezaya kavuşturacak olan ancak bir olan Allah’tır. Bunu unutmayınız!.

15. Eğer kendisi hakkında hiçbir bilgin olmayan birşeyi bana ortak koşasın diye seni zorlarlarsa o vakit onlara itaat etme ve kendilerine dünyada mâruf veçhile musahip ol ve bana yönelenlerin yoluna tâbi ol. Sonra dönüşünüz banadır. Artık neler yapmış olduğunuzu size haber vereceğim.

15. Bununla beraber oraya, babaya itaat, ancak meşru olan hususlardadır. (Eğer kendisi hakkında hiçbir bilgin olmayan birşeyi) yani: Cenab-ı Hak’kın ortağı olduğuna dâir hiçbir delil bulunmayan bir yaratığı, öyle gerçeğin aksine olarak (bana şerik koşasın diye seni zorlarlarsa) cebir ve şiddetle bulunurlarsa (o vakit onlara itaat etme) onların hatırları için öyle yaratıklara tapmak cehaletinde bulunma, bu hususta onlara itaat etmemek lâzımdır. (ve kendilerine dünyada mâruf veçhile musahip ol) dine aykırı olmayan hususlarda kendilerine yumuşaklık göster, insanlığa uygun ve dininhükmüne uygun bir şekilde onlar ile muamelede bulun (ve bana yönelenlerin yoluna tâbi ol) müminlerin ibadet eden mütteki kulların izlerini tâkibet, başkalarını taklid etme. Çünki (sonra) ahirette (dönüşünüz banadır) hepiniz de benim mânevî huzuruma celbedilecek, sorgulamaya tâbi tutulacaksınız. (artık siz) Dünyada iken (neler yapmış olduğunuzu size) o ahiret âleminde (haber vereceğim.) herbirinizi dünyadaki âmellerinize göre mükâfata, cezaya kavuşturacağım. Binaenaleyh bu âkibeti güzelce düşünerek daha fırsat elde iken hareketinizi ona göre tanzime çalışınız.

16. Oğulcağızım! Muhakkak ki, o yaptığın şey bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kaya içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa Allah onu getirir, meydana çıkarır şüphe yok ki, Allah lâtiftir, habîrdir.

16. Bu mübârek âyetler de Lokman Hekim’in oğlunu irşâda çalıştığını bildiriyor. Oğluna tavsiye ettiği en güzel amelleri ve en önemli ahlaki hareketleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Oğulcağızım!. Muhakkak ki, o) Yaptığın şey, gerek iyilik, gerek kötülük (bir hardal tanesi ağırlığında olsa da) öyle pek küçük, pek hafif bir miktarda olmakla beraber (bir kaya içinde veya göklerde veya yer içinde bulunsa) öyle en gizli veya en yüksek veya alçak bir yerde gizlense (Allah onu) yine ortaya (getirir) yine meydana çıkarır, onunla sahibini sorgulamaya tâbi tutar, ona göre mükâfat ve ceza verir. (şüphe yok ki Allah, lâtiftir) onun dinî her gizli şeye de yetişir. Ve O Yüce Yaratıcı (habîrdir) herşeyin aslint, mahiyetini bilir. Biz buna inandık. Artık her insan bu hakikati düşünerek hayatını ona göre düzenlemelidir.

17. Oğulcağızım! Namazı dosdoğru kıl ve mâruf ile emr et ve münkerden nehy et ve sana gelen musibete sabr eyle. Şüphe yok ki, bu, kesinlikle gerekli işlerdendir.

17. Lokman Hekim, oğluna son derece şefkatli olduğunu gösterir bir tarzda hitabederek inanca, âit nasihat verdiği gibi en büyük ibadetlere, ahlâki hareketlere dâir de şöylece öğüt veriyor. (Oğulcağızım!. namazı dosdoğru kıl) kalbini aydınlatmak, ruhunu temizlemek için namazları farz ve şartları dairesinde kılmaya devam et (ve mâruf ile emret) meşru, fâideli şeyleri başkalarına da tavsiye et, hemcinslerinin çocuklarına şefkat göster, onların da ahlakını düzeltmeye çalışarak sevap kazan. (ve münkerden nehy et) haram, çirkin ve sosyal hayat için zararlı olan şeylerden de başkalarını gücün nisbetinde engellemeye çalış, bu suretle de insanlık adına iyilik iste. (ve sana gelen musibete sabr et) gerek ibadet ve taat hususunda ve gerek insanları irşâd yolunda görülecek bazı felâketlere, sıkıntılara karşı sabırdan, metanetten ayrılma, elinden geldiği kadar bu gibi pek faideli vazifelere devam eyle (Şüphe yok ki, bu) zikr ve tavsiye edilen husus (kesinlikle gerekli işlerdendir.) bunları Cenab-ı Hak, kulları üzerine kesin şekilde farz kılmıştır, bunlara riayet edilmesi, kesin bir vazifedir.

18. Ve insanlara avurdunu şişirme ve yeryüzünde çalımla yürüme, şüphe yok ki, Allah hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.

18. Lokman Hekim, oğluna karşı nasihatına devam ederek şöyle de demiştir: (Ve insanlara avurdunu şişirme) Yani: İnsanlara karşı gurur ve kibirli bir vaziyet alarak onlardan yüzünü çevirme, hastalıklı bir şahıs gibi bir tavır takınma, güleryüzlü ve tebessüm bir vaziyette bulun (ve yeryüzünde çalımla yürüme) gururlanarak, alay eder bir vaziyet alarak gezip durma. (şüphe yok ki, Allah, hiçbir böbürleneni, öğüneni sevmez.) İnsanlara karşı çalım satan, kendisini başkalarının üzerinde görüp duran kibirli kimseler, Allah’ın sevgisine lâyık olamazlar.

§ “Tas’îr”; yüz döndürmek demektir.Kibirlenerek eğri büğrü bir tavır almak yerinde kullanılır: Asıl “saar” kelimesi yüz veya boyun eğriliği manasınadır. “Merah” şımarık bir tarzda kibirli olarak bir vaziyet almaktır. “Muhtâl” kendini görüp kibirleneni ve kendini beğenen kimsedir. “Fehûr” da iftihar eden, kendisini büyük görüp nazlanan kimse demektir.

19. Ve yürüyüşünde dengeli ol ve sesini alçalt, muhakkaktır ki, seslerin en çirkini, elbette ki, eşeklerin sesidir.

19. (Ve yürüyüşünde dengeli ol) Yolda giderken ne çok sür’atli ve ne de pek ağır yürüme, dengeli olmaktan ayrılma, ne hafiflik eseri göster, ne de, gururlu bir vaziyet al. Böyle bir yürüyüş, insanın şerefini giderir. Nitekim bir hadisi şerifte:

Pek hızlı yürümek; mümînin şerefini kıymetini giderir. (ve sesini alçalt) Fazla bağırıp çağırma, ihtiyaç ölçüsünün üzerinde yükseltme, (muhakkaktır ki, seslerin en çirkini, elbette ki, eşeklerin sesidir.) çünki o hayvan, gereksiz yere sesini pek fazla yükseltir, hoş olmayan bir surette anırışlarda bulunur. Artık bir insana yakışır mı ki, öyle boş yere yırtınırcasına bir eda ile bağırıp dursun?.

§ “Gadd, Gıdâda”; kısaltmak, azaltmak, herhangi birşeyi engellemek büyüklerin huzurunda göz ile etrafa bakıp durmamak, öne, aşağıya doğru bakmaktır ki, bu bir edeb gereğidir. “Hz. Lokman” büyük bir din alimi idi, hikmetle vasıflanan bir zât olduğu Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle sâbittir. Kendisine Allah tarafından hikmet ihsan olunduğu ve bu sayede evlâdına pek hikmetli nasihatlarda bulunduğu bir itaat örneği olmak üzere Kur’an-ı Kerim’dezikredilmektedir. Bu zâtın peygamberliğini kabul edenler de vardır. Lokman Hekim’in şahsiyetine, hayat hikayesine ortaya çıktığı yere dair tarihlerde kesin bilgiler yoktur. Bu hususta farklı rivâyetler vardır. Kendisinin aslen “Nübe”li bir köle olduğunu iddia edenler de vardır. Arap olması ihtimâli daha kuvvetli görülmektedir. Bir rivâyete göre babasının ismi “Baura”dır. Baura ise Eyüp Aleyhisselham’ın kız kardeşinin veya teyzesinin torunudur. Diğer bir rivayete göre de Azer’in evlâdındandır, bir sene yaşamıştır, Dâvud Aleyhisselâm’ın zamanına yetişmiş, o Peygamberi Ali’der ilm almıştır. Hz. Dâvud’un Peygamberliğinden evvel fetva verirmiş, daha sonra fetva vermez olmuştu. Diğer bir rivâyete göre de İsrailoğulları arasında kadılık görevinde bulunmuştur. Hülasa: çoğunluğun görüşüne göre Hz. Lokman, bir peygamber değil, bir hikmet alimi idi. Bu zâtın birçok hikmetli, faydalı nasihatları tesbit edilmiştir. Ezcümle oğluna nasihat vererek demiştir ki: “Ey oğlum!. Tövbeni geciktirme, çünki ölüm ansızın geliverir” Allah’tan kork, kalbin günahkâr olduğu halde sana değer versinler diye kendini insanlara muttaki gösterme”, “Oğulcağızım!. Ben susmamdan dolayı asla pişmanlık duymuş olmadım, çünki söz gömüşten olsa bile susma, altundur.” âlimlerin meclislerine devam et, hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü Allah Teâlâ, ölü kalpleri hikmet nuru ile diriltir, nasıl ki, yeri yağmur sulariyle diriltiyor.” Rivayet olunuyor ki: Birgün Lokman Hekim’e efendisi demiş ki: Bir koyun kes, onun en temiz iki uzvunu bana getir, o da bir koyun kesmiş, onun dili ile kalbini alıp efendisine getirmiş, efendisi tekrar demiş ki: Bir koyun kes, onun en habis iki parçasını bana getir. O da kesmiş, koyunun yine dili ile kalbini getirivermiş. Efendisi bunu böyle görünce sebebini sormuş, Lokman Hekim de demiş ki: Bu iki organ, temiz olunca o koyunun bütünvücudu temiz olmuş olur ve aksine bu iki parça temiz olmayınca o koyunun bütün parçaları da temiz bulunmamış olur. Essirâc-ül-Münir. Binaenaleyh insanın da temizliği, ruhî nezâfeti dili ile kalbine göre belirlenmektedir.

20. Görmediniz mi ki: Allah Teâlâ sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır. Ve üzerinize zâhiren ve batınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, ne bir ilme ve ne de bir rehbere ve ne de aydınlatan bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında mücadelede bulunur.

20. Bu mübârek âyetler, Kerem Sahibi Yaratıcı Hazretlerinin insanlık hakkındaki birer Allah’ın birliğine delili olan çeşitli nimetlerini bildiriyor. Bir takım kimselerin ise bir delile dayanmaksızın sadece bir taklit sebebiyle cahilce harekette bulunarak küfre düşmüş, hidayetten mahrum kalmış olduklarını haber veriyor. Cenab-ı Hak’kın emrine boyun eğip dinine girenlerin ise kurtuluş haline işaretle güzel bir sona kavuşacaklarını müjdeliyor. Kafir olanların da dünyada süreli bir istifadeden sonra Allah’ın azabına sevkedileceklerini ve onların o inkârcı hâllerinden dolayı Resûl-i Ekrem’in üzülmemesini beyan ile o şânı Yüce Peygambere teselli vermiş olmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Siz (Görmediniz mi?) göz ile görmüş gibi bilmiyormusunuz (ki Allah Teâlâ, sizin için göklerdekini ve yerde olanı musahhar kılmıştır) bütün onlardan istifade edip duruyorsunuz. Mesela: Göklerde bulunan güneşin, ayın ve yıldızların ışıklarından, bulutların yağdırdığı yağmurlardan yararlanıyorsunuz. Yeryüzündeki bağlardan, bahçelerden, denizlerden, ırmaklardan, madenlerden, çeşitli hayvanlardan da istifade edip duruyorsunuz. Bütün bu hilkat eserleri, insanların menfaatlerini temin ediyor, faidelerine hizmette bulunuyor. (ve) O KeremSahibi Yaratıcı ey insanlar!. Sizin (üzerinize zâhiren ve bâtınen nimetlerini pek geniş surette itmam buyurmuştur.) bunları takdir etmek gerekmez mi?. İbni Abbas Hazretlerinden nakledildiğine göre zâhir nimetten maksat, Yüce Kur’an’dır, İslâm dinidir. Gizli nimetten maksat da, insanların günahlarından dolayı alelacele cezası verilmeyip o günahların örtülmesi töybe için süre verilmiş olmasıdır. Mücahidin beyanına göre de zâhiri nimetler, İslâmiyetin ortaya çıkışı müslümanların düşmanlarına karşı zafer elde etmeleridir. Batıni nimetler de müslümalara melekler ile yardım edilmiş olmasıdır. Bir kavle göre de zâhiri nimetler, göz, kulak, lisan ve diğer organlardır. Batıni nimetlerden maksat da kalp, akıl, fehim ve benzerlerinden ibarettir. Hülasa: Cenab-ı Hak insanlara maddî ve mânevi birçok nimetler ihsan buyurmuştur. Bunların kıymetini bilip şükrünü edâ etmek lâzımdır. (ve) hâlbuki (nâstan öylesi de vardır ki) nimete nankörlükte bulunur. (ne) delile dayanan (bir lime ve ne) de bir kurtuluş yolunu gösteren (bir rehbere ve ne de) kendisini (tenvir eden) ilâhi (bir kitaba dayanmaksızın) sadece cahilce bir taklit ve kuruntu tesiriyle (Allah hakkında mücadelede bulunur) O Kâinatın Yaratıcısının birliğini ve diğer yüce sıfatlarını inkâr eder, bir takım yaratıklara mâbudluk yaratıcı olma niteliği isnât ederek şirke düşer, gözleri önünde parlayan ilâhi birliğin delillerini görmez olur.

21. Onlara “Allah’ın indirmiş olduğuna tâbi olun” denildiği vakit, dediler ki: Hayır.. Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz. Ya şeytan onları alevli âteşin azabına dâvet eder olsada mı? yine tâbi olacaklar.

21. (Onlara) öyle küfr ve şirke düşen cahillere (Allah’ın indirmiş olduğuna tâbi olun) onun kitabını kabul edin, onun size tebliğe memur olan Şanı Yüce Peygamberine muhalefettebulunmayın (denildiği vakit) o inkârcılar (dediler ki: Hayır..) biz kanaatimizi terketmeyiz (biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz.) Yani: Putlara tapar dururuz. Bu ne cehalet!. (ya şeytan onları alevli âteşin âzabına dâvet eder olsada mı?.) yine tâbi olacaklar!. Evet.. Şanı Yüce Peygamber, onları Allah’ın kitabına dâvet ediyor ki, ona imân edip sarılanlar, ilâhi nimetlere kavuşacaklardır. Şeytan ise onları küfre dâvet ediyor ki, onun neticesi, en büyük ebedî cehennem azaplarından başka değildir. O halde nasıl olur ki, öyle şeytâni vesveselere kıymet verilebilsin?.

22. Ve her kim samimi olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse muhakkak ki, en sağlam kulpa sarılmıştır. Bütün işlerin âkıbeti, Allah’a dönecektir.

22. (Ve her kim samimi olduğu) Yani: Zâhiren ve bâtinen hâlis, güzelce amellere sahip, kalb berraklığını elde etmiş bulunduğu (hâlde yüzünü Allah’a teslim ederse) bütün işlerini Yüce Yaratıcıya bırakırsa, bütün varlığiyle hakka yönelirse, bütün başarıyı o kerem sahibi halikından beklerse (muhakkak ki, en sağlam kulpa sarılmıştır) artık en büyük, manevî bir yüceliğe erecektir. Böyle sağlam birşeye sarılmak bir temsilden ibarettir. Nasıl ki: Yüksek bir yere yükselmek için kopmasıdan, kırılmasından korkulmayan pek sağlam bir urgana sarılan kimse, bu vasıta ile o makama yükselebileceği gibi, yüce bir makama kavuşmak için de ibâdet ve taat gibi bir mânevi vasıtaya yapışan bu suretle kendisini Allah’ın dinine bağlayan bir zât da o yüce gayesine elbette ki, kavuşur. (bütün işlerin âkibeti, Allah’a dönecektir.) Bütün kulların son sevkedilecekleri makam Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerinin manevî huzurudur, âhiret önündeki büyük mahkemesidir. Herkes orada dünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşacaktır. İşte o âkibeti düşünerek onagöre kurtuluş sebeplerini temine çalışmalıdır.

23. Ve kim de küfre düşerse artık onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşleri bizedir. Artık onlara ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz. Şüphe yok ki, Allah sinelerde gizli olanı hakkıyla bilicidir.

23. (Ve kim de) Bu dünyada (küfre düşerse) Cenab-ı Hak’kın birliğini, kudret ve âzametini düşünmeyip hakka yönelmekten kaçınırsa (artık onun küfrü) Ey Şanı Yüce Resûl!. (seni üzmesin) o küfrün dünya ve âhirete ait sorumluluğu, kötü neticesi o küfre sarılan şahsa âittir. (onların dönüşleri) başkasına değil (bizedir) dünyada da, ahirette de onların üzerinde hâkim, tasarruf sahibi olan ancak ilâhi kudrettir. (artık onlara) Dünyadalarken (ne işler yapmış olduklarını haber vereceğiz) onları o yapmış oldukları şeylerin cezasına kavuşturacağız. (şüphe yok ki, Allah sînelerde) Her gizli (olanı hakkiyle bilicidir) O Büyük Yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık o inkârcılarında içerilerinde saklamış oldukları bozuk düşünceleri arzuları meydana çıkaracak, teşhir edecek, sahiplerini ona göre cezalandıracaktır.

24. Onları biraz nimetlendiririz, sonra onları en şiddetli bir azaba atarız.

24. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Onları) öyle inkârcıları bu dünyada hikmet gereği (biraz nimetlendiririz) kendilerine dünyada bir miktar nimet ve süre veririz, onları bir mazeret beyân edememeleri için bir imtihana tâbi tutmuş oluruz. (sonra onların en şiddetli) en galiz, ağır (bir azaba atarız.) onlar ahirette son bulmayacak olan şiddetli bir âzaba atılmış olacaklardır, dünyadaki alçaklıklarının cezasına öylece uğramış bulunacaklardır.

25. Andolsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olsan elbette diyeceklerdir ki: Allah. De ki: Elhamdülillâh. Hayır.. Onların pek çoğu bilmez.

25. Bu mübârek âyetlerde bütün kâinatı yaratan zâtın Allah Teâlâdan başka olmadığını kâfirlerin de kabul ve i’tirafa mecbur olduklarını bildiriyor ve göklerde ve yerde olan bütün varlıkların Hak Teâlâ’ya ait olduğunu ilân ediyor. O Büyük Yaratıcının kelimelerine, hayranlık uyandıran eserlerine, kudretinin hârikalarına olmadığını pek açık bir şekilde tasvir ve ifade buyuruyor ve o Kudret Sahibi Yaratıcıya göre bütün insanlığın diriltilip, iadesi bir şahsın diriltilip iadesi mesabesinde olduğunu beyân ile kıyameti inkâr edenlerin bozuk düşüncelerini çürütüp ve o Yüce Yaratıcının üstün vasıflarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Son Peygamber!. (Andolsun ki onlara) O Allah’ın birliğini, Muhammed’in Peygamberliğini inkâr eden müşriklere (gökleri ve yeri kim yarattı?.) bütün onları ve onlarda olanları hangi zât vücude getirdi?. (diye soracak olsan elbette) o müşrikler (diyeceklerdir ki: Allah) evet.. Onlar böyle itirafa mecbur olacaklardır. Sen de Resûlüm!. (de ki: Elhamdülillâh) onlar, Allah’ın yaratıcılığını itirafa mecburiyet göroyor. Allah’ın birliğinin delillerine karşı inkâra cesaret gösteremiyorlar. (hayır..) onlar öyle itirafa mecbur olmakla beraber yine (onların pek çokları bilmezler.) yine şirkten, Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkârdan geri durmazlar, Allah’ın birer mahlûku olduğunu kabul ettikleri şeyleri o Büyük Yaratıcıya ortak koşarlar. Kendilerini böyle müşrikce bir hareketten engelleyecek bir bilgiye sahip bulunmamaktadırlar.

26. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphe yok ki, Allah’tır, gâni, hamîd olan O’dur.

26. O kâfirler, bir kere düşünmeli değil midirler?. (Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır) onlar, birer yaratıkdırlar. Nitekim o kâfirler de bunu itiraf etmektedirler. Artık (Şüphe yok ki, Allah’tır) o mukaddes zattan başkası değildir. (gani, hamit olan O’dur)Evet.. Bütün varlıklar o yüce zâta muhtaçtır, o hiç birşeye muhtaç değildir ve her hamd ve övgüye lâyık olan da O’dur, isterse, O’na hiçbir kimse lisân ile hamdda bulunmasın, bütün kâinat, bir hal lisanı ile O’na hamd ve övgüde bulunmaktadır.

27. Muhakkak ki: Eğer yerde olan ağaçlar kalem olsa, deniz de mürekkep olsa ona arkasından yedi deniz de yardım eylese yine Allah’ın kelimeleri yazılmakla tükenmez. Şüphe yok ki, Allah Azîzdir, hakîmdir.

27. O Büyük Yaratıcının kudret ve azametini bir kere düşününüz. (Muhakkak ki, eğer yerde olan ağaçlar kalem olsa) bütün ağaçlar kalem kesilse (deniz de) mürekkep olsa (ona arkasından yedi deniz de yardım eylese) bütün suları mürekkep kesilen bir okyanusa yedi denizin suları da mürekkep kesilerek ilave edilecek olsa, bunların hepsiyle Cenab-ı Hak’kın mukaddes kelimeleri, kudretinin harikaları çeşit çeşit hilkat eserleri yazılacak olsa (yine Allah’ın) o mukaddes (kelimeleri) öyle yazılmakla (tükenmez) hepsi de yazılıp tesbit edilmiş olmaz. Bilâkis kalemler de, mürekkepler de son bulmuş olur. (şüphe yok ki, Allah Azizdir) kudreti her veçhile eksiksizdir, O’nun kudretine son yoktur ve o Kerem Sahibi Yaratıcı (hâkimdir) onun ilminden, hikmetinden hiçbir şey hariç kalmaz. Onun ilmine, hikmetine son düşünülemez. Bu âyeti kerimenin nâzil oluş sebebi hakkında birkac rivâyet vardır. Bir rivâyete göre Yahudi’ler, Resûl-i Ekrem’e demişler ki: Allah Teâlâ herşeyi Tevrat’ta zikretmiştir, o’nun zikretmediği birşey kalmamıştır. Resûl-i Ekrem de buyurmuş ki: Tevrat’ta zikredilen şey, Allah Teâlâ’nın kelâmına nisbetle ancak denizden bir damla mesabesindedir. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.

28. Sizin yaratılmanız da, tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek kişi yi yaratıp iâde etmek gibidir. Şüphe yok ki, Allah hakkıyla işiticidir,görücüdür.

28. Artık o Büyük Yaratıcının kudretini, büyüklüğünü düşünmelidir. Ve ey insanlar!. Şüphe yok ki, (sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de) hepinizin ilk olarak dünyaya getirilip sonunda öldürüldükten sonra tekrar kıyamette yeniden hayata kavuşturulmanız da o Büyük Yaratıcıya göre (bir tek kişi) yi yaratıp onu öldürdükten sonra diriltip iade etmek (gibidir) çünki o Yüce Yaratıcıya karşı hiçbir çetinlik düşünülemez. Bütün mahlûkatı yaratmakla onlardan yalnız birini yaratmak aynı kolaylıkta bulunur. Bütün yaratıkların ortaya çıkması için o Büyük Yaratıcının bir Kün = ol diye emr etmesi kâfidir. Artık o büyük kudrete göre ahiret hayatını ve diğerlerini kim inkâr edip uzak görebilir?. (Şüphe yok ki, Allah hakkıyla işiticidir.) her sözü, her sedayı her iddiayı tamamen işitip bilmektedir. Ve her var olanı (görücüdür) birini görmesi, diğerlerini görmesine engel olamaz. Binaenaleyh ey o Büyük Yaratıcının kulları!. Sizin de bütün sözlerinizi, işlerinizi o Kerem Sahibi halik işitip bilmektedir, artık bunu düşünerek bütün tavır ve davranışlarınızı ona göre tanzime çalışınız, dikkatli bir halde yaşayınız.

29. Görmedin mi ki, şüphe yok Allah Teâlâ, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar ve güneşi ve ayı da musahhar kılmıştır. Hepsi de muayyen bir vakte kadar akar gider. Ve muhakkak ki, Allah her işlediklerinizden haberdardır.

29. Bu mübârek âyetler de Büyük Yaratıcı Hazretlerinin diğer birer nev’i kudret eserlerine dikkatleri çekiyor, yaratıcılığın Cenab-ı Hak’ka âit olduğunu, ondan başka mabut edinilenlerin ise bâtıl bulunduğunu ihtar ediyor. Geceler ile gündüzlerin birbirini tâkibettiği gibi denizlerde de gemilerin birer ibret numunesi olmak üzere akıp gittiğini ve müthiş dalgaların ootaya çıkması anında yalnız Allah Teâla’ya sığınıldığını ve öyle ilâhiâyetlerin bir takım nankörlerden başkasını inkâr edemiyeceğini beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey sorumlu olan insan!. (görmedin mi ki) Görmüş gibi kesinlikle bilmedin mi ki, (Şüphe yok; Allah Teâlâ, geceyi gündüze katar ve gündüzü de geceye katar) bu vakitlerden herbirini diğerine girdirir, vakit vakit geceler ve gündüzler artar, eksilir. Onlarda böyle bir yenilik, farklılık eseri görülür durur (ve) o Hikmet Sahibi Yaratıcı (güneşi de ayı da musahhar kılmıştır.) bunları da kendi semalarında muntazam bir harekete tâbi tutmuştur, yeryüzüne ışıklarını, nurlarını yayar dururlar. (Hepsi de muayyen bir vakte kadar akar gider) Güneş de, ay da kıyamete kadar doğar ve batar, yaratılışındaki hikmet ve fayda parlar durur. (muhakkak ki, Allah) Ey insanlar!. Sizin öyle gündüzlerde ve gecelerde (her işlediğinizden haberdardır.) O’nun bir olan zâtına hiçbir şey gizli kalmaz. Öyle ise bu vakitleri boş şeyler ile uğraşarak zâyi etmemelidir, bunlarda güzel, güzel amellerde bulunarak Allah’ın rızasını kazanmaya muvaffak olmalıdır.

30. Şu beyân olunanlar, şundandır ki, hak olan şüphe yok, ancak Allah Teâlâ’dır. O’ndan başka çağırdıkları hep bâtıldır. Ve muhakkak ki, Allah’tır, o çok yüce, çok büyük olan O’dur.

30. (Şu beyân olunanlar, şundandır ki,) Yani: öyle bildirilen âyetlerin, gösterilen kudret eserlerinin gerçek sebebi şudur ki (hak olan, şüphe yok, ancak Allah Teâlâ’dır) bütün farklı yaratıklar, o’nun birer kudretinin eseridir. Yaratıcılık ve mâbutluk ancak o’na âittir. (O’ndan başka çağırdıkları) kendilerine ibadetde, duâ ve yakarışta bulundukları (hep bâtıldır) onlara ilâhlık, mâbutluk isnât edilmesi bâtıldır, boştur. (muhakkak ki, Allah’tır) başkası değil (o çok yüce) bütün yaratıkları üzerinde hâkim, yüksek sıfatlarla vasıflanan ve (çok büyük olan) ululuk ve büyüklüğe sahib bulunan ancak (O’ur) o Kâinatın YaratıcısıHazretleridir. Biz buna inanmışızdır.

31. Görmedin mi ki, muhakkak gemiler, denizde Allah’ın nimetiyle akar gider, size onun ayetlerinden göstermek için. Şüphe yok ki, bunda herbir çokça sabır eden, çokça şükür eden için ibretler vardır.

31. Ey hitap edilebilir olan insan!. (Görmedin mi ki, muhakkak gemiler) büyük olsunlar, küçük bulunsunlar hepsi de (denizde Allah’ın nimetiyle) onların sebeplerini hazırlamak için kullarına vermiş olduğu kabiliyetle veya rüzgârları ortaya çıkarmasıyla (akar gider) arzu edilen tarafa harekette bulunur. Tâki, ey insanlar!. (size onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (âyetlerinden) bir kısımı (göstermek için) öyle denizde akmasına devam eder. Evet.. Bütün bu ulaşım vasıtalarının varlığı, muntazam hareketleri, Büyük Yaratıcının birliğine, ilmine, kudretine ait birer delildir, bunlara bakıp da kendilerine o kabiliyeti veren nimet sahibi yaratıcının varlığını, kudretini tasdik edip, yüceltmek elbette ki, gerekir. (şüphe yok ki, bunda) bu zikredilen yüce âyetlerde, alâmetler de (herbir çokca sabr eden) düşünce hususunda, ibâdet ve taat hususunda sabr ve sebattan ayrılmayan ve (çokça şükr eden) ilâhi nimetlere karşı şükür vazifesini lâyıkiyle yerine getirmeye çalışan müminler (için ibretler vardır) öyle mümin, düşünen zâtlar, bu gibi ulaşım vasıtalarını düşünürler, kıymetlerini takdir ederler. Evet.. Onların o koca denizlere nasıl yürüyerek uzak uzak kıt’alara yolcuları nasıl taşımakta oldukları düşünülmeğe lâyıktır. Ve özellikle zamanımızdaki uçakların havalarda ne kadar sür’atle uçup gittiklerini de nazarı dikkate almak gerekmektedir. Bütün bunlar, ilâhî kudret ile meydana gelen birer hilkat harikasıdır. Artık her zaman, bu gibi eserleri dikkate alarak bunları yaratan şânı yüce Yaratıcıyı ululama ve yüceltmeye devam etmelidir, gafletle yaşamamalıdır.

32. Ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman, onlar Allah’a dini ona tahsis ediciler olarak yalvarmaya başlamış olurlar. Sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman onlardan mutedil olan vardır ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olandan başkası inkâr etmez.

32. Halbuki, nice insanlar vardır ki, bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmezler, bunları yaratan Kerem Sahibi Yaratıcıya kulluk etmeğe devam etmezler, ancak vakit vakit denizlere vardıkları (ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman) can korkusuna düşerler, o vakit (onlar Allah’a, dinî ona) o eşsiz mâbuda (tahsis ediciler olarak) yalnız, O’nun kendilerini kurtuluşa erdirebileceğine inanarak (yalvarmaya başlamış olurlar) o korkunç durumdan kurtulmalarını yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyâzda bulunurlar. (sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman) yine onların ekserisi küfrlerinde, isyanlarında devam ederler. Ancak (onlardan) bir kısım (mutedil olan vardır) Allah’ı bir kabul etmeye devam, hayatına bir düzen vermeğe kabiliyetli bulunur. Fakat böyleleri pek azdır. Nail oldukları nimetlerin kıymetini bilmeyip yine küfrlerine dönenlerin ise ne kadar fena bir kabiliyette insanlar olduklarını bildirmek için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olanlardan başkası inkâr etmez.) Evet.. Sözlerinde durmayanlar, ahidlerine vefa göstermeyenler, nimete nankörlükte bulunurlar, Cenab-ı Hak’ka yalvarıp böyle bir felâketten kurtulduktan sonra yine küfrlerine devam eder dururlar. Doğuştan gelen kabiliyetlerini tamamen zâyi etmemiş olanlar ise böyle bir nimete nâil olunca kıymetini bilirler, onu kendilerine ihsan buyurmuş olan Cenab-ı Hak’kı bir olarak kabul edip, ululamağa çalışırlar, Allah’ın dinine gönül vererek ebedî kurtuluşa ermiş bulunurlar. “Rivâyete göre bu âyeti kerime, Ebu Cehl’inoğlu İkrime hakkında nâzil olmuştur. İkrime önceden babası gibi İslâmiyet’e cephe almıştı, Mekke-i Mükerremenin fethi üzerine firar edip deniz sahiline varmış, Yemen’e gitmekte olan bir gemiye binmişti. Gemi ansızın bir rüzgâra tutulmuş, büyük bir tehlike yüz göstermişti. İkrime kendi kendine söz vermiş ki, eğer Allah Teâlâ beni bundan kurtarırsa elbette Muhammed Aleyhisselâm’a döner giderim, mübârek dine sarılarak İslâmiyet’i kabul ederim. Derken rüzgâr dinmiş, İkrime de selâmetle Yemen sahiline çıkmıştı. Kendisinden evvel karısı Ümmülhâkim de İslâmiyet’i kabul etmişti. Yemen’e gelerek kocası İkrime ile beraber Peygamber efendimizin yanına dönüp gelmişler, İkrime de müslümanlığını açıklayarak samimi bir şekilde İslâm dinine sarılmış oldu. Ebu Bekrıssıddık zamanında bir askeri birlik ile Umman ve Yemen taraflarına giderek kâfirler ile, dinden dönenler ile savaşlarda bulunmuştur. Sonra Şam fethine gidip Ecnâdiyye veya Yermuk muharebesinde şehit olmuştur. İslâmiyet’e güzelce hizmetlerde bulunmuştur. Radiallahu Teâlâ anh “Essirac-ül-Münir” “Kamusulalâm”.

33. Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz ve bir günden de endişe ediniz ki, bir baba evlâdından birşey ödeyemez, evlât da atasından birşey ödeyecek değildir. Şüphe yok ki, Allah’ın vâdi haktır. Artık sizi dünya hayatı sakın aldatmasın ve sizi o çok aldatıcı şeytan Allah hakkında şaşırtmasın.

33. Bu mübârek âyetler, insanlığa Allah’dan sakınmalarını, kıyamet gününün müthiş durumlarını düşünüp korkmalarını ve dünyanın fani varlığına ve şeytanın aldatmalarına kapılmamalarını emr ediyor. Kıyametin zamanını, yağmurların ne vakit yaşacağını, ana rahimlerinde nelerin olduğunu, ve insanların ileride neler kazanacaklarını ancak Allah Teâlâ’nın bildiğini, başkalarının bilemiyeceğini açıklamaktadır. Şöyle ki: (Eyinsanlar!. Rab’binizden korkunuz) O Büyük Yaratıcının kudretini, azametini düşünerek titreyiniz, onun dinine aykırı harekette bulunmayınız (ve bir günden de endişe ediniz ki,) başka günlere benzemiyecektir, deniz fırtınalarının ve diğer dehşet verici olayların çok fevkinde olan nice korkunç olayları içinde bulunduracaktır. Artık öyle bir günden nasıl korkulmaz ki, (bir baba evlâdından birşey ödeyemez) o kadar şefkatli olduğu hâlde yine evladının bir günahını yüklenemez, onun cezasını kendisi çekemez (evlât da atasından birşey ödeyecek değildir) babasının sorumluluğunu üzerine atamayacaktır. Bir kâfir babaya mümin olan evlâdının ahirette hiçbir faidesi olamayacaktır. Babasını Allah’ın azâbından kurtaramayacaktır. (Şüphe yok ki, Allah’ın vâdi haktır) vad buyurmuş olduğu o kıyamet günü herhalde meydana gelecektir. Herkese amellerine göre sevap ve ceza verileceği hususundaki ilâhi açıklama gerçeğin ta kendisidir. (artık sizi dünya hayatı) bu fani âlemin güzelliği ve süsü (aldatmasın) sizi gaflete daldırıp insanlık vazifenizi yerine getirmekten geri bırakmasın. Çünki o hayat sürelidir, ebedî hayatı düşünüp onu sağlamaya çalışmalıdır. (ve sizi) Ey insanlar!. (o çok aldatıcı) olan şeytan (Allah hakkında şaşırtmasın) sizi kötülüklere sürükleyerek o yüce mabûdunuza karşı isyân edici bir vaziyette bırakmasın, kalplerinizi Allah’dan korkusundan boş, tevbe edip, af diler olmaktan gafil bir hale getirmiş olmasın. Daima uyanık bulunarak kulluk vazifelerinizi yapmağa çalışınız, müthiş kıyamet gününü unutmayınız.

34. Şüphe yok ki, o kıyamet hakkındaki bilgi Allah indindedir ve yağmuru o indirir ve rahimlerde olanı o bilir ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını kestiremez ve bir kimse hangi yerde öleceğini kestiremez. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alîmdir, habîrdir.

34. (Şüphe yok ki, o kıyamet hakkındaki) Okıyamet kopacağı güne dair (bilgi Allah indindedir) onun ne zaman ortaya çıkacağını Allah’tan başkası bilemez. İnsanların vazifesi, o meydana geleceği kesin olan günü düşünerek daha dünyada iken hayatlarını tanzime, davranışlarını düzeltmeğe çalışmaktan ibarettir. (ve yağmuru o indirir) O Kerem Sahibi Yaratıcı, takdir edilmiş olan vakitlerde yağmurları yeryüzüne yağdırır, bir hayat mayası olan sular ile yeryüzüne bir nev’i hayat vermiş olur. (ve rahimlerde olanı o bilir) O Kerim olan Yaratıcı annelerin rahimlerinde olan çocukların erkek mi, dişi mi olduklarını yarattıklarının tamam mı, noksan mı bulunduğunu ancak o Büyük Yaratıcı bilir (ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını kestiremez) hayıra mı kavuşacağını, şerre mi uğrayacağını bilemez, hayat faaliyetinin nasıl bir netice vereceğini kesin şekilde belirleyemez. (ve bir kimse hangi yerde öleceğini kestiremez) ileride ne gibi hâdiselen zuhur edeceğini, ne gibi bir sebeple dünya hayatından mahrum kalacağını ve ölüm olayının meydana geleceği günü kesin olarak bilemez. Binaenaleyh insan, o günü hatırdan çıkarmamalıdır, gaflet içinde yaşamamalıdır, insan, hiç umulmayan bir zamanda hayata veda edebilir, hayatından ümit kesilmek üzere olan bir hasta da şifa bularak nice seneler daha yaşayabilirler. Bütün bunları hakkıyla bitmek, Cenab-ı Hak’ka aittir. Evet.. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alimdir) Onun ezeli ilmi, külli ve cüz’i bütün hadiseleri, bütün olayları kapsar ve o Hikmet Sahibi Yaratıcı (habirdir) gerek açık ve gerek gizli bütün olayları bilir, bütün gönüllerde gizli olan düşüncelerden, kanaatlerden haberdardır. Hiçbir şey o Kâinatın Yaratıcısı Hazretlerine gizli kalamaz, artık bu gibi ilâhi vasıfları düşünerek uyanık bir halde, kulluğun şânına lâyık bir tarzda yaşamaya çalışmalıyız. Rivayete nazaran “Hars Bini Amr” adında bir şahıs, çölden peygamberin huzuruna gelerek: Kıyamet nezaman kopacaktır?. Ben tohumlarımı yere bıraktım, yağmur ne zaman yağacaktır?. Zevcem hâmiledir.. Oğlan mı kız mı doğuracaktır?. Ve ben yarın ne iş göreceğimdir?. Ve ben nerede öleceğim?. Diye bu beş şeyden sualde bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, bunları ancak Cenab-ı Hak’kın bildiği ifade buyurulmuştur. Bunlara “Mugayyebatı Hamse” denilir. Bunları Allah Teâlâ dilediği kuluna vahy veya itham yoluyla bildirmedikçe kimse bilip kesin surette tayin edemez. Bazı alametlere dair elde edilen malûmat ise kesin değildir. Daima uymayabilir. Mamafih öyle bir bilgi, o alametlere dayanacağı için yine Cenab-ı Hak’kın bildirmesiyle meydana gelen bir bilgiden başka değildir. Bu mugayyebat = gaybler hakkında “Buharî’de” zikredilen bir hadis-i şerif, şu mealdedir. Gayıb anahtarları beştir, onları Allah’tan başkası bilmez. Şöyle ki: Yarın ne olacağını Allah’tan başkası bilmez. Ve rahimlerde ne olduğunu Allah’tan başkası bilmez ve kıyametin ne vakit kopacağını Allah’tan başkası bilmez. ve bir kimsenin nerede öleceğini kendisi bilmez, ancak Allah bilir, ve yağmurun ne vakit geleceğini de Allah’tan başka bir kimse bilmez. Bu gibi gayba ait şeylerin Allah’ın ilmine tahsis buyurulmuş olması, bir hikmet ve menfaat gereğidir. İnsanlara gerekli olan, üzerlerine düşen vazifeleri yapmaktır, zahiri sebeplere yapışmakla beraber Cenab-ı Hak’ka tevekkülde, teslimiyette bulunmaktır, her hususta başarıyı o kerem sahibi, merhametli şânı yüce Yaratıcı’dan beklemektir. Ve başarı yalnız Allah’tandır..