KASAS SURESİ

Ömer Nasuhi Bilmen - Kasas Suresi Tefsiri
Ömer Nasuhi Bilmen - Kasas Suresi Tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sure; Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur. Ancak (52, 53, 54 ve 55) inci âyetlerin Medine-i Münevvere’de nâzil olduğu Mukatil tarafından rivayet olunmuştur. (85) inci âyetin de yüce Peygamberimizin mağaradan çıkıp “Cehfe” denilen mevkiye gelişleri esnasında nâzil olmuş olduğu İbni Abbas Hazretlerinden rivayet edilmiştir. Bu sûrei celîlede Musa Aleyhisselâm’ın kıssası, ayrıntılı olarak bildirildiği için buna “Kasas Sûresi” denildiği gibi “Musa Sûresi” adı da verilmiştir. Bu mübârek sure, Hz. Musa’nın ibret verici hayat tarihini, onun ilâhi vahye, mukaddes bir kitaba, büyük bir muvaffakiyete, birçok mucizeler ile desteklenmiş olduğuna dair bilgi veriyor, yüce Peygambere karşı muhalif bir cephe alanların nihayet ne kadar felâketlere uğramış olduklarına bir misâl almak üzere Firavun ile kavminin helâkini bildirerek insanların kibirli bir halde yaşayanların, insanların hukukuna tecavüz edenlerin bilhassa nasıl mahv ve yok olacaklarına bir nümune olmak üzerede Karun’un başına gelen felâketi gösteriyor. Son Peygamber Hz. Muhammed’in de düşmanlarına galip gelerek muvaffakiyetlere ulaşacağına ve hicret buyurmuş olduğu mübârek beldesine geri döneceğine işaret buyurmaktadır. Velhasıl: Bu yüce âyetler, Kur’an-ı Kerim’in ilâhi bir kitab olduğunu bildiriyor, birer büyük ibreti, birer yoksek öğütü içeriyor, Resûl-i Ekrem’in doğruluğuna şahitlik ediyor, o Yüce Peygamberin mübârek kalbini teselli etmeye bir vesile olup onun nice muvaffakiyetlerekavuşacağını müjdeliyor.

1. Ta, Sin, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in yüceliğini bildiriyor. Musa Aleyhisselâm’a ait kıssanın bildirileceğini, Firavun’un da nasıl bir bozguncu olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta, Sin, Mim) Bu mübârek harfler, müteşabihattan bir âyet bulunmaktadır. Bir rivayete göre de bunlar Allah’ın isimlerinden veyahut Kur’an-ı Kerim’in isimlerinden bir isimdir.

2. Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir.

2. (Bunlar) Bu şânı yüce olan âyetler, (apaçık bildiren) hakkı ortaya çıkaran, hakkı bâtıldan seçip ayıran (kitabın) Kur’an-ı Kerim’in (âyetleridir) dünyevî ve uhrevî hikmetleri, faydaları içermektedir.

3. Sana Musa ile Firavun’un kıssasından bir kısmını gerçek şekliyle okuyacağız, iman eden bir kavim için.

3. Ey Son Peygamber! Bu âyetler ile (Sana Musa ile Firavun’un kıssasından) bir kısmını (gerçek şekliyle) gerçeğe uygun, hakikatın ta kendisi olarak (azar azar okuyacağız) yani: Bu husustaki hâdiseleri bildiren âyetleri birbirini müteakib bir surette Cibril-i Emin vasıtasiyle indirerek sana okumuş olacağızdır. Bunlar (îman eden bir kavim için) okunmuş, bildirilmiş olacaktır. Çünkü böyle âyetlerden, kıssalardan asıl istifade edecek olanlar, müminlerdir.

4. Şüphe yok ki, Firavun, o yerde azdı ve ahalisini bölük bölük etti onlardan bir taifeyi zayıf düşürmek istiyordu. Oğullarını bozğazlıyordu, kadınlarını da sağ bırakıyordu. Muhakkak ki, o, bozgunculardan olmuştu.

4. (şüphe yok ki, Firavun) Tanrılık iddiasında bulunan Mısır hükümdarı (o yerde) o Mısır diyarında (azdı) Allah’ın kullarına karşı kibirli bir vaziyet aldı, onları kahretmeye çalıştı (ve ahalisini bölük bölük etti) onları guruplaraayırdı, herbirni kendi maksadı uğrunda kullanmak istedi, özellikle (onlardan bir taifeyi) yani: Mısır’daki İsrailoğullarını (zayıf düşürmek istiyordu) “kıpt” kavmi ile İsrailoğulları arasına nifak ve düşmanlık düşürmüş bulunuyordu, şöyle ki: İsrailoğullarının (oğullarını) dünyaya gelen erkek çocuklarını (boğazlıyordu) onların artmalarına, yaşamalarına meydan vermiyordu (kadınları da sağ bırakıyordu) kız çocuklarını boğazlatmıyordu, çünkü onlardan korkmuyordu (muhakkak ki o) Firavun (bozgunculardan olmuştu) onun içindir ki, öyle masum kimseleri öldürtmek alçcaklığında bulunuyordu. Veheb demiştir ki: Firavun, Hz. Musa’yı araştırıp öldürmek için İsrailoğullarından yetmiş bir kişiyi öldürmüştür. “Firavun, İsrailoğullarının Mısırda çoğaldıklarından korkuyor, kendisine karşı bir devrim yapacaklarını düşünüyor, böyle bir cinayete cür’et etmiş bulunuyordu. Rivayete göre: Bir kâhin, Firavun’a demiş ki: İsrailoğullarının bir erkek çocuğu dünyaya gelecek, senin hâkimiyetine son verecektir. Bu rivayet, tenkite lâyıktır, çünki bir kâhin, istikbale ait, gaybla ilgili bir şeyi öyle ayrıntısıyla bilip haber veremez. İkinci bir rivayete göre Firavun bir rüya görmüş, Beyt-i mukaddes tarafından ortaya çıkan bir ateş, gelip kıptilerin evlerini yakmış, İsrailoğullarının evlerine zarar vermemiş. Üçüncü bir rivayete göre de Musa Aleyhisselâm’dan evvelki Peygamberler, Hz. Musa’nın ortaya çıkarak Firavun’un ve kavminin helâkına sebep olacağını haber vermişlerdi. İşte böyle bir endişeden dolayı Firavun, İsrailoğullarının dünyaya gelen erkek çocuklarını öldürmeğe senelerce devam etmiştir. Firavun, Allah’ın takdirine hiçbir hareketin engel olamayacağını takdir edemediği için böyle cahilce, zalimce bir cinayete cüret edip durmuş, nihayet korktuğu felâkete uğramıştır.

5. Biz de o yerde zayıf düşürülmeleri istenilen kimselere lütfetmek ve onları ileri gelenlerkılmak ve onları o yere varisler kılmak istiyorduk.

5. Bu mübârek âyetler, zayıf düşürülmek istenilen bir zümreyi Cenab-ı Hak’kın nasıl korumaya ve kudrete kavuşturmuş olduğunu bildiriyor. Firavun ile Haman’ın ve ordularının da korktuklarına nasıl uğratılmış olduklarını gösteriyor. Hz. Musa’nın annesinin de nasıl bir ilhama eriştiğini ve Nil’e atmış olduğu o mâsum yavrusunu oradan yakalayıp alanların da nasıl bir kuvvet, bir korku karşısında kaldıklarını anlatıyor. Firavun ile taraftarlarının da ne helâk edici bir hataya düşmüş bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, Firavun’un zayıf düşürmek istediği İsrailoğulları hakkındaki ilâhi takdirini beyan için buyuruyor ki: (Biz de) Yani: Ben Yüce Yaratıcı da (o yerde) Mısır diyarında (zayıf düşürülmeleri istenilen) ihanete, felâkete, fakirliğe ve muhtaç duruma düşürülmeye çalışılan (kimselere) İsrailoğullarına (lutfetmek) nimetlere kavuşturmak (ve onları ileri gelenler kılmak) onları dinî ve dünyevî işlerde ileri bir mevkie getirmek, insanları hayra sevk ve cennete davet edici bir halde bulundurmak (ve onları) o zayıf düşürülmek istenilenleri o yere, Firavun’un saltanat alanına (vânisler kılmak istiyorduk) yani: Onları böyle bir galibiyete ulaştırmak için, tanrılık iddiasında bulunmaktan dolayı utanmayan Firavun ile adamlarını da kahreylemek için kudret ve azametle ilâhi iradem tecelli etmekte bulundu.

6. Ve yeryüzünde onlara kudret vermek ve Firavun ile Haman’a ve ordularına onlardan sakındıkları şeyi bizler göstermek istiyorduk.

6. (Ve yeryüzünde onlara) İsrailoğullarına (kudret vermek) yani: Onları yalnız Mısır’a değil, her tarafta ve özellikle Mısır ve Şam ülkelerinde yerleştirmek, kendilerine kudret ve kuvvet vermek dilemiş olduk. Gerçeklerde onların yeryüzünde hâkimiyetleri geçerliolmuş, aralarından birçok muhterem Peygamberler ortaya çıkarak Allah’ın birliği inancını yaymaya çalışmış, Hz. Süleyman zamanında bütün Mısır diyarına varis olmuşlardır. (ve Firavun ile) Veziri (Haman’a ve) onların dinsizliğini takviyeye çalışan (ordularına) da (onlardan) o zayıf düşürmek istedikleri İsrailoğulları tarafından (sakındıkları şeyi) korkup çaresine bakmak istedikleri mağlübiyeti, hâkimiyetlerinin son bulmasını (biz göstermek) istedik, o kendisinden korkmakta oldukları masum çocuk, dünyaya getirilmiş oldu.

7. Musa’nın annesine de ilham ettik ki, onu emzir, onun üzerine korkunca da onu denize bırak ve korkma ve üzülme, şüphe yok ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu Peygamberlerden kılacağız.

7. İşte Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (Musa’nın) Yani: O Firavun ile taraftarlarının mahv ve kahrına sebep olacak olan mâsum çocuğun (annesine de ilham) veya rüyasında işaret (ettik ki, onu emzir) onu saklamak mümkün oldukça sakla, kendisine süt ver. O da rivayete göre sekiz veya dört veya üç ay o mâsumu, kucağında beslemiş, onun varlığını kız kardeşinden başkası bilmemiş idi. O mübârek çocuk da ağlamaksızın, hareket etmeksizin, durmakta bulunmuştu. Ve Cenab-ı Hak şöyle de ilham buyurmuştu ki: (onun üzerine korkunca da onu denize bırak) Yani: komşuların vesairenin ondan haberdar olarak Firavun’a haber vermelerinden endişe edince de onu bir şeye sararak Nil nehrine bırakıver (ve korkma) onun sütsüz kalacağından, suda boğulacağından dolayı korku ve dehşet içinde bulunma (ve üzülme) ondan ayrılacağından dolayı üzüntü ve kedere kapılma (Şüphe yok ki, biz onu) o mâsum yavnunu (sana geri döndüreceğiz) sen yakın bir zamanda yine ona kavuşacaksın (ve onu) yaşatıp (Peygamberlerden kılacağız) işte en büyük birmüjde, üzülmeye gerek yok.

8. Artık onu Firavun’un adamları bulup aldılar, tâki, kendileri için bir düşman ve bir üzüntü olsun, şüphe yok ki, Firavun ile Haman ve orduları hata eden kimseler olmuşlardı.

8. Hz. Musa’nın annesi, o mâsum yavurusundan Firavun’un adamları haberdar olarak onu elinden alabileceklerini düşündü (Artık onu) bir tabut içine koyarak sabahleyin Nil nehrine bırakıverdi (Firavun’un adamları) o mâsum çocuğu (bulup) tam bir özenle, muhafazasına dikkat ederek (aldılar) nehirden çıkarmış oldular, götürüp Firavun’un yanına teslim ettiler. Artık Firavun’un korktuğu başına gelmek üzere idi. Onlar güya kendilerini kurtarmak için çare arıyorlardı, halbuki, Allah’ın takdirine kim mâni olabilir? İşte korktukları çocuğu böyle yanlarına aldılar (tâki, kendileri için bir düşman ve bir üzüntü olsun) o mâsum büyüsünde onları dine davet etsin, ona muhalefetten korksunlar hâkimiyetlerinin yok olmasını düşünerek üzüntü ve keder içinde kalsınlar, onları ise başlangıçta bunun hiç de farkında bulunmamışlardı. (şüphe yok ki, Firavun ile Haman ve orduları) öyle kendilerini kurtarabilmek için birnice mâsum çocukların hayatlarına kastetmek suretiyle cinâyetlerde bulunan şahıslar, her hususta (hata eden kimseler olmuşlardı) zulüm ve küfre düşmüşlerdi, yaptıkları, yapmadıkları şeylerin kendileri için faideli mi, zararlı mı olacağını takdirden âciz idiler, daima hataya mâruz bir halde bulunmuşlardı. Kendilerini kurtarmak için nice mâsumları öldürdükleri halde asıl kendilerinin helâkine sebep olacak mübârek bir mâsumu yanlarında beslemekte bulundular, ilâhi takdire karşı ne kadar âciz bulunduklarını bilâhare anlayacaklardı. Fakat pişmanlık kendilerine bir faide vermeyecekti.

9. Ve Firavun’un eşi dedi ki: Benim için ve senin için bir göz aydınlığı. Bunu öldürmeyiniz.Umulur ki bize faideli olacaktır veya onu oğul ediniriz. Onlar ise farkında olamıyorlardı.

9. Bu mübârek âyetler de Nil’e atılmış olan Hz. Musa’yı Firavun’un eşinin tam bir sevinçle yanına alarak himaye etmiş olduğunu bildiriyor. Hz. Musa’nın kalben pek kederli bulunan annesine ise Allah tarafından sabır ve sebat ihsan buyurulduğunu ve kızı vasıtasiyle yaptırmış olduğu takip neticesinde o mâsum çocuğun Firavun sarayında bulunduğunu, oradaki süt analarının sütlerini emmediğini anlamış olduğunu gösteriyor ve saraya giden kız kardeşinin tavsiyesi üzerine Hz. Musa’nın süt ana namiyle annesine iade edilmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa; Nil’den çıkarılarak Firavun’un sarayına götürüldü (Ve Firavun’un eşi) Asiye, o mâsumun yüzünde parlayan güzelliği, hoşluğu görünce ona kalben tutulmuş oldu da (dedi ki:) bu pek seçkin çocuk ey hükümdar! (Benim için ve senin için bir göz aydınlığı) Bu çocuğun yüzü kalplerimize neş’e verecek bir güzellikte bulunuyor (bunu öldürmeyiniz) bunun hayatına ne sen ve ne de emredecek başkaları dokunmayınız. (umulur ki) bu çocuk ileride (bize faideli olacaktır) onun gözleri arasında parlayan nur, onun soyluluğunu gösteren bir alâmet, onun pek faideli bir şahsiyet olacağını göstermektedir. (veya onu oğul edininiz) çünkü o, oğul edinilmeye pek lâyık, ondan büyük bir fayda beklenilebilir. Firavun’un ise o zaman yalnız bir kızı varmış, oğlu yok imiş (onlar ise) yani Firavun ile adamları (farkında olamıyorlardı) o hayatına kastetmek istedikleri mâsum sebebiyle ileride nasıl lâyık oldukları bir cezaya kavuşacaklarını anlayacak bir kabiliyette bulunmuyorlardı. Öyle bir mâsumu haksız yere öldürmek istemişlerdi. “Firavun’un eşi: Asiye’nin babası” Müzahim’dir. Hz. Yusuf zamanında Mısır Firavun’u bulunan Velid’in torunlarından imiş. İsrailoğulları’ndan ve Hz. Musa’nın torunlarından olduğu da anlatılmaktadır, verivayete göre Hz. Musa’ya bu ismi veren de Asiye’dir. Ne için bu ismin verildiğini sual edenlere demiş ki: “mu” su demektir “sa” da ağaç mânasınadır. Bu çocuk da su ile ağaç arasında bulunduğu için kendisine “Musa” adını verdik.

10. Musa’nın annesinin kalbi, bomboş olarak sabahladı. Eğer inananlardan olsun diye onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.

10. Hz. Musa’nın Nil’e bırakılıp da sonra Firavun’un sarayına götürülmüş olduğunu haber alınca (Musa’nın annesinin kalbi bomboş olarak sabahladı) kendisine gelen üzüntü ve kederden dolayı akıllıca düşünmekten mahrum kaldı. Diğer bir görüşe göre de onun kalbinde Hz. Musa hakkındaki düşüncesinden, üzüntü ve kederinden başka bir şey kalmadı, o mâsumun hayatına kastedileceğini sandı. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (eğen inananlardan) Allah’ın va’dinî tasdik edenlerden (olsun diye onun kalbini) sabır ve sabat ile (pekiştirmeseydik) onu bir kalp sağlamlığına kavuşturmasaydık (az kaldt onu) Hz. Musa’yı, ona ait hususları, onu kendisinın doğurup Nil’e attırmış olduğunu tam bir şaşkınlıktan dolayı (açığa vuracaktı) kemâli şefkatinden dolayı “vah evladım diye bağıracaktır. Fakat Cenab-ı Hak kendisine sabır ve sebat verdiği için böyle harekette bulunmadı.

11. Ve kız kardeşine dedi ki: Onun izini takibet, artık o da onu uzaktan bakıp gördü. Onlar ise farkında değillerdi.

11.Hz. Musa’nın annesi kendisinin kızı (Ve) Hz. Musa’nın “Meryem” adındaki (kız kardeşine dedi ki: Onun izini tâkibet) ondan bir haber almak için koşdur (artık o da) o kız kardeşi de (onu) Hz. Musa’yı (uzaktan bakıp gördü) saraya aldıklarını anladı, kendisi de bir yolunu bularak saraya gitti (onlar) sarayda bulunanlar (ise farkında değillerdi) onunkendilerini gözettiğini, Hz. Musa’nın kız kardeşi olduğunu anlamış bulunmuyorlardı. Hepsi de gaflet içinde yaşıyorlardı.

12. Ve önceden onun süt analarını kabulüne izin vermedik, bunun üzerine kız kardeşi dedi ki: Size bir aile göstereyim mi ki: Onu sizin için güzelce korurlar ve onlar onun için iyi davranışta bulunurlar.

12. Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Ve önceden onun için) Hz. Musa için hikmet gereği (süt analarını kabulüne izin vermedik) yani: Onların memelerini emmeyi, onların sütlerinden istifade etmeyi nasib etmedik, annesine kavuşmasına bir vesile olmak üzere o süt verecek kadınlardan hiç birinin memesini emmedi, sütünden istifade etmek istemedi. Saraya girmiş olan kız kardeşi bu vaziyeti gördü (bunun üzerine dedi ki: Size bir aileyi göstereyim mi) öyle bir aileyi haber vereyim mi (ki, onu sizin için alıp güzelce korurlar) onun bütün işlerine bakarlar, süt ihtiyacını temin ederler. (ve onlar onun için iyi davranışta bulunurlar) Ona süt vermekte, onu güzelce beslemekte kusur etmezler. Bunun üzerine uygun görülerek Hz. Musa, o tavsiye edilen ailenin himayesine verildi, bu şekilde o mâsum, kendi annesine kavuşmuş oldu. Bu hususa dair bazı ayrıntılar, tefsirlerde yazılıdır, fakat onlara dair Kur’ani bir açıklama yoktur. Onları Allah’ın ilmine havale ederiz.

13. Artık onu annesine döndürdük ki, gözü aydın olsun ve mahzun olmasın ve bilmiş olsun ki, Allah’ın va’di şüphe yok ki, haktır velâkin onların çoğu bilmezler.

13. (Artık onu) O mâsum çocuğu (annesine döndürdük ki, gözü aydın olsun) vicdanen rahat bir halde bulunsun (ve) o muhterem oğlunun ayrılığından dolayı (mahzun olmasın) üzüntü ve kederden kurtulmuş olsun. (ve bilmiş olsun ki, Allah’ın vâdi: şüphe yok ki, haktır) Yani kesin bilgi ile bildiği gibi gözüyle görerek de bilip anlamış olsun ki, HakTeâlâ’nın vâd ettiği şey, elbette ki gerçeğe uygundur, herhalde meydana gelecektir. (velâkin onların) İnsanların (çoğu bilmezler.) Allah’ın va’dinin muhakkak sabit olduğunu takdir edemezler, yine kendilerini şüphelerden, tereddütlerden kurtaramazlar ve nice kimseler de Allah’ın va’dine kavuşmak için takibedilecek yolu tâkibetmeyip kendilerini o kutsî vad’dan mahrum bırakmış olurlar.

14. Vaktaki: Musa, yiğitlik çağına erdi ve olgunlaştı, ona hikmet ve ilim verdik ve işte güzel davrananları böylece mükâfatlandırırız.

14. Bu mübârek âyetler de Hz. Musa’nın olgunluk çağına erişip ilim ve hikmete nâil olduğunu bildiriyor. Ve ahalisinin gaflette bulundukları bir zamanda içerisine girmiş olduğu beldede birbiriyle çarpışan iki şahıstan birinin yardım istemesi üzerine diğerine bir tokat atmakla ölümüne sebebiyet verdiğini ve bundan dolayı nefsine zulmettiğini itiraf ederek niyâz eylediği ilâhi bağışlamaya kavuşturulduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm süt müddetini bitirdikten sonra yine Firavun’un sarayına alınmış, orada beslenmekte bulunmuştu. (Vaktaki: Musa, yiğitlik çağına erdi) Yani: Büyüyüp gelişmenin sonu olan otuz yaşından kırk yaşına yetişti (ve olgunlaştı) aklı, fikri tam normal bir hale geldi (ona hüküm) yani hikmet veya peygamberlik (ve ilm) dine ait bilgi, anlayış veya âlimlerin, hikmet sahiplerinin bilgisini (verdik) onu öyle mükemmellikle seçkin kıldık (ve işte iyi davnananların) ilâhi dine mensup, güzel ahlak ve davranışlarla vasıflanmış bulunanları (böylece mükâfatlandırırız) binaenaleyh Hz. Musa ile annesi de ihsana, güzel bir yaratılışa sahip oldukları için ilâhi lütuflara kavuşmuşlardır.

15. Ve ahalisinin gaflette bulundukları bir vakitte şehre girdi, orada birbiriyle vuruşmada bulunan iki erkek buldu. Biri, kendi kabilesinden idi ve diğeri de düşmanından idi.Kendi kabilesinden olan düşmanından olana karşı ondan yardım diledi. Musa da ona bir yumruk vurdu artık onun ölümüne sebep olmuş oldu. Dedi ki: Bu şeytanın işindendir. Şüphe yok ki, o şaşırtıcı, apaçık bir düşmandır.

15. (Ve) Musa Aleyhisselâm (ahalisinin gaflette bulundukları bir vakitte) yani: Şehre girilmesi âdet olmayan bir zamanda, meselâ: İnsanların yatsıdan sabaha kadar uykuya dalmış oldukları bir müddet içinde (şehre girdi) Firavun’un köşkünden çıkarak Mısır şehrine veya onun civarındaki nahiyelerden birine vardı, (orada birbirleriyle vuruşmada bulunan iki erkek buldu) Bunlar, birbirlerinin boğazına sarılmakta, âdeta birbirini öldürecek bir surette dövmekte bulunuyorlardı. Bunlardan (biri, kendi kabilesinden idi) İsrailoğullarından dindar bir şahıs idi bunun “Samiri” adında bir şahıs olduğu da nakledilmektedir. (ve diğeri de düşmanından idi) Bir kâfir kıpti bulunuyordu. (kendisinin kabilesinden olan) şahıs, kendisiyle öyle vuruşmada bulunup Hz. Musa’nın da (düşmanından olana) o kıptiye (karşı ondan) Hz. Musa’dan (yardım diledi) imdadına koşmasını rica etti (Musa da ona) o kıptiye, yapılan mücadeleyi terke dair yapılan tavsiyesini kabul etmeyince (bir yumruk vurdu) ona bir elinin içiyle bir sille attı, onu defetmek istedi (artık onun işini bitirmiş oldu) hayatına nihayet vermiş, onu ölüme mahkûm kılmış bulundu, kimse de bunun farkında olmadı. Bu hâdiseden üzüntü duyan Hz. Musa (dedi ki: Bu) şahsın böyle ölüvermesi (şeytanın işindendir) çünki ben onu öldürmekle emrolunmuş değildim onu öldürmek kasdinde de bulunmadım. O, şeytanın bir vesvesesi neticesinde yapılacak bir muamele. (şüphe yok ki, o) şeytan (şaşırtıcı apaçık bir düşmandır) ondan sakınmak lâzımdır.

16. Dedi ki: Yarabbi! Ben şüphe yok ki, nefisime zulmettim, artık beni bağışla. Bunun üzerine onu bağışladı. Muhakkak ki, çokbağışlayan, çok merhamet buyuran O’dur, O.

16. Musa Aleyhisselâm şöyle (dedi ki: Yarabbi! Ben şüphe yok ki nefsime zulmettim) bana emretmediğin bir ölüme sebebiyet verdim, o maktul, her ne kadar kâfir, belki de düşman olduğu için onu öldürmek mübah olsa da bir emralmadan öyle şeyi yapmasını Hz. Musa, bir zulüm bir cinayet saymış (artık beni bağışla) yarabbi! Beni hesaba çekme diye niyâzda bulunmuştur. İşte Cenab-ı Hak’kın dinî hükümlerine her şekilde boyun eden zatlar, kendilerinden çıkan bir hatayı bile büyük bir günah gibi kabul ederek Allah’ın affına sığınırlardı. (bunun üzerine) Bu niyâz ve yakarışı müteakip, o Kerim Yaratıcı da (onu) Hz. Musa’yı (bağışladı) onu, duasi sebebiyle bağışladığını kendisine müjdeledi. (muhakkak ki, çok bağışlayan) Kullarının günahlarını çok affeden ve bağışlayan ve onlara (çok merhamet buyuran O’dur O) evet.. o kerim, rahim olan Allah Teâlâ’dır. İşte bunun içindir ki, Hz. Musa da Allah’ın affına kavuşmuş, ve bu öldürme hâdisesinden dolayı bir sorgulamaya mâruz kalmamıştır.

17 Dedi ki: Ey Rabbim! Bana verdiğin nimetler hakkı için artık ben suçlular için asla arka çıkmam.

17. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhisselâm’ın suçlulara yardım etmemek temennisinde bulunduğunu ve öldürme olayından dolayı endişe içinde iken o yardım ettiği şahsın kendisinden tekrar yardım istemiş olduğunu bildiriyor ve o şahsı kınama neticesinde o öldürme olayının meydana çıkmış olduğunu ve kısas yapılmasına karar verildiğini bir zatın gelip Hz. Musa’ya haber verdiğini, bunun üzerine Hz. Musa’nın da şehirden çıkıp başka bir yere gittiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, bir hata eseri olarak o kıptiyi öldürmüş olunca (Dedi ki: Yarabbi! Bana verdiğin nimetler hakkı için) beni ilâhi affına kavuşturduğundan dolayı(artık suçlular için asla arka çıkmam) bundan sonra onlara yardımda bulunmam, meselâ: Haksız yere mücadelede bulunanlardan hiç birinin tarafını tutmam veya Firavun gibi, onun tarafları gibi kâfirlere arkadaş olup onların toplulukları arasında durmam.

18. Derken şehirde korkarak, gözetleyerek sabahladı; Bir de gördü ki, kendisinden dünkü gün yardım isteyen, yine kendisine feryat ediyor, kendisinden yardım bekliyor Musa ona dedi ki:

18. Böyle bir kararı veren Hz. Musa (Derken şehirde) o öldürme hâdisesi meydana gelen beldede (korkarak) sebebiyet verdiği öldürmeden dolayı korku içinde bulunarak ve (gözetleyerek) kendisine karşı ne gibi bir muamele yapılacağını düşünerek (sabahladı) gecesini öyle bir endişe içinde geçirmiş oldu (bir de gördü ki, kendisinden dünkü gün yardım isteyen) İsrailoğullarından olan şahıs (yine kendisine feryat ediyor) başka bir kıpti ile mücadelede bulunduğu için sesini kaldırarak kendisine yardım etmesini Hz. Musa’dan istiyor, ondan yardım bekliyor. Bunun üzerine Hz. (Musa, ona) o yardım isteyen şahısa (dedi ki: Şüphe yok, sen apaçık bir azgınsın) böyle onunla bununla çekişiyorsun! Dünkü hâdiseden ibret almadın mı? Ne için öyle gücün yetmediği kimselerle çarpıp duruyorsun?

19. Ne zaman ki, her ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak istedi, o yardım isteyen dedi ki: Ey Musa Beni öldürmek mi istiyorsun? Nasıl ki, dünkü günde bir şahsı öldürmüştün. Sen yerde başka birşey değil, zorba olmak istiyorsun ve sen ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.

19. Musa Aleyhisselâm: O mücadelede bulunan İsralliye böyle bir ihtarda bulunmakla beraber yine ona yardım etmek istedi (Vaktaki, her ikisinin de) Hz. Musa’nın da o İsraillinin de (düşmanı olan kimseyi) o mücadelede bulunandiğer kıptiyi (yakalamak istedi) o yardım isteyen şahıs, Hz. Musa’nın gazabını görmüş, kendisi üzerine saldıracağını sanmış olduğu için (dedi ki: ey Musa!) sen bu defa de (Beni öldürmek mi istiyorsun?) halbuki, ben seninle aynı kabileden bulunuyorum (Nasıl ki, dünkü günde bir şahsı öldürmüştün) bir kıptiyi bir vuruş ile helâke erdirmiştin. Ya Musa! (sen yerde başka bir şey değil, zorba olmak istiyorsun) kendini beğenmişcesine harekette bulunuyorsun, ilerisini düşünmeksizin onu bunu düvüp öldürmekten geri durmuyorsun. (ve sen ıslah edicilerden olmak istemiyorsun) İnsanların arasını söz ile fiil ile ıslaha çalışmak arzusunda bulunmuyorsun. Bu şahsın Hz. Musa’ya böyle hitabetmesi, o katilin Musa Aleyhisselâm olduğunu insanlara bildirmiş oldu. Artık Mısır’lılar durumu Firavun’a bildirdiler, Hz. Musa hakkında kısas yapılmasına karar vermekte bulundular. Bu karar üzerine:

20. Şehrin uzak tarafından bir şahıs koşarak geldi, dedi ki: Ya Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için senin hakkında istişarede bulunuyorlar, hemen çık git şüphe yok ki, ben senin için iyilik sever olanlardanım.

20. (Şehrin uzak tarafından bir şahıs geldi) Bu şahıs, Hz. Musa’yı sevenlerden idi. Adında ihtilaf vardır. Firavun’un ailesınden olup da îman etmiş olan “Hezkıl” veya “Şem’un” idi. Veyahut Firavun’un amcası oğlu olan “Şeman” idi. (dedi ki: Ya Musa ileri gelenler) kıptilerin önde gelenleri (seni öldürmek için senin hakkında istişarede bulunuyorlar) seni öldürmek için herbiri diğerine emr edip duruyor. Artık Ya Musa! (çık) Bu şehirden kaç, başka bir yere git (Şüphe yok ki, ben senin için iyiliksever olanlardanım) senin bir cezaya uğramanı asla istemem.

21. Bunun üzerine Hz. Musa’da oradan korkarak ve gözetleyerek çıktı. “Ey Rabbim! Beni o zalim olan kavimden kurtar” dedi.

21. (Bunun üzerine) Hz. Musa da (oradan) o bulunduğu Mısır şehrinden (korkarak ve gözeterek çıktı) nefsi hakkında Firavun’un adamlarından korkuyor, kendisini o dinsizlerin takibedeceklerini düşünerek her tarafa bakıp duruyordu. Sonra da Cenab-ı Hak’ka dua ve niyâzda bulunarak (yarabbi!. Beni o zalim olan kavimden kurtar dedi) böyle niyâz ve yakarışta bulundu Allah’ın korumasına sığınmış oldu. Kerem sahibi yaratıcı da onun bu duasını kabul buyurdu. O mübârek zat, tam bir güvenle Medyen şehrine doğru yürümeğe başladı.

22. Ne zamanki, Medyen tarafına yöneldi dedi ki: Umarım Rabbim beni doğru bir yola iletir.

22. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhisselâm’ın Mısır’dan çıkıp Medyen tarafına gittiğini, orada iki kadının hallerine acıyarak koyunlarını suvarmış olduğunu bildiriyor. Sonra bir gölgelikte istirahate dalmış iken o iki kadından birinin utana utana bir halde gelip kendisini pederinin davet etmekte olduğunu bildirdiğini, Hz. Musa’nın da o zatın yanına gidip şahsi durumunu ona hikâye ettiğini, o zatın da: Artık korkma, kurtuluşa erdin diyerek kendisini müjdelediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm Mısır’dan çıktı. (Ne zaman ki Medyen tarafına yöneldi) Burası Mısır’a sekiz günlük bir mesafede bulunuyordu. Şüayb Aleyhisselâm’ın köyü ki, İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu “Medyen” in ismiyle anılmış ki!. Burası Firavun’un hâkimiyeti altında değildi. Hz. musa, buranın yolunu bilmiyordu, Cenab-ı Hakka tevekkül etti de (dedi ki: Umarım Rabbim beni doğru bir yola iletir.) en doğru bir yolu tâkibetmeyi nasip buyurur. Gerçekten de Hak Teâlâ da onu tam bir huzur ile gayesine erdirdi, kendisine Cibril-i Emin’in yol göstermiş olduğu rivayet olunmaktadır.

23. Ne zamanki, Medyen suyuna vardı, üzerinde insanlardan bir topluluk buldu ki,hayvanlarına su veriyorlardı ve onların gerisinde iki kadın buldu ki, koyunlarını geri tutuyorlardı. Dedi ki: Nedir, ikinizin hâli? Dediler ki: Çobanlar suvarıp geri dönünceye kadar suvarmayız. Babamız ise çok yaşlıdır.

23. (Ne zamanki) Musa Aleyhisselâm (Medyen suyuna vardı) bu bir kuyu idi ki, halk hayvanlarını burada suvarırlardı. (üzerinde) o kuyunun kenarında (insanlardan bir topluluk buldu ki) hayvanlarını orada (suvarıyorlardı.) büyük bir kalabalık oluşturuyorlardı. (Ve onların gerisinde) Aşağı bir yerde (iki kadın buldu ki) kendileriyle beraber olan koyunlarını (geri tutuyorlardı.) kuyuya koşup gitmekten alıkoymaya çalışıyorlardı, ta ki, kendileri erkeklere, koyunları da başkalarının hayvanlarına karışmış olmasınlar. Hz Musa, onların öyle beklediklerini görünce hallerine acıdı, kendilerine (Dedi ki: Nedir ikinizin hali?) ne için böyle geride duruyorsunuz, sizde koyunlarınızı suvarıp durmuyorsunuz? O iki kadın da (Dediler ki çobanlar) kendi hayvanlarını suvarıp (geri dönünceye kadar biz) kendi koyunlarımızı (suvarmayız) biz kadınlarız, erkeklere engel olmak istemeyiz, onlar kendi hayvanlarını suvardıktan sonra biz de kendi koyunlarımızı suvarırız. (babamız ise çok yaşlıdır.) Yaşlı bir zat olduğu için koyunları o suvaramıyor. Birçok zatın beyanına göre bu zat: Şüayb Aleyhisselâm idi. Kavminin helakinden sonra bir hayli yaşamış, Hz. Musa’nın zamanına kavuşmuştur.

24. Bunun üzerine Musa ikisi için suvarıverdi, sonra gölgeye çekildi de dedi ki: Yarabbi! Şüphe yok ki, bana indireceğin bir hayra muhtacım.

24. Musa Alehisselâm (Bunun üzerine) bu konuşmayı müteakip o (ikisi için) merhamet ederek koyunların biran evvel (suvarıverdi) zayıfların hallerine yardım edilmesi lüzumuna bir örnek göstermiş oldu. (sonra gölgeye çekildi de) Bir ağaçın altında istirahatebaşladı. Günlerden beri yemeksiz kalmış olduğu rivayet olunuyor. (dedi ki: Yarabbi! şüphe yok ki, bana indireceğin bir hayra) Az olsun çok olsun her hangi bir nimete (muhtacım) o nimete ihtiyacım var, ona kavuşmamdan dolayı sana şükrediyorum. Diğer bir görüşe göre de: Yarabbi! Beni en hayırlı bir nimet olmak üzere Firavun’dan kurtardın, bundan dolayı dünya itibariyle fakir düşmüş bulunuyorum. Firavun’un sarayındaki geniş yaşantıdan ayrılmış oldum. Fakat bana ihsan buyurduğun bu hayır, kurtuluş karşısında onun ne kıymeti vardır. Binaenaleyh Yarabbi! Ben sana teşekkür borçluyum.

25. Derken ona, o iki kadın dan biri, utanır bir halde yürüyerek geldi, “Muhakkak babam seni çağırıyor, bizim için sulayıvermiş olduğunun ücretini sana ödemek için” deyiverdi. Vaktaki Hz. Musa da ona geldi ve ona kıssayı anlattı, o zat da Dedi ki: Korkma, o zalim olan kavimden kurtulmuş oldun.

25. Koyunları biran evvel suvarılmış olan iki kız kardeş, babalarının yanına gidince kendilerine nasıl yardım edilmiş olduğunu anlatmışlar, muhterem babaları da onlardan birini, bir rivayete göre “Safûra” adındaki küçük kızını, Hz. Musa’yı davet için gönderdi. (Derken ona) Hz. Musa’ya (o iki) kız kardeş (den biri utanır bir halde) örtünmeye gayet riayet ile (yürüyerek geldi) gelmesindeki maksadı beyan için (muhakkak babam sen çağırıyor) yanına davet ediyor (bizim için sulayıvermiş olduğunun ücretini sana ödemek için) o iyiliğine bir mükâfatta bulunmak için (deyiverdi) Musa Aleyhisselâm da bu daveti kabul etti (Ne zaman ki) Hz. Musa (ona geldi) Hz. Şüayb’in yanına vardı (ve ona) Şüayb Aleyhisselâm’a (kıssayı anlattı) hayatına dair bilgi verdi, Firavun ile ve onun taraftarlariyle aralarında cereyan eden halleri nakletti, onların küfürlerini, azgınlıklarını, kendisine suikastte bulunmak istediklerini anlattı. O zatda, (Dedi ki: Korkma, o zalim kavimden kurtulmuş oldun) onların bu belde üzerinde bir hâkimiyetleri yoktur. Musa Aleyhisselâm o iki temiz, örtünmeye riayetkâr kız kardeşin büyük bir aileye mensup olduklarını anlamış, muhterem pederleriyle görüşmek için bu davate icabet etmişti. Yoksa yapmış olduğu bir iyilik karşılığında bir ücret almak kasdinde asla bulunmamıştır. Onun ahlaki mükemmellikleri, buna aykırıdır. “Kassas” kelimesi mastardır, ismi meful olan “maksus” yerinde kullanılmıştır ki, kıssa olarak bildirilen, haber verilen şey demektir. “Kıssa” lâfzı da: Hikâye fikra, rivayet, hadis, macera manâsınadır. Bir şeye tâbi olmak, bir şeyin arkasına düşmek yerinde de kullanılmaktadır. Çoğulu, “Kısas” dır.

26. O ikiden biri dedi ki: Ey babacığım! Onu ücretle çoban tut. Şüphe yok ki, ücretle tutacağın en hayırlı kimse, kuvvetli ve güvenilir olandır.

26. Bu mübârek âyetler de Hz. Musa’nın Şüayb Aleyhisselâm yanında iki kızından birinin nikâhı karşılığında bir müddet ücretle çalışan kimse olarak kalmasi üzere yapılan konuşmayı ve sözleşmeyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm daveti kabul edip gidince (O iki) kız kardeş (den biri) muhterem babası Hz. Şüayb’a hitaben (dedi ki: Ey pederim! Onu) Hazreti Musa’yı koyunlarımızı otlatıp idare etmesi için (ücretle) çoban (tut, şüphe yok ki, tuttuğun çalışan bir kimse ücretlilerin en hayırlısı) o’dur, çünkü o (kuvvetlidir, güvenilirdir.) ücretle ise bu iki sıfata sahip olunca ona her şekilde itimat edilir. İnsan gönlü ferah olarak yaşar. İşte bu zat da o iki vasfa sahip bulunmaktadır. Evlâdım!. Bunu sen neden anladin?. Sualine cevaben de demişti ki: O, büyük bir kuvvet ve cesaretle koyunlarımızı suvarıverdi, sonra beraber gelirken de bana bakmaması için kendisi ileride yürüyordu.

27. Dedi ki: Ben muhakkak istiyorum banasekiz sene çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim. Şayet kendiliğinden on yıla tamamlar isen o da kendi tarafındandır ve ben sana güçlük vermek istemem, inşallah beni iyi kimselerden bulacaksın.

27. Şüayb Aleyhisselâm, Hz. Musa’yı öyle iyi, güvenilir, doğru yolda olan zat görünce ona (Dedi ki: Ben muhakkak istiyorum) cidden sana teklif ediyorum (bana sekiz sene çalışmana karşılık) koyunlarımı idarede bulunmak üzere (bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim) o müddetteki hizmetin bir mehr mahiyetinde bulunmuş olsun. (şâyet kendiliğinden) kendi arzunla o müddeti (on) sene ile (tamamlar isen o da kendi tarafındandır) o senin bir fazla hizmet ve yardımın olmuş olur, o ücret kabilinden mecburi değildir, bir bağış ve ihsandan ibaret bulunmuş olur. (ve ben sana güçlük vermek istemem) Herhalde on sene hizmette bulunmaya seni mecbur tutmam, sana ağır şeyleri teklif etmem, seninle münakaşada bulunmam (inşallah beni iyilerden bulacaksın) yani, ben Allah’ın muvaffak kılması sayesinde sözümü yerine getiririm, güzelce muamelede, arkadaşlıkta bulunurum, her hususta iyi halden ayrılmak istemem.

28. Hz. Musa da dedi ki: Bu taahhüd benimle senin aramızdadır. İki müddetten hangisini ödersem benim üzerime bir husemet yoktur. Allah da dediğimiz şey üzerine vekildir.

28. Bu hayırlı teklif üzerine Hz. Musa da (Dedi ki: Bu) verilen söz, bu tayin edilen müddet (benimle senin aramızdadır) ben de sen de bu ileri sürülen esasa riayet ederiz. (iki müddetten hangisini ödersem) Ya sekiz veya on sene ücretle çalışırsam (artık benim üzerime bir husumet yoktur) bundan fazlasını benden kimse talep edemez. (Allah de dediğimiz şey üzerine vekildir) Yaptığımız şartları, anlaşmaya şahittir, onlar olduğu gibi Allah’ın koruması altında bulunmuştur, onlara muhalefete artık hiç birimizin selahiyetiyoktur. Müfessirlerin çoğuna göre Hz. Musa’ya eş olarak verilen, o iki hemşirenin “Safura” adında bulunan küçüğüdür ki, Musa Aleyhisselâm’ın davet etmeğe gitmiş olan da o idi.

29. Musa o müddeti bitirip ailesiyle yola çıkınca, tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine dedi ki: Durunuz, ben şüphe yok ki, bir ateş gördüm, olabilir ki, ondan size bir haber veya o ateşten bir parça, getiririm, umulur ki ısınırsınız.

29. Bu mübârek âyet de Musa Aleyhisselâm’ın tayin edilen müdeti tamamladıktan sonra eşiyle beraber Mısır’a giderken Tur tarafından ateş şeklinde görmüş olduğu tecelli eden bir nuru beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm tercih etmiş olduğu on seneyi tamamlamış, on sene daha Hz. Şüayb’ın yanında durmuş sonra da ondan müsaade alıp akrabasiyle görüşmek üzere Mısır’a gitmek istemişti. İşte onun o gidişi şöylece beyan buyuruluyor: (Musa o müddeti bitirip) sözleşme hükmüne fazlasiyle riayet edip (ailesiyle) beraber Mısır’a gitmek üzere (yola çıkınca) yola devam ederken uzakça bulunan (Tur) dağı (tarafından bir ateş gördü) parlayıp duruyordu. (ailesine dedi ki:) siz burada (Durunuz) ihtimâl ki, yanlarında çocukları da bulunduğu için böylece hitapta bulunmuştu. (ben şüphe yok ki, bir ateş gördüm) Karşıda parıldıyor (olabilir ki, ordan size bir haber getiririm) takibedeceğimiz yolu bize güzelce tâyin edecek bir kimseye tesadüf ederim. (veya o ateşten bir parça) bir alev, ısı veren bir parça getiririm. (umulur ki,) O getireceğim ateş parçasiyle (ısınırsınız) soğuğun tesirinden kurtulmuş olursunuz. Bu ifade, seyahatlerinin kış mevsimine tesadüf etmiş olduğuna bir delil sayılmaktadır. “Cezve” parlayan taş parçası veya başında ateş olsun olmasın kalın bir ağaç parçası demektir.

30. Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdininsağ tarafından, ağaçtan şöyle seslenildi, ya Musa! Şüphe yok ki, âlemlerin Rabbi olan Allah benim, ben..

30. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhisselâm’ın Mısır’a geri dönerken Tur civarında kavuştuğu tecellileri bildiriyor, Allah’ın hitabına erişip iki büyük mucize ile öyle iki kesin delil ile Firavun’u hak dine davet etmekle emrolunmuş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, eşinden ayrılıp o parlayan ateş tarafına gitti. (Ne zamanki ona) o ateş mahalline (vardı) kendisine (o mübârek yerdeki vâdinin sağ tarafından) evet.. O taraftaki (ağaçtan şöyle seslenildi:) yani: Mekân ve zamandan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın yüce katından bir nidâ tecelli etti ki: (ya Musa!. şüphe yok ki, âlemlerin Rabbi olan Allah benim, ben) Ben bütün mahlûkatı yaratan, besleyen Kerem Sahibi yaratıcıyım.

31. Ve âsanı bırak. Ne zaman ki, onu sanki yılan imiş gibi deprenir gördü, arkasına dönerek kaçtı ve âsayı takibetmedi. Buyruldu ki: Ya Musa. Beri gel ve korkma. Şüphe yok ki, sen fazlasıyla emniyette olanlardansın.

31. (Ve) Ey Musa! Elindeki (âsanı bırak) yere at, bir kudret hârikasını görmüş ol, o da âsasını hemen bıraktı (Ne zamanki onu) o asayı (sanki yılan imiş gibi deprenir) sür’atle hareket eder bir halde (gördü) büyük bir korku ve heyecan içinde kalarak (arkasına dönerek kaçtı) onun tarafına bakamadı, onu seyredemez bulundu (ve) o âsayı (tâkibetmedi) şiddetli korkusundan dolayı onun ne olacağını araştırmaya cesaret edemedi. Yine Allah tarafından seslenilerek buyuruldu ki: (Ey Musa!. Beri gel) âsa tarafına yönel (ve korkma, şüphe yok ki, sen fazlasıyle emniyette olanlardansın.) kardeşlerin olan diğer Peygamberler gibi sen de Cenab-ı Hak’kın himayesi, koruması sayesinde pek emin bulunmaktasın.

32. Elini yakanın içine sok, bembeyaz bir halde kusursuz olarak çıkıversin ve korkudan kollarını kendisine yapıştır. İşte bu ikisi Rabbin tarafından Firavun’a ve adamlarına karşı iki kesin delildir. Şüphe yok ki onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.

32. Şöyle de Allah tarafından seslenildi ki: Ey Musa!. (elini yakanın içine sok) diğer bir hârika olmak üzere o eli (bembeyaz bir halde kusursuz olarak çıkıversin) güneşin ışığı gibi parlak bir halde görünmeğe başlasın. Onun o parlayışı, bembeyaz bulunması, bir ayıbtan bir hastalıktan veya bir ateşte yanmış olmasından dolayı değil, sırf bir mucize olmak üzere parlayıcı bir şekilde gözleri aydınlatacaktır. (ve) Ey Muhterem Musa!. (korkundan kollarını kendine yapıştır) Yani: Bu makamda gördüğün heybetten dolayı kollarını kavuşturup dur, korkup da kaçma. Diğer bir yoruma göre de: Ya Musa!. Korkma, iki kanat durumunda olan iki elini kendine rabtet, korkudan dolayı kollarını açıp durma. Nitekim bir kuş, bir manzaradan korkmazsa kanatlarını açıp durmaz. Fakat korkarsa kanatlarını açar, korkunç bir vaziyette kaldığını göstermiş olur. Binaenaleyh düşmana karşı da lâubali harekette bulunup elleri ceplerden çıkarmamak, bir kudret ve yiğitlik alâmetidir. İşte Hz. Musa’ya da böyle bir güç ve emniyet verilmiş oluyordu. (İşte bu ikisi) Bu âsa ile yedi beyza, (Rabbin tarafından Firavun’a ve adamlarına karşı) vücude getirilmiş (iki kesin delildir) iki parlak kuvvettir. Bunların karşısında mağlûp ve kahredilmiş bir vaziyette kalacaktır. (şüphe yok ki, onlar) Yaratılış ve tabiatları itibariyle (yoldan çıkan bir kavim oldular) onlar itaat dairesinden çıkmış, böyle iki kesin harikanın tesiri altında kalarak zarar ve ziyana uğramaya lâyık bulunmuşlardır.

33. Dedi ki: Ey Rabbim! Muhakkak ben, onlardan bir şahsı öldürdüm, artık korkarım ki, beni öldürürler.

33. Bu mübârek âyetler de Firavun’u îmana davet etmekle emrolunmuş olan Musa Aleyhisselâm’ın vaktiyle vuku bulan bir öldürme hâdisesinden dolayı korktuğunu ileri sürerek daha düzgün lisanlı olan kardeşi Hz. Harun’un da kendisine yardımcı verilmesini temenni etmiş olduğunu bildiriyor. Bu temennisine erişip, Allah’ın desteği ile müjdelenmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, âsa ve yedibeyza mucizeleriyle Firavun’a ve kavmine gitmekle emrolununca yalvararak (Dedi ki: Ey Rabbim!. Muhakkak ben onlardan bir şahsı) bir vuruşmada bulunan kıptiyi (öldürdüm) ondan dolayı Mısır’ı terkederek başka yere gittim (artık korkarım ki, beni öldürürler.) o bir hâtâ neticesi olarak öldürdüğüm kıptiden dolayı hakkımda kısas cezasını tatbik ederler, kendimi müdafaadan âciz kalırım.

34. Ve kardeşim Harun ise o lisan bakımından benden daha düzgündür. İmdi onu da benimle beraber beni tasdik eden bir yardımcı olarak gönder. Şüphe yok ki, ben, beni yalanlamalarından korkarım.

34. (Ve kardeşim Harun ise o lisan bakımından benden daha fasihtir) Daha düzgün ve edebi bir tarzda hakikatları beyana, hakları müdafaaya güç yetirebilir (İmdi onu da benimle beraber beni tasdik eden) Benim sözlerimi izah ve doğruluğum hakkında deliller ikame ederek bana (bir yardımcı) bir koruyucu (olarak) onu da Firavun ile kavmine (gönder) onları beraberce dinî hakka davet edelim. (şüphe yok ki, ben) O Firavun ile kavminin (ben yalanlayacaklarından korkarım) Hz. Musa’nın mübârek lisanında yaratılıştan veya daha çocuk iken Firavun’un sarayında ağzına almış olduğu bir ateş parçasından dolayı biraz tutukluk var idi, tebliğlerini tam anlaşılır bir dille yerine getiremiyeceği endişesiyle kardeşinin de kendisine bu hususta yardımcıolmasını niyâz etmiştir.

35. Buyurdu ki: Senin pazunu kardeşin ile kuvvetlendireceğiz ve size âyetlerimizle bir kuvvet vereceğiz ki, artık size erişemiyeceklerdir. İkiniz de ve size tâbi olanlar da elbette galip olanlardır.

35. Allah Teâlâ da o mübârek Peygamberinin bu istirhamını kabul ederek vahiy yoluyla cevaben (Buyurdu ki:) Ya Musa!.. (Senin pazunu kardeşin ile kuvvetlendireceğiz) yani: Senin peygamberlik görevini kardeşin Harun’un katılmasıyla kolaylaştıracak, onu sana yardımcı vermiş olacağız (ve size âyetlerimizle bir kuvvet vereceğiz) sizi kati delillere, büyük bir heybete kavuşturacağız (dir ki, artık) o düşmanlarınız (size erişemeyeceklerdir.) size hiçbir şekilde galip gelemeyeceklerdir. (İkiniz de ve size tâbi olanlar da) Yani: Kendi kavminizden diğer kavimlerden size uyup sizin yaydığınız ilâhi dinî kabul edenler de (elbette galip olanlardır) herhalde galibiyet sizin tarafınızda görünecektir. Artık onlardan korkmaya mahal yoktu. Bu ilâhi müjde, Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazlar topluluğunun da selâmete erdiklerini, Firavun tarafından bir cezaya uğramamış olduklarını göstermektedir. Çünkü o sihirbazlar da Hz. Musa’ya tâbi olmuşlardı. Firavun’un onlara karşı: “elbette sizi asarım” sözü kuru bir tehditten ibaret kalmıştır.

36. Ne zaman ki, Musa onlara bizim gayet açık açık âyetlerimizle geldi dediler ki: Bu başka birşey değil, ancak uydurulmuş bir sihirdir ve biz bunu evvelki atalarımızdan işitmedik.

36. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhiselâm’ın Firavun ile kavmine mucizeler ile gitmiş olduğunu, onların da bu mucizeleri sihir kabul ederek inkâra cüret eylemiş olduklarını bildiriyor. Hz. Musa’nın da onlara karşı nasıl bir müdafaada bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm’ın peygamberliği, kardeşi Hz.Harun’un risaletiyle desteklenince artık Firavun ve kavmini hak dine davete sıra gelmişti. (ne zamanki Musa) Aleyhisselâm (onlara) Firavun ile kavmine (bizim gayet açık açık âyetlerimizle) yani: Hz. Musa’nın peygamberliğine pek açıkça işaret eden âsa, yedibeyza gibi mucizeler ile (geldi) onları hak dine davet etti. Onlar ise (dediler ki: Bu) gösterilen hârikalar (başka değil) bunlar (ancak uydurulmuş bir sihirdir) yoksa Allah tarafından bir mucize değildir. (ve) Bu iddialarını kuvvetlendirmek için de dediler ki: (biz bunu) Bunların böyle bizi davet ettikleri dinî, Peygamberliği (evvelki atalarımızdan işitmedik) onların günlerinde böyle bir şey görülmüş, işitilmiş değildir. Bu inkârcılar, hakikata aykırı iddiada bulunuyorlardı. Hz. İbrahim’in, Hz. Yusuf’un ve diğer evvelki Peygamberlerin hallerine dair herhalde kendi muhitlerinde de bir kısım bilgiler mevcut bulunuyordu.

37. Musa da dedi ki: Rabbim, kendi katında kimin hidayet ile geldiğini ve hayırlı âkıbetin kimin için olacağını daha iyi bilendir. Şüphe yok ki, zalimler, kurtuluşa eremezler.

37. (Musa) Aleyhisselâm (da) onları reddetmek için (dedi ki: Rabbim kendi nezdinden) yüce katından tayin ile (kimin hidayet ile geldiğini) hangi zatın ilâhi dinî yayarak insanlara bir selâmet rehberl olduğunu (ve hayırlı âkibetin kimin için olacağını) dünyada da, ahirette de kimlerin güzel, övülen bir âkibete, bir gayeye, bir istirahat ve istikrara nâil bulunacağını (daha iyi bilendir) artık bu âkibeti bir düşününüz!. (şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa eremezler) Onlar öyle güzel bir âkibete ulaşmazlar. Yani Ey Firavun!. Sizin gibi dinsizliklerinde devam edip gidenler, nefislerini küfür ve isyan felâketine mâruz bırakanlar, elbette kurtuluş ve selâmete eremiyeceklerdir. Mutlu bir istikbal, müminlere aittir. Buna inancımız tamdır.

38. Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenler! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum, haydi ey Haman! Benim için çamurun üzerine ateş yak tuğla yap hemen benim için bir köşk yapıver. Umulur ki, ben Musa’nın ilâhını görmüş olurum ve şüphe yok ki, ben onu Musa’yı yalancılardan sanıyorum.

38. Bu mübârek âyetler de Musa Aleyhisselâm’ın ilâhi dine davetini kabul etmeyen Firavun’un tanrılık sıfatını kendisine ait kılma cüretinde bulunduğunu ve yüksek bir kale yaptırarak gökte de bir tanrı bulunup bulunmadığını araştırmak istediğini bildiriyor. Böyle kibirli ve ahmakça hareket eden ve insanları ateşe göndermek için elebaşılıkta bulunan Firavun’un da, onu kendilerine rehber edinenlerin de nihayet denizde boğularak hepsinin de dünyada ve ahirette nasıl bir lânete, ne çirkin bir vaziyete ve ne kadar fecî bir âkibete mâruz kalmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, Firavun’u îmana davet edip lâzım gelen teşvik ve korkutma vazifesini yerine getirip sihirbazları mağlup edince (Firavun da dedi ki: Ey ileri gelenler) ey yurdumun önde gelenleri!. (ben sizin için benden başka tanrı tanımıyorum) yani: Tanrı benden ibarettir, başka tanrı yoktur. Başka ilâhın varlığını iddia ediyorlar, bu nasıl olabilir?. Bu yalancı Firavun, etrafındakileri kandırmak, kendi iddiasının doğru olduğunu güya isbat etmek gibi bir gösteri maksadiyle vezirine hitaben dedi ki: (haydi ey Haman!. Benim için çamurun üzerine ateş yak) tuğla yap, çamurdan ateş ile kurutulmuş, tuğlalar, kiremitler vücude getir. Bunlar ile (hemen benim için bir yüksek köşk yapıver) pek yüksek bir kale veya rasathane inşa et. (umulur ki, ben Musa’nın ilâhını görmüş olurum) Bu mel’un Firavun, âdeta zannetmiş oluyordu ki eğer başka bir ilâh olsa o gökte mevcut bir cisimden ibaret bulunur ben onu gözetleme neticesinde görmüş oldum. Bu hilekâr hükümdar!. Bilindi ki: Faraza göktebir ilâh bulunsa bile onun öyle yüksek bir rasathaneden bakmakla görmek mümkün olmaz. Ancak bu gibi bir hareketle halkı aldatmak, “işte lâzım gelen araştırmayı yaptım, gökte de benden başka bir tanrı bulunmadığı anlaşılmış oldu demek istemiştir. Kısacası ahalisinin cehaletinden istifade etmek arzusunda bulunmuştu. Bununla beraber kendi iddiasını kuvvetlendirmek için şöyle de bir saçmalıkta bulundu. (ve şüphe yok ki, ben onu) yani: Hz. Musa’yı (yalancılardan sanıyorum) onun peygamberlik iddiasını, kâinatın bir ilâhının varlığına dair ifadesini gerçeğe aykırı görüyorum. Mel’un Firavun, utanmadan, kendi aczini görmeden tanrılık iddiasında bulunduğundan dolayı kendisinin ne kadar yalancı olduğunu görmüyor da, bütün sözlerinin doğru olduğu, meydana koyduğu parlak mucizeler ile açık olan bir zatı yalancılıkla itham ediyor. İşte Firavun gibi fani, kibirli, dinden mahrum kimseler en sadık, en temiz ahlâklı zatları böyle suçlamadan geri durmazlar. Şöyle de deniliyor ki: Firavun’un yaptırdığı yüksek, bina, bir rasathane demekti, oraya çıkıp yıldızların vaziyetlerini gözetleyecekti, Hz. Musa’nın gönderilişine ve kendi devletinin yok olacağına dair bir alâmet, bir işaret bulunup bulunmadığını araştıracaktı. Ne boş bir hareket!.

39. Ve o da Firavun’da askerleri de yeryüzünde haksız yere kibirlendiler ve sandılar ki, onlar bize döndürülmeyeceklerdir.

39. Hak Teâlâ Hazretleri de Firavun’un ve onun askerlerinin ne kadar ahlâksız bir şekilde hareket etmiş olduklarını beyan için buyuruyor ki: (Ve o da) Yani Firavun ve onun (askerleri de) ona tapınan cahil ordusunun fertleri de (yeryüzünde haksız yere kibirlendiler) kendilerinin birer âciz mahlûk olduklarını anlamadılar, asla hak etmediği halde Mısır diyarında tanrılık iddiasında bulunan fâni, yok olmaya mahkum bir herife tapmaktan geridurmadılar. Yalnız kuru bir dünyalık ümidiyle öyle sapık bir herife tanrılık isnadı alçaklığını gösterdiler, akıl ve mantığa büsbütün aykırı bir harekette bulundular (ve) o cahil, dünya perest herifler (sandılar ki, onlar bize döndürülmeyeceklerdir) ne yanlış bir kanaat!. Hayır. Bilakis onların hepsi de öldükten sonra lâyık oldukları cezaya kavuşmaları için mahşere sevkedileceklerdir. Cenab-ı Hak’kın hükmü, tecelli edecek, hepsi de ebediyyen azap görüp duracaklardır.

40. Artık onu da, askerlerini de yakaladık, onları hemen denize atıverdik. Artık bak ki, zalimlerin akibeti nasıl oldu.

40. Evet.. Onlar daha dünyada iken de Allah’ın kahrına uğradılar. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bunu da şöyle beyan buyuruyor: (Artık onu da) Yani: Firavun kâfirini de, onun (askerlerini de yakaladık) zarar ve ziyana uğramış olarak Allah’ın kahrına maruz kaldılar (onları hemen denize atıverdik.) Hz. Musa ile ona tâbi olanları takip neticesinde Nil veya Kulzum denizindeki hârikulâde bir şekilde açılan yollara atılarak derhal dalgaların hücumiyle boğulup gittiler (Artık bak ki, zalimlerin âkibeti nasıl oldu!.) hepsi de helâk olup gitti, kuvvetleri, çoklukları kendilerine bir fayda vermedi. İşte bütün zalimler için bu bir ibret numunesidir.

41. Ve onları ateşe çağıran öncüler kıldık, kıyamet günü onlar yardım olunmayacaklardır.

41. Evet.. Öyle küfre ve zulme düşkün kimseler, temiz, yaratılışlarını zayeden, fani emeller arkasında koşup duran şahıslar için birer sapıklık rehberidirler. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ve onları) O Firavun ile adamlarını, kendi zamanlarındaki halkı (ateşe davet eden öncüler kıldık) onlar, elebaşılar bulunmuşlardı, insanları aldatarak onların cehenneme sevkedilmelerine sebep olmuşlardı. (kıyamet gününde ise) onlardan hepsi de (yardım olunmayacaklardır)kendilerine gelen azabı hiçbir kimse onlardan bertaraf etmeğe hiç bir şekilde hizmet edemiyecektir.

42. Ve arkalarına bu dünyada bir lânet taktik, kıyamet gününde ise onlar çok çirkin kimselerdendirler.

42. (Ve arkalarına bu dünyada bir lânet taktık) Onlar Allah’ın rahmetinden kovulmuş oldular, bütün melekler de bütün müminler de o gibi kâfirlere her zaman lanet okuyup dururlar. (kıyamet gününde ise onlar çok çirkin kimselerdendirler) Evet.. Onlar fevkalade çirkin birer yüze, pek kötü birer şekle bürünmüş pek iğrenç alâmetlerle alçaklıkları gözler önüne serilmiş, Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir halde bulunacaklardır. İşte küfür ve şirkin pek müthiş neticesi!.

43. Andolsun biz evvelki asırlardakileri yok ettikten sonra insanlar için kalp gözleri ve bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya kitap verdik. Gerek ki, düşünürler diye.

43. Bu mübârek âyetler de birçok kuvvetlerin helâkini müteakip Musa Aleyhisselâm’a ne gibi bir hikmet ve maslahattan dolayı Tevrat’ın verilmiş olduğunu bildiriyor. Ve Hz. Peygamberin de eski kavimler arasında ikamet etmemiş olduğu ve Hz. Musa’ya Tur dağında yapılan nidâ zamanında bulunmadığı halde, bununla beraber Allah’ın yardımının eseri olarak o eski tarihi halleri öğrenmiş olduğuna ve kendisinin de bir Peygamber olmuş olarak insanlığı ilâhi dine davet etmekle emrolunmuş bulunduğuna işaret buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûkatın en şereflisi!. (Celâlim hakkı için) ilâhi zatıma and olsun ki, (evvelki asırdakileri) Nuh, Hud, Salih, Lût Aleyhissmüsselâm’ın kavimlerini ve diğerlerini dinsizliklerinden dolayı (helâk ettikten sonra insanlar için kalp gözleri) olsun için onların hakikatları güzelce görüp kalp açıklığına erişmeleri için (ve) güzelce kabul edenler için (bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya kitap verdik)doğru yolu gösteren, ve dünyevî uhrevî hayırları toplayan Tevrat kitabını ihsan ettik. Ebu Heyyâm’ın beyanına göre farzlara ve hükümlere dair ilk nazil olan ilâhi kitap, Tevrat-i Şerif’tir. (Gerek ki, düşünürler) düşünen ve tefekkür eden kimselerin halleri gibi bir halde bulunurlar diye kendilerine böyle bir ihsanda bulunulmuştur.

44. Ve Musa’ya emri vahy ettiğimiz zaman sen Turun batı tarafından değildin ve sen görenlerden de olmadın.

44. (Ve) Ey Peygamberlerin en faziletlisi!. (Musa’ya emri vahy ettiğimiz zaman) Firavun’u ve kavmini dine davet için Hz. Musa’yı Peygamber kıldığımız vakit (sen) Musa Aleyhisselâm kendisinde parlayan ateşi gördüğü ve onun, Tur dağının (batı tarafında değildin) öyle bir zamanda orada bulunmuş olmadın, ona dair evvelce de bilgin yok idi. (ve sen görenlerden de olmadın) Orada hazır bulunarak o vâki olan ilâhi nidâya, ilâhi vahyi işitmiş değildir. Binaenaleyh şimdi onlara dair böyle mucize olan bir üslub ile bilgi verilmesi, sırf sana mahsus bir ilâhi vahyin eseridir. Yoksa öyle gayba dair işler kabilinden olan şeyleri insanlar, kendi kendilerine bilemezler.

45. Ve lâkin biz nice ümmetler meydan getirdik. Onların üzerlerine ömürleri uzadı ve sen Medyen ahalisi arasında ikamet edip de onların üzerlerine âyetlerimizi okumuş olmadın, velâkin biz Peygamberler gönderir olduk.

45. (Ve lâkin) Ey Son Peygamber!. Senin zamanınla Hz. Musa’nın zamanı arasında ve daha da sonra (biz nice ümmetler meydana getirdik) onlar da nice âsırlar yaşadılar. (onların üzerlerine ömürleri uzadı) Pek uzunca müddet yaşadılar, ilâhi vahiy kesilmiş, Peygamberlerin tebliğleri unutulmuş, ilim ve marifet izi silinmiş bir hale gelmişti. (Ve sen) Ey Yüce Peygamber!. (Medyen ahalisi arasında ikamet edip de onların üzerlerine âyetlerimiziokumuş olmadın) Hz. Şüayb ve benzerleri ile görüşmedin, onlardan birşey öğrenmiş bulunmadın, şimdi onların kıssalarına dair böyle edebi, öğüt verici bilgiler verişin artık şüphe yok ki, sana mahsus bir ilâhi vahiy neticesidir. Bu haddizatında bir hârikadır. (velâkin biz Peygamberler gönderdik) Onlara da nice hakikatleri vahyettik artık Ey Son Peygamber!. Seni de Peygamber göndermiş, sana bu hakikatleri vahyen bildirmiş olduğumuz imkânsız görülemez.

46. Ve sen Tur’un yanında bulunmuş olmadın, o vakit ki, biz seslendik. Ve lâkin Rabbinden bir rahmet olarak seni de Peygamber gönderdik tâki, senden evvel kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi sen uyarasın. Olabilir ki, onlar güzelce düşünürler.

46. (Ve) Sen ey Yüce Peygamber!. (Tur’un yanında bulunmuş olmadın) Sen Musa Aleyhisselâm’a kendisine seslenilen Tur Dağının civarında bulunmuş değildin (o vakit ki, biz seslendik) Hz. Musa’ya vahyederek onu Firavun ile kavmini hak dine davetle görevlendirmiştik. Aradan öyle asırlar geçti. (velâkin) Şimdi sen de (Rabbinden) sana ve bütün insanlığa (bir rahmet olarak) seni de Peygamber gönderdik, sana da irade buyurduğum âyetleri inzâl ediyoruz. (tâki senden evvel kendilerine bir uyarıcı) Kendilerini Allah’ın azabı ile korkutup hakkı kabule davet eden bir Peygamber (gelmemiş olan bir kavmi sen uyarasın) o kavimden maksat, fetret ehlidir. Yani: Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasındaki (550) sene içinde yaşamış olan insanlardır. Veyahut o kavimden maksat, Hz. İsmail ile Hz. Muhammed arasındaki topluluktur. Çünkü, Musa ve İsa Aleyhisselâm dine daveti yalnız İsrailoğullarına mahsus idi, Peygamber Efendimiz ise zamanındaki insanları ve kıyamete kadar meydana gelecek bütün insanlığı hak dine davetle emrolunmuştur. İlkevvel, Arap kavmini İslâm dinine sevk etmeğe çalışmıştır. (olabilir ki,) Onlar güzelce düşünürler. Son Peygamberin yüce tebliğlerinin, İslamiyetin ne kadar mükemmel bir din olduğunu iyice tefekkür ederek onu kabule koşanlar, o sayede selâmet ve saadete ererler, fetret devreleri de nihayet bulmuş, artık “ne yapalım bize bir Peygamber gelip de Allah’ın dinini tebliğ etmedi” diye bir mazeret ileri sürebilmelerine imkân kalmaz, haklarında ilâhi delil tamam olmuş bulunur. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.

47. Ve eğer kendi elleriyle takdim ettikleri günahları sebebiyle kendilerine bir musibet isabet edip de: Ey Rabbimiz! Bize bir Resûl göndermeli değil mi idin ki, artık âyetlerine tâbi olup da müminlerden olsa idik, diyecek olmasalardı onlara Resûl gönderilmezdi.

47. Bu mübârek âyetler de Peygamberlerin gönderilmiş olduğundaki hikmet ve faydayı bildiriyor. Kâfirlerin istedikleri hârikalar meydana gelse de onların yine îman etmeyeceklerine işaret ediyor. Musa Aleyhisselâm’a verilmiş mucizelerin benzerini taleb edenlerin Hz. Musa ile kardeşini ve ona verilen mucizeleri de inkâr etmiş olduklarını haber veriyor. Resûl-i Ekrem’in davetine icabet etmeyenlerin de kendi heveslerine uyan, hidayetten mahrum bir takım zalim kimselerden ibaret bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve eğer) O kâfirler (kendi elleriyle takdim ettikleri) tercih eyledikleri küfür ve isyanları (sebebiyle kendilerini bir musibet) bir azap, bertaraf edilemiyecek olan uhrevî bir ceza (isabet edip de: Ey Rabbimiz!. Bize bir Resûl) bir takım âyetler ile desteklenmiş bir Peygamber (gönderilmeli değil mi idi ki?.) onun tebliğleri sayesinde dinî vazifelerimizden haberdar olmuş olsa idik de (Artık âyetlerine) onun vasıtasiyle bildirilen âyetlere, dinî hükümlere (tâbi olup da müminlerden) ilâhi varlığınıtasdik eden samimi müminler zümresinden (olsa idik diyecek olmasalardı) yarın ahirette böyle bir mâzeret ileri sürmeye kalkışmasalardı, onlara Resûl gönderilmezdi. Bu cevap, hazfedilmiştir. Çünkü bu âyeti kerimedeki sözün akışı bu cevaba işaret etmektedir. İşte Peygamberlerin gönderilmiş olması, yarın ahirette kâfirlerin bir mazeret ileri sürmelerine meydan bırakmamak hikmetini de içermektedir. Özellikle bizim Yüce Peygamberimizin dinî tebliğleri bütün her tarafa yayılmış, Kur’an-ı Kerim’in mübârek âyetleri hidayet yolunu göstermekte bulunmuş olduğu için artık hiçbir milletin kendi cehaletini bir mâzeret makamında ileri sürmeğe selâhiyeti kalmamıştır. Bütün dünya işlerini öğrenmeğe çalışan cemiyetlerin, dinî vazifelerini de öğrenmeğe çalışmaları icabetmez mi?. Geçici bir istikbali temin için o kadar çalışan kimselerin, ebedî istikbali neden unutmalıdırlar?.

48. Ne zamanki, onlara tarafımızdan hak geldi, dediler ki: Musa’ya verilenin benzeri buna da verilmeli değil mi idi? Evvelce Musa’ya verilmiş olanı da inkâr etmiş olmadılar mı? Dediler ki: İki sihir, birbirine yardım ettiler ve dediler ki: Biz şüphe yok hepsini de inkâr ediyoruz.

48. Ne yazık ki, birçok insanlar, gözleri önünde bulunan hakikatları görmek istemezler, onlardan yüz çevirir dururlar. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Ne zamanki, onlara tarafımızdan hak geldi) Mekke-i Mükerreme ahalisinden olan müşriklere Son Peygamber vasıtasiyle Kur’an-ı Kerim’in âyetleri gelip tebliğ edildi, o yüce Peygamberin sünnetleri, nasihatları da bildirilmiş oldu. O dinsizler, yine inatlarında, inkârlarında devam ederek (dediler ki: Musa’ya verilenin benzeri) yani: Ona verilen âsa, yedi beyza gibi mucizeler, buna da, yani: Peygamberlik iddiasında bulunan Hz. Muhammed’e de (verilmeli değil mi idi?.) o inkârcılar, Son Peygamberin tebliğettiği o yüce âyetleri, göstermeye muvaffak olduğu mucizeleri takdir edemiyorlardı. Zaten kâfirler, daima böyle boş iddialarda bulunurlar. (Evvelce Musa’ya verilmiş olanı da) Onun tebliğ ettiği Tevrat kitabını da ve göstermiş olduğu mucizeleri de (inkâr etmiş olmadılar mı?.) Evet.. O mübârek Peygamberi de tasdik etmediler (Dediler ki: İki sihir) yani: Musa’ya da, Hz. Muhammed’e de verilen şeyler iki büyüden ibaret, bu iki zat (birbirine yardım ettiler) bir birini tasdikte bulundular, yoksa ikisi de Peygamber değil (ve) böylece o iki mübârek Peygamberi tasdik etmeyenler (dediler ki: biz şüphe yok hepsini de inkâr ediyoruz) onların kitaplarına inanıp tasdikte bulunmayız. “Sahirân” kıraatine göre de âyeti kerime şu mealde bulunmuş olur. Firavun ile kavmi ve İsrailoğulların’dan âyeti kerime şu halde bulunmuş olur. Firavun ile kavmi İsrailoğulları’ndan olan kâfirler, dediler ki: Musa da Harun da iki sihirbazdırlar, bunlar sihir hususunda biribirine yardım etmiştir. Yahut Hz. Musa da, Hz. Muhammed de iki sihirbazdır. Biribirine yardımcı olmuştur, birbirini Peygamberlikle vasıflandırmaktadırlar. Bir rivayete göre Kureyş kâfirleri, âhir zaman Peygamberinin vasıflarını Yahudilerden sormuşlar, onlar da Tevrat’da bildirilen niteliklerini haber vermişler. Kureyş kâfirleri de bu nitelikleri tamamen Resûl-i Ekrem’de görünce yine inkârlarına devam ederek: Musa ve Muhammed’e -Aleyhimesselâm- iki sihirbaz kimsedir” demek cahilliğinde bulunmuşlardır.

49. De ki: Allah tarafından bir kitap getiriniz ki, o, ikisinden daha doğru olsun da ona tâbi olayım. Eğer iddianızda doğru sözlü kimseler iseniz.

49. Allah Teâlâ da o inkârcıları yalanlamak ve susturmak için buyuruyor ki: Ey Resûlüm!. O kâfirlere (De ki: Allah tarafından) o yüce mabûdun kutsal katından (bir kitap getiririz ki, o) kitap (ikisinden daha doğru olsun) Tevratile Kuran’dan daha ziyade birer hidayet rehberi bulunsun. (da ona) O getireceğiniz kitaba (tâbi olayım) ona kıymet vereyim (eğer) Ey inkârcılar!. Siz, kanaatinizce bize sihirbaz isnadı hususunda (doğru sözlü kimseler iseniz) öyle bir kitap getirmekten geri durmayınız. Heyhat!. Bu mümkün mü?.

50. Artık senin bu teklifini kabul etmezlerse bil ki: Onlar ancak kendi heveslerine tâbi olmaktadırlar. Ve o kimseden daha sapık kim vardır ki, Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi hevesine uyar. Muhakkak ki, Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

50. (Artık) Ey Son Peygamber!. O kâfirler, kendilerini susturmak ve kınamak için yapılan (bu teklifini kabul etmezlerse) daha çok saadet rehberi olacak bir kitap meydana getiremezlerse artık (bil ki, onlar ancak kendi heveslerine tâbi olmaktadırlar.) Evet.. Şüphe yok ki, bütün insanlar ve cinler toplansa Kur’an-ı Kerim’in bir sûresine bile nazire meydana getiremezler. (ve o, kimseden daha sapık kim vardır ki, Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi hevesine tâbi olur) Hiçbir delile, asla dayanmaksızın bir takım boş iddialar ile bir nice sabit hakikatları inkâra cür’et gösterir. Elbette ki, böyle bir cür’et, en büyük bir sapıklık, cehalet eseridir, en fena bir zulüm nişanesidir. (Muhakkak ki, Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.) öyle heveslerine uyan, nefislerine zulmeden, hak yoluna sevkeden âyetleri kabulden kaçınan kimseler, maddeten ne kadar kuvvetli olsalar da yine hidayetten mahrum bulunarak nihayet Allah’ın kahrına uğrayacaklardır. İşte küfrün müthiş neticesi!.

51. And olsun ki, onlar için belki düşünürler diye sözü birbiri ardınca yetiştirdik.

51. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’deki bazı âyetlerin tamamen veya kısmen tekrar tekrar inmiş olduğunun hikmetini, faidesini bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem’inPeygamberliğine, Kuran-ı Kerim’in de ilâhi bir kitap olduğunu kitap ehlinden bir çoklarının bilip îman ettiklerini ve o zatların vasıflanmış oldukları ahlâki olgunlukları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Peygamber!. (And olsun ki, onlar için) O kendilerini İslâm dinine davet ettiğin kabilelerin, toplulukların istifade edebilmeleri için (belki düşünürler) de îman ederler (diye sözü biribiri ardınca yetiştirdik) yani: Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini hikmet ve menfaat gereğine göre birbiri peşine indirdik, yahut o apaçık kitapta va’de, tehdide, kıssalara, öğütlere vesaireye dair bir nice âyetleri ard arda inzâl buyurduk. Artık onlardan istifade edip de îman şerefine kavuşmaları ve Cenab-ı Hak’kın bu lütfuna karşı şükür vazifesini yerine getirmeleri icab etmez mi?. Ne yazık ki, bir çokları onlardan yararlanarak îman şerefine kavuşamamışlardır.

52. Bundan evvel kendilerine kitap vermiş olduklarımız, onlar buna da îmân ederler.

52. (Bundan evvel) Kur’an-ı Kerim’in inişinden önce (kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler) Tevrat, İncil gibi semavi kitaplara erişmiş olanlardan bir topluluk ise (onları buna) Kur’an-ı Kerim’e veya Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (îman edenler) onları kendi kitaplarında Resûl-i Ekrem’in vasıflarını görmüş okumuş ona îman etmek nimetine ulaşmışlardır. Bu âyeti kerime, kitap ehlinden olup İslamiyet’i kabul eden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Kısacası Yahudilerden “Abdullah İbni Selâm” ile onun ashabı İslâmiyet’i kabul etmişlerdi. İncil ehlinden de kırk erkek, Habeşe’den gelip Resûl-i Ekrem’e îman etmişlerdi. Bu zatlar, kendi servetlerinden bir kısmını da getirip fukarayı müslimine infakta bulunmuşlardı.

53. Ve olara karşı Kur’anı okuduğu zaman dediler ki: Buna biz îmân ettik. Şüphe yok ki, bu Rabbimizden gelen hak bir kitaptır. Şüphe yok ki, biz bundan evvel Müslüman olmuştuk.

53. (Ve onlara) öyle İslamiyeti kabul eden zatlara (karşı) Kur’an-ı Kerim (okuduğu zaman dediler ki: Buna biz îman ettik) bu, ilâhi bir kitaptır, biz bunun beyanatını tasdik etmekteyiz. (şüphe yok ki, bir Rabbimizden) Gelen, Allah tarafından nazil olan bır (haktır) gerçeğe uygun bir mukaddes kitaptır. (Şüphe yok ki, biz bundan evvel) Bu Kuran’ın inişinden önce (müslümanlar olmuştuk) Cenab-ı Hak’kı birlemekte, âhir zaman Peygamberinin dünyaya şeref bahşedeceğini bilmekte idik, tam bir samimiyetle ilâhi dine boyun eğmiştik.

54. İşte onlar ki, sabretmeleri sebebiyle mükâfatları kendilerine iki defa verilecektir. Ve onlar kötülüğü güzellikle savarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcamada bulunurlar.

54. (İşte onları ki) Öyle hakkıyla dindar, yüksek bir mertebeye sahip zatlar ki, (sabretmeleri sebebiyle) din yolunda bir takım dinsizlerin eza ve cefalarına tahammül gösterip hem vaktiyle kendilerine verilmiş olan kitaplara, hem de Son Peygambere verilen Kur’an-ı Kerim’e îman ettiklerinden dolayı (mükâfatları kendilerine iki defa verilecektir.) onlar ahiret âleminde pek büyük mükâfatlara ulaşacaklardır. (ve onlar) o dindar zatlar (fenalığı kötülükle bertaraf ederler) dinsizlerden işittikleri fena lakırdılara karşı afvetme ve bağışlamakla karşılıkta bulunurlar. Ve onlar kelime-i şahadeti okuyarak küfür ve şirki bertaraf etmiş olurlar. (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeyden) Az olsun çok olsun elerindeki mallarından muhtaç olanlara (infakta bulunurlar) bu suretle de insaniyete hizmet etmiş, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmış olurlar.

55. Ve onlar, lüzumsuz bir söz işitince ondan yüz çevirirler ve derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Üzerinize selâm. Biz cahilleri aramayız.

55. (Ve onlar) Öyle cömert müminler (lüzumsuzbir söz işitince ondan yüz çevirirler) dinî faideden, faydadan uzak, ahlâka aykırı lakırdılara kıymet vermezler, onlara iltifatta bulunmazlar. (ve) böyle boş lakırdılara cüret edenlere bir nasihat vermek maksadiyle (derler ki: Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir) hiçbirimiz, diğerinin amelinden dolayı ve mükâfata, ne de cezaya lâyık olmaz. (üzerinize selâm) Yani: Biz sizinle antlaşmada bulunmuş bir durumdayız. Artık Cenab-ı Hak, size uyanıklık versin, sizi bu âkibeti, korkunç durumdan kurtarsın, sizi tövbeye nâil buyursun, sizi bir selâmet sahâsına lütfen kavuştursun. (Biz cahilleri aramayız) onlar ile sohbet etmek istemeyiz, Allah’ın dininden mahrum, ahlâksız şeyler ile meşgul olan kimseler ile bir arada olmaktan çekininiz. Çünkü onların o beyinsizce hallerinden her sağlam yaratılışlı nefret eder. Binaenaleyh her mümin için lâzımdır ki: Yanlış telkinatta bulunan, genel ahlâkı bozmaya çalışan kimseler ile dostane bir şekilde arkadaşlıkta ve anlaşmada bulunmaya tenezzül etmesin.

56. Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Bilâkis Allah dilediğini hidayete erdirir ve o, hidayete erecekleri en iyi bilendir.

56. Bu mübârek âyetler, Cenab-ı Hak’tan başkasının bir kimseyi hidayete erdiremiyeceğini bildiriyor. İslâm dinini kabul etmemeleri için varlıklarından mahrum kalacaklarını sebep göstermek isteyenlere de haklarındaki ilâhi nimetlerin bolluğunu beyan ile kendilerini susturmaktadır. Kavuştukları geniş bir yaşantının değerini bilmeyip bu yüzden azgınlıkta bulunmuş olanların da nasıl Allah’ın kahrına uğramış olduklarını nazarı dikkate sunuyor. Ve insanlık cemiyetinin başlıca bir merkezine ilâhi dinin hükümlerini tebliğ eden bir Peygamber gönderilmiş olmadıkça da onların helâke uğratılmamış olduğunu, zalim ve inkârcı kimselerdenbaşkalarının öyle ilâhi kahra uğramadıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin efendisi!. (Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin) Bütün gayretini göstersen insanlara hidayet yolunu göstermektir, onları hidayete teşvik etmektir (Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir) irade buyurduğu kulunu müslüman olma nimetine kavuşturur (ve o) Yüce Yaratıcı (Hidayete erecekleri en iyi bilendir.) hangi kulunun aslî yaratılışını muhafaza ettiğini, iradesini kötüye kullandığını, müslüman olmaya kabiliyetli olduğunu o Kerim mabûd, tamamen bilir, ona göre kulları hakkında ilâhi hidayeti tecelli eder. Alimlerin çoğunluğuna göre bu âyeti kerime, Ebu Talip hakkında nazil olmuştur. Ebu Tâlib, hastalanmış. son nefesini verme durumuna gelmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun yanına gitmiş, “ey amcam!. Bir kere (La ilâhe illâllah) de de İslâmiyeti kabul et, şirkten kurtul, senin müslüman olduğuna Allah katında şehadette bulunabileyim” diye tavsiyede bulunmuş, o da demiş ki: “Ey kardeşimin oğlu. Vallahi ben bilirim ki sen elbette doğrusun, ancak “Ebu Tahip ölüm anında korktu da ondan dolayı kardeşinin oğluna îman etti” demelerini kötü görüyorum demiş, müslüman olma şerefine ulaşamamıştı. Resûl-i Ekrem ise bundan dolayı üzüldüğü için bu âyeti kerime nazil olmuştur. Rivayete göre Ebu Talip, Resûl-i Ekrem’in zamanında “ey Beni Haşim cemaati!. Muhammed’e -sallallahu aleyhi vesellem- itaat edin, onu tasdik eyleyin ki, kurtuluşa, selâmete erebilesiniz” diye tavsiyede bulunmuştur. Buna rağmen kendisi Resûl-i Ekrem’in teklifini kabul etmeyip kavminin dedikodusuna hedef olmamak üzere kendi dedelerinin dinî üzere ölmeği tercih eylemiştir. Bununla beraber Ebu Talib’in îman ettiğine dair bazı rivâyetler de vardır. Gerçek bilgi Allah’ın katındadır.

57. Ve dediler ki: Eğer seninle beraber hüdaya = İslâm’a tâbi olursak yurdumuzdan hemençıkarılırız. Biz onlar için bir emniyetli haremi, sağlam bir mekân kılmadık mı ki, her şeyin ürünleri bizim tarafımızdan bir rızk olmak üzere onun için toplanır. Fakat onların çoğu bilmezler.

57. (Ve) Arab topluluğundan, Kureyş kabilesinden bazı kimseler Peygamberin huzuruna gehip (dediler ki:) Ya Muhammed! Aleyhissehâm, senin hak ve hidayet üzere bulunduğunu biz yakinen biliyoruz lâkin (Eğer seninle beraber hidayete tâbi olursak) yani: İslâmiyet’i kabul eder, seninle beraber harekette bulunursak (yurdumuzdan hemen çıkarılırız.) bütün Araplara karşı muhalif bir cephe almış oluruz, halbuki, çoğunluk onlardadır, biz onların kuvvetlerine karşı koyamayız, onlar bizleri derhal yurdumuzdan kapıp çıkarıverirler, bizleri zelil bir halde bırakırlâr. Cenab-ı Hak da onların bu mazeretlerini red için buyuruyor ki: (Biz onlar için bir emniyetli haremi) Mekke-i Mükerreme şehrini (sağlam bir mekân kılmadık mı) orada ikamet edenlere cahiliye döneminde bile hiç bir kimse tecavüzde bulunamazdı. O havalide bulunan kuşlar ve diğer hayvanlar bile tecavüzden emin idiler, onlara kimse dokunmazdı, Mekke-i Mükerreme’ye sığınan bir caniyi bile oradan zorzoruna çıkarmaya çalışmazlardı. İşte orası, o kadar emniyetli, feyizli bir hayat sahasıdır. (her şeyin ürünleri) Bir çok nefis meyveler, gıda maddeleri her taraftan toplanarak (bizim tarafımızdan) lütfen (bir rızık olmak üzere onun için) yalnız o mübârek Mekke’ye mahsus olmak üzere (toplanır) orada bulunanlar bunlardan bol bol istifade ederler artık o ahalinin İslâm dinini kabul etmeleri, ne için onların mahumiyetlerine sebep olsun?. Böyle mahrumiyeti düşünmek, Allah’ın nimetlerine karşı bir nankörce hareket sayılmaz mı?. (fakat onların ekserisi bilmezler) Hidayetten mahrum olan insanlar, Allah’ın bu lütfunutakdir etmezler. Bu nimetleri kendilerine ihsan eden Kerem Sahibi yaratıcının îman ettikleri takdirde daha ziyade nimetere, lütuflara, ebedî saadete nâil buyuracağını düşünmezler de pek boş olan maddî bir mahrumiyet düşüncesiyle öyle îmanı kabulden kaçınırlar. Ne gaflet, ne cehalet!.

“Tehattü”: Kapmak, kaçmak, bir şeyi süratle çekip almak çıkarmak demektir. “Yücba” da celb ve cem olunur mânasınadır.

58. Ve bir nice memleketleri de helâke uğrattık ki, ahalisi refahının çokluğuyla şımarmış idi. İşte şu onların yerleri ki, onlardan sonra pek azı müstesnâ kimseye ikametgâh olmadı ve bizler varisler olduk.

58. (Ve birnice memleketi de) Yani: beldeler ahalisini de (helâke uğrattık ki,) o beldelerin ahalisi (geçimliklerinin çokluğuyla şımarmış idi) geniş bir varlığa nâil oldukları halde onun kadrini bilmemiş, nankörlükte bulunmuş, zekât gibi Allah’ın hakkına riayet etmemiş, kötü bir tarzda hareket eylemişlerdi. Böyle pek kötü bir yaşayış neticesinde de helâke mâruz kalmışlardı. (işte şu onların yerleridir ki) Harabeleri hâla göze çarpıp duruyor. (onlardan sonra) O yerlerin (pek azı müstesnâ) onlar kimseye (ikâmetgâh olmadı) bütün sahipleri mahvolup gittiler, oralarda ancak yolcular geçici olarak uğrayıp durmakta bulunmuşlardır. Bütün bunlar, günahkâr sahiplerinin kötü bir sonudur. (ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Artık o harap diyarlar kimselere intikâl etmiş olmadı, onlara (bizler varis olduk) yani: O diyarlara ezeli ve ebedî olarak sahip olan ilâhi zatımdır, o yerler bizim hâkimiyetimizin altında kalmıştır, oralarda artık başkaları tasarrufta bulunur olmadılar. “batar” fazlaca sevinmek kibirlenmek, hayret ve dehşet, zengin olan kimsenin Allah’ın hakkına riayet etmeyip malını kötüye kulanması, azgın olması demektir.

59. Ve Rabbim memleketleri helâk ediciolmadı; onların ana merkezlerine bir Peygamber gönderip de onlara âyetlerimizi okumadıkca ve biz ahalisi zalim olan kasabalardan başkasını helâk edici olmadık.

59. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. (Ve Rabbin memleketleri helâk edici olmadı) Onların ahalisini bir takım musibetlere, felâketlere mâruz bırakmadı (onların ana merkezlerine bir Peygamber gönderip de onlara âyetlerimizi okumadıkça) evet.. Allah’ın merhametinin eseri olarak Peygamber Efendimize kadar her milleti ilâhi dine davet eden, onları teşvik eden ve korkutan bir Peygamber gönderilmiştir. O Peygamberler, ümmetlerine ait beldelerin en büyüğünde en şereflisinde Peygamberlik vazifesini yerine getirmeye başlamış etrafını aydınlatmaya çalışmış, ümmetlerine lâzım gelen hükümleri öğretmiş ve telkin buyurmuşlardır. İşte Son Peygamber de Mekke-i Mükerreme’de, Medine-i Münevvere’de ikamet buyurarak ümmetlerine İslâm dinini tebliğe, yaymaya fevkalâde bir şekilde çalışmıştır, Kur’an-ı Kerim’in âyetleri de bütün her tarafa yayılmaya başlamıştır. Binaenaleyh hiçbir kimse, artık kendi cehaletini mâzeret makamında ileri süremez. İşte öteden beri muhtelif ümmetlere Peygamberler gönderilmiş buna rağmlen onlar dinsizliklerinde ısrar edip durunca nihayet Allah’ın kahrına mâruz kalmışlardır. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuruyor ki: (ve biz ahalisi zalim olan kasabalardan başkasını helâk edici olmadık) Fakat ahalisi yine Peygamberlerini inkâr, küfürlerinde ısrar ettikleri için helake uğramışlardır, harap olan yurtları da kendilerinden sonra gelen milletlere karşı birer ibret manzarası teşkil etmekte bulunmuştur. “Üm” valide, asl demektir. “Ümmülkurâ” da beldelerin merkezi, en büyüğü, en mühimi manasınadır.

60. Ve size herhangi bir şeyden verilmiş ise ancak dünya hayatına ait geçim vasıtası veonun süsünden ibarettir. Allah katında olan ise daha hayırlıdır ve daha bâkidir. Artık akıl erdiremez misiniz?

60. Bu mübârek âyetler, dünya varlığı ile ahiret varlığı arasındaki büyük farkı bildiriyor. Güzel amellerinden dolayı Allah’ın vadine kavuşanlar ile dünya hayatına aldanmış, dinî terbiyeden yoksun olmuş bu sebeple azaba uğramış olanların aralarındaki ayrılığı ihtar ediyor. Dünyada iken küfür ve şirk ile, başkalarını da aldatmakla vakit geçirmiş olanların yarın ahirette cinâyetlerini itirafa mecbur olup, ne büyük bir mesuliyeti taşımış olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, dünya varlığından mahrum kalmak korkusuyla İslâm dinini kabul etmeyen dinsizlere bir ibret dersi vermek üzere buyuruyor ki: (ve size herhangi bir şeyden verilmiş ise) Siz dünyevî sebep ve işlerden nelere sahip iseniz, onlar (ancak dünya hayatına ait geçim vasıtası ve onun süsünden ibarettir) siz onlardan ancak dünyada geçici bir zaman için istifade edersiniz, onlar nihayet elden çıkmaya mahkum şeylerdir. Fakat (Allah katında olan ise) uhrevî sevab cennet nimetleri ise (daha hayırlıdır) çünki, onlar her türlü şüphelerden, noksanlardan beridir, son derece temiz, zevk verici bulunmaktadır. (ve) o uhrevî nimetler (daha bâkidir.) onlar ebedidir, yokluğa mâruz kalmayacaktır. (Artık akıl erdiremez misiniz?.) Böyle bâki, yüce nimetler ile fâni, adi nimetler eşit olabilir mi?. Elbetteki eşit olamaz. O halde nasıl oluyor da böyle çabucak yok olan nimetlerden ayrılmamak için öyle ebedî, mutluluk veren, pek muazzam nimetleri terkediyorsunuz?. Biraz akıllıca düşünülürse bu pek açık hakikat, pek güzel anlaşılmış olmaz mı?. Nedir o kadar gafilce, dünyaya taparcasına hareket!.

61. Ya kendisine güzel bir vaad ile vaadde bulunmuş olduğumuz, sonra da ona o vaadedilene erişecek olan kimse, kendisini dünya hayatının geçici menfaat ve zevkiyle yaşattığımız, sonra da kıyamet gününde ateş için huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?

61. Bir kere şunu da düşünmeli değil midir?. (Kendisine) îmanından güzel amellerinden dolayı (güzel bir vad ile vadde bulunmuş olduğumuz) kendisini cennete, ebedî bir nimete eriştireceğimizi müjdelediğimiz (sonra da ona) o vad edilen cennete, nimete (erecek olan kimse) öyle mümtaz bir kul (kendisini dünya hayatının geçici menfaatleriyle yaşattığımız) kendisine dünyada bir kısım fâni nimetler verdiğimiz (sonra da kıyamet gününde) cehennem ateşi için (huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir?.) elbette değildir. İşte îman ehli hakkında öyle selâmet ve saadete vesile olan ilâhi bir vad vardır. Allah’ın va’dinde de caymak söz konusu cari değildir. Kâfirler için öyle ebedî bir cehennem vardır. Artık o kâfirlerin elindeki fâni varlığın uhrevî nimetlere göre ne kıymeti vardır ki, o fâni varlığın elden çıkmaması için o istikbale ait ebedî, muazzam nimetlerden mahrumiyet felâketi tercih edilsin?.

62. Ve o gün ki, onlara seslenir de der ki: Nerede o ortaklarını ki, siz iddia ediyordunuz!

62. (ve) hatırlayınız (o gün ki) o kıyamet âlemindeki Cenab-ı Hak (onlara) o dinsizlere ve başkalarını da dinsizliğe sevketmiş olanlara (seslenir de der ki:) ey dünyada iken küfür ve şirke düşmüş kimseler!. (Nerede o ortaklarım ki) o bana ortak edindiğiniz putlar, insanlar ki (siz iddia ediyordunuz!.) öyle yaratılmış, âciz, fani şeyleri Yüce Yaratıcıya ortak sanıvermiştiniz!. Onlardan şefaat bekliyordunuz!. Şimdi anladınız mı’?. Siz onların ne mahiyette olduklarını hiç düşünmediniz mi? öyle kendileri için bile bir faideleri olamayan şeyler, sizin için faideliolabilir mi?.

63. Aleyhlerine söz hak olanlar diyeceklerdir: Ey Rabbimiz! Şunlar kendilerini saptırmış olduğumuz kimselerdir. Biz onları, kendi sapıttığımız gibi saptırdık onlardan uzaklaştık. Sana sığınırız onlar bize tapar olmadılar.

63. Artık o müşrikler, ne kadar cehalette, alçaklıkta bulunmuş olduklarını o ebedî âlemde anlayacaklar ve öyle (Aleyhlerine söz hak olanlar) cehennemlere atılmalarına dair ilâhi emir çıkan müşrikler (diyeceklerdir ki: Ey Rabbimiz!. Şunlar) şu dünyada iken bizlere tâbi olanlar, bizimle beraber şirke düşmüş bulunanlar (kendilerini) dünyada iken (saptırmış olduğumuz kimselerdir) biz onları zorlamadık, (biz onları kendi sapıttığımız gibi saptırdık) yani: biz kendi ihtiyarımızla şirke düşmüş olduğumuz gibi onları da bizim bu tavsiyelerimize, vesveselerimizden dolayı kendi ihtiyarlariyle şirke düşmüş oldular. Biz onları şirke zorlamadık, biz şimdi onlardan (uzaklaştık) onların işlerinden, işledikleri küfür ve isyandan uzak bulunmaktayız. (sana) Yarabbi!. Sığınırız (onlar bize tapar olmadılar) onlar ancak kendi heveslerine tâbi olmuş, arzularının kendilerine süslü gösterdiği putlara tapmakta bulunmuşlardır. Ne yazık ki, öyle demekle o müşrikler, kendilerini müdafaa edebilmiş olamayacaklardır. Değil mi ki, kendileri şirke düşmüş, başkalarını da şirke davet etmiş, şeytani vesveselerde bulunmuşlardır. Artık bu yüzden hepsi de ebediyyen azap göreceklerdir.

64. Ve denilmiş olacak dır ki: Ortaklarınızı çağırınız. Artık onları çağırmış olacaklardır. Fakat kendilerine cevap vermiş olamayacaklardır ve azabı görmüş olacaklardır. Eğer onlar hidayete ermiş olsalar idi böyle azaba uğramayacaklardı.

64. Bu mübârek âyetler, ahirette müşriklerin nasıl bir suale, azaba mâruz ve cevaptan âciz kalacaklarını bildiriyor. Tövbe eden, iyiamellerde bulunan müminler de ahirette kurtuluşa ermiş zatlardan olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ahirette o müşriklere hükmetmek için veya onları susturmak kınamak için (denilmiş) olacak (dır ki,) ey müşrikler!. Şimdi (ortaklarınızı çağırınız) öyle dünyada iken bir takım putları vesaireyi Cenab-ı Hak’ka ortak edinmiş, onlardan menfaat beklemiş idiniz, şimdi onlardan yardım isteyiniz, bakınız ki, sizin yardımınıza koşabilecekler mi?. O müşrikler de (artık onları) o Cenab-ı Hak’ka ortak tanımış oldukları şeyleri (çağırmış olacaklardır) son derece korku ve hayret içinde kalmış olacakları için böyle boş yere bir çağırmaya cüret edeceklerdir. (fakat) o çağırdıkları âciz, fâni şeyler (kendilerine cevap vermiş olamayacaklardır.) çünki onların bu cevaba kudretleri, yardım etmeğe kabiliyetleri yoktur (Ve) o müşrikler (azabı gönmüş olacaklardır) artık cehennem ateşine atılacaklarını kendilerini kurtaracak bir yardımcının bulunmadığını anlamış bulunacaklardır. Halbuki, (eğer onlar) dünyada iken (hidayete ermiş olsalar idi) ahirette böyle azab görmezlerdi. Yahut: Onlar boş yere temennide bulunarak derler ki: “Keşke biz dünyada iken hidayete ermiş, Allah’ın birliğini tasdik etmiş olsa idik de şimdi böyle bir azaba mâruz kalmasa idik. Ne yazık ki, artık kurtuluş imkânı kalmamış olacaktır.

65. Ve o gün onlara seslenecek de diyecektir: Gönderilen Peygamberlere ne cevap verdiniz?

65. (Ve o gün) O kıyamet zamanında Allah Teâlâ (onlara) o müşriklere (seslenecek de diyecektir ki:) size Allah’ın dinini tebliğ için (gönderilen Peygamberlere ne cevap verdiniz?.) Onlar size Allah’ın birliğini tebliğ ettikleri halde siz ne için onlara muhalefette bulundunuz?. Artık o müşrikler sükuttan başka bir cevap vermeğe kâdir olamayacaklardır.

66. Artık o gün haberler onlara karşı körkaranlık kesilmiş olacaktır. Onlar birbirine de soramayacaklardır.

66. (Artık o gün) O ahiret âleminde (haberler) kendilerini kurtarabilecek cevaplar (onlara karşı kör) gizli karanlık, (kesilmiş olacaktır) kendilerini azaptan kurtarabilecek bir cevaba, nefsi müdafaaya kâdir olamayacaklardır ve (onlar) o müşrikler, o kıyamet gününde (birbirine de soramayacaklardır) birbirinin reyine müracaat edip de ne şekilde cevap verileceğini birbirinden sormaya da kâdir olamazlar, böyle bir suale, uğradıkları dehşet mânidir ve zaten hiçbirinin de cevaba kâdir olamayacağı anlaşılmış bulunacaktır.

67. Amma tövbe eden ve îmân edip iyi işlerde bulunan ise, kurtuluşa ermişlerden olmasını umabilir.

67. (Amma) Daha dünyada iken küfür ve şirkten (tövbe eden ve îman edip iyi işlerde bulunan) kimse (ise) müstesnâdır. Öyle bir kimse (kurtuluşa ermişlerden olmasını umabilir.) evet.. Günahından tevbe ederek ömrünün sonuna kadar iyi amele dayalı doğru bir îmana kavuşmuş bulunan bir kimse ahiret azabından emin bulunacaktır. Cenab-ı Hak’kın bu husutaki ilâhi va’di herhalde gerçekleşecektir. Bir kul için lâzım olan da tövbesinde devam etmektir, korku ve ümitten ayrılmamaktır, güzel bir son ile ahirete gideceğini, ahiret nimetlerine kavuşacağını Kerem Sahibi mabuttan niyâzda bulunmaktır, böyle bir temenniden geri durmamaktır. Ve başarı Allah’tandır.

68. Ve Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, onlar için ise seçim hakkı yoktur. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir.

68. Bu mübârek âyetler de Allah Teâlâ Hazretlerinin yaratıcı olduğunu, dilediğini seçip ihtiyar edeceğini, ilm ve kudretini, birliğini, sübhaniyesini, hamd ve senaya lâyık bulunduğunu, ilâhi hükmünü ve manevîhuzuruna bütün kullarının çağrılacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en şereflisli. (Ve Rabbin dilediğini yaratır ve ihtiyar eder) hiç bir kimse, o hikmet sahibi yaratıcının bir şeyi dileyip seçmesine mâni olamaz. (onlar için ise seçim hakkı yoktur) O kulların iradeleri, bizzat tesirli değildir. Allah Teâlâ onların dileyip seçecekleri şeyleri yaratmaya hâşâ mecbur değildir. Rivayete göre “Mugayre” demişdi ki: Kur’an, bu iki beldedeki en büyük bir şahsa nazil olmalı değil mi idi?. İşte onu ve benzerlerini red için buyurulmuş oluyor ki: Cenab-ı Hak, Peygamberlerini kendilerine gönderilen kimselerin rey ve iradelerine göre göndermez, ancak kendi ilâhi seçimine göre gönderir. Hayır ve iyiliğin ne şekilde, ne vasıta ile tecelli edeceğini ancak o Kerem sahibi yaratıcı bilir. (Allah onların şerik koştuklarından münezzehtir, şânı yücedir) Hiçbir şey, o Yüce Yaratıcıya ortak olamaz ve onun ezeli iradesine aykırı bir şeyi meydana getiremez ve hiçbir kimsenin iradesi, o ezeli mabûd’un pek yüce olan iradesine, ihtiyarına aykırı ve zıt bulunamaz.

69. Ve Rabbin onların sinelerinin neler sakladığını ve neler ilân ettiklerini bilir.

69. (Ve) Ey Son Peygyamer!. (Rabbin onların sinelerinin neler sakladığını ve neler ilân ettiklerini bilir.) O müşriklerin, inkârcıların peygamber hakkındaki lakırdılarını, içerilerinde sakladıkları düşmanlıklarını ve diğer kuruntularını tamamen bilmektedir.

70. Ve Allah, O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. Hamd önünde de sonunda da onun içindir. Ve hüküm O’na mahsustur ve ona döndürüleceksinizdir.

70. (Ve Allah, O’dur) İbadete lâyık olan Allah, o ortak ve benzerden uzak olan Yüce mabuttur. (Ondan başka ilâh yoktur.) Ondan başka hiçbirşey, yaratıcılık, mabutluk vasfına sahip, ibadete lâyık değildir. (hamd önünde deve sonunda da onun içindir) Dünyada da ahirete de hamd ve senâ o Kerim yaratıcıya mahsustur. Ondan başka bütün mükemmel vasıfları kuşatan bir zat yoktur. Müminler, o Yüce Yaratıcıya dünyada da, ahirette de hamd ve senada bulunurlar. (ve hüküm ona mahsustur) Her şeyde geçerli olan hüküm, kaza o ezeli mâbuda aittir. İtaat ehli için af ile, isyan ehli için de bedbahtlık ile haklarında Allah’ın hükmü tecelli etmiştir. Allah’ın hükmüne hiçbir kimse, engel ve ortak olamaz. (ve) Ey insanlar!. Nihayet hepiniz de (ona döndürüleceksinizdir) kabirlerinizden kaldırılarak O Yüce Yaratıcının yüce mahkemesine sevkedileceksinizdir. Artık o âkibeti düşününüz!. Müminler, o âlemde ilâhi lütuflara kavuşacaklardır. Kâfirler ve isyankârlar da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Ne büyük bir müjde ve tehdit!.

71. De ki: Haber veriniz, eğer Allah geceyi kıyamet gününe kadar üzerinize daimî kılacak olsa Allah’tan başka tanrı kimdir ki, size bir ışık getiriversin, hâlâ işitmeyecek misiniz?

71. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın bu kâinattaki tasarruflarını, kulları hakkındaki ilâhi lütuflarını bildirerek hamd ve senaya lâyık olduğunu göstermektedir. Geceler ile gündüzlerin birbirini muntazaman tâkibetmesindeki hikmet ve faydaya, bunların birer ilâhi rahmet eseri olduğuna işaret buyuruyor. Müşniklerin de ne kadar bâtıl bir kanaatte bulunduklarını ve nihayet Allah’ın birliği tecelli ederek küfür ve şirkin ve bâtıl mâbutların yok olmaya mahkum kalacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin iftiharı, İslâm dinine davet ettiğin Mekke ehline ve diğerlerine (De ki: Haber veriniz, eğer Allah geceyi kıyamete kadar üzerinize daimî kılacak olsa) sizi gündüzlerden mahrum bıraksa (Allah’tan başka tanrı kimdir ki size bir ışıkgetiriversin?.) sizi gündüze kavuştursun, geçiminizi temine çalışacağınız bir zamana sizi ulaştırsın? (Hâlâ işitmeyecek misiniz?.) Hala Cenab-ı Hak’tan başka bir yaratıcının mevcut olmadığına dair nice ilâhi beyanları dinleyip anlamayacak mısınız?. Nedir öyle şirk içinde yaşayıp durmanız?.

72. De ki: Söyleyiniz, eğer Allah sizin üzerinize gündüzü daimî kılacak olsa Allah’tan başka hangi mâbuttur ki, size kendisinde istirahat edecek olduğunuz bir geceyi getiriverir. Hâlâ görmüyor musunuz?

72. Ey Yüce Peygamber!. Onlar yine (De ki: Söyleyiniz) haber veriniz (eğer Allah sizin üzerinize gündüzü daîmî kılacak olsa) güneşin batmasına izin vermeyip daima üzerinize ışığını yayıp duracak bulunsa artık (Allah’tan başka hangi mâbuttur ki, size kendisinde istirahat edecek olduğunuz bir geceyi getiriverir?.) elbette ki, hiçbir kimse bunu getiremez. Elbette ki, Cenab-ı Hak’tan başka yaratıcı, bu gibi tasarruflara kâdir bir zat yoktur. (Hâlâ görmüyor musunuz?) Bu gibi pek açık bir menfaatı takdir edip de onu size ihsan eden Kerem sahibi yaratıcıya kullukta, onun birliğini tasdik etmeli ve Onu yüceltmeli değil misiniz?.

73. Ve onun rahmetindendir ki, sizin için geceyi ve gündüzü yarattı. Tâki dinlenesiniz ve onun fazlından dileyesiniz ve umulur ki şükredersiniz.

73. (Ve) Ey insanlar!, Bir kere düşününüz: (Onun) O Yüce Yaratıcının (rahmetindendir ki sizin için geceyi ve gündüzü) iki büyük iki mühim menfaat vasıtası (kıldı) onları biribiri ardınca muntazaman meydana getirmektedir. (tâki,) Gecelerde (sakin olasınız) istirahate varıp yorgunluklarınızı giderebilesiniz. (ve) Gündüzleri de (onun) o Kerem sahibi yaratıcının (fazlından dileyesiniz) muhtelif kazanç yollarını takip ederek geçiminizi te’mine muvaffak olasınız (ve umulur ki,şükredersiniz) böyle sürekli nimetlere kavuşmanızı güzelce düşünerek bunları size ihsan buyuran Allah Teâlâ’ya teşekküre devam eylersiniz, nimete karşı nankörlükte bulunmak, Allah’ın birliğini ve Rabliğini tasdik etmemek ise en büyük bir cinayettir, en çirkin bir nankörlük eseridir.

74. Ve o gün ki, onlara seslenecek de nerede iddia ettiğiniz ortaklarını diyecektir.

74. İşte Cenab-ı Hak, o gibi nankör kimselerin pek fecî âktbetlerine şöylece işaret buyuruyor. (Ve) Hatırla! (o gün ki,) O kıyamet zamanındaki Hak Teâlâ (onlara) o müşriklere (seslenecek de, nerede iddia ettiğiniz ortaklarım diyecektir) yani: O müşrikler, kıyamet gününde Allah’ın gazabına uğrayacaklardır, ortak ve benzerden uzak olan ezeli mabûda onun âciz, fâni mahlûkatını ortak edinmiş olduklarından dolayı kınamaya, tehdide, ebedî azaba mâruz kalacaklardır.

75. Ve her ümmetten bir şahit çıkarmış, artık delillerinizi getiriniz demiş olacağız. Binaenaleyh bileceklerdir ki, şüphe yok hakikat Allah içindir ve onlardan iftira ettikleri şey kaybolup gitmiş olacaktır.

75. Hak Teâlâ Hazretleri şöyle de buyuroyor: (Ve her ümmetten) Kıyamet günü (bir şahit çıkarmış) olacağız. Ümmetlere gönderilmiş olan Peygamberler ve ümmetlerin hallerini bilen diğer müminler, o ümmetlerin sözlerine, fiillerine şahitlikte bulunacaklardır. Ve o ümmetlere hitaben (artık delillerinizi getirin demiş olacağız) ne gibi bir delile dayanarak tevhid dinini kabul etmediniz, neye dayanarak küfür şirk içinde sebat edip durdunuz, diye azarlanmış olacaklardır. Artık böyle bir sual ve muhakeme neticesinde hakikat tecelli etmiş olacaktır. (binaenaleyh) O dinsizler (bileceklerdir ki, şüphe yok) ilâhiyat ve Rablık hususunda (Hakikat Allah içindir) ilâhlık, mabutluk yalnız kâinatın yaratıcısına mahsıstur. (ve onların iftira ettlkleri şey) öyleYüce Yaratıcı’ya ortak isnadına ait iddiaları, bâtıl inançları (kaybolup gitmiş olacaktır) ne kadar akla, hakikate muhalef bir kanaatte bulunmuş olduklarını anlamış dünyadaki sapıklıklarını tamamen öğrenmiş olacaklardır. Ne yazık ki, artık pişmanlıkları kendilerine bir fayda vermeyecektir. İşte fâni dünya varlığına düşkün olarak Peygamberlerinin nasihatlarını dinlememiş olanlar, nihayet böyle bir âkibete uğrayacaklardır. Nitekim böyle inkârcı kimseler, daha dünyada iken de birnice felâketlere mâruz kalmışlardır. Karun’un hayat tarzı da buna bir misâl oluşturmaktadır.

76. Şüphe yok ki, Karun, Musa’nın kavminden idi. Fakat onlara karşı haddi aştı ve ona hazinelerden öylesini vermiş idik ki, onun anahtarları muhakkak kuvvetli, büyük bir cemaate ağır geliyordu. O vakit kavmi ona dedi ki: Şımarma! Şüphe yok ki, Allah şımarık olanları sevmez.

76. Bu mübârek âyetler, elde etmiş olduğu pek büyük bir servete güvenerek azgınca harekette bulunmuş olan Karun’un hayat tarihçesini bildiriyor. Kendisine verilen nasihatları kabul etmeyip sadece kendi bilgisi sayesinde öyle günahkârlarm bütün işlemiş oldukları günahları, Allah tarafından bilmiş olduğundan o günahlardan suale lüzum görülmeyeceği beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: (şüphe yok ki Karun) Büyük bir servete sahip olmakla meşhur olan Karun adındaki şahıs (Musa’nın kavminden idi) İsrailoğulları’ndan pek zengin bir kimse idi (fakat onlara karşı haddi aştı) elindeki servetle gururlanarak diğer İsrailoğullarını hakir görmeğe başladı, onlara karşı üstün olma arzusunda bulundu, Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’un risaletle, peygamberlikle vasıflanmasını, onların İsrailoğulları arasındaki liderliklerini kıskanıp durdu. (ve ona) O Karun’a (hazinelerden) biriktidiği mallardan (öyle şey vermiş idik ki onun) o hazinelerin(anahtarları muhakkak kuvvetli, büyük bir cemaate) bile (ağır geliyordu) o anahtarları çokluğundan dolayı taşımakta güçlük çekiyorlardır, (o vakit kavmi ona) O malının çokluğuna gururlanan Karun’a (dedi ki:) Ey Karun!. Öyle servetine bakıp da (şımarma) öyle pek fazla bir sevinç, bir neşe içinde yaşama (şüphe yok ki, Allah şımarık olanları sevmez.) öyle dünyevî bir servete güvenerek kibirli bir sevinç içinde yaşayanlar Allah’ın sevgisine lâyık olamazlar, belki onlar ihanete uğrarlar, manevî yakınlıktan uzaklaşırlar, rahmetten mahrum bırakılırlar. Haddizatında kıymetsiz olan yaldızlı, parlak görülen fâni şeylere güvenip durmak, elbetteki, insanlığa lâyık değildir. “Usbe” ondan kırka kadar olan cemaat manâsınadır. Bazılarınca da birden ona kadar olan erler demektir. “tenûü” de siklet verir, ağır olur, ağırlık verir mânasınadır.

77. Ve Allah’ın sana verdiğinde, ahiret yurdunu araştır ve dünyada olan nasibini de unutma ve Allah’ın sana ihsan ettiği gibi ihsanda bulunup ve yeryüzünde bozgunculuğu arzulama, şüphe yok ki, Allah bozguncuları sevmez.

77. (Ve) Karun’a hayrı tavsiye eden zatlar, öğüt verip dediler ki: (Allah’ın sana verdiğinde) kavuştuşun dünya varlığında (ahiret yurdunu araştır) bu varlığı, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde kullar, bunun zekâtını ver, bundan fakirlere yardım eyle ki, bu varlığın faidesini ahirette göresin. (ve) Ey Karun!. (dünyada olan nasibini de unutma) dünyada iken nâil olduğun hayatın, sıhhatin, gençliğin, kuvvetin, servetin kadrini de takdir et, bunları unutmuşcasına gözden çıkarma, bunlar ile ahiret hayatını da temine çalış, bunlardan meşru şekilde istifade ederek bunları sana ihsan buyurmuş olan kerem sahibi yaratıcıya kulluğa, şükre devam eyle. (ve Allah’ın sana ihsan ettiği gibi) Sen de fakirlere, zayıflara (ihsanda bulun) yurduna,vatandaşlarına yardım etmeyi bir vazife bil, herkes ile güzelce görüşmeğe, konuşmaya gayret et (ve yeryüzünde bozgunculuğu arzulama) kötü hareketlerde bulunma, servetini kötü yere kullanma, israftan, cimrilikten kaçın (Şüphe yok ki, Allah bozguncuları sevmez.) Onları gayrı meşru hareketlerden dolayı ilâhi rahmetinden mahrum bırakır.

“Cihanda merdimümsik mâlik olsa mülki Karuna”

“Cihandan göz yumunca malı el yer, kendisin yer yer”

78. Dedi ki: Bu, ancak bende olan ilim sebebiyle bana verilmiştir. O bilmedimi ki, Allah evvelki nesillerden ondan daha kuvvetli ve daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmiştir ve günahkâr günahlarından sorulmaz.

78. Karun, kendisine verilen ve ahlâki faziletlerin esasları olan öyle güzelce öğütlere rağmen yine cimrilikte devam ederek (Der ki: Bu) servet (ancak bende olan ilm sebebiyle bana verllıiştir.) ben sahip olduğum bilgi sayesinde böyle başkalarından fazla bir mala, bir varlığa sahip bulunmuş oldum. O gafil şahıs, kendisinin sınırlı bilgisinden dolayı gururlanıyor, o bilgiyi de, o varlığı da kendisine ihsan etmiş olan Kerem Sahibi Yaratıcıyı unutmuş bulunuyordu. (O bilmedi mi ki, Allah) Teâlâ (ondan evvelki nesillerden) diğer kuvvetli kavimlere mensup kimselerden olup da (ondan) o Karun’dan (daha kuvvetli ve daha çok taraftarı olan) servete, mevkie sahip (kimseleri helâk etmiştir) artık kendisinin de helâk olmayacağınıdan emin midir ki, o fani bir dünya varlığına güvenerek büyüklük taslamakta bulunup duruyor. (ve günahkârlar günahlarından sorulmaz) Onların günahları zaten Cenab-ı Hak’ca bilinmektedir. Amel defterlerinde yazılıdır. Onların ne kadar günahkârlar olduklarını melekler de onların yüzlerine bakınca anlamış oldular. Onlarıngünahlarını, anlaşılıp tâyin edilmesi için sormaya gerek yoktur. Ancak onların günahları sırf kendilerini kınamak için, azarlamak için, yüzlerine çarpmak için sorulacaktır.

“Rabbin hakkı için mutlaka onların hepsini sorguya çekeceğiz” (Nahl, 15/92)

79. Derken Kârun kavmine karşı ihtişamıyla çıkıverdi. Dünya hayatını isteyenler, dedi ki: Keşke Karun’a verilmiş olan şeyin misli bizim için de verilmiş olsa. Şüphe yok ki, o, pek büyük bir şans sahibidir.

79. Bu mübârek âyetler de nasihat kabul etmeyip görkemli bir şekilde kavmi arasında gezmeğe başlayan Karun’un bu ihtişamına karşı dünyaya eğilim gösteren bazı kimselerin bir gıpta eseri olduklarını bildiriyor. Hakiki bir ilm ile donatılmış zatların da, îman ve iyi amel sahiplerinin kavuşacakları ilâhi mükâfatların daha hayırlı bir temenni etmeye lâyık olduğunu söylemiş olduklarını haber veriyor. Bilâhara Karun’un bütün yanlışiyle helâk olduğunu gören kimselerin de uyanıp fikir değiştirdiklerini ve eğer Allah’ın korumasına kavuşmamış olsalardı, kendilerinin de öyle bir helâke mâruz kalıtş olacaklarını itiraf ettiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Karun, kendisine iyilik ve iktisad ederek hareket etmesini tavsiye eden zatlara karşı gücendi, de kendini medhetmek istedi (Derken kavmine karşı ihtişamiyle çıkıverdi) büyük bir ihtişam ile gezmeğe başladı, varlığını göstermek istedi. Yanında birçok köleleri, cariyeleri de bulunuyormuş. (dünya hayatını isteyenler) Dünya varlığına eğilim gösterenler, o ihtişamı görünce (dedi ki: Keşke Karun’a verilmiş olan şeyin) servet ve devletin bir (misli bizim için de verilmiş olsa) biz de öyle bir varlığa sahip bulunmuş olsa idik. (şüphe yok ki, o) Karun (pek büyük bir şans) birnasip, bir zenginlik (sahibidir) böyle bir temennide bulunanlar, ya mümin kimseler idi. İnsanlık hali böyle bir varlığa kavuşma arzusunda bulunmuşlardı. Belki de demek istemiştiler ki: Keşke biz de böyle bir servete sahip olsa idik de onu Allah yolunda sarfedip dursa idik, hayır ve iyilikte bulunsa idik de uhrevî mükâfata da kavuşabilseydik. Yahut bu temennide bulunanlar kâfir bir cemaat idi, onların arzuları yalnız böyle dünya varlığından ibaret olduğu için böyle hırslı şekilde bir temennide bulunmuşlardı.

80. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise dedi ki: Yazıklar olsun size! Allah’ın sevabı, îmân eden ve iyi amelde bulunanlar için daha hayırlıdır. Ona ise ancak sabredenler kavuşurlar.

80. (Kendilerine ilm verilmiş olanlar ise) Dünya ve ahiret işlerini bilen, müminlerin ahirette kavuşacakları mükâfatlara inanan seçkin bir bilgin gurubu ise (dedi ki: Yazıklar olsun size!.) yani: öyle fâni bir varlığa gıpta edilmesi hiç uygun olur mu?. Böyle bir temennide bulunmayınız (Allah’ın sevabı) ahiretteki mükâfatı (îman eden ve iyi işler yapanlar için daha hayırlıdır) onun yanında sizin temenni ettiğiniz, şeyin, o Karun’a ait servetin ne kıymeti olabilir? (ona ise) O sevaba, uhrevî mükâfata veyahut o ilm sahiplerinin bu telkinlerine bu güzel nasihatlarına ise (ancak sabredenler kavuşturulur.) bunlardan ancak haramlardan kaçınan, ibadetlere, itaatlara devam eden zatlar faydalanır. Bu husustaki nasihatları, ihtarları da ancak sabırlı, insaflı zatlar güzelce kabul eder.

81. Derken onu sarayı ile beraber yere geçirdik. Ve ona Allah’tan başka yardım eden bir cemaat bulunmadı ve kendisine yardım edeceklerden de değildi.

81. Karun, münafıkça harekette bulunuyor, Hz. Musa’ya eziyet veriyor, düşmanlıkta bulunmaktan geri durmuyordu, durumunu düzeltecek bir kabiliyetten mahrumbulunuyordu. Binaenaleyh Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Derken onu sarayı ile beraber yere geçirdik) Bulunduğu sahada bir değişme meydana geldi, bütün servetiyle ikâmetgâhı ile beraber yerlerin altına geçirildiler mahv ve yok olup gittiler. (ve ona Allah’tan başka yardım eden bir cemaat bulunmadı) onun haline şevkat göstererek ana yönelen helâkı ondan bertaraf edecek bir topluluk mevcut değildi. (ve) Kendisi de (kendisine yardım edeceklerden olmadı) kendisine yönelen bu felâketi kendisinden bertaraf edebilecek bir kuvvete, bir kabiliyete sahip bulunmuş değildi, o kadar maddî varlığından bir faide görmüş olamadı.

82. Ve dünkü gün onun yerinde olmayı temenni edenler, ertesi sabah diyorlardı ki: Vay sana! Şüphe yok ki, Allah kullarından dilediğine rızkı bol veriyor, dilediğine de az. Eğer Allah bize lûtfetmese idi elbette bizi de yerin dibine geçirmişti. Ay! Muhakkak ki, kâfir olanlar kurtuluşa eremezler.

82. Artık Karun’un bu felâketi, insanlar için bir büyük uyanma vesilesi teşkil etmekte bulunmuştu. (Dünkü gün onun yerinde olmayı temenni edenler) Biraz evvel Karun gibi bir servet ve mevki sahibi olmak arzusunda bulunanlar (ertesi sabah) onun o pek fecî şekilde yok olmasını görünce (diyorlardı ki: Vay sana!.) ne garip müthiş bir hâdise!. (şüphe yok ki, Allah kullarından dilediğine rızkını bol veriyor) Onu pek bol bir rızka kavuşturuyor (ve) dilediği kulu için de rızkını (daraltıyor) bütün bunlar bir hikmet ve fayda gereğidir. Artık ilâhi takdire razı olmalı, hayırlısını niyâz etmeli, körükörüne, bir takım boş temennilerde bulunmamalı. (eğer Allah bize lutfetmese idi elbette bizi de yerin dibine geçirmişti) Biz de Karun gibi hayırsız bir servete sahip olsa idik bizim de âkibetimiz demek ki, öyle korkunç olacaktı. Binaenaleyh elimizdeki nimetlere şükretmeliyiz, bir takımlüzumsuz temennilerde bulunmamalıyız. (Ay) Ne acaip bir hal! (Muhakkak ki, kâfir olanlar kurtuluşa eremezler.) onların âkibetleri pek korkunçtur. Evet.. Kavuştukları nimetleri kötüye kullananlar, insanlara karşı kibirli vaziyet alanlar, uhrevî hayatı inkâr ederek inkârcı bir halde yaşayanları elbetteki, selâmet ve saadete kavuşamayacaklardır. Onların âkibetleri de işte Karun’un âkibeti gibi pek korkunçtur. Artık bu Karun kıssasından öyle maddî, ve geçici varlıklarından dolayı gururlananlar, bir ibret dersi almalıdırlar. “Karun” İsrailoğullarından idi. Musa Aleyhisselâm’ın amcası “Yeshen Bin Faheşin” oğlu imiş, Tevratı tamamen ezberlemişti. Rivayete göre kimya ilmine vesair ticaret, ziraat fenlerine ve iktisadiyata ait bilgilere sahip bulunuyordu. Çehresindeki güzellikten dolayı kendisine “Nur” adı da verilmişti. Fakat Hz. Musa’ya münafıkça bir şekilde îman etmiş idi. Hz. Musa’nın ve Hz. Harun’un risalet ve peygamberliğine haset ediyor, kendisine de öyle bir makam verilmesini istiyordu. Nihayet iki yüzlülüğünü meydana koymuş, Musa Aleyhisselâm’ın gösterdiği mucizeleri sihir sanarak o mübârek Peygambere eziyet vermekten çekinmemişti. Fevkalâde bir şekilde elde ettiği servetine dünya varlığına güvenerek, fakirleri hafife almış, kendisine verilen en mühim, ahlaki nasihatlara aldırış etmemiş, artık Allah’ın kahrını tamamen hak etmişti. Kendisi de, bütün sahip olduğu servet de hârikulâde bir şekilde yerlerin altına geçirilerek mahvedilmiş onun bu müthiş âkibeti insanlar arasında darbı mesel hükmünde bulunarak bir ibret numûnesi olmuştur. Karun’un servetine, adamlarının çokluğuna ve ne şekilde yerin yarılıp kendisinin helâk olup gittiğine dair birçok ayrıntı vardır ki, onlar Kur’an-ı Kerim’de zikredilmediği için o konudaki ayrıntıyı Allah’ın ilmine havale ederiz. En doğru olan budur.

83. İşte ahiret yurdu, biz onu yeryüzünde neböbürlenmek ve ne de bozgunculuk çıkarmak istemeyen kimselere veririz ve âkibet, takva sahipleri içindir.

83. Bu mübârek âyetler de uhrevî selâmet ve saadete kimlerin kavuşacaklarını gösteriyor. Güzel amellerde bulunanların kat kat mükâfatlara nâil olacaklarına, kötü amellerde bulunanların da o amellerine göre cezaya uğrayacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (İşte ahiret yurdu) O haber verilen ahiret âlemindeki selâmet ve saadet (biz onu yeryüzünde ne böbürlenmek ve ne de bozgunculuk çıkarmak istemeyen kimselere veririz) Firavun gibi, Karun gibi ona buna karşı ululuk gösteren, fani varlığının çokluğuna güvenerek emre itaat etmeyen, yeryüzünde bozgunculuğu dinsizliği yaymaya çalışan kimseler ise o uhrevî selâmet ve saadetten ebediyyen mahrum kalacaklardır. (ve âkibet takva sahipleri içindir) Dünyadaki geçici varlığın ne ehemmiyeti vardır? Ebedi varlık, nimet ve lütuf Allah’tan korkan onun hükümlerine riayet eden, günahlardan sakınan zatlar için takdir edilmiştir, onlar böyle bir saadete ereceklerdir.

84. Her kim iyilik ile gelirse onun için ondan daha hayırlısı vardır. Her kim de kötülük ile gelirse artık o kötülük yapanlar da başkasıyla değil, ancak o yaptıktan ile cezalandırırlar.

84. Evet.. Bu dünyadan ahiret âlemine (Her kim iyilik ile gelirse) ilâhi dinle vasıflanmış, güzel amele ulaşmış, bir halde ölüp ahirete kavuşursa (onun için ondan) o getirdiği güzellikten (daha hayırlısı vardır) o güzel amelin en az on misli veya yetmiş veyahut yediyüz misli sevaba nâil olur, samimiyetine, ruhi faziletine göre kat kat mükâfata kavuşurlar. Bilakis (her kim de kötülük ile gelirse) Cenab-ı Hak’kın yasaklamış olduğu bir kötülüğü işlemiş, ondan tevbe edip af dilememiş bulunursa (artık o kötülük yapanlar da başkasiyle değil, ancak o yaptıkları ile) oişledikleri günahın tam bir misliyle (cezalandırılırlar) cezaları amellerine denk bulunmuş olur. Bu da Allah’ın bir lütfudur ki, güzelliklerin mükâfatını katkat vereceği halde kötülüklerin cezasını ise ancak o kötülüğe eşit bir surette verecektir. Ancak kâfirler, ebeydiyyen azap göreceklerdir. Çünkü onlar dünyada iken ebediyyen yaşayacak olsalar devamlı olarak küfürde sebat edeceklerine karar vermiş oldukları için cezaları da öyle ebedî olacaktır.

85. Muhakkak o zat ki, senin üzerine Kur’anı farz kıldı, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, hidayetle geleni de ve apaçık bir sapıklıkta bulunanı da daha iyi bilendir.

85. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’e teselli veriyor, onun yüce vatanına geri döneceğini bir mucize olmak üzere müjdeliyor ve Yüce Resûl’ün bir ümidi, bir çalışması olmaksızın kendisine Kur’an-ı Kerim’in vahyedildiğini bildiriyor. Cenab-ı Hak’tan başka tanrı bulunmadığını ve bütün mahlûkatın yokluğa mâruz olduklarını telkin ederek o Hz. Peygamberin Yüce vazifesini ve yalnız Hak Teâlâ’ya niyâzda bulunmasını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (Muhakkak o zat ki,) o Yüce Yaratıcı ki, (senin üzerine Kur’anı farz kıldı) sana Kur’an’ın âyetlerini indirdi veya o Kur’an’ın hükümlerine göre güzel amelde bulunmayı sana emretti, dinî bir vazife kıldı. (elbette seni dönülecek yere) Kendi vatanın olan Mekke-i Mükerreme’ye (iade edecektir.) orayı düşmanlardan temizleyerek fethe muvaffak olacaksın. Artık Ey Yüce Peygamber! Seni tasdik etmeyen, sana sapıklık isnad eden kâfirlere (deki: Rabbim hidayetle geleni de apaçık sapıklıkta bulunanı da daha iyi bilendir.) Evet.. O Yüce Yaratıcı, hangi kulunun doğru yolu tâkibettiğini, ahirette sevabı hak ettiğinitamamen bildiği gibi hangi kulunun da doğru yoldan çıkıp sapıklıkta bulunduğunu ve azaba mâruz kalacağını da hakkıyla bilir. Artık o inkârcılar, öyle müthiş bir âkibete hazırlansınlar!. Rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz, hicret için Mekke-i Mükerreme’den çıkmış, düşmanlıklarının takibinden kurtulmak için Hira Dağındaki bir mağaraya kapanmış, sonra da oradan çıkıp Mekke-i Mükememe’ye karşı bir arzu tebliğ etmiştir. Bu mübârek âyet ise Peygamber Efendimizin Allah’ın yardımı ile Mekke-i Mükerreme’ye tekrar geri döneceğini müjdelemiştir. “Ruhülbeyân” da deniliyor ki: Bu âyetin tefsirinde “vatan sevgisinin îmandan olduğuna” dair işaret vardır. Maamafih bu âyeti celîle, Peygamberlerin iftihar Hz. Muhammed’in, makâmı Mahmûd’a, ahiretteki pek yüce derecelere kavuşacağına da işaret etmektedir.

86. Ve sen kendine kitabın gönderileceğini ummuyordun, ancak Rabbinden bir rahmet olarak sana gönderilmiş oldu binaenaleyh sakın kâfirlere arka çıkma.

86. (Ve) Ey Son Peygamber!. (sen kendine kitabın gönderileceğini umuyordun) Sen vaktiyle ümmi idin, tam bir korunma içinde yaşıyordun, ilim ile, tarih ile, dinî meseleler ile meşgul olmuş değildin, kırk yaşına kadar bu hal devam etmiştir. Bu, bütün kavmince de bilinmekteydi. (ancak Rabbinden bir rahmet olarak) Sana gönderilmiş oldu. Şimdi böyle bir kitaba kavuşman, birçok hakikatları o sayede bilip insanlara tebliğe kâdir olduğun sırf bir ilâhi yardımın eseridir, peygamberlik iddiasındaki doğruluğuna açık bir delil demektir. İşte sana böyle yüce bir kitap ihsan buyuran Kerim Yaratıcı, seni vatanına da iade buyuracaktır. Seni nice muvaffakiyetlere kavuşturacak islam dinini her tarafa yayacaksın. (Binaenaleyh sakin kâfirlere arka çıkma) Onlara dost gibi görünme, onların dilediklerine cevap verme, onlara bir kıymetverme. Onlar Hz. Peygamberi kendi babalarının bâtıl dinlerine davet ediyorlardı. Resûl-i Ekrem ise Allah tarafından desteklendiği için bu teklifleri korkusuzca reddedebiliyordu.

87. Ve seni Allah’ın ayetlerinden, sana indirildiğinden sonra çevirmesinler ve Rabbine davet et ve sakın müşriklerden olma.

87. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. O kâfirler (seni Allah’ın âyetlerinden) onları okumaktan, onlar ile amel etmekten (sana) o âyetlerin (indirilmesinden sonra) seni (çevirmesinler) onların bu âyetler aleyhindeki sözlerine iltifat etme, o kâfirleri redde devam et. (ve) Onları (Rabbine) Cenab-ı Hakk’ı birlemeye, o ezeli mabûda ibadet ve itaate (davet et) onlara dinî tebliğ etmeye devamdan ayrılma (ve sakın müşriklerden olma) hiçbir hususta onlara müsaade gösterme. Onların topluluklarına iltifatta bulunma.

88. Ve Allah ile beraber başka bir tanrıya da ibadet etme, ondan başka bir ilâh yoktur. Onun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm onundur ve ona döndürüleceksinizdir.

88. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (Allah ile beraber başka bir tanrıya ibadet etme) öyle ilâhlığa sahip olmayan şeylere ibadet edilmeyeceği Resûl-i Ekrem’ce katiyyen bilinmektedir. Ancak bu kanudaki Allah’ın tebliği kâfirlerin ümitlerini kesmek, onların davetlerine Resûl-i Ekrem’in icabet etmeyeceğini kendilerine anlatmak içindir. Bununla beraber Resûl-i Ekrem’e olan bu gibi hitaplar, emredilen vazifelerin ehemmiyetine işaret için, bu vazifeleri başkalarına da işittirmek, anlatmak hikmet ve faydasına dayanmaktadır. Binaenaleyh hiçbir mümin için câiz değildir ki: (ondan başka ilâh yoktur) ilahlık, mabutluk ancak kâinatın yaratıcısına mahsustur. Başkaları asla tanrı edinilemez. Çünkü (onun zatından başka her şey helâk olucudur) Cenab-ı Hak’tan başka ezeli veebedî bir şey yoktur. Bu âlemlerdeki herşey, o ezeli yaratıcının birer kudret eseridir, hepsi de yaratılmıştır, hepsi de yokluğa kabiliyetlidir. Hepsinin de varlığı Allah’ın kudreti ile kaimdir. Artık öyle yaratılmış, yokluğa kâbiliyetli şeyler, hiç tanrı olmak vasfına sahip olabilir mi?. (hüküm onundur) Mahlukat hakkındaki hüküm, kaza ve bütün tasarruflar o yüce yaratıcıya aittir. (ve) Sizler ey o Yüce Yaratıcının kulları!. (ona) O Yüce Mabûdun yüce huzuruna (döndürüleceksinizdir) yani: Kıyamet günü hepinizi tekrar hayata kavuşturacak, yüce mahkemesine sevkedecektir. Artık dünyadaki amellerinize göre hakkınızda ilâhi hükmü, tam bir adalet ve hakkaniyetle tecelli edecektir. Binaenaleyh o âkibet düşünülmelidir, daha fırsat elde iken uyanıp kaybedileni kazanmaya çalışmalıdır, fedakârlıktan, bazı zorluklara katlanmaktan geri durulmamalıdır. Ebedi istikbali temine gayret edip muvaffakiyyeti kerim olan Yüce Yaratıcı’dan beklemelidir. İnsanlık için en mühim olan kulluk vazifesi bundan ibarettir, Ve başarı Allah’tandır.

[/toggle]