AHZAB SURESİ

Ömer Nasuhi Bilmen - Ahzab Suresi Tefsiri
Ömer Nasuhi Bilmen - Ahzab Suresi Tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Yetmiş üç âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Hendek savaşında birçok düşman grupları gelip müslümanlara karşı cephe almışlardı. O savaşa “Ahzâb” savaşı denilmiştir. Bu mübârek sûre de o gazveye ait ayetleri içine aldığı için buna “Ahzâb Sûresi” ünvânı verilmiştir. Bu mübârek surenin başlıca konuları şunlardır:

(1): İslâmiyete karşı düşmanlarmın nasıl çalışmış ve sonunda nasıl hüsrâna uğramış oldukları.

(2): Aralarında bir din kardeşliği bulunan müslümanlara hak’ka tevekkül ve kalp temizliği akrabalık haklarına riâyet etmeleri.

(3): Resûl-i Ekrem’in müminlere kendi nefslerinden daha önce olduğu ve mübârek eşlerinin müminler için birer mânevi anne bulundukları ve akrabanın birbiriyle olan güzelce münasebetleri.

(4): Cenab-ı Hak’kın mübârek Peygamberlerinden almış olduğu ahd ve yemin.

(5): Ahzab savaşında müslümanların başlangıçta görmüş oldukları korkunç vaziyet ve daha sonra galibiyete kavuşmaları. Ve bu sırada münafıkların pek haince olan kuruntularını teşhir.

(6): Ahzâb savaşında müminlerin ne büyük bir imân kuvvetine mazhar oldukları ve ne gibi mükâfatlara kavuştukları, kâfirlerin de nasıl bozguna, cezaya uğrayacakları.

(7): Peygamber Efendimizin eşleri olmakşerefine sahip olan muhterem annelerimizin ne gibi vasıflara sahip ve ne gibi yüce derecelere nâil bulundukları ve onların ahlâki üstünlükleri.

(8): Hakkiyle İslâmiyet’le şereflenmiş olan erkek ve kadın zümrelerinin ne kadar büyük mükâfatlara aday oldukları ve Cenab-ı Hak ile mübârek Peygamberinin emirlerine ne derece itaatle mükellef bulundukları.

(9): Peygamber Efendimiz ile azatlısı olan bir sahabi arasındaki bir konuşma ve o zâtın kendisinden alâkasını kesmiş olduğu eşiyle Resûl-i Ekrem’in ne gibi bir hikmete binaen evlendiği ve böyle Allah tarafından takdir ve müsaade buyurulmuş olan bir meşru muameleden dolayı bir sıkıntıya, bir yanlış anlamaya mahal bulunmadığı.

(10): Resûl-i Ekrem’in, Son Peygamber olduğu ve ümmetinden olan erkeklerden hiçbirinin soy bakımından babası olmadığı.

(11): Müslümanların nasıl bir zikr ile, tesbih ve tehlil ile mükellef ve meşgul oldukları ve nasıl bir ilâhi lütufa mazhar bulundukları.

(12) Peygamber Efendimizin ne gibi yüksek vasıflara sahip olarak Peygamber gönderilmiş olduğu ve müslümanlara neleri müjdelediği ve kâfirler ile münafıklardan ne kadar kaçınmakla mükellef bulunduğu.

(13) Karılarını boşamoş müslümanların ne yolda hareket edecekleri ve Resûlullah’ın hangi kadınlar ile evlenmesinin meşru olduğu ve onlardan dilediğini nikahı altında tutup tutmayacağı ve onlardan başkasiyle artık evlenemeyeceği.

(14): Resûl-i Ekrem’in evine müminlerin ne şekilde girecekleri ve kimlerin hanelerine girmekte bir mes’uliyet bulunmadığı.

(15): Resûlullah hakkında Cenab-ı Hak’kın ve meleklerin şefkati ve müminlerin Selat ve Selâm ile mükellef olmaları.

(16): Hz. Peygambere ve müminlere eziyet verenlerin nasıl lânete ve şiddetli azaba uğrayacakları.

(17): Peygamber Efendimizin muhterem eşlerinin ve diğer İslâm amlelerinin nasıl örtünmeye riayet edecekleri ve bu şekilde tanınıp bir eziyete mâruz kalmamaları.

(18): Kalpleri nifaktan, kötülükten boş olmayanların da kötü asılsız işlerinden dolayı nasıl bir cezaya lâyık oldukları ve bu husustaki ilâhî kanunun bütün eski kavimler hakkında cereyan etmiş olduğu.

(19): Kıyametin vaktini Cenab-ı Hak’tan başkasının bilmediği ve o günde kâfirlerin ne kadar ceza çekecekleri ve ne kadar pişmanlıklar gösterecekleri.

(20): Üzerlerine düşen vazifelere riayet ile takva ile vasıflanmış olan müminlerin de ne kadar ilâhî lütuflara ve büyük bir başarı ve kurtuluşa nâil olacakları.

(21): Semâların ve yerin kabul etmeye cesaret edemedikleri emaneti insanların yüklenmiş oldukları; ve bu emânete riayet etmeyenlerin büyük mes’uliyeti ve münafıkların, müşriklerin de ebedî azaba uğrayacakları, ehli imânın ise tövbelerinin kabul edilmesiyle ilâhi merhamete nâil olacaklarını müjdelemek.

1. Ey Peygamber! Allah’tan korkmaya devam et ve kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphe yok ki, Allah alîm, hakîm bulunuyor.

1. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin yüce sıfatlarını bildirerek Resûl-i Ekrem’e sakınmayı, ilâhi vahye tâbi olmayı ve Allah’ın zatına tevekkülü tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Ey peygamberlik şerefine sahip olan zât!. Allah Teâlâ’nın Resûl-i Ekrem’ine böyle peygamberlik ünvaniyle hitab buyurması, Hz. Peygamber’in yüksek şânına işareti içermektedir. (Allah’tan korkmaya devam et) üzerine düşenpeygamberlik görevini ifa hususunda sabr ve sebattan ayrılma (ve kâfirlere ve münafıklara itaat etme) hiçbir korku veya ümide binaen onların arzularına, bir ilâhi müsaade bulunmadıkça asla meyil gösterme, çünkü onlar Allah’ın da, senin de düşmanlarındır. (Şüphe yok ki, Allah alim)dir. O’nun dinî herşeyi hakkiyle kuşatmıştır. O dinsizlerin de bütün amel ve davranışlarını bilmektedir ve Allah Teâlâ (hâkim) dir. Bütün beyanatı hikmet ve menfaat gereğidir. O Yüce Yaratıcı işte bu gibi bütün yüce vasıfları toplamış (bulunuyor) artık O’nun bütün emirlerine, yasaklarına, tam manasıyla uymak, elbette ki, icabetmektedir. Bu gibi emirleri, yasakları, Yüce Peygamberimiz vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.

2. Ve sana Rabbinden vahy olunana tâbi ol. Muhakkak ki, Allah ne yapar olduğunuzdan haberdardır.

2. (ve) Ey Yüce Peygamber!. (Sana Rab’binden vahy olunana tâbi ol) O’nun bütün vahy ve ilham buyurduğu şeylere riayet edilmesi, insanlık için pek gereklidir, başarı ve kurtuluş sebebidir. İşte takvaya, ehli küfr ve nifaka uymamaya, ve Allah korkusu ile vasıflanmaya ait ilâhi vahy de bu cümledendir. (Ve muhakkak ki, Allah) Teâlâ ey Yüce Peygamber! Ve ey bütün insanlar! Sizin (ne yapar olduğunuzdan haberdardır.) kâfirlerin, münafıkların da bütün yaptıkları, düşündükleri şeyler Cenab-ı Hak’ca malûmdur. Artık herkes, kendisinin fiil ve amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bunu düşünmelidir.

3. Ve Allah’a tevekkülde bulun, vekil olmaya Allah yeter.

3. (Ve) Ey Allah’ın kulu!. Her işinde (Allah’a tevekkülde bulun) kendi tedbirine güvenme, her hususta Cenab-ı Hak’ka güven, muvaffakiyeti O’ndan bekle (vekil olmaya) kullarını koruma ve himâye buyurmaya, bütün işlerde muvaffakiyeti yüce zatından beklemeğe (Allah yeter) başkalarına itimada hacet yok.Her kul, işlerini Cenab-ı Hak’ka bırakarak başarıyı O’ndan beklemelidir.

§ Bu âyetlerin iniş sebebi olmak üzere İbni Abbas Hazretlerinden şöyle riâyet olunuyor: Mekke ahalisinden Velidibnil Mugayre ve Şeybe gibi bazı kâfirler, Hz. Peygamber’e müracaat ederek onların dinlerini yermemesi ve putların onlara şefaat edeceğini söylemesi şartiyle kendisine mallarının bir kısmını vereceklerini söylemişler, Medine-i Münevvere’deki münafıklar ile Yahudiler de Resûl-i Ekrem’in iddiasından vazgeçmediği takdirde öldürüleceğini söyleyerek o mübârek Peygamberi korkutmak istemişlerdi. İşte bunun üzerine bu mübârek âyetler inmiş, Resûl-i Ekrem’e teminat vermiştir.

4. Allah bir kişi için içerisinde iki kalp yaratmamıştır. Ve kendilerinden zıharda bulunduğunuz eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır ve evlâtlıklarınızı da sizin oğullarınız kılmış değildir. O sizin ağızlarınızdaki bir lâkırdınızdır. Ve Allah hakkı söyler ve O, doğru yola irşâd buyurur.

4. Bu mübârek âyetler, bir kişinin içindeki boşlukta iki yürek bulunmadığını, bir kadının da bir erkeğin hem eşi, hem de anası olamayacağını bildiriyor, zıhar denilen muameleden kaçınılmasına işaret buyurmuşlar. Ve herhangi bir şahsın da babası biliniyor ise ona nisbet edilmesini, bilinmiyorsa müslüman olduğu takdirde dinen kardeş ve dost olacağını ve kasıtlı olmayan bir hatanın af edilmiş bulunduğunu ve Cenab-ı Hak’kın yüce vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah bir kişi için içerisinde iki kalp yaratmamıştır) Herkesin içerisinde hikmet gereği bir kalp yaradılmıştır. Kalp, ruhun asıl madenidir, bütün kuvvetlerin bir kaynağıdır, Allah Teâlâ’nın izniyle bedenin bir idarecisidir. İki kalp olsa idi hayatında intizam kalmaz, aynı anda farklı tedbirler, hadiseler yüz gösterirdi. Vaktiyle Arap’lar sanıyorlarmış ki, her zekikimsenin iki kalbi vardır. Hatta Ma’meri Fihrî için hafızasındaki kuvvetinden dolayı “iki kalbi vardır” derler imiş. Ma’mer de dermiş ki: Benim iki kalbim vardır. Birisiyle hafızama aldıklarım, Muhammed -Aleyhisselâm-ın hafızasına aldıklarından ziyadedir. İşte bu ayeti kerime, öyle bir iddiada bulunânları yalanlamış bulunuyor. Tefsiri Merağ-ı. (Ve) Ey Müslümanlar!. Allah Teâlâ (kendilerinden zıhırda bulunduğunuz eşlerinizi, sizin analarınız kılmamıştır) binaenaleyh bir kişi eşine hitaben: Sen benim üzerime anamın arkası gibisin” demekle o kadın o kişinin anası olmuş olmaz. Böyle bir tâbir, cahiliyet zamanında boşamak sayılıyordu. İslâm hükümlerine göre ise böyle bir zıharda bulunan kimse, şer’an belirlenmiş kefareti yerine getirmedikçe o eşiyle cinsel ilişkide, şehvetle temasta bulunamaz. Bu zıhar meselesi için “Mücadele Sûresi”nin izahına müracaat!. (Ve) Nitekim Allah Teâlâ (sizin evlâtlıklarınızı da) babalarından başkasına evlât olarak isnât edilenleri de, köleleri de (sizin oğullarınız kılmış değildir) onlar, asıl babaları kimler ise o kimselerin evlâdıdır. Cahiliyet zamanında ve İslâmın başlangıcında bir kimse başkasının oğlunu evlâtlık edinince, yani: Kendisine oğul edinince onun hakkında soy bakımından oğul hükmü geçerli olurdu. Nitekim Resûl-i Ekrem de peygamberlik gelmeden önce Zeyd ibni Harise’yi, Hz. Ömer de Âmir İbni Rebia’yı ve Ebu Huzeyfe ve Sâlim’i oğul edinmişlerdi. Bu âyeti kerime, bu muameleyi ibtâl etmiştir. (O) öyle zıhârda bulunmak ve başkasının evlâdını kendilerine evlâd edinmek (sizin ağızlarınızdaki bir lâkırdınızdır.) Hakikate uygun olmayan soyut bir iddiadan ibârettir. Bir kişinin içinde iki kalp olmadığı gibi bir kimse de iki kimsenin oğlu olamaz ve bir kadın da kocasının hem eşi, hem de annesi bulunamaz. Böyle boş lakırdılardan sakınmalıdır. (Ve Allah hakkı söyler) Gerçeğe uygun, hakikaten sâbit olan şeyi beyânbuyurur. (ve o) Hikmet Sahibi Yaratıcı, kullarını (doğru yola irşâd buyurur) bütün insanlığa selâmet yolunu göstermekte bulunmuştur. Artık insanlar, kendi yanlış sözlerini bırakmalıdırlar, Cenab-ı Hak’kın beyanlarına riayetten ayrılmamalıdırlar.

5. Onları babaları adına çağırınız. O, Allah katında adalete daha yakındır. Eğer onların babalarını bilmiyorsanız artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir ve dostlarınızdır. Ve sizin için kendisinde hatâ ettiğiniz şeyden dolayı bir günah yoktur. Fakat kalplerinizin kastettiği şeyden dolayı günah vardır ve Allah Teâlâ çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

5. Artık ey insanlar!. (Onları babaları adına çağırınız.) Kendinize oğulluk edindiğiniz kimseleri kendinize oğul olarak nisbet etmeyiniz, asıl babaları kimler ise onlara nisbet ediniz. Mesela: Harise’nin oğlu Zeyid “deyiniz” Hz. Muhammed’in oğlu “Zeyid” demeyiniz. (O) Asıl babalarına nisbet etmek (Allah katında adalete daha yakındır) Gerçek şu ki evlât edinmek bir şefkat ve bir ihsan eseri ise de gerçeğe aykırı olduğu için adalete uygun değildir ve bazı sakıncalardan uzak da olmayabilir. (Eğer onların babalarını bilmiyorsanuz artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir ve dostlarınızdır.) onlara ey din kardeşlerimiz ey dinen dostlarımız!. Diye hitâb ediniz. (Ve sizin kendisinde hatâ ettiğiniz şeyden dolayı bir günâh yoktur) kasıtlı olmaksızın bir yanlışlık veya bir dil sürçmesi neticesi olarak yaptığınız ve söylediğiniz şeylerden dolayı günahkâr olmuş olmazsınız. Meselâ bir şahıs yanlışlıkla babasının gayrısına nisbet etmekten dolayı bir günah olmaz. (Fakat kalplerinizin kastettiği şeyden) dolayı günâh vardır. Böyle bir şey yasaklanmış olduğu halde bunu bilerek işleyen veya bunu işlemeye kalben karar veren Allah katında mes’ul olur. (ve Allah Teâlâ çok yarlıgayıcı) dır. Binaenaleyh, tövbe ve istiğfareden kullarını affettiği gibi hataen işlenilen kusurlardan dolayı da işleyenlerini sorumlu tutmaz ve o Kerem Sahibi Mabûd (çok esirgeyicidir) onun rahmeti cihanşümuldür. Onun içindir ki, insanlığa bu gibi ilâhi hükümlerini beyan buyuruyor ki, bu hikmet dolu hükümlere uyarak selâmete, saadete nâil olsunlar.

6. Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha önce gelir. Ve onun eşleri de müminlerin anneleridir. Akraba olanlar da Allah’ın kitabında birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız müstesnâ. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.

6. Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında kendilerinden daha tercihe şayan olduğunu, mübârek eşlerinin de müminlerin mânen anneleri bulunduğunu bildiriyor. Müminlerin arasında verasetin nasıl işleyeceğine ve vâsiyetin câiz olduğuna işaret buyuruyor. Diğer azim sahibi Peygamberlerden dinî hükümleri ümmetlerine tebliğ hususunda kuvvetli söz alınmış olduğu gibi Son Peygamber Hazretlerinden de öyle bir söz alınmış bulunduğunu ve bu söze ne derece riayet edilmiş olduğuna dair ne gibi bir sebeb ve hikmete binaen soru sorulacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Peygamber) insanlığı ilâhi dinden, kulluk vazifelerinden haberdar ederek saadet yoluna sevketmeğe Allah tarafından görevlendirilmiş olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm (müminlere kendi nefslerinden daha önce gelir.) daha tercihe şayandır. Çünki müminlerin hakiki bir hayata, ebedî bir saadete nâil olmaları ancak o Yüce Peygamber sayesinde mümkün olacaktır. Binaenaleyh dinî ve dünyevî her hususta o Yüce Peygamberi rehber edinmelidir, onun yolunda fedakârlığı, kendi nefisleri uğrundaki fedakârlığa takdim ve tercihte bulunmalıdırlar. İnsanların kendi nefsleri, çok kere kendilerinibir takım kötü arzu ve isteklere mübtela ederek mânevi hayattan mahrum olmalarına sebebiyet verir. O Resûl-i Ekrem ise bütün insanları yüce tebliğleri ve uyaniları ile aydınlatmaya çalışarak onları mutlu bir hayata nâil kılmak ister. Artık öyle mübârek, şefkatli bir Yüce Peygamber, her insan için onun nefsinden binlerce kat daha kıymetli, daha faideli değil midir?. Artık bir cânânı hakiki olan o muhterem Peygamber uğrunda bu fani hayatı feda ederek o sayede ebedî, mutlu bir hayata kavuşmayı hangi bir akıllı kimse, temenni etmez?.

“Canlar fedâ muhabbet cânâna ser değil”

“Terki ser etmek ehli dîle bir hüner değil”

§ Rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz, Tebük seferine azmederken sefere çıkmaları için insanlara emretmiş, bir takım kimseler ise “babalarımızdan, analarımızdan izin isteyelim” diye o yüksek emre derhal uymamışlardı. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil olmuştur. İşaret buyurulmuş oluyor ki: Din hususunda Resûl-i Ekrem Hazretleri, bütün ümmetine göre bir mânevî babadır ki, umumun ebedî hayatı onun sâyesinde sağlanmış olacaktır. Ve onun sayesindedir ki, müminler birbirinin dinen kardeşi bulunmaktadırlar. Ebussuud Tefsiri (Ve onun) O mübârek Peygamberin muhterem (eşleri de müminlerin) mânen (anneleridir) şayan ve hümet hususunda ve kendileriyle evlenmenin haram olması ve ihtiram hususunda en yüksek anneler hükmündedirler. Fakat veraset gibi, kendilerine bakmak gibi hususlarda sâir namahrem kadınlar hükmünde bulunmuşlardır. (Akrabalar da) Aralarında soy bakımından yakınlık bulunan kimseler de (Allah’ın kitabında) levh-i mahfuzda tesbit edildiğine veya Kur’an-ı Kerim’in bu ayetine göre (birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden) mirasa kavuşma hususunda (daha yakındır) bunlar duruyorken onların mirasını başkaları alamazlar. (Ancakdostlarınıza bir iyilik yapacak olmanız müstesnâ) yani: Onlara hayatınızda bir vasiyet yapmış olursanız o, usulü dairesinde câiz bulunmuş olur. (bu) anlatılanlar, Resûl-i Ekrem’in üstünlüğü, tercihe daha lâyık oluşu ve verasetin kimlere ait olacağı (kitapta) levh-i mahfuzda ve Kur’an-ı Kerim’de (yazılmış bulunmaktadır.) Artık buna riayet icabeder.

§ Deniliyor ki: İslâm’ın başlangıcında hicretle ve dinen dostluk ve kardeşlik ile veraset geçerli bulunmakta idi. Mesela: Bir muhacir, bir ensariye ve bir mümin kendisine kardeş edindiği bir mümine varis olabilirdi. Bu âyet ise bu veraset mes’elesini kaldırmış, verasetin mümin akraba arasında geçerli olacağını bildirmiştir.

7. Ve hatırla ki, biz Peygamberlerden misâklarını almıştık ve senden ve Nuh’tan ve İbrahim’den ve Musa ile Meryem’in oğlu İsa’dan da misak almıştık ve onlardan pek mühim bir misak ahd, and almış olduk.

7. (Ve) Ey Resûl-i Ekrem!. (Hatırla ki, biz Peygamberlerden misâklarını almıştık) risâletlerini tebliğ, ümmetlerini ilâhi dine davet ilâhi hükümleri onlara telkin edeceklerine dair sağlam ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Özellikle ey Son Peygamber!. (Senden ve) Resûllerin ilki olan (Nuh’tan ve) peygamberlerin babası bulunan (İbrahim’den ve) İsrailoğulları Peygamberlerinden ilk kitap sahibi olan (Musa ile) İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin sonu olan (Meryem oğlu İsa’dan da) ahd ve yemin almıştık. Hepsi de üstlendikleri vazifeleri ifâ edeceklerıne dair söz vermişlerdi. (ve onlardan) O mübârek Peygamberlerden (pek mühim bir misâk) bir ahd ve yemin (almış olduk) onların hepsi de yüce şân veya yemin ile pekiştirilmiş bir ahitte, sözleşmede bulunmuşlardı.

8. Tâki, o sadıklara sadakatlarından sual etsin ve kâfirler için de pek acıklı bir azap hazırlamıştır.

8. Bu ahd ve yemin alınmasındaki sebep ve hikmete gelince onu da Hak Teâlâ Hazretleri şöylece beyan buyuruyor: (Tâki o sadıklara) O seçkin Peygamberlere ahirette (sadakatlarından sual etsin) üstlenmiş oldukları vazifeleri nasıl ifâ etmiş olduklarını kendilerinden Cenab-ı Hak sorarak meydana çıkarmış olsun, kendilerini ve kendilerine tâbi olanları mükâfatlara yüksek makamlara nâil buyursun. (ve) Hesaba tâbi olacak olan (kâfirler için de pek acıklı bir azap hazırlamıştır) O Peygamberlere muhalefet edip de inkârcı bir halde ölmüş olanlar da o ebedilik âleminde lâyık oldukları şiddetle cezalara mâruz kalacaklardır.

9. Ey imân edenler! Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayınız. O vakit ki, size düşmanlarınız tarafından ordular gelmişti. Biz de onların üzerlerine hemen bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Ve Allah ne yapar olduğunuzu görüyordu.

9. Bu mübârek âyetler, Hendek savaşı esnasındaki dehşet verici vaziyeti gösteriyor. Düşmanların mühim kuvvetlerine karşı korkunç bir durumda kalan müslümanların imdadına ne gibi ilâhi kuvvetlerin yetişmiş olduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Resûl-i Ekrem’e tâbi olan İslâm mücahitleri!. (Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayınız) onun şükrünü ifâya çalışınız (o vakit ki, size) düşmanlarınız tarafından (ordular gelmişti) Ahzâb denilen Kureyş, Gatfan kabilelerinden ve Kureyze ve Nadîr Yahudi’lerinden meydana gelen on iki bin kadar düşman erleri Medine-i Münevvere civarına yaklaşmışlardı. Bundan haberdar olan Peygamber Efendimiz, Selmani Farisî’nin işareti üzerine Medine-i Münevvere’nin önünde büyük bir hendek kazdırmıştı ve üçbin kadar İslâm mücahidi ile hendek muhafaza altına alınmıştı, düşman da hendek kenarına gelmişti. Bu sırada idi ki, büyük bir rüzgâreserek düşman kuvvetlerini tarumar etti. İşte Cenab-ı Hak, bunu şöylece bildiriyor: (biz de onların üzerlerine) O düşman kuvvetlerine karşı (hemen bir rüzgâr) gönderdik ki, Seba rüzgarından ibaret bulunuyordu. (ve) Ey İslâm erleri!. (sizin görmediğiniz ordular göndermiştik) ki, bunlarda ikibin melekten oluşuyordu. Bu vasıtalar ile o düşman orduları parçalanmış, mağlûbiyete uğratılmış, Medine-i Münevvere kuşatmadan kurtarılmış oldu. (ve Allah) O Yüce Yaratıcı, ey müminler!. (Ne yapar olduğunuzu görüyordu) Nasıl düşmandan korkarak hendek kazdığınızı, nasıl bir savaş vaziyeti aldığınızı ve Allah’ın yardımına sığındığınızı, görüp biliyordu. Onun içindir ki, düşmanlarınızı yenilgiye uğratarak sizi zafere kavuşturdu.

10. O vakit ki, size hem üstünüzden gelmişlerdi hem de aşağı tarafınızdan ve o vakit ki, gözler kaymış ve yürekler gırtlaklara kavuşmuş ve Allah’a türlü türlü zanlar ile zanda bulunuyordunuz.

10. (O vakit ki,) öyle bir zamanda sizi zafere nâil buyurdu ki, (size hem üstünüzden) vâdinin doğu tarafındaki yüksek cihetinden düşmanlarınız (gelmişlerdi) Gatfan oğulları ve onlara tâbi olan ehli Necd ve Kureyze ve Nadir Yahudileri o taraftan hücum göstemekte bulunmuşlardı. (hem de aşağı tarafınızdan) vadinin batı tarafındaki aşağı cihetinden Kureyş taifesi ve Kinâne oğulları ve ehli Tiâme kavimleri toplanıp gelmişlerdi. (O vakit ki, gözler kaymış) Hayret içinde kalarak vaziyetini kaybetmiş (ve yürekler gırtlaklara kavuşmuştu) yani: Pek şiddetli bir korku ve ıstırap içinde kalmıştı. (ve Allah’a türlü türlü zanlar ile zanda bulunuyordunuz) samimi müminler, Cenab-ı Hak’kın vadini yerine getirerek kendilerini zafere nâil buyuracağına veya kendilerini bir hikmet gereği imtihana tâbi tuttuğuna kani oluyorlardı. Kalpleri zayıf olanlar ve münafıklarda ileride beyânolunacağı üzere dedikoduda, kötü zânda bulunuyorlardı.

11. İşte orada müminler imtihana tutulmuşlardı ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.

11. (İşte orada) O Hendek vak’ası vaktinde (müminler imtihana tutulmuşlardı) samimi olan müminler ile münafıklar anlaşılmış, metin, sabit olan zâtlar ile korkak, sarsılan şahıslar ortaya çıkmışlardı. (Ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.) Vaziyetlerinin dehşetinden dolayı kalpleri titremekte bulunmuştu.

12. Ve o vakit münafıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar diyordu ki, Allah ve Resûlu bize bir aldatıştan başka vaad etmiş olmadı.

12. Bu mübârek âyetler de Hendek savaşında münafıkların ve inancı zayıf olanların kötü kuruntularını ve göstermiş oldukları aldatmaları bildiriyor. Öyle kimselerin düşmanlara karşı ne kadar itaatte bulunacaklarına işaret ve onların yapmış oldukları ahde riayet etmemekten dolayı sorumlu olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve o vakit) O halkın heyecanlar içinde kaldığı Hendek savaşı zamanında (münâfıklar ve kalplerinde bir hastalık) inanç zayıflığı (bulunanlar diyordu ki: Allah ve Resûlü) İslâmiyet’in yücelmesine ve zaferlere nâil olmasına dâir (bize bir aldatıştan başka birşey vâd etmiş olmadı) halbuki, biz şimdi böyle tehlikeli bir düşman hücumu karşısında bulunuyoruz. Binaenaleyh o yoldaki vâdlar, asılsız şeylerden başka değil, bizi babalarımızın dininden ayırmak, yurdumuza hâkim olmak için yapılmış boş vâdler. Böyle söyleyen münafıklardan maksat, Abdullah ibni Übeyy ve arkadaşları gibi kimseler idi. Bunlar diyorlardı ki: Muhammed -Aleyhisselâm- bize fütuhata nâil olmaktan bahsediyor, halbuki, şimdi korkusundan hendek kazdırıyor, düşmana karşı çıkmaktankorkmakta bulunuyor.

§ Rivayet olunuyor ki: Düşman kuvvetlerinin Medine-i Münevvere’ye hücum edememeleri için hendek kazılırken pek büyük bir kaya çıkmıştı, bunu kolaylıkla kıramıyorlardı. Peygamber Efendimiz, mübârek eline bir külünk aldı, Bismillâh diyerek o kayaya bir külünk vurdu, kayanın üçte biri koptu. Ve kayadan bir kıvılcım çıktı, Şam tarafına sıçradı. “Allahuekber!. Bana Şam’ın anahtarları verildi, Vallahi ben şimdi Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum” diye buyurdu. Sonra külüngü bir daha vurdu, kayanın bir parçası daha koptu. İran tarafına bir kıvılcım sıçradı, bu defa da: “Allahuekber!. Bana Fars ikliminin anahtarları verildi, şu anda Medâini Kisranın beyaz köşklerini görüyorum” dedi. Daha sonra bir daha Bismillâh diyerek vurdu, o kaya tamamen yerinden koparılmış oldu ve çıkan bir kıvılcım Yemen tarafına sıçradı ve “Allahuekber!. Bana Yemen’in anahtarları verildi, ben şimdi San’anın kapılarını görüyorum” diye buyurdu. “Ve bunlar müslümanlara nasib olacaktır, bunları bana Cibril-i Emin müjdeledi” diyerek ashabına müjde verdi. Gerçekten de daha sonra bütün bu beldeler İslâm orduları tarafından fethedilmiştir. İşte Resûl-i Ekrem’in bu gibi müjdeleri ile o münafıklar alayda bulunuyorlardı.. O geçidi bir hâdiseden dolayı ye’se düşerek Hz. Peygamber’in müjdelerinin bir aldatıştan ibaret olduğuna inanıyorlardı.

13. Ve o vakit onlardan bir tâife demişti ki: Ey Yesrîb ahalisi! Sizin için bir duracak yer yok. Artık geri dönünüz ve onlardan bir zümre de Peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki: Muhakkak evlerimiz açıktır. Halbuki, onlar açık değildi. Onlar kaçmaktan başka birşey dilemiş olmuyorlardı.

13. (O vakit) O Hendek olayı zamanında (onlardan) o münafıklardan Evs ibni Kıptî ve arkadaşları gibi bir tâife de demişti ki: “Ey Yesrîb ahalisi” Ey Medine ile civarında durankimseler!. (Sizin için bir duracak yer yok) Bu ordugâhta durmanız muvafık değil, vaziyetiniz korkunç (artık geri dönünüz) kaçıp kendi evlerinize dönünüz, böyle bir savaşa iştirâk etmeyiniz. Yahut islam dininin bırakip eski dininize dönünüz (ve onlardan) o samimi İslâmiyet’ten mahrum kimselerden Harîs oğullan ve Selem oğulları gibi (bir zümre de Peygamberden izin isteyerek diyorlardı ki: Muhakkak evlerimiz açıktır) müstahkem bir halde bulunmuyor, düşmanların saldırısına mâruz bulunmaktadır, bize izin ver de hânelerimize dönelim. (Halbuki, onlar açık değildi) Onların evleri bozuk, korunmasız bir hâlde bulunmuyordu (onlar firar etmekten başka birşey dilemiş olmuyorlardı) öyle bir bahane ile savaş alarından ayrılıp kaçmak istiyorlardı.

14. Eğer onların üzerlerine her taraflarından girilse, sonra da kendilerinden fitne istenilecek olsa idi elbette onu meydana getirirlerdi ve bu hususta ancak pek az dururlardı.

14. (Eğer onların üzerlerine her taraflarından) Bir galibiyet neticesi alarak (girilse) onların evleri düşmanlan tarafından ele geçirilse (sonra da kendilerinden fitne istenilecek olsa idi) dinden dönmeleri, müslümanlara karşı savaşta bulunmaları kendilerine teklif olunsa idi (elbette onu) o kendilerinden istenilen bu fenâ hususu meydana (getirirlerdi) o istenilen şeyi kabulden çekinmezlerdi. (Ancak pek az tevakkuf ederlerdi.) O fitneci hareketten fazlaca geri durmazlardı.

15. Halbuki, onlar geriye dönmeyeceklerine dâir evvelce Allah’a kesin olarak taahhütde bulunmuşlardı. Allah için yapılan bir taahhüt ise sorulmuş olacaktır.

15. (Halbuki onlar) öyle fitnelere kapılanlar (geriye dönmeyeceklerine dâir) İslâm ordusundan ayrılıp bozulmuşca bir vaziyet almayacaklarına ait (evvelce) Hendekgazvesinden önce (Allah’a kesin olarak teahhütte bulunmuşlardı) kâfirlere karşı savaşta bulunmaktan firar etmiyeceklerine dair söz vermişlerdi. Kısaca Harîse oğulları, Uhud savaşında böyle bir ahidde bulunmuştu. (Allah için yapılan bir taahhüt ise sorulmuş olacaktır.) O taahhüde riayet edilip edilmemesi ahiret gününde bir hesaba tâbi olacak, riâyet edilmemiş olması, büyük bir mes’uliyet icabedecektir. Artık böyle bir âkibeti düşünmek lâzım gelmez mi?.