NUR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Medine-i Münevverede nâzil olmuştur. Altmış dört âyeti kerimeyi kapsar. Bu sûredeki dört âyeti kerime, bütün kâinatı, ilâhi bir nurun ziyaları içinde bıraktığını, bütün mahlûkata o kutsî nurun hayat verici olduğunu pek beliğ, güzel bir harici misâl ile dikkat nazarlara sunduğu için bu aydınlık saçan sûreye “Nûr Sûresi” ünvanı verilmiştir. Bu sûrei celîlenin kapsadığı başlıca konuları şunlardır:

1. İslâm Cemiyeti’nin temiz bir hayat içinde yaşamalarını temin edecek bir kısım cezai hükümler.

2. İslâm cemiyetlerinin gelişmeye nâil olacaklarına, bu cemiyetler arasında ahlâka, nezahate muhalefet edenlerin hallerini ıslaha ne şekilde çalışılacağı.

3. İffet ile, güzel ahlâk ile vasıflanmış namuslu müslüman kadınlar hakkında hürmete aykırı, şereflerini ihlâl edecek boş, haince, sözlerden yakıştırmalardan kaçınmanın lüzumu.

4. İslâmiyetin bütün ufukları aydınlatacak ilâhi bir nur olduğu, bu kutsî nurun daima insanlık âlemine aydınlık saçıp asla sönmiyeceğini müjdelemek.

5. İctimai hayatın temizlenmesini ve yücelmesini temin için ne şekilde hareket edileceğini emir ve tavsiye.

6. İman nimetinden mahrum olanların pek karanlık vaziyetlerini tasvir ve onları uyandırmak için en kuvvetli delilleri getirmek, alâmetleri beyan.

7. Müminlerin yüce Peygamberimize karşıalacakları hürmetkârane vaziyetlerin ve İslâmi ahlak kurallarına uymanın gereğine emir ve işaret.

1. Bu bir sûredir ki, bunu indirdik ve bunu farz kıldık ve bunda açık açık âyetler indirdik gerektir ki, düşünesiniz.

1. Bu mübârek âyet, bu sûrenin yüceliğine, bir takım hükümleri muhtevi olduğuna ve bunun nûzulündeki hikmet ve menfaate işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Biliniz ki (bu) Nûr sûresi (bir suredir ki) şerefi yüce, içindekiler pek mühim bir Kur’an sûresidir ki (bunu) kudret ve azametli Levh-i Mahfuz’da Cibril-i Emin vasıtasiyle Resûl-i Ekrem’e (indirdik) ihsan buyurduk. (Ve bunu farz kıldık) bu suredeki hükümleri kesin bir sekilde takdir veya vahyeyledik, onlara uyulması icabetmektedir. (ve bunda) bu mübârek surede (açık açık âyetler indirdik.) Hadlere, dinin esaslarına, öğütler, ve ibret veren misallere dair pek açık âyetler indirmiş olduk, (gerektir ki, düşünesiniz) bu âyetleri güzelce düşünüp ve tefekkür ederek nasihat alasınız, gerektirdiği gibi hareketinizi tanzim edesiniz. Çünkü umumun selâmeti, bunlara uymakla temin edilmiş olur.

2. Zina eden kadın ile zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Allah’ın dinindeki bir emri tatbik ederken bu ikisi hakkında bir acımak sizi tutmasın ve bunların cezalarına tatbik edilirken müminlerden bir taife de şahit bulunsun.

2. Bu mübârek âyetler, zina rezaletini işlemiş olan erkekler ile kadınlar hakkındaki şeri hükmü beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yetkili olan hâkimler!. (Zina eden kadın ile zina eden erkekten her birine) zinaları usulen sabit olunca (yüzer değnek vurun) vücutlarının belirli yerlerine kamçı ile veya değnek ile yüzer darbede bulunun. Köleler ile cariyeler hakkında ise bu cezanın yarısı tatbik edilir,yani herbirine ellişer değnek vurulur. (Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız) ilâhi hükümlere son derece riayetkâr olmamız gerektiği için artık (Allah’ın dininde) ona itaat husunda onun hadler hakkındaki emirlerini hükümlerini tatbik ederken (bu ikisi hakkında) zina eden erkek ile zina eden kadına karşı (bir acımak) bir acıma ve merhamet (sizi tutmasın) ilâhi hüküm ne ise onu yerine getirin. Çünkü kamunun selâmeti onunla kaimdir. (ve bunların cezalarına) haklarında tatbik edilen zina haddi cezasına (müminlerden bir taife de şahit bulunsun) o cezanın tatbiki zamanında hazır bulunsunlar. Tâki bu suretle de onların o çirkin halleri teşhir edilmiş, başkaları için de bu ceza bir uyanma vesilesi bulunmuş olsun. Bu zatların hazır bulunmaları, bir denetleme vazifesini de içermektedir. O cezanın usulü dairesinde yapılıp ifrnat ve tefrite meydan verilmemesine bir sebep olabilir. Bu taife; en az olarak üç veya dört kişi olmalıdır. İbni Abbas Hazretlerine göre dörtten kırka kadar olmalıdır. Böyle bir cezaya uğrayan erkek hâkimce uygun görülürse bir sene kadar sürgün edilmesi de sünnetle sâbittir. Bu âyeti kerime, bu suredeki birinci hükmü kapsamaktadır. Bununla beraber Muhsan ve muhsana olmayan, yani: Evvelce evlenmiş bulunmayan erkekler ve kadınlar hakkındadır. Evlenmiş bulunanlar hakkında ise usulen recm cezası tatbik edilir. Bu âyeti kerimedeki umumilik, hadis-i şerif ile kayıtlanmış nesh edilmiştir, İhsan=evlenmiş olma vasfına sahip olmayanlara mahsus bulunmuştur. Ancak köleler ile cariyeler hakkında recm cezası uygulanmaz. Çünkü recm yarı bülünemez. Recm, ölümü doğurur, köleler ile cariyeler hakkında bu zina cezası, hür kimseler hakkındaki bu cezanın yarısı kadar olmak lâzımdır. Ölümün yarısı ile cezalandırmak ise mümkün değildir.

3. Zina eden erkek, zina eden kadından veyamüşrik kadından başkasıyla evlenmez. Zina eden kadın da zina eden erkekten veya müşrikten başkasıyla izdivaçta bulunmaz. Ve bu evlenme müminlere haram kılınmıştır.

3. (Zina eden erkek, zina eden kadından veya müşrik kadından başkasiyle evlenmez) yani: Onların âdi tabiatları ekseri böyle bayağı kimselere meyyal bulunur. (Zina eden kadın da zina eden erkekten veya müşrikten başkasiyle izdivaçta bulunamaz) çünkü zinaya düşkün olan kadınlar da iffetli, salih kimseler ile evlenmek eyiliminde bulunmazlar. Kendilerinin o rezaletlerine karşı öyle temiz, iffetli erkeklerin müsamahada bulunmayacaklarını bilirler. Huylar, hareketler arasında bir birlik, bir benzeyiş bulunmayan kimseler arasında kaynaşma ve muhabbet görülemez, bilakis o hal, nefret ve ayrılığa sebebiyet vermiş olur. (Ve bu) evlenme, zina eden erkek ve zina eden kadın ile evlenmek (müminlere haram kılınmıştır.) Çünkü böyle bir nikâh, birçok fenalıklara sebebiyet verebilir, böyle bir evlilik, kötü şöhrete sebep olur, soy hakkında kötü zanna sebebiyet verir, güzelce yaşamak vaziyetini ihlâl eder. Binaenaleyh böyle bir nikâhtan kaçınmak, bir temizlik görevidir. Binaenaleyh bu evlilikten aşırı derecede kaçınılması için temiz tutmak maksadiyle olan engellemeye haram kılma denilmiştir. Gerçek şu ki: Her selim tabiat, temiz kalp, iffetten mahrum olan kimselerden nefret eder, kaçınır bununla beraber zina etmiş bir kadının veya erkeğin zina etmemiş bir kimse ile nikâhları da sahih olabilir. Elverir ki, bir daha zina rezaletini işlemesinler. Bu görüşe göre de bu haram kılınma, bu âyeti kerimenin inmesine sebebiyet vermiş olan belirli kimselere mahsustur veyahut bu hüküm,

(Aranızdaki bekârlarıevlendirin. Nur sûresi, 32) âyeti kerimesiyle nesh edilmiştir.

Çünkü “Eyama” kocaları olmayan kadınlar demektir ki, bu tabir zina eden kadınları da içine alır. Binaenaleyh bir müslüman, vaktiyle zina etmiş olan bir müslüman kadın ile veya zimmiyye ile evlenebilir. Elverir ki, bir daha iffete aykırı harekette bulunmasın. Öteden beri iffetle vasıflanmış kadınlar ile evlenmek ise elbette ki: Daha iyidir. Bu üçüncü âyet de bu suredeki ikinci hükmü içermektedir.

1. “Zina” bir şer’i akde dayanmış olmaksızın irade ile yapılan bir cinsel ilişkidir: Bunu yapan erkeğe “Zani” kadına da “Zaniye” denir. Bu haram ilişkiyi kendi iradesiyle değil, cebren yapmış olan erkeğe “mezniyyün bih”, kadına “mezniyye” ve “mezniyyün biha” denilir. Zina, en büyük günahlardan olan bir edepsizliktir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şirk ve adam öldürme ile birlikte yasak edilmiştir. O öyle pek çirkin bir hareket olduğundan onun hakkında büyük bir ceza tayin kılınmıştır. Bir hadis-i şerifte beyan olduğu üzere zinanın altı kötü hasleti vardır ki: üçü dünyada, üçü de ahirette ortaya çıkar. Dünyada insanın şeref ve şânını giderir, kendisine fakirliği getirir, ömrünü kısaltıverir, ahirette Hak Teâlâ’nın gazabına uğrar fena bir hesaba tâbi tutulur, ateş azabına uğrar. Evet.. Şüphe yok ki, zina rezaleti, soyları zayi eder, aileler arasına hiyanet ve alçaklık düşürür, cemiyet hayatını bozar, insanlar arasına düşmanlık ve husumet bırakır, ince temiz aileleri mahcubiyet içinde yaşatır, zinadan meydana çıkan çocukların yüzlerinde bir talihsizlik vardır, onlar kendi vatanlarına ciddi şekilde bağlı olamazlar, binaenaleyh cemiyet arasında böyle bir cinayetin meydana gelmemesi veyahut azalması için etkili bir cezanın tatbikine lüzum vardır. İşte hikmet dolu olan İslâm dinî bu etkili cezayı tâyin buyurmuştur ki, hikmet ve faydanın kendisidir. Bununla beraber bu gibicinâyetlerden töbe ederek bir daha böyle bir rezaleti işlemeyecek kimseler bulunabilir ve cemiyet fertleri arasında bir düşmanlığa veya bir şüpheye binaen birbirine böyle bir cinayeti isnât edenlerde eksik olmaz. İşte bu bakımdan da zina cezasını tatbik hususu, en ağır şartlara bağlanmıştır. Meselâ Bir öldürme hâdisesi, bir ikrar ile veya iki şahit ile sâbit olacağı halde zina hâdisesi için ayrı ayrı dört defa ikrara veya dört şahidin şahitliğine lüzum gösterilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte de: Hadleri şüpheler ile terk ediniz, buyurulmuştur. Gerçekten bu şartlarda zina cezası nadiren tatbik edilebilse de bunun tesiri pek ziyadedir, cemiyetin ahlâkını, temizliğini temin için pek büyük bir çaredir.

2. “Celd” lügatte deri üzerine vurmaktır. Her bir vuruşa “celde” denir. Fıkh ıstılahınca celde muhsan ve muhsana (yani evvelce evlenmiş) olamayan zina eden erkek ve zina eden kadının belirli azalarına hususi bir şekilde değnek veya kamçı ile vurmaktır ki, bu ceza suçlunun cildi, yani derisi üzerine yapıldığı için kendisine böyle celde denilmiştir. Bu cezanın tatbikinde uyulması lâzım gelen hususlar vardır. Şöyle ki: Değnek orta halde ve acıtacak bir surette olmalıdır, cezalandırılacak şahsın vücut azalarından bir kısmına vurulmalıdır. Onun başına, yüzüne, karnına, husyelerine, tenasül organına vurulmaz, bunlar müstesnadır. Yüklü bir kadın hakkında da çocuğunu doğurmadıkça bu ceza tatbik edilmez. Çünkü çocuğa zarar verir.

3. “Recm” lügatte öldürmek, sövmek, terk etmek, lanetlemek, iftira etmek, atılan taş gibi mânaları ifade eder. Çoğulu “Rücum” dur. Istılâhta recm, evvelce evlenmiş olup da zina eden erkek ile yine evlenmiş olup zina eden kadını özel bir şekilde taşlayarak öldürmektir.

4. “Hudud” lügatte menetmek mânasına olan haddin çoğuludur. Cenab-ı Hak’kın haram kıldığı şeylere ve bütün ilâhi hükümlere”hududullah”=Allah’ın hududu denir. Çünkü bunların üzerine tecavüz etmek, dinen yasaklanmıştır. Şeriat ıstılâhında ise had, Allah’ın hakkı olmak üzere uygulanması gereken, belirli miktarda bulunan cezadır, azaptır. İşte zina cinayetini işleyenler hakkındaki, cezaya da “zina haddi” denilmektedir. Zina cinayeti, selâhiyetli olan bir hâkimin huzurunda usulen sâbit olmadıkça bu husustaki ceza, tatbik edilemez. Binaenaleyh zina haddinin icra edilebilmesi için bir kısım şartlar vardır. Şöyle ki:

1. Zina cinayetini işleyen, akıllı, büluğ çağına ermiş olmalı ve zorla yaptırılmış olmamalıdır.

2. Zina hadisesi, mülk şüphesinden, ve karışıklığa mahal olan yerde karışıklık şüphesinden uzak bulunmalıdır. Binaenaleyh bir kimse, kendi oğlunun cariyesine yaklaşsa veya bir kör kendisinin karısıdır diye kendisine teslim edilen kadına yaklaşıp da daha sonra kendi karısı olmadığı anlaşılırsa haklarında zina haddi uygulanamaz.

3. Bu cinsel birleşme, nikâh akdi şüphesinden uzak bulunmalıdır. Bir akde bağlı olursa İmamı Azam’a göre zina haddi icra edilmez. Fakat bunun haram olduğunu bildikleri takdirde haklarında tazir şeklinde bir ceza lâzım gelir. İmameyne göre ise bile böyle bir nikâh ile cinsel ilişkide bulunanlar hakkında zina haddi lâzım gelir. Bilmemiş oldukları takdirde yalnız tâzin olunurlar. Yani haklarında münasip görülecek bir terbiye cezası verilir.

4. Bu cinsel birleşme, bir ücret karşılığında olmamalıdır. Bir bedel karşılığı olursa bundan dolayı yalnız tazir cezası lâzım gelir. Bu İmamı Azam’a göredir. İmameyne göre bundan dolayı da zina haddi lâzım gelir.

5. Bu birleşmede bulunan şahıs, dilsiz olmamalıdır. Dilsizlik bir şüphe doğurur, dilsiz kendisini müdafaa edemez. Bu sebeple hakkında zina haddi icare edilemez, hadcezasını mümkün olduğu kadar az tatbik etmek İslâmiyette gerekli görülmüştür. Mebsut ve Bedayi kitaplarında yazılı olduğu üzere Hz. Ömer Radiallahu Teâlâ anh buyurmuştur ki: “hadları muktedir olduğunuz derecede düşürmeye çalışınız” yani: Haddi uygulayarak hâkimin affetmede hatâ etmesi, ceza vermekte hata etmesinden hayırlıdır, bir müslüman hakkında bir çıkış yolu bulduğunuz zaman ondan haddi hemen düşürünüz.

6. Bu gayrı meşru birleşme, adalet yurdunda İslâm yurdunda meydana gelmelidir ki, haddi icabetsin binaenaleyh darı harbte yaptığı böyle bir cinsel ilişkiden dolayı bir müslüman veya bir zimmi hakkında daha sonra İslâm yurduna gelince zina haddi tatbik edilemez. Çünkü bu hâdise, İslâm hâkimiyetinin dışında meydana gelmiştir.

7. Bu birleşme, İslâm yurdunda bulunan bir gayrı müslim tarafından yapılmış olunca o, İslâm yurdunda bulunan gayrı müslimlerden bir erkek veya bir kadın İslâm yurdunda bulunsa hakkında zina haddi uygulanmaz. Çünkü onlar İslâm hükümlerini kabul etmiş değildirler. Bu mes’ele, İmamı Azam ile İmamı Muhammed’e göredir. İmamı Yusuf’un ictihadına göre bunların hakkında da zina haddi lâzım gelir. Zina bunlar İslâm yurdunda bulundukca zimmi hükmünde bulunmuş olurlar.

8. Bu cinsel birleşimi yapan, bunun haram olduğunu bilebilecek bir durumda bulunmalıdır. Binaenaleyh zinanın haram olduğunu bilmeyen bir millet arasında yaşamış olup da İslamiyeti henüz kabul eden bir şahıs, bu husustaki şeri hükmü daha öğrenmeden zinada bulunsa hakkında zina haddi tatbik edilmez.

9. Bu cinsel ilişki, hayatta bulunan bir insan ile gerçekleşmiş olmalıdır. Bir ölü ile gerçekleşmiş bulunursa, tazir cezasını icabederse de zina haddini gerektirmez. Çünkü bundan insan tabiatı zaten nefret eder. Nitekim hayvanattan hangi birine bir yaklaşmada esasen tiksinilecek bir rezalet olduğundan bunu yapan hakkında ağır bir tazir cezası verilir, had yönüne gidilmez. Fakat bazı fakihlere ve İmamı Şafii’den rivayet olunan üçüncü bir görüşe göre böyle bir şahsın evlenmiş olsun olmasın kılıc ile öldürülmesi icabeder. O hayvana gelince o da kesilip yakılır, bu hayvandan artık istifade etmek, mekruhtur. Bedayi ve hedaye kitaplarında yazılı olduğu üzere o hayvanın böyle aradan yok edilmesi, o çirkin ilişki hâdisesinin kapatılmasına yardım eder. O hayvan başkasına ait ise ondan kıymetiyle satın alınıp kesilmesi menduptur. Bu hayvan yiyilmesi helal olan hayvanlar kısmından ise İmamı Azam’a göre bunun kesilip etinin yiyilmesi caizdir. İmameyne göre ise mutlaka yakılmalıdır.

10. Bu cinsel ilişki, tenasül organı yoluyla vuku bulmuş olmalıdır. Ters bir yol ile vuku bulunsa ağır bir cezayı gerektirir. Fakat zina haddini gerektirmez. Şu kadar var ki, yönetici, yönetim açısından lüzum görürse bunu işleyeni öldürebilir. Bu İmamı Azama göredir. İmameyne göre bu çirkin iş bir ecnebi hakkında işlenilmiş olunca zina haddini gerektirir.

11. Bir gayrı meşru ilişki usulen sabit olunca artık bunu işleyen şahsın cezası, yalnız tövbe etmesiyle düşmez. Cumhuri fukaha bu görüştedir.

12. Hak’kında zina haddi tatbikedilen ve ehli îmandan bulunan bir erkek veya bir kadın ölünce yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslâm mezarlığına defnedilir. Çünkü zinayı işleyen bir müslüman, büyük bir günaha girmiş olursa da kâfir olmuş olmaz. Ancak zinayı helal görür olması ayrı..

4. Hür, iffetli olan Müslüman kadınlarına zina isnat eden, sonra dört şahit getirmeyen kimselere seksener değnek vurun ve onların şahitliklerini ebediyyen kabul etmeyin ve onlarise fasık kimselerdir.

4. Bu mübârek âyetler, namuslu olan kadınlara isnat ettikleri zina suçunu dört şahit ile isbat edemiyenlerin haklarında tatbik edilecek cezayı bildiriyor. Ve kendi eşlerine zina cinayetini isnat eden erkekler ile o cinayeti inkâr eyleyen eşlerin de ne suretle şahitlikte ve bed duada bulunacaklarını ve Cenab-ı Hak’kın lütuf ve rahmetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Muhsenata yani: (Hür, iffetli olan müslüman kadınlarına) kazfde bulunan, yani: Onlara (zina isnat eden) öyle bir kadına: “Sen zina edensin”, ” sen zina ettin” veya “şu kadın zina etmiştir” yahut “karnındaki çocuk zinadandır” gibi bir ifade ile gayrı meşru cinsel ilişki isnadında bulunan (sonra) bu isnatlarını isbat için (dört şahit getiremeyen kimselere) bir kazf haddi olmak üzere ey selâhiyetli olan hâkimler!. (Seksener değnek vurun) çünkü bu halde onların yalan yere zina isnadında bulunmuş oldukları ortaya çıkmış olacağı için böyle bedeni bir cezaya çarpılmaları icabeder. (ve onların şahitliklerini ebediyen) hayatta bulundukları müddetçe (kabul etmeyin) isterse, daha sonra tövbekâr olsunlar. Bu da onlar için manevî bir cezadır (ve onlar ise) öyle yalan yere kazfte, zina isnadında bulunan şahıslar ise (fasık kimselerdir) çünkü, iffetli olan erkek ve kadınlara zina isnadında bulunmak, en büyük günahlardandır.

5. Bundan sonra tövbe edenler ve hallerini islâh eyleyenler müstenâ. Çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

5. (Bundan sonra) böyle bir günahı işlemenin ardından (tövbe edenler ve) tövbeden başka da (hallerini islâh eyleyenler) iyi hal iyi ahlâk sahibi olanlar, kalplerini kırmış oldukları kimselerden af dileyenler (müstesnâ) onlar bu fasıklık lekesinden kurtulmuş olurlar. Bununla beraber onların yine şahitlikleri kabul edilmez.Ancak onları, o fasıklıktan dolayı artık sorumlu tutulmazlar. (çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki, gafurdur) evvelce işlemiş oldukları günahı af eden ve örter ve o yüce yaratıcı (rahimdir) onların haklarında kerem merhametle muamelede bulunur. İmamı Şafii’ye göre bu tövbeden sonra onların şahitlikleri de kabul olunur.

§ Bu dürdüncü ve beşinci ayetlerde bu suredeki üçüncü hükmü şer’i kapsamaktadır.

6. Ve o kimseler ki, eşlerine zîna isnat ederler ve kendileri için kendi şahıslarından başka şahitler de bulunmazsa her birinin şahitliği, Allah Teâlâ’nın ismiyle elbetteki, kendisi doğru söyleyenlerdendir diye dört defa şahitlik etmektir.

6. (ve o kimseler ki,) kendi (eşlerine) gerek mümin, hür kadınlar ve gerek kâfir veya cariye bulunsunlar (zina isnât ederler) meselâ: “Sen zina eden bir kadınsın”, “sen zina ettin” derler (ve kendileri için) bu yaptıkları isnâdı isbata mahsus (kendi şahıslarından başka şahitler de bulunmazsa) bu halde o isnâtta bulunan kimselerden (her birinin şahitliği) iddiasının doğruluğu hakkında (Allah Teâlâ’nın ismiyle) Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki diyerek (elbette ki, kendisi) o zina isnadında (doğru söyleyenlerdendir, diye dört defa şahitlik etmektir.) bu dört şahitlik, dört şahidin şahitliklerine karşılık demektir.

7. Beşinci de: Eğer yalancılardan olmuş ise üzerine hakikaten Allah’ın lâneti olsun demektir.

7. Bu şahitliklerin (beşincisi de: Eğer yalancılardan olmuş ise) o zina isnâdı hususunda iftirada bulunmuş ise (üzerine hakikaten Allah’ın lâneti olsun) demek suretiyle yapılır. Koca, böyle deyince “Lean” da bulunmuş olur, artık kendisine kazf haddi uygulanmaz, karısı ise tevkif edilir, ya zinayı itiraf ederek cezaya uğrar veya o da, liandabulunarak cezadan kurtulur.

8. Ve o kadından cezayı bertaraf eder, dört defa: Billâhi o kendisine zîna isnat eden kocası muhakkak ki, yalancılardandır diye şahitlik etmesi.

8. (Ve o) kendisine kocası tarafından zina isnât edilen (kadından) hapis gibi, recm gibi dünyevî azaptan ibaret olan (cezayı kaldırır) o kadının mahkemede (dört defa Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki o) kendisine zina isnât eden kocası (muhakkak ki, yalancılardandır.) İsnât ettiği zina iftiradan ibarettir (diye şahitlik etmesi) bu da kadın eşe ait dört şahitliktir.

9. Beşincisi de: “Eğer o kocası doğru söyleyenlerden ise kendi üzerine muhakkak ki, Allah’ın gazabı olsun” demesidir.

9. Karıya ait şahitliğin (beşincisi de: Eğer o) kendisine zina isnât eden kocası, (doğru söyleyenlerden) o iddia ettiği zina hususunda doğru sözlü bulunmuş ise (kendi üzerine muhakkak ki, Allah’ın gazabı olsun demesidir). İşte kadı da böyle bir şahitlikte bulununca kendisinden zina cezası kalkmış olur, kocasıyle araları da ayrılmış bulunur. Bu (6,7,8,9)uncu âyetler de bu suredeki dördüncü hükmü kapsamaktadır.

§ Bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet vardır. Bununla birlikte bir âyetin inmesi için birçok sebepler de olabilir. Bu cümleden olarak deniliyor ki: “Kazf” âyeti nâzil olunca Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem minbere çıkmış, onu ashab-ı kirama karşı okumuştu. Asım İbni Ediyyilensarî ayağa kalkarak: “Allah Teâlâ beni sana feda etsin, bir erkek karısıyla beraber başka bir erkeğin cinsel ilişkide bulunduğunu görür de haber verirse kendisine seksen kırbaç vurulacak şahitliği kabul edilmeyecek ve eğer gördüğü şahsi kılıç ile öldürürse kendisi de katlolunacaktır, sükût ederse kin içinde kalacaktır, dört şahit getirmeğe gitse oyabancı erkek, ihtiyacını yerine getirmiş bulunacaktır. Böyle derken ensardan Hilâl İbni Umeyye oraya gelmiş, karısı Havle ile Şüreyk bin Sehma’nın cinsel ilişkide bulunduklarını gördüğünü söylemiş, durumu Resûlullaha arzetmişler, Havle ise bu isnâdı inkâr etmiş, bu isnâdı yapan kocası ise müşkül durumda kalmış iken bu âyeti kerime nâzil olmuş, aralarında lean muamelesi yapılmış, bu sayede kazf haddinden, zina haddinden kurtulmuşlardır.

10. Ve eğer üzerinize Allah’ın lütufu ve rahmeti olmasa idi haliniz ne olurdu? ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ tövbeleri kabul edicidir, hikmet sahibidir.

10. (ve) ey lanetleşmede bulunan koca ile karı (eğer üzerinize Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi) haliniz ne olurdu?. Ne müşkül, ne rezilce bir vaziyette kalmış bulunurdunuz, o kerem sahibi rabbiniz, size bir kurtuluş lütuf etti de bu şahitlikleriniz vasıtasiyle cezadan kurtulmuş oldunuz. Artık bu ilâhi lütufu tekdir ve tebcil ederek tövbekâr olunuz, halinizi ıslaha çalışınız. Evet.. (ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ tövbeleri kabul edicidir) işte bu hâdisede de eşlerden biri şahitlikte yalancıdır. Böyle iken Cenab-ı Hak, onların bu şahitliklerine binaen kendilerinden cezayı kaldırmıştır. Bu büyük bir ilâhi rahmet eseridir. Artık tövbe ederek uhrevî sorumluluktan da kurtulmaya gayret etmelidir. Ve o yüce yaratıcı (hâkimdir) bütün yüce hükümleri hikmet ve menfaati içermektedir, bunu takdir ederek ilâhi zatına şükür sunmaya devam etmelidir.

§ Kazf “lügatte rem=atmak mânasınadır. Fıkh istilahınca; Bir kimseye ayıplamak ve sövmek maksadiyle zina cinayetini isnât etmektir ki, bu isnâdı yapana (kazif) denir. Kendisine zina isnât edilen şahısa da “makzuf” ve zina isnâdında kullanılan söze de “mekzufün bih” denilmektedir.

§ İffetli kadınlara ve namuslu erkeklere kazfdebulunan = zina isnat eden şahıs hakkında kazf haddi cezasını verebilmek için şöyle şartlar vardır.

1. Kazıf, akıllı, büluğ çağına ermiş, hür, isnat ettiği zina hâdisesini dört şahit ile isbattan âciz olmalıdır.

2. Mekzuf = kendisine zina isnât edilen şahıs, iffetli erkek veya kadın olmalıdır, tanınır bulunmalıdır, kazıfın firuundan olmamalıdır.

3. Mekzuf, konuşur bulunmalıdır, tenasül organları kesilmiş, hunsayi müşkül bulunmamalıdır. Makzufe de retka, yani: Tenasül organında cinsel ilişkiye mâni bir bez veya bir et parçası bulunmamalıdır. Bu şartlar bulunmayınca kazif tazir cezasını hak etmiş olabilirse de kazf haddini hak etmiş bulunmaz. Bununla beraber kazifin hür; müslüman, zina etmeyen olması, iftira ettiği anda sarhoş olmaması şarttır.

§ “Lan” kelimesi, lügatte tardetmek, uzaklaştırmak, nefrette bulunmak demektir. Lian, telâun, mülâane tâbirleri bu lan maddesinden alınmışlardır. Lian tâbiri, fıkh istılahınca: Koca ile karısı tarafından yemin ile pekiştirilmiş ve lânet, ve gazap lâfzlarıyla birlikte olarak yapılan 4 şahitlikten ibaret bulunmuştur. Bunu yapan koca, haddi kaziften, karı da haddi zinadan kurtulmuş olur. Şöyle ki: Karısına zina isnât eden veya çocuğunun zinadan meydana geldiğinin iddiada bulunan, dava açıldığında hâkimin huzuruna getirilerek karısına öyle zina isnâdında “Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki ben doğru söyleyenlerdenim” diye dört defa şahitlik eder, beşinci defa da “eğer bu zina isnâdında yalancılardan isem Allah Teâlâ’nın lâneti üzerime olsun” der ve her defasında karısına işret eder. Sonra da karısı dört defa “Allah’ın adıyla şahitlik ederim ki bana öyle zina isnâdında kocam yalancılardandır” diye şahitlik eder, beşinci defa da: “Eğer kocam bu isnâtta doğru söyleyenlerden ise üzerimeAllah Teâlâ’nın gazabı olsun” diye bed duada bulunur. Bu lanetleşmede kocanın lânet, karının gazab tâbirini kullanmalarının çeşitli sebepleri olabilir. Kısaca deniliyor ki: Gazab tabiri burada lânet tabirinden daha şiddetlidir. Bu hâdiseye karının sebebiyet vermiş olması daha ziyade düşünülmüş olduğundan bu sebeple onun gazab tabiriyle şahitlikte bulunması tercih edilmiştir. Mamafih koca, bu şahitiliği ile karısını uzaklaştırdığı onun şahitliğinde lânet lâfzı münasip bulunmuştur, karı da kocasını kızdırmış olacağı için onun üzerine gazab ile dua etmesi uygun bulunmuştur. Lian yapılması, bir vecibedir. Hâkime müracaat vukuunda bakılır, eğer karı müracaat etmiş ise hâkim, kocaya cebreder, ya lianda veya kendi yalanlamada bulunmadıkça onu serbest bırakmaz, hapseder. Tersine koca lian talebinde bulunmuş ise kadın hapsedilir, lianda veya ikrarda bulunmadıkça serbest bırakılmaz. Leanda af ve sulh ve vekalet geçerli değildir. Ve lian, zaman aşımına uğramakla düşmez. İmamı Şafii’ye göre lian, bir vecibe değildir. Eşlerin liana tâbi tutulmaları herhalde icabetmez. Şu kadar var ki, kendileri lianı gerekli görürlerse kazif haddinden, zina haddin kurtulmuş olurlar. Lian yapılabilmesi için bir takım şartlar vardır. Şöyle ki:

1. Koca ile karıdan her bir şahitliğe ehil olmalıdır. Yani: Akıllı, büluğ çağına ermiş, konuşabilen, hür ve müslüman bulunmalıdır, evvelce kaziften dolayı hakkında had icra edilmemiş olmalıdır.

2. Aralarında nikâh, sahih bir nikâh olup zina isnâdı zamanında devam eder olmalıdır ve bu kaziften sonra da aralarında bir talak-ı bain ile boşanma meydana gelmiş bulunmamalıdır.

3. Lian yapılmasını koca ile karıdan her ikisi de veya biri talep etmiş olmalıdır.

4. Kadın, zinadan iffetli ve kendisine isnâtedilen zinayı inkâr edici bulunmalıdır.

5. Zina isnadı, açık veya açık yerinde geçerli bir tâbir ile yapılmış ve zina ile kazf, tenasül organı hakkında vuku bulmalıdır.

6. Zina isnâdı: İslâm yurdunda yapılmış ve isbatı için delil bulunmamış olmalıdır. Bu şartlar, Hanefi fakihlerine göredir. Bu şartlar bulunmadıkça lian yapılamaz. Diğer müctehitlere göre bu hususlarda bazı ihtilâflar vardır. Hukuki İslâmiye kamûsunda geniş bilgi mevcuttur. Bu lian sebebiyle koca ile karı arasında meydana gelen ayrılık, İmamı Azam ile İmamı Muhammed’e göre bir lian boşama hükmündedir. Bu hüküm, müebbet değildir, koca bundan sonra kendisi yalanlayıp hakkında kazf haddi icra edilse o kadın ile tekrar evlenmesi câiz olur. Fakat İmamı Ebu Yusuf’a İmamı Züfere ve İmamı Şafii’ye göre bir lian ile talaksız bir ayrılık meydana gelir ki, ebedî olarak haram kılmayı icabeder. Artık onların bundan sonra yeniden evlenmeleri câiz olmaz.

11. Muhakkak o kimseler ki, iftira ile geliverdiler, sizden bir zümredirler. Onu sizin için bir şer saymayın, belki o sizin için bir hayırdır. Onlardan her kişiye de günahtan kazandığı şey vardır. Onlardan o kimse ki, onun büyüğünü üstlenmiştir, onun için de pek büyük bir azap vardır.

11. Bu mübârek âyetler, münafıklar tarafından iftiraya uğrayan bir temiz yaratılışın iffet ve yüceliğini beyan ile kendisine teselli verici olmaktadır. Bu iftirayı duyan müslümanların bunu reddederek bunun aksine nasıl bir vaziyette, nasıl güzel bir kanaatta bulunmaları gereğini bildiriyor. Bu iftiralarını dört şahit ile isbat edemiyecek olan iftiracıların da Allah’ın kahrına uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. (Muhakkak o kimseler ki,) o kısmen münafık ve kısmen güzelce düşünmeyen şahıslar ki, (iftira ile geliverdiler) yani: Doğruluktan çok uzak olup “İfk” denilenbir yalanı söyleyerek etrafa yaymak istediler, en iffetli, temiz yaratılışa sahip, melek özelliğinde bir müslümanların annesi hakkındaki bir iftirayı, aralarında söylemek gaflet ve cehaletinde bulundular, onlar (sizden bır zümredirler) aranızda bulunan bir taifedir, o iftiranın yapılmasına sebebiyet veren onlar olmuştur. Bununla beraber ey yüce Peygamber!. (onu) o iftirayı (sizin için bir şey sanmayın) öyle gerçeğe aykırı bir isnât, sizin için haddizatında bir fitne değildir, onu hiçbir mümin tasdik etmez, (belki o sizin için bir hayırdır) o yüzden sevaba nâil olmuş olursunuz, bu husustaki âyetlerle sizlerin temizliğinizi, kadrinizin yüceliğini göstermiş olacaktır. (onlardan) o iftirayı yapan ve etrafa yayan (her kişiye de günahtan kazandığı şey vardır) onlar bu iftira ile meşgul oldukları nisbette günaha girmiş, azabı hak etmiş bulunacaklardır. Bu azabı dünyada da kazf haddi cezası şeklinde göreceklerdir. (onlardan) o iftirada bulunan taifeden (o kimse ki, onun) o iftiranın (büyüğünü üstlenmiştir.) o iftirayı ilk evvel kendisi çıkarmış, Hz. Peygambere düşmanlığından dolayı insanlar arasında o yaymaya çalışmıştır. (onun için de pek büyük bir azap vardır) bu şahıs ise münafıklardan olan Abdullah İbni Ubeyyi’dir. Evet.. Bu şahıs, ahiret azabını hak etmiştir. Dünyada da kazf haddine uğramış, şahitliğe ehliyetten mahrum kalmış, münafıklık ile şöhret bulmuştur. “Bu iftira kıssası da bu suredeki beşinci hükmü göstermektedir. Şöyle ki: Bu mübârek âyetlerin iniş sebebine dair bazı tefsirlerde genişce bilgi vardır. Özeti şöyledir: Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Hazretleri bir sefere çıkınca muhterem eşleri arasında kur’a çeker, hangisinin adına isabet ederse onu beraberine alır götürürdü. Hicretin altıncı senesi “Beni Mustalik” seferinde Hz. Aişei Sıdıka validemizi saadet yanlarına alarak sefere çıkmıştı. Medine-i Münevvere’ve dönüşbaşlarında beraberindeki kuvvetler ile bir sahada akşamlamışlar, sonra yollarına devam edilmesi için emir etmiş, yine yollarını takibe başlamışlardı. Bu esnada ise Hz. Aişe, tuvalet ihtiyacını gidermek için o kafileden uzakça bir yere çekilmişti, bununla beraber de neceften yapılmış gerdanını mübârek boynundan düşmüş olduğunu anlayarak onu da aramakla meşgul bulunmuştu. Kendisi ise pek zayıf bir genç bulunduğundan devesindeki şutufun içinde zannedilmişti. Kafileden uzaklaşmış olduğu bilinmeyerek yola devam edilmişti. Hz. Aişe, kafilenin bulunduğu yere dönünce kafilenin gitmiş olduğunu görmüş, kendisini elbette arayıp bulacaklardır diye beklemiş, bir aralıkta uykuya dalmıştı. Böyle seferber olan kafilelerde bir âdet var idi ki, kafile yoluna devama başlayınca görevlendirilmiş olan bir kimse o kafilenin konmuş olduğu yerde dolaşır, bir şey unutulup unutulmadığını araştırırdı. Bu kafilede de bu vazifeye Sefvan İbnilmüettelisselem’i görevlendirmiş bulunuyordu. Bu zat, kafile mahallini dolaşırken Hz. Ayşe’ye tesadüf etmiş, hemen onu kendi devesine bindirmiş, ikinci bir konaklama yerinde kafileye yetişmişlerdi. İşte bu iki mübârek zatın böyle sonradan gelip kafileye kavuştuklarını gören münafıkların reislerinden Abdüllâh İbni Ubey, yaratılışındaki adiliği göstererek o tertemiz, üstün ahlâki vasıflara sahip iki zat hakkında kötü zanda bulunarak iftiraya başlamış, etrafında bulunanlar da öyle haince, münafıkca haber yaymaya cür’et göstermişlerdi. Onun o gerçek dışı, düşmanca lakırdısından dolayı bazı saf müminler de fae, Mistah, Hemne binti Cehş bu cümledendir. Halbuki, Hz. Aişe’nin temizliği, yaratılışındaki yüceliği pek açık bulunuyordu, fevkalade tesettüre riayet etmiş yolda Sefvan ile konuşmakta bile bulunmamıştı. Sefvan ise ashab-ı kirnamın pek hayırlılarından idi, Peygamberimizin bütün savaşlarında bulunmuştu. Bu muhterem zat, Hz. Ömer’inhalifeliği zamanında hicretin (19)uncu senesinde ‘Ermeniyye’ savaşında şehit olmuştur. Radiyallahü anh. Aişei Sıddıka validemiz, o münafıkların o kötü dedikodularından haberdar değildi. Bu seferden dönünce bir ay kadar hasta kalmıştı. Bu müddet içinde Resûl-i Ekrem’in üzüntülü yaşadığını görüyor, sebebini anlamıyarak pek üzülüyordu. Bir ay sonra iyileşince münafıkların dırıltılarından haberdar olmuş, üzüntüsünden dolayı tekrar hastalanmıştı, Cenab-ı Hak’ka sığınarak iffet ve temizliği hakkında Allah tarafından bir aklamanın olmasına dua etmekte bulunmuştu. Bu düşmanca dedikodunun yayılması üzerine yüce Peygamber Efendimiz, saadet mescidinde bir hutbe okuyarak buyurmuştu ki: Ey müslümanlar topluluğu!. Benim ehli beytim hakkındaki ezası, bana yetişmiş olan bir heriften dolayı bana kim teselli verici olabilir?. Allah’a yemin ederim ben ailem hakkındaki hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Hazreti Aişe ise: “Allah benim günahsız olduğumu bilir, ben bir şey demem, ben bir salih kul olan

Hz. Yusuf’un pederi gibi  (artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir.) Anlattığınız karşısında yardım edecek olan ancak Allah’tır. (Yusuf Sûresi, 18)

derim diyerek Cenab-ı Haktan yardım dileğinde bulunuyordu. Derken yüce Peygamberimize ilâhi vahy inmeye başladı. Hz. Aişe’nin temizliği, kendisine isnât edilen şeyden uzak olduğu Allah tarafından bildirilmiş, oldu. Resûl-i Ekrem de ıztırap içinde bulunan hakiki müminler ve özellikle Hz. Aişe’yi ve muhterem pederi Ebu Bekri Sıddık’ı müjdeleyerek onlarınkalplerindeki ıztıraba son verilmiş oldu. Aişe sıddıka validemiz de: Ben kimseye değil, yalnız Allah Teâlâ’ya hamd ederim demiştir. Radiyallahu anhuma. “Usbe” ondan kırka kadar olan bir cemaat, bir güruh demektir.

12. Onu işittikleri zaman mümin erkekler ile mümin kadınlar kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak bu bir apaçık iftiradır demeli değil mi idiler?

12. Ey cemaati müslimin!. (Onu) o iftirayı (işittikleri zaman mümin erkekler ile mümin kadınlar) güzelce düşünüp de (kendi vicdanlarında hayırlı bir zanda bulunarak) bir takım münafıkların sözlerine kıymet vermiyerek (bu) isnat edilen hâdise (bir apaçık iftiradır demeli değil mi idiler?.) bunu idrâk edemediler mi?. Güzel ahlâk bütün müminlerce bilinen bir iffet ve fazilet örneği hakkında nasıl kötü zan edilebilir?. Resûl-i Ekrem’in eşi olmak şerefine sahip olan, Hz. Sıddık’ın kerimesi olup müminlerin annesi olma vasfına sahip bulunan pek muhterem bir annemizin iffet ve ismeti daima Allah’ın korumasındadır. Bir yüce Peygamberin eşi kâfir bulunmuş olabilir. Fakat bütün insanlığın tiksineceği iffetsizlikle vasıflanmış olamaz. Bu bir hikmet gereğidir,

13. Onun üzerine dört şahit getirmeli değil mi idiler? Madem ki, şahitleri getiremediler, artık onlardır. Allah katında yalancılar onlardır.

13. O iftirada bulunanlar (Onun üzerine) o iftiralarını isbat için (dört şahit getirmeli değil mi idiler?) herhangi bir iffetli kadın aleyhindeki böyle bir iftiradan dolayı dört şahit getirilmesine şer’an lüzum görüldüğü halde iffetlilerin en üstünü olan, müminlerin annesi bulunan fevkalâde temiz bir iffet örneği aleyhindeki münafıkça sözlerden dolayı dört şahit olsun getirmekten âciz olanlar iftiraya nasıl cür’et etmiş bulunuyorlar?. Halbuki, onların bu iddialarını isbat için bir şahitleri bileyoktur. (madem ki, şahitleri getiremediler) zaten getirebilmelerine de imkân yoktur. (artık onlardır) o iftiracılardır, o kötü zanda bulunanlardır. (Allah katında yalancılar) evet (onlardır) yalan söylemekte pek ileri gitmiş, yabancı oldukları gün gibi açık bulunmuş olan kimseler onlardan ibarettir. Hiçbir şahide, bir görgüye dayanmış olmaksızın öyle bir iftiraya, suizanna cür’et etmek, ne kadar çirkin bir yalandır, sorumluluğu gerektiren bir harekettir. Binaenaleyh böyle kimseler hakkında kazf haddi cezası bir hikmet ve fayda gereğidir. Binaenaleyh yukarıda isimleri yazılı olanlar hakkında kazf haddi cezası tatbik olunmuştur.

14. Ve eğer Allah’ın fazlu rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı sizi pek büyük bir azap kaplardı.

14. Bu mübârek âyetler de temiz, iffetli zatların haklarında iftirada, kötü zanda bulunan kimselerin büyük bir günah işlemiş, büyük bir azab hak etmiş olduklarını ihtar ediyor. Öyle bir şayiaya karşı müslümanlara lâyık olan hareketi bildirerek o gibi iftiralara bir daha temayül gösterilmemesini tenbih buyuruyor ve insanlığın üstünlüklerine ve güzel ahlâkına delâlet eden âyetlerin açıklanmış olduğunu beyan ile insanlığı uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) ey o iftirayı söyleyenler, dinleyenler (eğer Allah’ın fazlü rahmeti dünyada ve ahirette üstünüzde olmasa idi) sizi öyle günahlarınızdan dolayı hemen cezaya uğratmayıp tövbe etmenize imkân vermesi gibi bir tövbeden sonra sizi af ve mağfirete nâil buyurup ahirette sorumlu tutup cezalandırmaması gibi ilâhî lütufları hakkınızda tecelli etmese idi (elbette o içine daldığınız yaygaradan dolayı) o pek çirkin, mesuliyeti gerektiren iftiradan dolayı, onu söyleyip durmanız yüzünden (sizi pek büyük bir azapkaplardı) elbette ki, dünyada kınamaktan, kazf haddinden binlerce kat daha şiddetli olan ahiret azabını hak etmiş olurdunuz. Böyle pek büyük bir felâketten, azaptan ancak bir ilâhi lütuf sayesinde kurtulmuş oldunuz.

15. O vakit ki, onu iftirayı dillerinizle karşılayıp kabul ediyordunuz. Kendisine sizin bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve onu kolay sanıyordunuz. Halbuki, o, Allah katında pek büyüktür.

15. Evet.. Eğer hakkınızda ilâhi lütuf tecelli etmemiş olsa idi sizi öyle pek müthiş bir azap yakalardı. (o vakit ki onu) o iftirayı (dillerinizle karşılayp) yani: O asılsız, mücerret lakırdıdan ibaret olan çirkin iftirayı, ağızlardan dinleyip (kabul ediyordunuz) sonra da (kindinsine sizin bilginiz olmayan) öyle iftiradan ibaret bir (şeyin ağızlarınızla söylüyordunuz) onu başkalarına söylemekten geri durmuyordunuz (ve) siz (onu) öyle bir iftirayı (kolay sanıyordunuz) büyük bir mesuliyeti gerektirdiğini tahmin edemiyordunuz. (halbuki, o) sizin öyle kötü zanda bulunarak onu söyleyip durmanız (Allah katında pek büyüktür.) son derece büyük bir günahtır, pek muazzam bir azabı gerektirmektedir, ona nasıl cür’et etmiş oldunuz?. Eğer Cenab-ı Hak, tövbenizi kabul etmeyecek olsa idi haliniz ne olurdu?.

16. Onu işittiğiniz zaman, bunu söylemek bize lâyık olmaz, hâşâ, bu, pek büyük bir iftiradır, demeli değil mi idiniz?

16. Evet.. Ey müslümanlar!. (onu) o iftira lakırdısını uyduranlardan veya onu etrafa yayanlardan (işittiğiniz zaman) onları yalanlamak için (bunu söylemek bize) hiçbir şekilde (lâyık) câiz, sahih (olmaz) bu, pek düşmanca bir isnâttır (hâşa bu, pek büyük bir iftiradır) ne kadar şaşılacak bir iftira! (demeli değil mi idinniz?.) müminlere yakışan, derhâl böyle diyerek o isnâdı reddetmekten ibarettir. “Hayreti gerektiren bir şey görüldüğü vakit”subhanallah” denilmesi bir âdettir. Burada bu iftiranın öyle temiz bir müslümanların annesi ile ashab-ı kiramdan temiz bir zat hakkında yapılmasının son derece hayrete şayan bir bâtıl iddia olduğuna işaret için “subhaneke” buyurmuştur.

17. Allah size öğüt veriyor ki, bunun bir benzerine ebedî olarak dönmeyesiniz, eğer siz mümin kimseler iseniz.

17. Binaenaleyh (Allah size) Ey müminler!. (öğüt veriyor) sizi uyandırıyor, kalplerinizi aydınlatıyor (ki, bunun bir misline) böyle bir iftirayı söyleyip etrafa yaymak gibi pek büyük bir günaha (ebediyyen) hayatta bulundukça (dönmeyesiniz) bu pek büyük bir günahtır (eğer siz mümin kimseler iseniz) kuvvetli bir îman sahibi bulunuyorsanız artık bu gibi bir günaha bir daha dönmeyiniz. Çünkü hakiki bir îman, sizi bundan engeller.

18. Ve Allah sizin için âyetleri apaçık beyan ediyor ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.

18. (Ve) Ey müminler!. (Allah sizin için âyetlerini) dinî hükümlere ait delilleri, ahlâki faziletlere, güzel ahlâka dair öğütleri (apaçık beyan ediyor) tâki ona göre hareket edesiniz, ahlâk ve tavırlarınızı düzeltmeye muvaffak olasınız, İslâm, ahlâkına, üstün insani vasıflara aykırı hareketlerden, lakırdılardan sakınınız. İnsanlık hakkında ne büyük bir ilâhi lütuf!. (ve Allah bilendir) mahlûkatının büyük, küçük, gizli ve aşikar bütün sözlerini, hallerini, bilir. Ve o yüce yaratıcı (hikmet sahibidir) onun bütün emirleri, yasakları, bütün ilâhi fiilleri birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır, artık o yüce yaratıcının öğütlerine, hükümlerine hakkiyle riayete çalışınız ki, dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadete eresiniz.

19. Muhakkak o kimseler ki, îmân etmiş olanlar arasında çirkin, yaramaz şeylerin yayılmasını arzu ederler, o kimseler için dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap vardır ve Allahbilir, sizler ise bilmezsiniz.

19. Bu mübârek âyetler, İslâm muhitinde kötü sözleri, iffet ve temizliğe aykırı şeyleri neşretmeğe cür’et edenlerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor yüce yaratıcının lütufu, rahmeti olmasa insanların ne kadar felâketlere uğrayacaklarına işaret buyuruyor. Mümin olan kulları şeytanların izlerini tâkibetmekten menediyor. O şeytanlar ne kötü şeyleri insanlara telkin ettiklerini ve onlara uyanların pek kötü bir durumda kalacaklarını ihtarda bulunuyor, ancak Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmeti sayesinde insanların iffet ve temizliklerini muhafazaya muvaffak olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (muhakkak o) Abdullah İbni Ubeyyi gibi münafık (kimseler ki: îman etmiş olanlar arasında) onların aleyhinde olan (çirkin, yaramaz şeylerin) sözleri ve fiilleri ile çirkin sözlerin ve hareketlerin (yapılmasını arzu ederler.) bazı zatları veya bir insan zümresini kirletmek kasdında bulunurlar. Bundan dolayı (o kimseler için dünyada ve ahirette pek acılı bir azap vardır.) dünyada yaptıkları iftira cezasına uğrarlar, müminler arasında kötü şöhret bulmuş, gözden düşmüş olurlar. Tövbe ve istiğfar etmesizin ahirete gidince de orada cehennem azabına ve Cenab-ı Hak’kın bildiği daha nice felâketlere uğrarlar. (ve Allah bilir) bütün mahlûkatının halleri yüce zatınca bilinmektedir. Herkesin fill ve amellerini bilir, ona göre haklarında mükâfat ve ceza verir. (sizler ise) Ey insanlar!. Öyle Cenab-ı Hak’kın bildiği her şeyi (bilemezsiniz) sizler haberdar olamazsınız, ancak görünen şeyleri sahip olduğunuz duyu organları vasıtasiyle görüp anlayabilirsiniz ve Hak Teâlâ’nın sizlere emir ve beyan buyurduğu şeylerden haberdar olursunuz. Artık ona göre hareketinizi tanzime çalışmalısınız.

20. Ve eğer Allah’ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi elbette ki, siziazaplandırırdı ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

20. (ve) Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın hakkınızdaki lütuf ve iyiliğini düşününüz, (eğer Allah’ın fadlı ve rahmeti sizin üzerinize olmasa idi) öyle pek temiz, fedakâr zatlar hakkındaki iftiradan ve benzeri günahlardan dolayı elbette sizi derhal cezalandırırdı, helake mâruz bırakırdı (ve şüphe yok ki, Allah çok esirgeyicidir) rahmet ve şefkati sonsuz derecededin ve (çok merhametlidir) merhamet ve şefkati pek ziyade olup sürekli olarak mahlûkatı üzerinde görülmektedir. Bunun içindir ki, günahkâr kullarını hemen köklerini kesecek şekilde bir azaba uğratmamaktadır. “İbni Abbas Hazretlerine göre bu âyeti kerimedeki, hitap, Hassan İbni Sabit ile Mıstaha ve Himneye yöneliktir. Ve onlar için bir müjdeyi, affa mazhar olduklarını içermektedir. Bununla beraber bunun umuma yönelik olması da caizdir. Nice insanlar birçok günahları işledikleri halde yine derhal azaba tutulmuyorlar, kendilerine bir tövbe, bir kaybedileni telafi edecek zaman verilmiş oluyor ki, bütün bunlar birer ilâhî lütuftur. Elverir ki, insanlar bunun kadrini bilip Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükürde bulunsunlar.

21. Ey îmân etmiş olanlar! Şeytanın adımlarına uymayın ve her kim şeytanın adımlarına uyarsa elbette ki o, çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder. Ve eğer üstünüzde Allah’ın lütufu ve merhameti olmasa idi sizden hiç bir kimse ebediyen temize çıkamazdı velâkin Allah dilediğini temize çıkarır ve Allah hakkıyla işiticidir, bilicidir.

21. (Ey îman etmiş olanlar!.) Ey Allah Teâlâ’yı da, onun dinî hükümlerini de, onun bildirdiği ahiret hayatını da bilip tasdik eden zatlar!. Sakın (şeytanın adımlarına uymayın) onun gösterdiği yola gitmeyin, onun süslediği şeylere el atmayın, onun dininize aykırı telkinlerine bir kıymet vermeyin (ve her kimşeytanın adımlarına uyarsa) ona tâbi olursa, onun vesveselerine kanarsa, hakkı bırakıp bâtılı tutarsa (elbette ki, o) şeytan (çirkin ve inkâr edilmiş şeyler ile emreder) çirkin fiilleri dinen kötü şeyleri tavsiyede bulunur, bunları yaldızlayarak sizleri aldatmak ister, artık ondan ne bekleyebilirsiniz?. (ve eğer) Ey müminler!. (üstünüzde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi) kısaca sizi irşad eden bu ilâhi beyanlar, bu Kur’ani nasihatlar bulunmasa idi ve bir kısım günahlar için birer kefaret olan hudud cezası meşru, tövbeler makbul olmasa idi tövbelere nâil olmak için ilâhî yardım yetişmeseydi (sizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı) hayatının sonuna kadar günahtan pâk olamazdı (velâkin Allah dilediğini teiniz çıkarır) onun kalbine lütuf ve rahmetinin eserlerini akıtarak onu uyanmaya, tövbe ve istiğfar etmeye muvaffak kılar, tövbesini kabul ederek kendisini günahlarından ter temiz bir hale getirir. (ve Allah her şeyi hakkiyle işiticidir) işte kullarının her söylediklerini ve tövbe ettiklerini, afları hususundaki niyâzlarını da hakkiyle işitmektedir ve o kâinatın yaratıcısı, her şeyi (bilicidir) bütün mevcudat onca bilinmektedir. Binaenaleyh kullarının kalplerinde olanı da, tövbelerine düşen en mühim vazife de o pek yüce ilâhi vasıfları yüceltmektir, kendilerine göstermiş olduğu hidayet yolunu takip edip bir takım şeytan meşreb aldatıcı, dinî terbiyeden mahrum kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Başarı Allah’tandır.

22. Ve sizden fazilet ve servet sahibi olanlar yakınlarına ve yoksullara Allah yolunda hicrette bulunmuş olanlara birşey vermemek için yemin etmesin ve af etsinler, bağışlasınlar, siz sevmez misiniz ki, Allah sizin için mağfiret buyursun ve Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

22. Bu mübârek âyet, müslümanlardan fazilet ve servet sahibi olan zatların kendiyakınlarına ve diğer yardıma lâyık kardeşlerine yardım etmekten geri durmamalarını ve o din kardeşlerinde görülen bazı kusurları af ve bağış ile karşılayarak ilâhi mağfirete nâil olmalarını emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (sizden fazilet ve servet sahibi olanlar) Ebubekris Sıddık gibi güzel vasıflara sahip bulunanlar (yakınlarına) kendi akrabalarına (ve yoksullara) fakirlere (ve) Mistah gibi (Allah yolunda hicrette bulunmuş) yardıma muhtaç (olanlara) bazı kusurlarından dolayı kendilerine (birşey vermemek için) onlara yardım etmemek için (yemin etmesin) böyle bir yemin uygun değildir. Hattâ böyle yemin edilen bir şeyin aksi daha hayırlı bulunursa o hayırlı şeyi işleyip bu yeminden dolayı kefaret verilmesi lazım gelir. (ve) onlarda görülen bazı kusurları (af etsinler, bağışlasınlar) başlarına kakıp durmasınlar (siz) Ey müslümanlar!. (sevmez misiniz ki,) pek ziyade arzu etmez misiniz ki, sizin bu affınız karşılığında (Allah sizin için mağfiret buyursun) elbette ki, seversiniz. Öyle ise bu af ve bağışlamayi terk etmeyiniz (ve Allah gafurdur) kullarının nice günahlarını af edip örtmektedir. Onları cezalandırmaya kâdir olduğu halde cezalandırmayıp kendilerini mağfirete nâil kılmaktadır. Ve o yüce yaratıcı (rahimdir) kullarına merhameti pek ziyadedir. Artık ey o kerem sahibi mabûdun kulları. Siz de onun ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışınız. “Bu âyeti kerime, Hz. Ebu Bekir ve emsali hakkında nâzil olmuştur. Bir kere bu âyeti kerime, Hz. Ebu Bekir’in değerinin yüceliğini gösteriyor, dinen fazilet sahibi olduğuna bu sebeple Peygamberlerden sonra en büyük zat bulunduğuna işaret buyuruyor. Bazı kusurlara karşı af ile muamele yapılmasının ilâhi mağfirete nâil olmak için bir vesile olacağını göstererek müslümanları bu hususa özendirip ve teşvik ediyor, müslümanların birbirine karşı af ve kerem ile muamele yapmaya sevkederek sosyal hayata büyük bir ahlâki fazilet dersivermiş bulunuyor. Evet.. Hazreti Aişe’i Sıdıka validemiz hakkındaki lâyık olmayan, uydurma sözlerde bulunan bir münafıkı dinlemiş, bunu reddetmeyip bundan dolayı gülümsemiş olan bir zat da vardır ki, adi “Misteh” idi. Bu zat, Hz. Ebu Bekr’in teyzesinin oğlu idi, Bedir savaşında bulunmuştu, durumu fakir olduğu için öteden beri Hz. Sıddık’ın himayesinde yaşıyordu. O iftira hâdisesinden sonra Hz. Sıddık, onu reddetmiş, ona bir daha yardım etmiyeceğine dair yeminde bulunmuştu. Misteh, ihtiyaç içinde müşkül bir durumda kalmış oldu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bu gibi yakınları ve diğer muhtaç kimseleri ve muhacir zatları bazı kusurlarından dolayı korumadan mahrum bırakmanın uygun olmayacağını bildirmiş, bu husustaki affın, müsamahanın ilâhi mağfiretin tecellisine vesile olacağını müjdelemiştir. Hz. Sıddık da bu ilâhi emri öğrenince hemen Misteh’i affetmiş onu yine yanına kabul buyurmuş, sizi kovduğum, Cenab-ı Hak’kın size gazap ettiği zamanda idi. Şimdi madem ki, Cenab-ı Hak sizi affetmiştir, artık bu husutaki ilâhî hükmü başım ve gözüm üzerine kabul ettim. Diyerek ilâhi emre olan tam bağlılığını bu suretle de göstermiştir. İşte müslümanlara lâyık olan, böyle iyilik sever, affedici harekette bulunmaktır.

23. Muhakkak o kimseler ki, iffetli, habersiz, mümine olan kadınlara kötülük isnadında bulunurlar, o kimseler dünyada ve ahirette lânete uğratılmıştır. Onlar için pek büyük bir azap da vardır.

23. Bu mübârek âyetler de iffetli, çirkin kuruntulardan kalpleri temiz, îman ile vasıflanmış, müslümanlar namuslu kadınlar hakkında iftirada bulunanların pek müthiş âkibetlerini ve o iftiracıların aleyhine kendi azalarının şahitlikte bulunacağını ihtar ediyor. Murdar olan kadınların murdar olan erkeklere, murdar erkeklerin de murdar olan kadınlara ait olduğunu ve bilakis iffetli kadınların iffetli olanerkeklere ve iffetli olan erkeklerin de iffetli kadınlara mahsus bulunduğunu ve böyle iffetli, temiz zatların kendilerine isnat edilen kötülüklerden uzak bulunduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki) o münafık, ahlâkı İslâmiyeden mahrum şahıslar ki (afife) tam bir iffet ve temizlik vasfı ile vasıflanmış (habersiz) kendilerine isnad edilen kötülüğü hatırlarına getirmekten bile uzak ve (mümine) îman edilmesi icabeden her şeyi bilip inanmış (olan) İslâm (kadınlarına kötülük isnadında bulunurlar) onların üzerlerine çirkin sözleri atarlar (o kimseler dünyada ve ahirette lânete uğratılmışlardır) o kötü isnatlarından dolayı kendilerine müminler de, melekler de lanet okurlar. (Onlar için pek büyük bir azap da vardır) o lanetten başka pek müthiş bir cehennem azabına da tutulacaklardır. Bütün bunlar, o iftiralarının bir cezasıdır. İşte bu ceza, bu ilâhi tehdit Abdullah Bir Ubey ile onun gibi bu iftiraya cür’et eden münafıklara has bulunmuştur. Ne kadar büyük bir ilâhi tehdit!.

24. O günde ki onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.

24. Evet.. Bu azap, o iftiracılara yönelcektir. (o günde ki) o kıyamet zamanındaki, o vakit (onların aleyhine dilleri ve elleri ve ayakları neler yapmış olduklarına dair şahitlikte bulunacaktır.) onlar, ahirette müthiş felâketleri, azap merkezlerini görünce titreyeceklerdir, dünyadaki yapmış olduklarını inkâr etmek isteyecekler, ne yazık ki, buna imkân mı var?. Zaten dünyada yapmış oldukları amel defterlerine yazılmış bulunacaktır. Bundan başka da ilâhi kudret ile onların bedeni azaları dile gelecek, her aza, kendisinden nelerin meydana gelmiş olduğunu haber verecektir. Bunu inkâra mahal yok. Allah’ın kudreti ile neler vücude gelemez. Dünyada bile görüyoruz ki, bir demir parçasıbile hayata sahip olmadığı halde söylenilen sözleri tamamen aynı ahenk ile zaptediyor, o sizleri tekrar tekrar aksettirip duruyor. Bu ne hârika!. Bir demire bu hassayı vermiş olan bir yüce yaratıcı, kullarının esasen hareketli, hayat sahibi olan azalarında böyle bir şahitlik özelliği yaratamaz mı?. Buna inanmışızdır!. Bunun daha nice üstünde hârikaları da yaratabilir. Allah’ın varlığını, kudretini tasdik eden bir kimse, bunda asla şüphe etmez.

25. O gün Allah onlara hak ettikleri cezalarını tamamen verecektir. Ve bileceklerdir ki, şüphe yok Allah apaçık haktır.

25. Evet.. (O gün) o kendi azalarının kendi aleyhlerinde şahitlik edeceği kıyamet zamanında (Allah onlara) o münafık iftiracılara, tövbe ve istiğfar etmeksizin ahirete gittikleri takdirde (hak ettikleri cezaları) hakkiyle sabit olan cinayetlerinin cezasını (tamamen verecektir) onlar azap görüp duracaklardır. (Ve) öyle felâketleri, azapları görünce, haklarındaki cezaların tahakkukunu anlayınca (bileceklerdir ki, şüphe yok Allah) o her dilediğine gücü yeten hikmet sahibi yaratıcı (apaçık haktır) onun yaratıcılığı, mâbudluğu açıktır, adaleti, hikmeti zahirdir ve bir nice hakikatları kullarına göstermekte ve beyan buyurrmaktadır.

26. Murdar olan kadınlar, murdar olan erkekler içindir ve murdar olan erkekler de murdar olan kadınlar içindir ve temiz kadınlar da temiz olan erkekler içindir ve temiz olan erkekler de temiz olan kadınlar içindir. Bu temiz olanlar, onların dediklerinden iftiralarından uzaktırlar. Bunlar için bir mağfiret vardır ve bir kerim rızık vardır.

26. Bir takım münafıklar, nasıl cür’et edenler de iffet ve temizlikleri açık olan bir kısım İslâm kadınları hakkında iftirada bulunurlar? (murdan olan kadınlar) habisce olan lakırdılar, isnatlar (murdar olan erkekler içindir) onlar ona lâyıktırlar aynı şekilde (murdar olanerkekler de murdar olan kadınlar içindir) öyle murdar kadınlara, lakırdılara lâyık bulunmaktadırlar. (ve temiz olan kadınlar da) sözlerinde (temiz olan erkekler içindir) onlara da böyle temiz olan erkekler lâyıktırlar. (ve temiz olan erkekler de temiz olan kadınlar) sözler (içindir) evet. Murdar olanlara lâyık olan, mundarlardır, temiz zatlara lâyık olan da temiz şeylerdir. (bu temiz olanlar) özellikle en büyük bir temizliğe sahip bulunmuş olan Hz. Aişe de (onların) o münafıkların (dediklerinden) yaptıkları iftiradan, kötü zandan (uzaktırlar) bu temiz olanlar, insani üstün vasıflara sahip, isnat edilen şeylerden mâsum bulunmaktadırlar. Binaenaleyh (bunlar için) bu temiz olan erkek ve kadın zatlar için (bir mağfiret vardır) onlar Allah’ın korumasına mazhardırlar. (ve) bunlar için (bir kerim rızık vardır) bunlar cennetlere nâil, orada çeşitli nimetler ile rızıklanacaklardır. Ne mutlu böyle Allah tarafından aklanan, böyle saadet dolu bir gelecek ile müjdelenen temiz fıtret sahiplerine.

27. Ey îmân edenler, kendi evlerinizden başka evlere müsaade istemeden ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz. Bu sizin için hayırlıdır. Umulur ki, düşünüp anlarsınız.

27. Bu mübârek âyetler, görgü kurallarının en mühim bir kısmına işaret buyuruyor. Başkalarının evlerine müsaadeleri alınmaksızın ve kendilerine selâm verilmeksizin girilmemesini emrediyer. İçinde kimse bulunmayan bir eve de müsaade ile girilmesini ve izin verilmeyince dönülüp gidilmesini, böyle bir hareketin ise sosyal temizlik bakımından faideli olacağını bildiriyor. Belirli kimselere mahsus olmayıp içinde kendisi için bir intmfa hakkı bulunan binalara girilmesinde bir sakınca bulunmadığını beyan bu burmaktadır. Şöyle ki: (ey îman edenler!.) Ey müslüman fertler!. (kendi evlerinizden başka evlere) sahiplerinden, içlerinde oturanlardan(müsaade istemeden) izin talebinde bulunmadan (ve sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz) kendi kendinize sormadan, müsaade almadan girmek cür’etinde bulunmayın (bu) izin talebiyle selâm verilmesi (sizin için) öyle müsaade edilmeksizin: Selâm verilmeksizin girmekten (hayırlıdır) bunun aksine hareket, cahiliyet zamanına ait bulunuyordu. Bir kimse, başkasının evine müsaadesini almadan hemen giriverirdi. Böyle bir hareket, ictimai terbiyeye aykırıdır, bazı hoş olmayan hallerin, sözlerin meydana gelmesine sebebiyet vermiş olabilir. İslâm terbiyesi ise buna aykırıdır. (umulur ki) siz bu husustaki ilâhi emrin hikmet faydasını güzelce (düşünüp anlarsınız) onun gereğince hareketinizi tanzim edersiniz. “Evet… Hususi ikametgâhına müsaadesi olmaksızın girmekte birçok sakıncalar vardır. Bu cümleden olarak: Böyle bir hareket, başkasının mülkünde izni olmaksızın bir nevi tasarruf sayılır ki, bu câiz olamaz. Evde bulunan kimse, başkalarından saklanılması icabeden bir şeyi açıkta bulundurmuş olabilir, onun izni olmaksızın hanesine giren kimse ise bu maksadı ihlâl etmiş olur. Bununla beraber böyle müsaadesiz başkasının hanesine girilmesi, bir nevi hırsızlık ve suikast şüphesinden de uzak bulunamaz.

28. İmdi onlarda kimse bulamaz iseniz artık size izin verilinceye değin içerilerine girmeyin ve eğer size geri dönün denilirse geri dönün. Bu sizin için daha temizdir. Ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.

28. (İmdi onlarda) o içlerine girmek istediğiniz evlerde, içlerine girmeniz için size izin vermeğe selahiyetli (kimse bulamaz iseniz) sabrediniz, hemen içine atılmayınız, (artık size) selâhiyetli olan kimse tarafından gelip (izin verilinceye değin) o hanelerin (içerlerine girmeyin) aksi takdirde bir takım dedikodulara, mahzurlara sebebiyet verilmiş olabilir. (ve eğer size) o haneler içindebulunan kimseler tarafından (dönün denilirse) o hanelere girmenize müsaade edilmezse (geri dönün) orada durup içerisine girmek için ısrarda bulunmayın, böyle bir hareket, insanlığa aykırıdır. Kalplerde nefret uyandırır (bu) dönüp gitmek (sizin için daha temizdir) ısrar edip kapı önünde durmak ise adilik ve rezalet şüphesinden uzak olamaz, buna tenezzül edilmemelidir, bu insanın simasını kirletir, lekeler (ve Allah yapar olduklarınızı bilicidir.) başkalarının hanelerine onların müsaadeleri ile mi, müsaadeleri olmaksızın mi girmiş olacağınızı bilir, ona göre hakkınızda cezada bulunur. “Evet.. Bazen olabilir ki, bir hane sahibi, başka bir yere gideceği için veya başkasiyle bir hususu mahremce görüşeceği için veya başka bazı engellerden dolayı kendisiyle görüşmeğe gelen kimseyi kabul etmemek mecburiyetinde kalabilir. Artık onu mâzur görmelidir, gelen kimse, hemen kabul edilmediğinden dolayı üzülüp onun aleyhinde bulunmamalıdır.

29. Meskûn olmayıp kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere girmenizde sizin için bir günah yoktur ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir.

29. (Meskun olmayıp) yani muayyen kimseler için bir mesken edinilmeyip (kendinize ait içlerinde menfaat bulunan evlere) yani: İnsanların faydalanmaları için, umumun istifadesi için hazırlanmış, açık bulunmuş hanlar, misafirhaneler, hamamlar, dükkânlar gibi binalara (girmenizde sizin için bir günah yoktur.) bunların vücude getirilmesindeki gaye, zaten herkesin bunlardan usulen istifade etmesidir. (ve neyi açıklar ve neyi gizler iseniz Allah bilir) binaenaleyh kendi evlerinizin dışındaki evlere girmenizdeki maksatlarınızı da o yüce yaratıcı tamamen bilmektedir, iyilik kasdiyle olan hareketler ile kötülük maksadiyle olan hareketler de onca tamamen malûmdur. Artık bunu düşünüp dehareketlerinizi buna göre tanzim ediniz. Ne büyük, bir ilâhi tehdit ve ne yüce bir ilâhi öğüt. ‘Bu mübârek âyetler bu suredeki altıncı hükmü kapsamaktadır.”

30. Müminlere de ki: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler bu onlar için çok temizliktir. Şüphe yok ki, Allah ne yapar olduklarından haberdardır.

30. Bu mübârek âyetler de ehli îmanı bir iffet ve temizlik içerisinde yaşamaya sevkediyor. İman sahipleri olan erkekler ile kadınların gözlerini, namuslarını nasıl koruyacaklarına dair kendilerine büyük bir ictimai terbiye dersi veriyor. Kadınların ziynetlerini kimlere karşı saklayıp kimlere karşı açık bulundurabileceklerini belirtmekte ve ehli îmanın hepsini de tövbeye, iyi hal sahibi olup saadete nâil olmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. (müminlere de ki: Gözlerini) kendisine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan (sakınsınlar) men etsinler, helâl olan şeylere bakmakla iktifa eylesinler, (ve avret mahallerini) kendilerine helâl olmayan şeylerden (muhafaza etsinler) o mahalleri örtsünler, eşleri, cariyeleri gibi kendilerine helâl olan kimselerden başkasına göstermesinler. (bu) gözleri sakınmak, avret mahallerini korumak (onlar için) o müminler hakkında (çok temizliktir) pek hayırlıdır, onların hallerinin iyiliğine hizmetçidir, kendilerini töhmet altına, başkalarını fitneye, kötü zanna düşürmeğe engeldir (Şüphe yok, Allah) kullarının (ne yapar olduklarından haberdardır.) Evet hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, kullarının amellerini, niyetlerini, maksatlarını tamamen bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh her hususta ilâhi emre uymalıdır, haram olan şeylerden gözlerini de kalplerini de korumaya çalışmalıdır, başkalarının fitneye, günaha tutulmalarına sebebiyet vermemelidirler.

31. Ve mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına ve kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan çocuklara karşı açıverilmesi müstesnâ. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah’a tövbe ediniz, ey müminler! Tâki kurtuluşa erebilesiniz.

31. (Ve) Ey yüce Peygamber!. Ümmetinden olan (mümin kadılara da söyle) ilâhi emri tebliğ et ki, onlar da (gözlerini sakınsınlar) kendilerine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan geri dursunlar, gözlerini men eylesinler (ve avret mahallerini muhafaza etsinler) açmayıp örtsünler, gayri meşru eğilimlere meydan vermesinler (ve ziynetlerini açmasınlar) ziynet yerlerini namahrem olanlara göstermesinler, ziynet yenlerindeki küpe, gerdanlık, bilezik gibi şeyleri de ecnebilere karşı açık bulundurmaktan sakınsınlar. Çünkü bunlara bakmak, bir fitneye sebep olabilir. (onlardan) o ziynetlerden (zahir olanı müstesnâ) onların kendilerini örtmek mümkün olamayacak bir vaziyette görülmeleri, bir mazerete dayanmış olduğundan câiz bulunmuştur. Parmaktaki yüzüğün, eldeki kınanın, boyanın görünmesi gibi. Bunları saklamak, güç olduğu için bunların görünmesi herhalde memnu değildir. Bununla beraber mümkün olduğu kadar örtülmesi daha iyidir. (ve) İslâm kadınları (başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar)çarşaflarını başları üzerine örtsünler. Cahiliyet zamanında kadınlar, başörtülerini arkalarına salıvererek gerdanlıklarını diğer ziynetlerini ona buna gösterirlerdi, böyle bir vaziyet ise İslâmi terbiyeye aykırı olduğundan yasaklanmıştır. (ve ziynetlerini açıvermesinler) yani: Yüzlerinden ve ellerinden başka gerek namazda ve gerek yabancılara karşı açık bulundurulması câiz olmayan azalarını ziynet mahallerini başkalarına göstermesinler (ancak) bunların kendilerine gösterilmesi calz. olan kimseler vardır. Onlara gösterilebilir. İşte onlar şöylece beyan buyuruluyor: (kocalarına veyahut kendi babalarına) babalarının ve analarının babaları, dedeleri de bu cümledendir. (veya kocalarının babalarına) gösterebilirler. (veya kendi oğullarına) torunlarına (veya kocalarının oğullarına) veya torunlarına, yani üvey evlât ve torunlara (veya kendi kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına) bunların da oğullarına gösterebilirler. Bunların arasında zaruri olarak görüşme bulunduğu, fitne korkusu pek az olduğundan aralarında böyle bir müsaade geçerlidir. Amucalara, dayılara karşı görünmek de caizdir. Bununla beraber ziynet mahallerini bunlara karşı açık bulundurmamak daha iyidir. Tâki, kendi oğullarına tanıtmalarına bir sebebiyet verilmiş olmasın. (veyahut) bu ziynetleri (kendi kadınlarına) yani: Kendilerine sohbet ve hizmette bulunan hür, mümin kadınlara (veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelerine) göstermeleri de caizdir. Kâfir olan kadınlar, mânen erkek mesabesindedirler, binaenaleyh onların yanlarında müslüman kadınların elbiselerini seyunarak bütün ziynetlerini onalara göstermeleri uygun değildir. Çünku bunları kendi erkekleri yanında söylemekten çekinmezler. Bir kadının erkek olan kölesi ise bir ecnebi erkek hükmünde olduğundan ona karşı ziynet mahallerini açık bulundurmaması lâzımdır. Kendisiyle fetva verilmiş olan görüşbudur. Meğer ki, o köle, çok yaşlı biri olsun. (veyahut) o ziynet mahalleri (erkeklikten kesilmiş) kadınlara ihtiyaçları kalmamış, ihtiyar (hizmetçilerine) gösterilsin (veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan) şehvet çağına ulaşmamış bulunan (çocuklara) karşı açıverilsin, bunlar da müstesnâdır, bunlara karşı açıverilmesi caizdir. Ancak göbekten diz kapaklarına kadar olan mahallerini kocalarından başka hiç bir kimseye açıvermemeleri lâzımdır. (ve) müslüman kadınları (ziynetlerinden gizledikleri) şeyler (bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar) yani: Ayaklarında halhallar bulunduğunu başkalarına bildirmek için ayaklarını birbirine çarpıp durmasınlar, çünkü bu, erkeklerin nazarı dikkatini çeker, kendilerine karşı gayrı meşru bir arzu uyandırır. Cahiliyet zamanında böyle yapan kadınlar bulunmakta idi. İslâmiyet ise bunu yasaklamıştır. Böyle şüpheleri davet eden İslâm temizliğine aykırı olan hareketlerden kaçınmak lâzımdır. Ahlâki fazilet bu şekilde tecelli eder. Bir zaruret hali de müstesnadır. Meselâ: Kesin bir zarurete binaen bu yasak azalara doktorun tedavi için bakması, veya bir boğulmakta veya yanmakta olan bir kadını kurtarmak için yasak azalarına bakılması, veya zina hâdisesine şahitlik edilebilmesi için bakılmış olması caizdir. Bu, bir hayata maddî ve manevî hizmet demektir. (ve) ey müslümanlar zümresi!. (toptan Allah’a tövbe ediniz) daima Cenab-ı Hak’tan af ve mağfiret talebinde bulununuz. Çünkü insanlardan insanlık hali bazı kusurların, câiz olmayan temayüllerin, bakışların vukuu mümkündür, vâkidir. Artık daima uyanık bulunmalıdır, kusurlardan dolayı tövbe istiğfar etmelidir. (Ey müminler!.) Böyle Cenab-ı Hak’kın emrettiği şekilde hareket ediniz (tâki) bununla (kurtuluşa erebilesiniz) sizin dünyada da, ahirette de selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede temin edilmiş olur. Evet.. Bir insan cemiyyetinin güzelce devamı, hayat intizamı,hakiki bir hürriyet içinde yaşaması, bir takım ahlâki olmayan temayüllerden, lakırdılardan, töhmetlerden korunması ve saadeti uhrevîyeye kavuşması ancak bu gibi pek mühim ve hikmet ve menfaatin kendisi olan dinî emirlere, yasaklara riayet sayesinde tecelli eder. İnsanlık için bu riayetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu kutsal ahkâma riayete muvaffak buyursun Amin.. Bu mübârek âyetler de bu suredeki yedinci nevi şeri hükmü kapsamış bulunmaktadır.

32. Ve sizden olan bekârları ve kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi hali olanları evlendiriniz. Eğer yoksul oldular ise Allah onları lütfundan zengin kılar ve Allah vâsidir, alîmdir.

32. Bu mübârek âyetler, iyi hal sahipleri olan kölelerin ve cariyelerin evlendirilmelerini emrediyor, yoksul oldukları takdirde Allah’ın lütfu ile zengin olacaklarını bildiriyor. Evlenmek için halleri müsait olmayanları da ilâhi lütuf ile zengin oluncaya kadar sabredip iffetlerini korumaya devam etmelerini tenbih ediyor. Mukatebe yapmak isteyen kölelerin ve cariyelerin kendilerinde bir hayır bilinmekte ise kitabeye kayd ile kendilerine mal bakımından yardım edilmesini tavsiye ediyor. İffetlerini korumak arzusunda bulunan cariyelerin de dünya malını dileyerek zorlama ile zinaya sevkedilmemelerini ihtar ve böyle bir zorlamaya mâruz kalanları daha sonra Cenab-ı Hak’kın af edip günahlarını örteceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve) Ey ehli îman!. (sizden olan bekârları) evlendiriniz. Yani: Zevcesi olmayan erkekleri ve henüz evlenmemiş veya kocası ölmüş kadınları evlerdirmeğe gayret ediniz. (ve kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi hali olanları) da onların velileri, efendileri olan zatlar!. (evlendiriniz) bu evlenecek kimseler, (eğer yoksul oldular ise) bunlardan dolayl ümitsizliğedüşmemelidirler, çünkü Allah Teâlâ dilerse (onları lütufundan zengin kılar) rızıklandırır, bu evliliği onların haklarında geçim bolluğuna bir vesile kılmış olur. (ve Allah vâsidir) mahlûkatı için genişlik göstermeğe kâdirdir, onun nimetine, kudretine son yoktur ve (Alimdir) her şeyi hakkiyle bilir, dilediği kullarını hikmet menfaat gereğince bol rızka nâil buyurur. Bu âyeti kerime, bu suredeki sekizinci hükmü kapsamaktadır. Köleler ile cariyeler, iyi hal, ile kayıtlanmış bulunuyor. Çünkü iyi olmayan köleler ile cariyeler ise hallerini itinâ, kendilerine şefkat gösterilecek bir durumda bulunmamış olacakları için onları evlendirmeğe kalkmak, faide yerine zarar verir. Hür kimselerde ise nisbeten iyi hal galip ve kendi işlerini mallarını bağımsız olarak ifaya, idareye selâhiyetli oldukları için onlar evlenmek isteyince velilerin müsaade etmesi lâzımdır. Bu sebeple onların haklarında “iyi hal” kaydı zikredilmemiştir. Ve bu nikâh ile emir, nedb içindir, yoksa vücub için değildir. “Eyama” eymin çoğuludur. Karısı olmayan erkekler ile kocası bulunmayan bakire veya dul kadınlar demektir.

33. Evlenmeğe çare bulamayanlar da Allah kendilerini lütufundan zengin kılıncaya değin iffetlerini korusunlar ve ellerinizin sahip olduğu kimselerden mükatebe yapmak isteyenler olunca da eğer onlar da bir hayır bilmiş iseniz onları kitabete kaydediverin ve Allah’ın size verdiği mallardan onlara veriniz. Ve genç cariyeleriniz iffetlerini korumak isterlerse dünya hayatının geçici metaını dileyerek fuhşa sevketmeyiniz. Ve her kim onları zorlarsa şüphe yok ki, Allah onların zorlanmalarından sonra da çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

33. (Evlenmeğe -çare- bulamayanlar da) nikâh için lâzım gelen mihri, nafakayı teminden âciz bulunanlar da (Allah kendi lütufundan zengin kılacağı değin iffetlerini korusunlar) zinadanve diğer haram şeylerden kendilerini korumaya çalışsınlar, Cenab-ı Hak’kın kendilerine zenginlik vereceği zamana kadar sabırdan, temizlikten ayrılmasınlar. Onların böyle iffetlice yaşamaya çalışmalarının bir mükâfatı olarak bir gün bir nimete, servete nâil olabilirler. Artık o zaman evlensinler. (ve ellerinizin sahip olduğu kimselerden) Yani: Köleler ile cariyelerden (mükatebe yapmak isteyen olunca da): Yani: bir bedel karşılığında azad edilmelerini isteyince de bakınız: Düşününüz; (eğer onlarda bir hayır bilmiş iseniz) yani: Onlarda iyi hal, emanete riayet, kitabete ait bedeli kazanıp vermelerine kabiliyet görür iseniz (onları kitabete kaydediverin) onları hürriyetlerine kavuşturmaya yardım etmiş olun. (ve) ey onların velileri, efendileri (Allah’ın size verdiği mallardan onlara veriniz) onları biran evvel hürriyete kavuşturmak için kendilerine yardım ediniz, meselâ: Kitabet bedelinin bir kısmını kendilerine bağışlayınız. Beytülmal tarafından kölelere yapılacak yardım da bu cümledendir. Bu ilâhi emir de bu suredeki dokuzuncu hükmü kapsamaktadır. (ve genç cariyelerinizi iffetlerini korumak istiyorlarsa) onlar nefislerine hâkim olup zinadan kaçınmak istedikleri halde siz de onları takdir ve korumaya devam ediniz. (dünya hayatının geçici mahm dileyerek) onları (fuhşa sevketmeyiniz) onların fuhşiyatina meydan vermeyiniz, onların sürekli olarak iffet ile yaşamalarını temine gayret gösteriniz. Onlar iffetlice yaşamak istemeyince de onları engellemeye çalışmak lâzımdır, bu halde yapılacak şey, onların zinasına müsaade değil, onları zinadan men’e çalışmaktan ibarettir (ve her kim onları) zinaya (zorlarsa) o zorlayan büyük bir günaha girmiş olur, tövbe ve istiğfar etmedikçe bu günahtan kurtulamaz. Fakat o zorlanan cariyelere gelince (Şüphe yok ki, Allah onların) o cariyelerin haklarında öyle zorlandıklarından sonra da (çok bağışlayandır)onları af eder ve günahlarını örter ve (rahimdir) onları ilâhi merhameti ile korur, cezalandırmaz. Gerçek şu ki, zorlamaya binaen muvafakat etmekde câiz değildir. Şu kadar var ki, gönülsüz olarak ağır zorlamaya mâruz kalan şahıs hakkında ilâhi aff tecelli eder. Yüce “Gafur” isminin zikri buna işareti içermektedir ve bu beyan ilâhi, bu suredeki onuncu hükmü kapsamaktadır. “Cahiliye zamanında Abdullah İbni Übeyy gibi bazı kimseler, para kazanmak için cariyelerini zinaya teşvik ederlerdi. Übeyy’in iki cariyesi Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek bu pek çirkin hareketten dolayı şikâyette bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş böyle bir hareketin insanlığa aykırı, pek ziyade çirkin bir şey olduğunu bildirmiştir. “Kitabet” Efendi ile kölesi veya cariyesi arasında bir bedel karşılığında yapılan bir akittir. Şöyle ki: Mükellef olan bir kimsenin mükellef kölesini veya mükellef olan cariyesini onların rızalariyle bir muayyen hizmet veya muayyen bir nakdi bedel karşılığında azat etmesi demektir ki, o hizmet veya bedel ifa edilince kölelik ortadan kalkar. Kölelerin ve cariyelerin böyle kendi rızalariyle birer bedel karşılığında mükatebe yapmaları İslâm hukunca sade câiz olmakla kalmamış, belki mendub bile bulunmuştur. Emin, geçimini temine muktedir bir köle veya cariyeyi kitabete kesmek, onu hürriyete sevketmek demek olacağı cihette pek övülmüş bir muameledir. Bu sebepledir ki, kitabete başlanan bir köleye veya cariyeye kolaylık göstermek, üzerine aldığı kitabet bedelinin bir kısmını, meselâ: Üçte birini veya dörtte birini kendisine bağışlamak veya kendisine ayrıca nakden yardımda bulunmak pek güzel görülmüştür. Hattâ böyle bir yardımda bulunmak Şafiilere ve Zahirilere göre bir vecibedir. İşte İslâmiyetin hürriyeti ne kadar gerekli gördüğüne bu da pek açık bir delildir.

34. And olsun ki, size apaçık beyan eden âyetler ve sizden evvel gelip geçmişolanlardan bir mesel ve takva sahipleri için bir öğüt indirdik.

34. Bu mübârek âyet, Kur’an-ı Kerim’in taşımış olduğu üç yüce sıfatını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm ümmeti!. Mukaddes zatıma (and olsun ki) pek açık bir hakikattır ki, (size) ilâhi katımdan (apaçık beyan eden âyetler) indirdik. Bu, Kur’an-ı Kerim’in bir güzel sıfatıdır. Evet.. Kur’an-ı Kerim, dinî hükümlere vesaireye ait birçok yüce âyetleri içine almış bulunmaktadır. İnsanlığı birnice hakikatlardan haberdar buyurmaktadır. (ve sizden evvel gelip geçmiş olanlardan bir mesel) indirdik. Yani: Geçmiş kavimlerin garip, hayret ve ibret verici kıssalarına, hayat tarzlarına, kitaplarında anlatılmış hâdiselere benzer, onların emsali şeyleri de size Kur’an lisanı ile anlatmış olduk. Bu da anlattıkları hikmet dolu Kur’an’ın ikinci bir sıfatıdır. Hz. Meryem’in, Hz. Yusuf’un kıssaları bu cümledendir. (ve) bu Kur’an-ı hâkim vasıtasiyle (takva sahipleri için bir öğüt indirdik) takva sahibi olan zatlar, bundan nasihat alırlar, lâyık olmayan şeylerden sakınırlar, güzel ahlâk ile vasıflanmaya çalışırlar. İşte bu da mucize Kur’an-ı Kerim’in üçüncü bir seçkin sıfatıdır. Gerçek şu ki: Bu hikmetlerle dolu kitap bütün insanlığa hitabeder, bütün insanlık âlemine nurlar yayar, bütün insanlara en mükemmel bir selâmet yolunu gösterir. Fakat bundan hakkiyle istifade edenler, bunun nurlarından gerektiği gibi vicdanını aydınlatmaya muvaffak bulunanlar, ancak takva sahibi olan zatlardır. Yani: Cenab-ı Hak’tan korkan, onun dinî hükümlerinin yüceliğini takdir edip yücelten, gerçekten aydın olan îman sahipleridir.

35. Allah Teâlâ, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun meseli, içinde güzel bir çırağ bulunan bir kandillik gibidir, o çırağ ise bir kandil içindedir. O kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır, doğusu ve batısı olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır. Onunyağı bir halde ki, kendisine ateş dokunmasa bile hemen hemen ışık verecektir. Nur üstüne nurdur. Ve Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilicidir.

35. Bu mübârek âyetler, ilâhiyata ait en beliğ, en parlak bir temsili içermektedir. Allah’ın nurunun bütün kâinatı aydınlıklar içinde bırakacak bir mahiyette olduğunu en açık bir temsil ile anlatmakta ve tasvir buyurmaktadır. Bu yüce nuraniyetinin en fazla tecelli ettiği yer olan mukaddes mâbetlerde ehli îmanın nasıl ibadet ve itaatle tesbih ve tehlil ile meşgul bulunduklarını beyan ve böyle manevî nimetlere kavuşmanın bir ilâhi feyz eseri bulunduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ göklerin ve yerin nurudur) bunları yaratıp aydınlatan O’dur. Bunları güneş gibi, ay gibi ışıklı, nurani vasıtalarla maddeten aydınlattığı gibi göklerin melekleriyle, yer yüzünü de muhterem Peygamberleriyle, velileri ile manevî bir şekilde aydınlatmış ve tezyin buyurmuştur. Nurdan mahrum olan muhitlerde yaşamak, hayata hizmet eden şeyleri görüp elde edebilmek mümkün değildir. Allah Teâlâ, mahlûkatının tümünden kinaye olarak zikredilen göklerin, yerlerin, yani: Bütün âlemlerin icad edicisi, tanzim edicisi, idare edicisi ve aydınlatıcısı olmasa idi bu âlemlerden asla eser görülemezdi, bütün kâinat, sırf yokluktan ibaret bulunurdu. Binaenaleyh bütün gökler, yerler, bütün âlemler, yüce Allah’ın varlığına, birliğine kudret ve yüceliğinin sonsuzluğuna, yücelik nurunun bütün âlemlere yayılmış olduğuna birer şahittir. O Ezeli yaratıcının nuru, her türlü tasavvurların, yüceliklerin üstündedir. O nuru hakkiyle anlamak, onun künhüne ermek, insanlık için mümkün değildir. Ancak o kutsl nurun ebedî parlaklığın; zihinlere bir dereceye kadar yaklaştırmak mutlâk hâkim olan kerim mâbudumuz, şöyle bir temsil ile beyan buyuruyor. (nurun meseli) yüksek sıfatı (içindegüzel çırağ bulunan bir kandillik gibidir) sanki bir daireye aydınlatmak için evvelce özel şekilde yapılmış bir hücre, bir meşale bucağı bulunuyor, bunun içinde de muazzam, sabahı andıran bir çırağ parlayıp duruyor. (o çırağ ise bir kandil içindedir) o güzel meşale ise bir kandil, bir saf, temiz sırça, bir parlayan fânus içindedir, bir berrak şişe ampul içinde parıldayıp etrafa ziyalar dağıtan bir mükemmel elektrik kuvveti gibi bulunmaktadır. (o kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır) o güzel çırağı sinesinde tutan, kandil=fanus ise sanki bir inci gibi saf, acib, parıldayıp duran bir yıldız gibidir, öyle alelâde bir kandil değil, belki hanhangi bir parlak yıldız gibidir, öyle alelâde bir kandil değil, belki harhangi bir parlak yıldız gibi son derecede parlak bir halde bulunur. (Doğusu ve batısı olmayan bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır.) yani: O yıldız gibi parlayıp duran kandilin içindeki güzel çırağ, o ilâhi lamba, öyle mübârek, menfaati çok bir zeytin ağacından tutuşur, her tarafa ışıklar dağıtmaya devam eder ki, o mübârek ağaç, ne doğuya, ne de batıya mensuptur, o öyle yalnız doğuş zamanında veyahut yalnız batış anında güneşe mâruz kalarak noksan şekilde gelişip büyümüş âdi bir zeytin ağacı değildir. Belki o, bütün güne güneş görmüş, doğu ve batı arasında bulunan, hakkiyle gelişip büyüyen mükemmel bir ağaçtır. Bir görüşe göre bu ağaç, Şam’a aittir. Çünkü Şam, yerin ortasında bulunmaktadır, ne doğuda ve ne de batıdadır, onun zeytin yağı pek mükemmeldir. Veya o cennete ait bir ağaçtır yahut onun gelişmesi ve neması, nur ve ışığı yalnız doğuya veya batıya mahsus olmayıp o, bütün âlemleri kapsar, mekansız bir varlık sahibidir. Denilebilir ki, o, anlaşılmasını bir dereceye kadar kolaylaştırmak ve zihne yaklaştırmak için elektrik cereyanı gibi bir kuvvetle temsil edilebilecek güzel, akıcı, mahiyeti bizce görülmeyen bir kudret harikasıdır. (onun yağı bir halde ki, kendisineateş dokunmasa bile hemen ışık verecektir.) Evet.. O mübârek ağacın yağı, meyvesinin yanıp parlayan usaresi, bir haldedir ki, kendisine ateş başlar, başkasının ateş tutuşturarak yandırmasına ihtiyaç göstermiyecek bir mahiyettedir, daima ışık yaymaya yakın, hazır bulunur. Kur’an-ı Kerim, bu beliğ beyaniyle, iniş tarihine göre keşfi geleceğe ait olan elektirik kuvvetinin hususi vasıflarını tasvir etmiş gibi bulunmuyor mu?. Bu da Kur’an’ın mucizelerinden sayılmaya lâyık olsa gerek!. (Nur üstüne nurdur) o, öyle sınırlı bir nur değil, kat kat, katmerli bir ışık kitlesidir, bir aydınlık kaynağıdır. İstenildiği kadar artar ebedî bir ışık ve berraklık mecmuasıdır. Malûmdur ki: Eşyanın tam manasıyla ortaya çıkması ve görülmesi zıtları ile olur. Karanlıklar arasında parlayan muazzam bir çırağın, nuru, kendi varlığını hakkiyle hissettirir, muhitindeki karanlıkları açarak kendi varlığındaki faideleri açıkça göstermiş olur. Karanlıklarla birlikte olmayan bir nur, bir ışık ise bu üstün varlığını öyle herkese hissettirmiş olmaz. İşte ilâhi nur da şüphesiz sapıklık karanlıkları arasında parlayıp onları yok ettiği için güneşin vesair parlak cisimlerin nur ve ışığıyla temsil buyrulmayıp muazzam bir lambanın nuru ile temsil buyrulmuştur. Bununla beraber bir lamba ile temsil buyurulmuştur ki, onun fânusu bile parlak yıldızlar gibi parlak bulunmaktadır. Ve o, öyle boş bir fezada değil, binlerce müminin secde yeri olan kutsî mâbetlerde parlayıp durmaktadır. Artık onun zatındaki aydınlığın, aydınlatmak özelliğinin azametini düşünmeli!. Özet olarak: Allah’ın nuru, her şeyin üstündedir, onu kabiliyeti olan gözler görür, uyanık kalpler sezer, hidayete nâil olan zatlar kavramaya muvaffak olur. Evet.. (ve Allah Teâlâ nuruna dilediğini kavuşturur) aradan karanlık perdeleri kaldırarak istediği mutlu kullarını o nura erdirir, bu sahada bir hakkı hak ile görme tecellisine buyurur. Yoksa böylebir hidayet ve yardım bulunmadıkça o âlemleri kapsayan nurun karşısında gözler kamaşır, sapık ruhlar, birer yarasa kesilerek o ilâhi nuru inkâra cür’et gösterir durur. (ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir) bir takım hakikatları, aklî ve manevî varlıkları, anlaşılmalarını kolaylaştırmak için maddî, alışılmış hâdiselere, varlıklara benzetme yoluyla beyan buyurur. Ta ki, insanlar gözlerini açsın, selim yaratılışı üzere hareket etsin, hidayete kavuşmak için kabiliyetli bir halde bulunsun. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir.) onun ezeli ve ebedî olan ilmi, her şeyi kuşatmıştır, onun ilminde hiçbir şey hâriç kalamaz. O yüce yaratıcı, kullarının yeteneğini, eğilimini, fiillerini ve hareketlerini tamamen bilir, onların uyanmalarına vesile olacak şekilde ilâhi ayetlerini gözler önüne serer, nurunu, kudret ve azametini temsil yoluyla beyan ederek kendilerini hidayet ve saadet yoluna davet buyurur.

36. O kandillik birnice evlerde ki, Yüce Allah, o evlerin yükseltilmesine ve içlerinde mübarek isminin zikiredilmesine izin vermiştir. O evlerde kendisi için sabahleyin ve akşam üstleri tesbihle bulunurlar.

36. İşte o bilen ve ezeli olan mâbudumuzun hikmet ve ilâhî nurunun misali olan o kandillik ve lamba, bakınız ne kutsî yerlerde bulunmaktadır: (birnice evlerde) yani mescitlerde (ki, yüce Allah o evlerin) o ibadethanelerin maddeten ve mânen (yükseltilmesine) yüce tutulmalarına, saygı gösterilmelerine (ve içlerinde) mukaddes (isminin zikredilmesine izin vermiştir.) Evet.. O ibadethaneler daima yüce, daima hürmetsizce hareketlere, lakırdılara mahal olmaktan uzak olup her zaman müslümanların birer ulu secde yeri bulunmaktadırlar. (o evlerde), o mübârek mâbetlerde (kendisi için) Allah Teâlâ’ya mahsus olarak (sabahleyin ve akşam üstleri) yani: Bütün namaz ve niyâz vakitlerinde(tesbihte bulunurlar) o yüce mabûdu takdis ve tenzihe devam eder dururlar. “Bu âyeti kerime, mescitlerin muhterem tutulmalarının gereğine ve yüksek” muazzam bir tarzda yapılmalarını övülmüş olduğuna bir delildir. “Buyut” kelimesi, beytin çoğuludur. Beyt ise lügatte ev, ikametgâh demektir. Bu âyeti kerimedeki buyuttan maksat ise mescitlerdir. Bunlar birer manevî nur ile ziyadece aydınlanmış bulunmaktadırlar. Bazı zevata göre bu buyut ile maksat, Allah’ın izni ile yer yüzünde Peygamberler tarafından yapılmış, değerleri yüceltilmiş olan dört mübârek mescittir. Biri Kâbe-i Muazzamâdır ki, bunu İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm yapmışlardır. İkincisi: Beytülmukaddesdir ki, bunu da Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâm yapmışlardır. Üçüncüsü ile dördöncüsü de: Mescidi.. Kuba ile Mescidi Medinedir ki, bunları da bizim yüce Peygamberimiz tesis buyurmuştur.

37. Birçok erler ki, onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin muzdarip olacağı bir günden korkarlar.

37. Evet.. O kutsal mescidlerde daima ibadette, tevhit ve tesbihte (birçok erler) bulunurlar (ki, onları ne bir ticaret ve ne de bir alım satım Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazı hakkiyle kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz) o ibadet eden, takva sahibi kullar, ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirirler, daima ibadet ve taatle uğraşır dururlar, yahut hem dinî vazifelerini yaparlar, hem de meşru şekilde ticaretleriyle, alış verişleriyle meşgul olurlar, bu dünyevî meşguliyetleri, kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini dinî vazifelerine engel olmaz, dünya varlığı kendilerini ahiretten gafil bırakmaz, malî vebedeni ibadetlerine de aldanıp durmazlar. Belki (onlar, kalplerin ve gözlerin muztarip) ve allak bullak (olacağı bir günden) kıyamet gününün mesuliyetinden (korkarlar) Allah korkusu ile titreyen kalpleri, kendilerini daima zikir ve fikre sevkeder, onları gâfil bulunmazlar, daima korku ve endişe üzere uyanık birhalde bulunurlar.

38. Tâki, Allah Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin ve onlara ziyadesini de kendi kereminden ihsan buyursun ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde merzuk buyurur.

38. (Tâki, Allah Teâlâ onlara amellerinin en güzeli ile mükâfat versin) amellerindeki kusurlarını gidersin, kendilerini amellerini en güzel mükâfatına erdirsin. (ve onlara ziyadesini de kendi kereminden) lütuf ve ihsanından (versin) onların güzel amellerini kat kat iyilikle karşılasın, kendilerini hatır ve hayale gelmedik nimetlere muvaffak kılsın. O kerem sahibi mâbudumuzun lütuf ve ihsanının sonu mu vardır?. (ve Allah Teâlâ dilediğini hesapsız derecelerde rızıklandırır) onu maddî ve manevî nice lütuflara kavuşturur. Onun lütuf ve keremi, her türlü tasavvurların üstündedir. Binaenaleyh kulların vazifeleri de ilâhi nur sayesinde hareket sahasını aydınlatarak saadet yollarını tâkibetmektir, o kerem ve merhamet sahibi olan Hak Teâlâ Hazretlerinden aflar, lütuflar niyâz ederek o mukaddes ezeli mâbudun şeref ve yücelik huzuruna işlerini, bütün varlıklarını terk eylemektir. Bundan başka selâmet çaresi yoktur. “Bu âyeti kerime hakkında bazı yorumlar: Değerli tefsircilerden bazılarına göre “Meselü nurihî..” âyeti kerimesindeki nurdan maksat: Ya Kur’an-ı mübindir, veya dinî İslâmdır veya Resûl-i Ekrem’dir veyahut müminlerin kalplerinde parlayıp duran bir îman ve hidayet, bir ibadet ve itaat nurudur. Şöyle ki:

1. Bir kere şüphe yok, Kur’an-ı Kerim, elbette bir ilâhî nurdur.

Nitekim:  ve size apaçık bir nur indirdik (Nisa, 174) âyeti kerimesi de bunu söylemektedir.

Mushafları süsleyen, kalpleri aydınlatan Kur’an-ı Kerim, Hak Teâlâ’nın vahyine dayanan, Allah kelamı olmakla pek kutsî pek mübârek bir varlığa sahiptir. Bu hikmet sahibi kitabın âyetleri öyle doğu ve batı eseri değildir. Zaman ve mekândan münezzeh olan yüce Allah’ın kelâmıdır. Bu âyetlerin hükümleri yalnız doğuya ve yalnız batıya değil bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu semavî kitabın ihtiva ettiği hakikatlar, hikmetler şerh ve tefsir edilmese bile gözler önünde olanca açıklığı ile, olanca nurluluğu ile parlayıp duracak bir vaziyettedir. Bu, bir nurlar, feyzler, mucizler mecmuasıdır. Artık böyle kutsî, mübârek ilâhî bir kitaba kavuşmak, şüphe yok ki bir hidayet eseridir.

2. Dinine gelince bu da muhakkak ki, ilâhî bir nurdur. Nitekim: “O öyle bir Allah’tır ki, size rahmet eder, melekleri de hakkınızda mağfiret diler. Tâki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, yani: Siz küfür ve günah karanlıklarından kurtararak îman ve itaat nuruna, İslâmiyet’in ebedî feyizlerine mazhar buyursun. O kerim mâbut, müminlere çok merhametlidir” (Ahzab/43) mealinde bulunan”  âyetikerimesi de bunu bildirmektedir. Evet.. İslâm dinî, bir nurdur, onun semavi varlığı Arap yarımadasından parlamaya başlayıp azbir zaman içinde yer yüzününün birçok parçalarını aydınlatmaya muvaffak olmuştur. Bu makaddes dinin koruyucusu, Allah Teâlâ’dır tebliğcisi de son peygamber efendimizdir. Bu bir fıtri ve umumi bir dindir, bunun hitabeleri yalnız doğuya, yalnız batıya ait olmayıp bütün insanlık âlemine yöneliktir. Bu mübârek dinin yüce mahiyeti o kadar aydınlık, o kadar açık, o kadar hikmetlidir ki, bunu isbat için delile bile ihtiyaç yoktur. Bu, nurlar kaynağıdır, bütün esasları, bütün hükümleri birer nurdur, birer hidayet meşalesidir. Artık böyle yüksek hakiki bir dine kavuşmak, ne büyük bir hidayet eseridir, ne muazzam bir ilâhi yardım neticesidir!. Bunu düşünmeli!.

3. = Nurunun meseli” nazmı kerimindeki nurdan maksat, Resûl-i Ekrem, sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre (kandillik) o yüce resûlün temiz, güzel, mübârek görüşlerinden kinayedir. (Kandil) den maksat, onun nurlu, tertemiz, mübârek kalbidir. (çerağ)dan maksat da sahip oldukları peygamberlik ve risalettir. (mübârek ağaç) dan maksat da nâil bulundukları peygamberlik zinciridir ki, tâ İbrahim Aleyhisselâm’da son bulmaktadır. = Onun yağı neredeyse ışık verecektir) mübârek sözünden maksat da Resûl-i Ekrem’in peygamberlik risaletinin tam manasiyle zahir, apaçık olmasıdır ki, diyelim kendisi bir yüce peygamber olduğunu söylemese bile bütün vasıfları ve davranışları, bütün fıtri güzellikleri ve olgunlukları kendisinin bir yüce Peygamberi olduğunu âleme karşı göstermeğe kâfidir. = Doğu ve batısı olmayan) mübârek sözü de Resûlullah’ın ibadetlerinde batıya yüz çeviren Yahudilerden ve doğuya yüz döndüren Hristiyanlardan uzak olup hanif, müslüman, Allah’ın Ka’besine yönelmiş, yüksek bir mertebeye sahip, olduğuna işarettir. = Mübarek bir ağaçtan tutuşturulmaktadır.) yüce sözündeki mübârek ağaçtan maksat da İbrahim Aleyhisselâmdır ki, Fahri âlem efendimiz, o yüce peygamberin neslinden meydana gelerek insanlık âlemini nurlar içinde bırakmıştır. = nur üstüne nur) dan maksat da Resûl-i Ekrem’in zatındaki peygamberlik ve asalet nuru ile büyük pederleri Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in zatlarındaki peygamberlik ve asalet nurlarından ibarettir ki, bunlar birbirine katılmış, son peygamber efendimiz bütün bu kat kat nurlara mazhar olmakla yükselmiştir.

= Allah nuruna dilediğini kavuşturur). Yüce nazmından maksat da Hak Teâlâ’nındilediği herhangi bir mutlu kulunu Resûl-i Ekrem’in yoluna sevkedip onun peygamberlik nurundan istifade ettirmesi onun mukaddes dininine tâbi olmakla başarı ve kurtuluşa nâil buyurmasıdır. Nitekim diğer bir âyeti kerime de Resûl-i Ekrem Efendimize “siracı münir” denilmiştir ki, parlak, etrafı aydınlandıran çırağ mânasınadır.

4. = Nurunun meseli) mübârek nazmındaki nurdan maksat, müminlerin kalplerindeki îman ve hidayet, ibadet ve itaat nuru olduğuna göre de (kandillik) maksat, herhangi bir müminin temiz nefsidir, (kandil) den maksat, saf sinesidir. (Çerağ)dan maksat, kalbindeki parlayan îman ve Kur’andan ibarettir. (mübârek ağaç) dan maksat da yalnız Allah Teâlâ’ya olan ihlâstır. (doğusu ve batısı olmamasından) maksat da müminin bir takım hâdiselerin doğması ve batmasından etkilenmeyip kendi istikametini, kendi diyanetini, kendi güzellik ve temizliğini korumaya muvaffak olmasıdır. Bir halde ki, rızıklanınca şükreder, müptelâ olunca sabr eder, hükmedince adalete riayet eder, söyleyince de doğru söyler. = Onun yağı nerede ise ışıklandırır.) Yüce nazmından maksat da müminin kalbi durumunu beyandır ki, kendisine telkin edilmese bile hak ve hakikatı bilip anlayacak bir kabiliyette olur, sahip olduğu selim bir yaratılışla birçok meseleleri ve yüksek fikirleri anlamaya hazır, keşfe muvaffak bulunur. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Müminin ferasetinden sakının, çünkü o, Allah’ın nuriyle bakar” buyurulmuştur. “Nurün alâ nur”= (Nur üstüne nur) yüce sözünden maksat da müminin nurlar içinde yüzmesidir. Şöyle ki: Olgun bir müminın sözünurdur, işi nurdur, gireceği yer nurdur, çıkacağı yer nurdur, kıyamet gününde gideceği yer de nurdur. Böyle bir müminin kalbi nurlar merkezidir, bir hidayet kaynağıdır, her dinî eseri, her ilâhi hükmü görüp işittikce kalbindeki îman ve hidayet nurları artar durur. İşte bütün bu nurlara nâil olmak, bir ilâhî hidayet eseridir. Ne mutlu bu nurlara mazhar olanlara!.

Ayetünnur ile gayr oldu gönüller nura,

Döndü îman dolu her sine mukaddes tura.

“Bu âyeti kerimeden alınacak dersin özeti: Allah Teâlâ Hazretlerinin nurundan maksat, gerek bizzat birliğinin nuru olsun, gerek Kur’an-ı Kerim olsun ve gerek Resûl-i Ekrem Efendimiz ile müminlerin kalplerindeki îman ve İslâm nuru olsun, bundan şu hakikat çıkmaktadır ki: Bütün kâinatın hakiki hayatı, bu nur ile kaimdir. Bu bir ilâhi, kutsi nurdur. Öyle ilâhi bir nur ki, bütün insanlık âlemi için yegâne bir hidayet ve saadet meşalesidir. İnsanlar için yaşamak, doğru yolu görüp tâkibetmek, maddî ve manevî muvaffakiyete ermek için en birinci, en zaruri olan rehber, bu ilâhi nurdan başka değildir. Bu ilâhî nurun parlaklığını, kutsallığını tasvir için âciz, fâni lisanlar, kalemler yeterli olmaz, bu ilâhi nurun yüceliği, beyanı mucize olan Kur’an-ı Kerim’in lisanından temsil şeklinde şöyle anlaşılmaktadır. Binlerce ehli îmanın bütün gün secde yeri olan, birnice Allah adamlarının tesbihleriyle, tahlilleriyle süslenen muazzam mâbetlerinden herhangi birindeki bir kandillik içine konulmuş güzel bir lamba, parlak bir çırağ, düşünülsün ki billur bir kandil, parıldayan bir yıldız gibi saf bir fânus içinde parlayıp etrafı aydınlatıyor, doğuya ve batıya mensup olmayan fevkalâde bir zeytin ağacından meydana gelen yağı, kesintisiz parlamaya hazır, etraf o ışıkları yayması için ateşe temas ihtiyacından uzak, bizzat aydınlatmaya yetenekli, kat kat nur,aydınlığına son yok. İşte ilâhi, manevî nurun hâricî bir timsali!. Artık insan böyle bir nura can atmaz mı?. Böyle kutsî bir nurdan hakkiyle istifade etmek istemez mi? Bu mübârek nura kavuşmak içinse Allah Teâlâ’ya sığınmaktan başka çare yok. Çünkü Allahu Azimuşşan, bu mukaddes nura yalnız dilediği mutlu kullarını kavuşturur, muvaffak eder. Onun nurundan mahrum ettiği kimseler için artık nur bulunamaz. O mutlak hükümdarın dalâlete düşüreceği kimseler için artık hidayete erdirecek mevcut olamaz. Evet.. Kendi fıtretini, kendi iradesini kötüye kullananlar böyle bir cezaya çarpılacaklardır. O halde insan, daima hakka yönelmeli, daima kerem ve hikmet sahibi olan mâbuduna yalvarmalı, daima aslî yaratılışını korumaya çalışıp üzerine düşen vazifelerini ifaya gayret etmeli, ve bu hususta muvaffakiyete ulaşmak için mukaddes yaratıcısının yardım ve korumasına sığınmalıdır ki, dünyada da ahirette de hidayet ve kurtuluşuna vesile olan bu ilâhi nura nâil olabilsin. Yarabbi!. Ya ilâhi!. bizleri bu ebedî, kutsî nuruna mazhar olan seçkin kullarının zümresine kat. Peygamberlerin efendisinin hürmetine duamızı kabul buyur. Hamd sana mahsustur, ey âlemlerin Rabbi!.

“Bu âyeti kerimedeki bazı kelimelerin izahı:

1: “NUR” lügatte ışık, aydınlık mânasınadır ki, eşyanın gözlere görünmesine sebep olur. Nur, güneş, ay, ateş gibi ışıklı, parlak cisimlerden diğer karanlık cisimlere yansıyıp yayılarak bir kısım görülmesini temin eder, kendisi de göz ile görülebilen maddî, seyyal bir cisim veya bir keyfiyettir. Bu, maddî ve cismani bir nurdur. Bir de göz ile görülemeyen, kalb ile sezilip anlaşılan manevî bir nur vardı ki, bir kısım ilâhi varlıkların, bir takım kutsî mahiyette bulunan zatların taşımış oldukları manevî aydınlıktan, aydınlatmak hassasından ibarettir, bununla hakikatlar meydana çıkar. Bu, nur, ebedî hayat için bir hidayet meşalesidir, bununlatakibedilecek saadet yolları açılıp görülür. Allah Teâlâ’ya nur denilebilir mi?. Bunda ihtilâf vardır. Mamafih lügat mânası itibariyle “NUR” denilemiyeceği şüphesizdir. Çünkü bu mânaca nur, yaratılmıştır, kendisi görülür ve görme vasıtası olur, fakat kendisi göremez. Bir de bu nur, cisim olsun, cisim ile kaim bir keyfiyetten ibaret bulunsun herhalde bülünmesi, parçalanması, yok olması mümkündür, yoğun buhar cisimler ile kaim olmaya bağlıdır, zaman ve mekâna muhtaçtır ve birçok nevilere ayrılıp mahiyetleri birbirine benzemektedir. Yüce Allah ise yaratıcıdır, ezelidir, ebedidir, cisim olmaktan, bülünmekten, yok olmaktan, ve mekâna ihtiyaçtan yücedir ve hiç bir şeyin dengi ve benzeri değildir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’ya nur denilmesi mecazdır veya bir teşbihi beliğ kabilindendir. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri nur sahibidir, kâinatın yaratıcısıdır, tanzim edenidir, aydınlatanıdır, hidayete erdirendir. İşte bu gibi itibarlar ile mukaddes zatına nur denilmesi câiz görülmüştür. Nitekim adaletle, lütuf ve keremle vasıflanmış bir zata âdil, kerim, cömert yerinde sebebiyet ve mazhariyet gibi bir alâka ile adl, kerem, cud denilmesi adettir. Kur’an-ı Kerim, Arab lisanı üzere nazil olmuştur. Kur’anda nur denilince bunun en evvel sözlük mânası hatıra gelir, bu itibar ile bu âyeti kerimede nurdan ilâhi maksadın ne olduğunda değerli müfessirlerin çeşitli yorumları vardır. Bu cümleden olarak bu nurun, aydınlatan, hidayete erdiren, idare eden, tanzim eden, bilen, ortaya çıkaran veya nur sahibi manasında olduğu görüşünde olanlar vardır. Bu halde “Allah göklerin ve yerin nurudur” demek, gökleri ve yeri aydınlatandır, hidayete erdirendir, idare edendir, tanzim edendir, bilendir, orataya çikarandır veya nur sahibidir demek meâlindedir. “Meselü nuruhi= Nurunun meseli” yüce nazmındaki nurun, Allah’ın zatına izafesi de bunu göstermektedir. Çünkü gramerde tamlayanın tamlanandan başkaolduğu malûmdur. Fakat İmamı Gazali gibi bir kısım tasavvuf ehhine göre hakikt nur ancak Allah Teâlâ’dır. O en yüce nurdur, bizzat mevcuttur, anlayıcıdır, görendir, kâinatın yaratıcısıdır, aydınlatıcısıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ’ya nur denilmesi, bir hakikattir. O ezeli nurun feyz ve lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine sahip olan fâni nurlara nur denilmesi, bir hakikattir. O ezeli nurun feyz ve lütufuyla yaratılıp maddî varlığa, bir aydınlığa, bir aydınlatma özelliğine sahip olan fâni nurlara nur denilmesi ise bir mecazden başka değildir. Sadeddini Kunevî de diyor ki: Hakiki nur ile başkaları görülüp idrâk olunur, kendisi ise idrâk edilemez. Çünkü o nur, nisbetlerden izafetlerden soyutlaşması hasebiyle hakkın zatının aynıdır. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Hazretleri: “Rabbini gördün mü” sualine cevaben “nurünrahü =bir nurdur, onu nasıl görebilirim” diye buyurmuştur. Ruhulbeyan sahibi de diyor ki: “nur” esmai hüsnadandır. Allah Teâlâ’ya nur denmesi hakikattir, mecaz değildir, nurlandıran mânasınadır. Bununla beraber nur lâfzı, bazı kıraatlara göre münevvir olarak okunmaktadır.

2: “Semavat” gök, üst taraf mânasına olan “sema” lâfzının çoğuludur. Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği semavat, muhtelif katlardan meydana gelmiş, bugünkü astronomi ilminin keşfi dairesinden yüce bir kısım muazzam âlemlerden ibarettir ki, bunlar melâikei kiramın karargahı, ilâhi kudretin birer tecelli ettiği yer olarak bulunmaktadır, göklerin yükseldiği, genişliği, onlardaki mahlûkatın çokluğu, azamet ve ihtişamı, temizlik ve mukaddesliği bizlerin tahmin edeceğimiz mertebelerden milyonlarca kat daha büyüktür. Yalnız dünya semasını bezeyen güneşin, ayin, yıldızların büyüklüklerini, ışıklarını, aralarındaki binlerce senelik mesafelerini, özellikle samanyolu denilen yıldızlar manzumesini teşkil eden hesapsız büyük yıldızların birer âlem olduğunudikkate almak, Allah’ın mülkünün büyüklüğünü düşündürüp insanları hayretlere düşünmeğe yeter. Yer küresinin üstünde yedi kat göklerin bulunduğunu çeşitli âyetlerde beyan buyurmaktadır.

3: “Arz” Yer yüzü, yer küresi, insanlığın geçici yurdu, göklere göre küçük bir saha ki, böyle nisbeten küçüklüğü ile beraber binlerce, milyonlarca harikaların, kudret, eserlerinin bir teşhir yeri bulunmaktadır. Bunun içindir ki, yüce hükümdar olan Allah Teâlâ Hazretleri bizim gözlerimizi daima göklere çevirmemizi istediği gibi yere de çevirmemizi istemiştir. Allah’ın nurunun birer tecelli yeri olan bu âlemlerden bir uyanma dersi almamızı tavsiye buyurmaktadır.

“Olanlar feyzyâbi intibah âsarı kudretten”

“Alırlar hissei ibret, temaşayı tabiattan”

4: “Mişkât=kandillik” bir odanın, bir salonun, bir toplantı yerinin, bir mâbedin muayyen bir tarafında hazırlanmış olan hususi bir pencereden, arkası kapalı bir hücrecikten ibarettir ki, orada kandil, lamba, elektirik ampulü gibi bir şey konulur, onun dağılacak ziyalariyle gecenin karanlığı aydınlığa dönüştürülmüş olur.

5: “Misbah=lamba” çırağ, kandil fitilesi, elektirik lambası gibi ışık saçan güzel, lâtif bir meşale, bir aydınlatma âleti ki, bu sayede gecenin karanlığı açılır, etraf aydınlanır, nurani bir sabah yüz göstermiş gibi olur.

6: “Zücace” Sırça, billur kandil, kalın kenarlı camdan yapılmış fânus, şeffaf, içindekini gösterir, parlak bir zarf, safiyetin, samimiyetin, kalb nuraniyetinin bir harici timsali. Kandillik denilen yerde böyle billur bir fânus içinde bulunan bir çırağın ışığı, karşılıklı yansıma ve kırılma kanunları gereğince kat kat artar, lüzumsuz taraf o dağılmadan korunmuş olur, istenen tarafları kuvvetli bir tarzda aydınlatır durur.

7: “Dürriye”; İncimsi bir şey, inci gibi makbul, saf bir madde, parıltısıyla, temizliği ile gözleri kamaştıran manevî bir varlık. Malum olduğu üzere yıldızlar, gezegen ve sabite kısımlarına ayrılmıştır. Müşterî, Zühre, Mirrih, Zuhal, Utarit birer parlak gezegendir. Bunlara “beş inci” denir. Sâbitler de kendilerine mahsus, açık titreşimli birer nur merkezidir. Bu sebeple bunlardan her biri bir “incimsi yıldız”dır. Binaenaleyh âyeti kerimedeki kandil, bunlardan herhangi birine benzetilmiş demektir.

8: “Hidayet” Hüda, doğru yola gidiş, hakka kavuşma, doğru yolu gösterme ve irşat; Allah Teâlâ’nın kullarına ait fiilleri, amelleri kendi ilâhi rızasına muvafık bir halde vücude getirmesi, Hak Teâlâ’nın gösterdiği doğru yolu takibederek ebedî saadete kavuşmak demektir. Bu son manâdaki hidayete, ihtida da denilir.

9: “Gudüv”; Bir işe sabahleyin başlamak mânasında olup “gedat” yerinde kullanılmıştır. Gedat ise sabah namazı vakti, tan atmasından güneşin doğmasına kadar olan vakittir.

10: “Asal” ikindiden akşama veya yatsıya kadar olan vakit manâsına gelen Aslın çoğuludur, “aşiyy” gibi. Bununla beraber an vaktinden başka namaz vakitlerine de kullanılır ki, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini kapsamaktadır. “Gudüv” vün tekil, “asal”ın çoğul olarak zikredilmesi de bunu göstermektedir. Binaenaleyh bu iki tâbir ile farz namazların beş vaktine işaret buyrulmuş oluyor.

39. Kâfir olanların amelleri ise bir engin çöldeki bir serap gibidir ki, susamış kimse onu bir su sanır, nihayet ona vardığı zaman onu bir şey olarak bulmamış olur. Ve amelinin yanında Allah’ı bulmuş olur. O da hisabını tamamen ifa etmiştir ve Allah hisabı sür’atle görücüdür.

39. Bu mübârek âyetler de kâfirlerin pek karanlıkca olan hallerini ve pek fecî olacak âkibetlerini pek hayret verici bir misâl ile tasvir ediyor, onların nasıl şiddetli azaplara tutulacaklarını, onların hidayet nurundan mahrum olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müminlerin pek nurlu halleri, gelecekleri yukarıda gösterilmiş bulunuyor (kâfir olanların amelleri ise) bilakis pek karanlıklıdır, pek faidesizdir, bilakis büyük bir felâkete götürücüdür. Evet.. Kâfirlerin amelleri (bir engin çöldeki serap gibidir) onların karanlık halleri müminlerin aydınlanmış hallerinin tersinedir. Öyle (ki, susamış kimse onu bir su sanır) ziyadesiyle susuzluk harareti içinde kalmış bir şahıs, o serabi, o karşısında su gibi görülen hayali, su sanarak ona koşan, (nihayet ona vardığı zaman onu) o su gibi parıldayan hayali (bir şey olarak bulmamış olur) onun bir kuru hayalden ibaret olduğunu anlamış bulunur (ve) o seraba koşan bir kâfir (amelinin yanında Allah’ı bulmuş olur) yani: Allah Teâlâ’nın muhasebesine tâbi olmuş, onun cezasına uğramış bulunur (O da) o hikmet sahibi yaratıcı da (ona) o kâfire (hesabını tamamen ifa etmiştir) amellerinin cezasını tamamen vermiş olur (ve Allah hesabı süratle görücüdür) cezaya lâyık olanları derhal cezaya kavuşturur. İşte kâfirler de cezalarına kavuşacaklardır. Onların dünyadaki varlıkları, servetleri, çalışmaları yarın ahirette kendilerine faide verici olamıyacaktır. Onlardan istifade edemiyeceklerdir. “Serap”; Gündüzün sıcak günlerinde ıraktan su gibi görünen ve ışığın yarışmasından ileri gelen hayaldir. (Bekia) Açık, yayılmış, düz, her tarafı aynı durumda olan yer yüzü demektir.

40. Yahut onların amelleri bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga vurur, üstünden bir dalga bir bulut ihata eder. Bunlar birbiri üstünde olan zulümetlerdir. Eliniçıkardığı zaman onu görmeğe yaklaşamaz. Ve her kim için ki, Allah bir nur nasib kılmamıştır, artık onun için nurdan bir şey yoktur.

40. (Yahut) o kâfirlerin çirkin amelleri (bir derin denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga bürür) onu tamamen kaplar, örter, o dalgayı da (üstünden) diğer (bir dalga) kaplar. Onun (üstünden) de (bir bulut) ihata eder, karanlık bir bulut havayı kaplar, yıldızların bile görülmelerine mâni olur. Bütün bunlar (birbiri üstünde olan karanlıklardır) böyle üç nevi karanlık, birbirini kaplamış bulunur ki: Bunların biri, denizin karanlık olmasıdır. İkincisi: Dalgaların karanlıklı bulunmasıdır. Üçüncüsü de bulutun karanlığı artırıcı bir manzara teşkil etmesidir. Bir haldeki, böyle müthiş bir hâdise karşısında kalan kimse (elini çıkardığı zaman onu) o elini bile (görmeğe yaklaşamaz) onu görmek değil, görmeğe yaklaşmış bile olamaz, o kadar karanlık, her tarafı kaplamış bulunur (ve her kim için ki, Allah bir nur) bir hidayet, bir dine muvaffakiyet nasip (kılmamıştır) yani: Hangi bir şahıs ki, o şahsın kendi yarattığını ibtâl, iradesini kötüye kullanarak ilâhî dine aykırı cereyanlara tâbi bulunmuş olduğundan dolayı onu hidayet yolundan mahrum bırakmıştır. (artık onun için nurdan bir şey yoktur) artık o asla nurlanmış olamaz ona hiçbir kimse hidayet edici bulunamaz, o ebediyyen karanlıklar içinde kalmış, ebedî azaba lâyık bulunmuş olur. İşte küfrün müthiş sonu! Kısaca: Bu mübârek âyetler, kâfirlerdeki manevî karanlıkları, üç nevi maddî karanlıklar ile temsil buyurmaktadır. Denizlerin karanlığı, dalgaların karanlığı, bulutların karanlığı birer maddî karanlıktır, eşyanın gürülmesine birer engel teşkil etmektedirler. Kâfirlerin ise kalplerinde inanç karanlığı vardır. Sözlerinde hakka muhalefet karanlığı vardır, amellerinde de ilâhî hükümlere muhalefet karanlığı vardır, bunlar da birer mânevî karanlıktır. Artık bu karanlıklar da o kâfirlerin bir takım harikaları görmelerine, bütün kâinatın birer hal lisanı ileCenab-ı Hakkı tevhit ve tesbihte bulunduğunu işitip anlamalarına birer engel teşkil etmiş bulunmaktadır: Onun içindir ki, İslâmiyet gibi nurlar ufuklara yayılıp duran hakiki bir güneşi göremiyorlar, onun ışıklarından istifade edemiyorlar, bilakis onu inkâra cünet gösteriyorlar. O maddî karanlıklar, kat kat bölünmüş olduğu gibi kâfirlerin mânevi karanlıkları da öyle kat kat bir halde bulunmaktadır.

41. Görmedin mi ki, şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da ve kanatlarını açıp uçan kuşlar da o Allah Teâlâ için tesbihte bulunur. Herbiri gerçekte namazını ve tesbihini bilmiştir. Ve Allah Teâlâ da ne yapar olduklarını hakkıyla bilendir.

41. Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini, ilâhi kudreti açık olarak isbata yeterli olan çeşitli delilleri uyanmak için gözler önüne koyuyor. Böyle pek parlak delilleri göremeyenlerin ise sırf kalplerindeki karanlıklardan dolayı bu görmekten mahrum bulunmuş olduklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!.. (görmedin mi) ilâhi vahiy ile sahip olduğun paygamberlik nuru ile, gayb âleminin sırlarını bilmenle âdeta gözün ile görmüş gibi bilmedin mi (ki) elbette bilmişsindir ki (şüphe yok göklerde olan da ve yerde olan da) bütün hayat sahipleri, bütün mevcudat (ve kanatlarını açıp) havada, gök boşluğunda (uçan kuşlar da) (O) kâinatın yaratıcısı olan (Allah Teâlâ için tesbihte bulunur.) Evet.. Bütün mahlûkat, yüce yaratıcıyı devamlı olarak tenzihte, onun birliğine, kudret ve büyüklüğüne delâlet ve şahitlikte bulunur dururlar. Çünkü bütün yaratılış sırları, bir yüce yaratıcının kudret eseridir, onun varlığına, kudret ve ululuğuna hal lisanı ile şahitlikte bulunmaktadır. Gerçekten bir kısım kimseler, yaratılışlarını kötüye kullanarak sapıklığa düşmüş, o yüce mâbudu birleme ve yüceltme nimetindenmuhrum kalmışlardır. Fakat onların da varlığı, o ezeli yaratıcının varlığına bir delildir. Ne yazık ki, karanlıklar içinde kalmış gafiller, bu hakikattan habersiz bulunmaktadır. Yoksa bütün mahlûkattan (herbini gerçekte) haddizatında (namazını) yani dua ve niyâzını (ve tesbihini bilmiştir) Cenab-ı Hak’ka muhtaç olup ona sığınmada, niyâzda bulunmak ve o yüce yaratıcıyı tesbih ve yüceltmek kabiliyetinde yaratılmıştır. (ve Allah Teâlâ da) mahlûkatının (ne yapar olduklarını hakkiyle bilendir) onların kabiliyetlerini iyiye kullandıklarını da, o yeteneklerine aykırı harekette bulunduklarını da tamamen bilir, ilâhi dinî, bütün mahlûkatının hallerini tamamen kuşatmıştır. Buna inanmışızdır. Evet.. Bütün melekler, bütün îman sahipleri Cenab-ı Hak’kı bilfiil birleme ve tesbihte bulundukları gibi kendi mevcudiyetleri de Allah’ın birliğine, ilâhi kudrete delâlet edip durmaktadır. Bir takım kuşların vaziyetleri de hal lisanı ile Allah Teâlâ’yı birlemekte ve tesbih etmektedir. Bununla beraber kuşların vasıflarına dair hayvanat ilmi gözününe alınırsa görülür ki: O kuşların arasında fevkalâde kabiliyetlere sahip, hayatlarını korumak çarelerine, maksatlarını temin edecek vasıtaları bilen zümreler vardır. Artık onlar da mazhar oldukları bir zekâ, bir kabiliyet, bir ilâhi ilham sayesinde Hak Teâlâ’nın varlığını bilip kendilerine mahsus birer lisan ile o yüce mâbudu birleme ve tesbihte bulunabilirler. Bunu kimse uzak göremez.

42. Ve göklerin de, yerin de mülkü, Allah’ındır ve gidiş de Allah’adır.

42. Evet.. Bütün mahlûkat, Allah Teâlâ’nın birer kudret eseridir (ve) onu tevhit ve tesbihe devam etmektedir. Çünkü (göklerin de, yerin de mülkü) varlığı (Allah’ındır) onun birer yaratılış eseridir, başkasının değil, zira bunların hepsi de sonradan yaratılmıştır, mümkün olan şeylerden, böyle sonradanyaratılmış olan her şey ise elbette ezeli olan bir vacibilvücude muhtaçtır, onun birer kudret eseridir, (ve gidişde de Allah’adır) bütün bu mahlûkat, Cenab-ı Hak’kın iradesiyle yok olacak, daha sonra Allah’ın kudreti ile bir kısım mahlûkat yeniden hayat bulup mahşere sevkedilecektir, orada Allah’ın hâkimiyeti tam manasıyle tecelli edip duracaktır. Evet.. Cenab-ı Hak’kın sonsuz kudretine, mutlak hâkimiyetine delâlet eden sonsuz eserler gözlerimizin önünde daima parlayıp durmaktadır. İşbu (41, 42) nci âyetler de tevhid delillerinin bir nevini kapsamaktadır.

43.Görmedin mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, bir bulutu sevkediyor, sonra arasını telif ediyor, sonra onu üstüste yığıyor. Artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor ve gökten, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediği kimseye isabet ettiriyor ve onu dilediğinden uzaklaştırıyor. Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı, gözleri gideriversin.

43. Ey Allah’ın kulu!. (Görmedin mi) elbette daima gözlerinle görüp duruyorsun (ki, muhakkak Allah Teâlâ bu bulutu sevkediyor) onu yoktan yarattıktan sonra tam bir merhamet dilediği semte gönderiyor, muhtelif durumlarda bulunduruyor (sonra arasını telif ediyor) o bulutun aykırı yönlerde olan cüzilerini topluyor, büyük bir bulut tabakası haline getiriyor (sonra onu üstüste yığıyor) onun pek ince olan parçalarını birbirine katarak gayet geniş geniş bir kıta halinde bulunduruyor (artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor) o bulutun arasından yağan yağmurlar yeryüzünü sular içinde bırakıyor (ve) Cenab-ı Hak, (gökten) havadan (ondaki dağlardan) dağlar gibi pek büyük bulunan bulutlardan (bir dolu indiriyor da onu) o doluyu (dilediği kimseye isabet ettiriyor) o kimseyi yağmura doluya tutulmuş bulunduruyor (ve onu) o doluyu, yağmuru (dilediğinden uzaklaştırıyor) dilediği kimselerionun sıkıntısından kurtarmış oluyor (az kalıyor ki şimşeğinin parıltısı) fevkalâde parlaklığından dolayı (gözleri gideriversin) bütün bunlarda Allah’ın kudretinin birer parlak delili bulunmaktadır. Şimşeğin pek kuvvetli olması, bulutların yoğunluğuna alâmettir, yağmurun fazlaca olacağına işarettir. Ve yıldırımların düşeceğini de bir ihtar mahiyetindedir. Bu vasıfları taşıyan bir şimşek şüphe yok ki, pek büyük bir ateş bulunmuş oluyor. Ateş ise suyun, dolunun zıddıdır. Buna rağmen suyun bunlardan çıkması, zıddan çıkması demektir ki, bu ancak kudreti ilâhiyye ile mümkün bulunmaktadır. Binaenaleyh bu hâdiselerin hepsi de Allah’ın birliğinin birer delilidir.

44. Allah geceyi ve gündüzü çeviriyor. Şüphe yok ki, bunda gözleri olanlar için elbette bir ibret vardır.

44. Evet.. (Allah) Teâlâ her şeye kâdirdir, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa çevirir. (geceyi ve gündüzü çeviriyor) bu sebeple insanlık alanında bir takım değişiklikler vücude geliyor, bunların müddetleri vakit vakit azalıyor, çoğalıyor. Artık (şüphe yok ki, bunda) şu beyan olunan pek büyük hâdiselerden her birinde (gözleri olanlar için) basiret sahibi olup Allah’ın kudretini takdir edip yüceltenlere mahsus (elbette bir ibret vardır) kâinatın yaratıcısı hazretlerinin varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna bütün eşyayı ilmen kuşatmış olduğuna delâlet ve şahitlik mevcuttur. Ancak kalpleri karanlıklar içinde kalmış olanlar, bu kadar parlak eserlerindeki kudretini, birliğinin delillerini görüp tasdik etmek duygusundan mahrum bulunmuşlardır. İşbu (43, 44) üncü âyetler de tevhid delillerinin ikinci bir nev’ini kapsar bulunmuştur.

45. Ve Allah her hayvanı bir sudan yarattı. Artık onlardan kimisi karnı üstüne yürüyor ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor veonlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor. Allah dilediğini yaratır. Şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kadirdir.

45. Bu mübârek âyetler de Cenab-ı Hak’kın yaratıcılığına, kudret ve hikmetine ait diğer bir nevi delilleri kapsamaktadır. Ve insanlığa hidayet yolunun gösterilmiş, lâzım gelen bilgilerin açıkca beyan buyurulmuş olduğunu ve Allah Teâlâ’nın dilediği kullarını doğru yola sevkedeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nın birer yarattığı harikasıdır, kudretinin birer eseridir. (ve) bu cümleden olarak (Allah) yeryüzünde dolaşıp duran (her hayvanı bir sudan yarattı) o kadar muhtelif hayvanların asıl maddeleri, sudan, nutfeden ibarettir. (Artık onlardan) o hayat sahiplerinden (kimisi karnı üstüne yürüyor) yılanlar gibi. (ve onlardan kimisi iki ayak üzerine yürüyor) insanlar ile kuşlar gibi. (Ve onlardan kimisi de dört ayak üzerine yürüyor) koyunlar, sığırlar, bir takım vahşi hayvanlar gibi. Örümcek akrep gibi dörtten çok ayaklı hayvanlar da vardır. Fakat hepsinin yürüyüşlerinde en ziyade dayandıkları, dörder ayaktan ibarettir. (Allah dilediğini yaratır) yarattığı şeyleri muhtehif şekillere, tabiatlara, kuvvetlere sahip kılar. Nitekim melekleri nurdan, cin taifesini ateşten, Hz. Àdemi topraktan, Hz. İsayı özel bir üfürükten yaratmıştır. Mamafih Tefsiri kebirde ve diğerlerindeki bir rivayete göre: Cenab-ı Hak, ilk evvel bir cevher yaratmış, ona bir heybet bakışı ile bakmakla o su kesilmiş, sonra o su da bölünerek ondan ateş, hava, nur ve toprak yaratılmıştır. Binaenaleyh bu âyeti kerimeden kasdediler asıl hilkati beyandır. Bu asıl hilkat ise sudan ibarettir. (şüphe yok ki, Allah her şey üzerine tamamiyle kâdirdir.) dilediği şeyleri ezeli iradesi yönünde muhtelif şekillerde, kabiliyetlerde olarak vücude getirebilir. Onun ilâhi kudreti, bunların hepsine de fazlasıyla yeterlidir. Artık bu kadar çeşitli kudret eserleri karşımızda tecelli edipdururken bunların yüce yaratıcısını insan nasıl inkâr edebilir?.

46. Yemin olsun ki, açık açık beyan eden âyetler indirdik ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir.

46. İşte o yüce yaratıcı, buyuruyor: (Yemin olsun ki) muhakkak bir gerçektir ki (açık açık beyan eden âyetler indirdik) gerek bu Nur Sûresinde ve gerek diğer surelerde dinî hükümlerin, kevni eserleri, ilâhi kudreti gösteren yaratılış eserlerine hikmetli beyanatta bulunduk, nice güzel misâller, harikalar anlattık, ve bütün bunlar Kâinatın yaratıcısının kudret ve azametini, ilâhi dinin hükümlerini göstermekte bulunmuştur. Artık bunlar böyle parlak bir şekilde meydanda iken kim kendi cehaletini bir mazeret makamında ileri surebilir?. (ve Allah dilediği kimseyi dosdoğru bir yola iletir) yani: Selim yaratılışlarını muhafaza eden, kulluk vazifelerini, ifaya çalışan, ilâhi muvaffakiyetlere kabiliyetli bulunan kullarını bir ilâhi lütuf olmak üzere İslâm dinine nâil kılar, o sayede saadet, yoluna, başarı ve kurtuluşa erdirir, cennetlerine sokar. Bu Rabbimin lütfundandır!. “Bu (45, 46) ncı âyetlerde Allah’ın birliği hakkındaki delillerin üçüncü bir nev’ini kapsamaktadır.

47. Ve derler ki; Allah’a ve Peygambere inandık ve itaat ettik, bundan sonra onlardan bir taife yüz çevirirler ve onlar îmân etmiş kimseler değildirler.

47. Bu mübârek âyetler de açık ve hakikatın kendisi olan İslâm dinini lisanlariyle kabul ve itiraf edip kalben kabul etmeyen bir takım münafık kimselerin o çirkin ruhi hallerini teşhir etmekte ve kınamaktadır. Şöyle ki: (ve) o münafıklar, o Allah’ın hidayetinden mahrum kimseler lisanlariyle (derler ki: Allah’a ve Peygamber’e inandık ve) onlara, onların emir ve yasak ettikleri şeylere (itaat ettik) fakat onların bu iddialarında ciddi olmadıklarımüteakiben sâbit olur. (bundan sonra) böyle îman ve itaat iddialarını müteakip (onlardan bir taife yüz çevirirler) kalben olan inkârlarını açığa vurarak Allah’a ve resülüne îmandan, itaattan kaçınırlar (ve) binaenaleyh (onlar) o öyle îman ve itaat iddiasında bulunanlar, bu iddialarında samimi olmadıkları için ve bir kısmı da bu iddialarına fiilen muhalefet ederek yüz çevirdikleri için haddizatında (îman etmiş kimseler değildirler) onlar, hakikaten kalpleri sözlerine uygun olan samimi müminler zümresine dahil bulunmamaktadırlar.

48. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne davet olundukları vakit de onlardan bir fırka kaçıverirler.

48. O îman, itaat iddiasında gerçek dışı olarak bulunanlar, hangi bir hâdiseden dolayı (aralarında hükmetmesi için Allah’a) Cenab-ı Hak’kın hükmüne (ve resûlüne) o hükmü resûlünun tatbik ve beyan etmesine (dâvet olundukları vakit de onlardan bir fırka kaçıverirler) haklarında ilâhi bir hükmün tatbikini istemezler, kendilerinin haksız oldukları, Resûlullahın ise adaletten ayrılmayacağını bildikleri için Resûl-i Ekrem’in hükmüne razı olmayarak ona müracaattan kaçınır dururlar.

49. Ve eğer hak kendilerinin lehine ise ona boyun eğerek geliverirler.

49. (Ve) diyelim ki (hak kendilerininn lehine ise) o zaman (ona) o adaletli tam bir süratle koşar (boyun eğerek) mutluluk huzuruna (geliverirler) çünkü bu takdirde o yüce peygamberin kendi lehlerine hükmedeceğine kani bulunurlar. Onların bu müracaatları Allahu Teâlâ’nın ve Resûlü’nün hükmüne razı, itaat etmiş olduklarından değil, sırf kendi lehlerinde hükmedileceğini bildiklerinden dolayıdır. Halbuki, hakiki bir mümin, herhalde ilâhi hükme, peygamberin hükmüne razı bulunur, isterse kendi aleyhinde olsun.

50. Onların kalplerinde bir hastalık mı vardır? Yoksa şüphe mi ediyorlar? Yoksa onlara Allah’ın ve Peygamberinin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar? Hayır.. O şahıslar zalim kimselerdir.

50. Nedir, o kimselerin bu fasıkca, münafıkca durumları?.. (Onların kalplerinde bir hastalık mı var?.) O kaçınmaları, fıtretlerinin uğramış olduğu bir manevî hastalıktan mı kaynaklanıyor?. (yoksa) o cahiller (şüphe mi ediyorlar?.) Resûl-i Ekrem’in peygamberliğinde, onun hak ve hakikati takibedip etmemesinde şüpheleri mi var?. Kendilerinin haklarında âdilce hükmetmiyeceğini mi zannediyorlar?. (yoksa onlara Allah’ın ve Peygamberi’nin haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar?.) hiç kerem ve rahmet sahibi olan yüce yaratıcının ve onun bütün ahlâki olgunluklara sahip bulunan yüce Peygamberi de hiçbir kimseye bir haksızlıkta bulunmaz, onların yüce şânları bu gibi töhmetlerden uzaktır müberradır. (Hayır..) Allah Teâlâ ile Resûl-i Ekrem’i hakkında öyle bir düşünceye asla yer yoktur. Ancak (o şahıslar zalim kimselerdir) onlar, haktan ayrılmış, küfre ve nifaka düşmüş, kendi nefislerine zulmeylemiş şahıslardır. Eğer öyle olmasa idi, Hak Teâlâ’nın ve mübârek Resûlü’nün hükümlerine tam bir memnuniyetle razı olur kalben ve lisanen onları tasdik eder ve yüceltirdi, samimi şekilde îman ve itaat sahibi bulunurlardı. Çünkü, hakiki müminler, bu gibi yüce vasıflara sahiptirler. “Bu âyetler, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Kısaca denilyor ki, münafıklardan “Bişr” namındaki bir şahıs bir Yahudi ile bir arazi dâvasında bulunmuştu. Yahudi, muhakeme için Resûlullah’a müracaat edilmesini teklif etmiş, Bişr ise bu müracaata razı olmamış, bu hususta münafıklardan olan “Kebüleşref’e” müracaat edilmesini teklif etmişti. Diğer bir rivayete göre de münafıklardan “Mugiretübnü Vail” Hz. Ali ile aralarında müşterek birtarlanın satılması ve bölünmesi hususunda tartışmada bulunuyor, Hz. Ali, keyfiyeti Resûl-i Ekrem’e arz ile onun hükmüne teklif ediyor, Mugire ise “ben onu hakem tâyin edemem, çünkü o beni sevmez, korkarım ki, hakkımda gadreder” demiştir. İşte böyle birer sebebten dolayı bu mübârek âyetler nâzil olmuş, münafıkların o çirkin kanaatları, hareketleri teşhir buyurulmuştur.

51. Aralarında hükmetmek için Allah’a ve peygamberine dâvet olundukları zaman müminlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir.

51. Bu mübârek âyetler de müminlerin övülmeye lâyık hallerini, Allah’ın hükmüne olan itaatlerini ve bu sayede kurtuluşa nâil bulunduklarını bildiriyor. Münafıkların da çirkin olan hallerine işaret ederek itaat edenlerin hidayete ereceğini, Resûl-i Ekrem’in de yüce vazifesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hakiki müminlere gelince (aralarında hükmetmek için Allah’a) o hikmet sahibi yaratıcının indirmiş olduğu ahkâma (ve) hakkı tatbike memur olan, havadan bir şey söylemeyip Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy ve ilham buyurduğu hükümleri tatbik edecek bulunan (Peygamberine dâvet olundukları zaman müminlerin sözü ancak “işittik” ve itaat ettik demelidir) yani: O yüce Peygamberin huzuruna dâvet edilince hemen icabed ederler, ve haklarında vereceği hükme isterse, aleyhlerinde olsun razı olurlar. Çünkü bilirler ki, Hz. Peygamber hak ve adaletten ayrılmaz, Allah’ın hükümleri her ne ise onu tatbikten asla geri durmaz. İşte müminlere lâyık olan da böyle icabet ve itaattan ibarettir. (ve işte kurtuluşa ermiş olanlar da onlardan ibarettir) Evet.. O hâlis, itaatkâr müminler, başarı ve kurtuluşa ererler, korkunç âkibetlerden emin bulunmuş olurlar.

52. Ve her kim Allah’a ve resulüne itaatederse ve Allah’tan korkarsa ve ona korunursa işte kurtuluş bulacak olanlar, ancak bunlardır.

52. Evet.. (Ve) şüphe yok ki, (her kim Allah’a ve resûlüne itaat ederse) onların her husustaki emirlerine, hükümlerine seve seve riayette bulunursa (ve Allah’tan korkarsa) kendisinden insanlık hali meydana gelen veya gelecek olan günahları düşünerek Allah korkusu ile kalbi titrerse (ve ona korunursa) tam bir sakınmakla kalbini aydınlatarak hayatta olduğu müddetce Cenab-ı Hak’ka iltica eylerse (İşte kurtuluş bulacak olanlar) uhrevî selâmet ve saadete kavuşacak, gözlerin görmediği kulakların işitmediği, kalplerin düşünemediği nimetlere nâil olacak olan zatlar (ancak bunlardır) böyle itaatle, Allah korkusuyla vasıflanmış olan müminlerdir.

53. Ve Allah’a en ağır yeminleriyle yemin ederler ki: Eğer onlara cihat ile emredersen elbette cihada çıkacaklardır. De ki: Yemin etmeyin, bu sözünüz bilinmiş bir itaattır. Şüphe yok ki, Allah yapar olduğunuz şeylerden hakkıyla haberdardır.

53. (Ve) fakat samimi şekilde mümin olmayanlar, kalpleri nifak ve düşmanlıktan boş bulunmayan kimseler ise (Allah’a en ağır yeminler ile yemin ederler ki) yani: Son derece gayret ve takatlarını sarfederek, meselâ: “Vallahilâzim” diyerek yalan yere yeminlerde bulunurlar ki, (eğer onlara) neyi emreder ise meselâ cihada çıkmalariyle (emreder isek elbette) cihada (çıkacaklardır) emirlerine muhalefette bulunmayacaklardır. Ey yüce Resûl!. O münafıklara red ve men için (de ki: Yemin etmeyiniz) öyle bana itaatde bulunacağınıza dair yeminde bulunmayınız, çünkü bu sözünüz, itaat iddianız (bilinmiş bir taattır) o, münafıkça bir itaattan, bir itaat iddiasından ibaretti, lisanlarınız ile söylemiş, fakat uygun düşmemiş bulunmaktadır. (Şüphe yok ki, Allah) Teâlâ Hazretleri sizin (yaparolduğunuz şeylerden hakkiyle haberdardır) sizin görünen ve görünmeyen bütün amellerinizi, maksatlarınızı bilir, işte bu yalan yere and içmeniz de o cümledendir. Artık şüphe yok ki, o hikmet sahibi yaratıcı, bir gün sizin bu ahlâki rezaletinizi de teşhir edecektir, sizi nifakınızdan dolayı cezaya uğratacaktır. İşte nifakın müthiş neticesi!.

54. De ki: Allah’a itaat edin ve Peygambere itaat edin. İmdi eğer yüz çevirirseniz artık onun üzerine olan, ona yükletilmiş olandır. Ve sizin üzerinize düşen de, size yükletilmiş olandır ve eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz ve Peygamber üzerine ait olan vazife ise apaçık tebliğden başka değildir.

54. Ey son peygamber!. (de ki:) Ey Allah’ın kulları!. (Allah’a itaat edin) o mâbudu kerimin bütün emirlerine, hükümlerine riayette bulunun (Ve Peygambere itaat edin) o hikmet sahibi yaratıcının dinî hükümlerini size tebliğe memur olan yüce Resûlune de itaat de bulunun, onun da emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine muhalefette bulunmayın. (İmdi eğer) Ey kullar!. Selâmet sebebiniz olacak olan bu tebligatta riayet etmez de bundan (yüz çevirirseniz) bunun müthiş neticesini siz düşününüz!. (artık onun üzerine olan) o Resûl-i Ekrem’in üzerine düşen (ona yükletilmiş olandır) risaletini size tebliğden, Allah’ın hükümlerini size beyandan ibarettir ki, o da bu kutsal vazifesini yapmış bulunuyor (ve sizin üzerinize düşen de) sizi kabuliyle mükellef bulunmuş olduğunuz şey de (size yükletilmiş olandır) sizin Allah’ın hükümlerine riayet etmenizdir, Cenab-ı Hak’ka ve Resûlüne samimi bir şekilde itaat etmeniz ve boyun eğmenizdir. (Ve eğer) ey mükellef insanlar! (ona) o yüce peygambere, size emir ve tebliğ ettiği dinî vazifeler hususunda, (itaat ederseniz hidayete erersiniz) asıl maksad olan hayra, ebedî selâmete nâil olursunuz (Ve peygamber üzerine ait olan) vazife (ise) ilâhihükümleri sizlere (apaçık tebliğden başka değildir) o kadri yüce Peygamber ise bu yüce vazifesini pek mükemmel yapmış, insanlığa dinî vazifeleri, hükümleri Kur’an lisanı ile, hadis-i şeriflerle bildirmiş, onun bu açık beyanatı tesbit edilmiş, göstermeye muvaffak olduğu mucizeler ile kuvvetlenmiş bütün doğu ve batıya yayılmıştır. Artık bu hakikati insanlık düşünmelidir, ona göre hareket tarzını belirlemeye çalışmalıdır ki, ebedî mesuliyetten kurtulsun, bir ebedî selâmet ve saadete kavuşsun. Hakiki müminler, itaatli kullar hakkında Allah Teâlâ’nın lütuf ve ihsanı dünyada da, ahirette de tecelli edip duracaktır. Ne büyük başarı!.

55. Allah sizden îmân eden ve güzel güzel amellerde bulunanlara vâd etmiştir ki, elbette onları yeryüzüne sahip edecektir. Nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir ve elbette onlara kendileri için razı olduğu dinlerini temkin edecektir. Ve muhakkak ki, onları korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir. Bana ibadet ederler bana bir şeyi ortak koşmazlar ve bundan sonra kim kâfir olursa artık fasıklar olan, onların kendileridir.

55. Bu mübârek âyetler, ehli îman ve itaat için va’dedilmiş olan güvenli bir geleceğe, bir mili hâkimiyet ve ilâhi lütuflara işaret ediyor. Allah’ın rahmetine vesile olacak olan başlıca ibadet ve itaati gösteriyor, kâfirlerin ise ilâhi kahrı uzaklaştıramayıp sonunda ateşin cehenneme mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktır. Şöyle ki: Ey yüce Resûl!. İnsanlara hitaben buyurur ki: (Allah sizden îman eden) mümin olarak dünyaya gelen ve mümin olarak yaşayan veya küfrü terkederek İslâmiyeti samimi şekilde kabul eyleyen (ve güzel güzel amellerde bulunanlara) îmanlarını kuvvetlendiren ve iyi hallerini artıran güzel ibadetlere devam edenlere (vâd etmiştir ki, elbette onları) o mümin, iyi kulları (yeryüzüne sahip edecektir)onları başkalarının yerine geçirecek, bir çok yerlere hâkim kılacaktır, hükümleri birnice yerlerde geçerli bulunacaktır. (nasıl ki, onlardan evvelkileri sahip etmiştir.) onlardan evvelki ümmetler arasında böyle halef kılma meydana gelmiştir. Nitekim Firavun’un ve bir kısım zorbaların yok edilmesinden sonra İsrailoğullarını da Mısır’a ve Şam bölgesıne hâkim kılarak kendilerini o helâk edilen kimselerin yerlerine halef kılmıştır. daha evvel de Nuh, Ad, Semud kavimlerinin helakiyle de onların yerlerine başkaları yerleşmiştir. Bir takım dindar olan kavimler, o dinsizlerin yerlerini elde ederek o yerlerde hükümran olmuşlardır. (ve elbette onlara) o mümin, salih kullara (kendileri için) Cenab-ı Hak’kın (razı olduğu dinlerini) yani: İslâm dinini (yerleştirecektir) o apaçık dinî onların kalplerinde tesbit ve takviye buyuracaktır, onun mübârek hükümlerine riayette devam edip duracaklardır. (ve muhakkak ki, onları) o samimi müminleri düşmanlarına karşı olan (korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir) o korkudan onları kurtarıp tam bir emniyet ile, kalp huzuru ile yaşayacaklardır. Nitekim de bu ilâhî vâd, az sonra tecelli etmiştir. Evet. Resûl-i Ekrem’i tasdik edip İslâm şerefine olan ashab-ı kiram, on sene kadar Mekke-i Mükerreme’de müşriklerin birçok eza ve cefalarına karşı tahammül etmiş, bir korku ve heyecan içinde yaşamışlardı, bilahara Medine-i Münevvere’ye hicret etmişler, düşmanlarının eza ve cefasından kurtulmuşlar ve az sonra da Mekke-i Mükerreme’ye de Arap Yarımadasına da hâkim olmuşlardır, doğu ve batı taraflarında nice beldeleri fethetmişler, Kisraların, Kayserlerin yerleini elde ederek onların hazinelerine sahip bulunmuşlar, evvelce hiç bir ümmete nasip olmamış olan böyle muazzam bir hâkimiyeti ele geçirmişlerdir. İşte Cenab-ı Hak’kın müminler hakkındaki ilâhî vâdi, böyle parlak bir şekilde meydana gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’in bir mucizeolduğu bu vesile ile tezahür eylemiştir, Artık şüphe yok ki, müslümanlar, İslâm dininin hükümlerine, tavsiyelerine daima riayet ettikleri takdirde yine bir çok nimetlere, hâkimiyetlere nâil olacaklardır. Elverir ki: Üzerlerine düşen kulluk vazifesini hakkiyle ifaya çalışsınlar. İşte Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: O müminler, öyle bir îman sahipleridir ki: Yalnız (bana ibadet ederler, bana bir şeyi ortak koşmazlar) şirkten uzak oldukları halde Allah’a ibadete devamda bulunurlar. (ve bundan sonra) öyle müminler hakkındaki ilâhi vâd gerçekleşmesinden veya dinsizlerin yerlerine müminler hâkim olduklarından sonra (kim) dinden döner de (kâfir olursa) nâil olduğu ilâhi dinin kadrini takdir edemez de ondan yüz çevirirse (artık fasıklar olan) şüphe yok ki (onların) öyle dinden dönenlerin ta (kendileridir) binaenaleyh böyle fıska, bir öldürücü felâkete mâruz kalmamak için İslâm dininin pek yüksek kıymetini, ehemmiyetini güzelce bilip ona tam bir samimiyetle sarılmalı, o sayede ilâhi feyizlerin tecellisini, devamını niyâzda bulunmalıdır.

56. Ve namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin ve Peygambere itaat edin tâki rahmete erdirilesiniz.

56. İşte Hak Teâlâ Hazretleri bizlere yükselme yolunu, ilâhi lütufa nâil olmanın yolunu göstermek için buyuruyor ki: (ve) Ey müslümanlar!. (namazı dosdoğru kılın) namazları adab ve erkanına tamamen, riayetle yerine getirin, o en büyük bir ibadettir, kalplerde îman nurunun parlayıp durmasına bir vesiledir, mânevi yakınlığı temine ne güzel bir çaredir (ve zekâtı verin) çünkü zekât, din kardeşliğini temin, ruhlarda cömertliğin tecellisine pek büyük bir hizmetçidir. (ve peygambere itaat edin) o yüce peygamberin bütün emirlerine, yasaklarına, tavsiyelerine riayetten ayrılmayınız. Çünkü o yüce peygambere itaat, onu peygamberlikmertebesine nâil buyurmuş olan yüce yaratıcıya itaati gerektirmektedir. Siz Ey müminler!. Bu tebliğ edilen hususlara, emirlere hakkiyle riayet eyleyiniz (tâki rahmete erdirilesiniz) ilâhi rahmete kavuşma ümidine sahip bulunmuş olasınız. Çünkü rahmete, ebedî saadete ermek için bundan başka çare yoktur.

57. Sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde âciz bırakacak kimseler sanma ve onların varacakları yer ateştir ve elbette ne fena bir gidiştir.

57. Ey Allah’ın mümin kulu!. Öyle dinsiz kimselerin dünyadaki fani varlıklarına, kuvvetlerine kıymet verme, (sakın kâfir olan kimseleri yeryüzünde) haşâ Cenab-ı Hakkı, onun koruyacağı müminleri (âciz bırakacak kimseler sanma) o kâfirler sonunda helake maruz kalacaklardır, onların varlıkları fânidir. Yüce yaratıcının varlığı ebedidir, kuvvet ve kudreti sonsuzdur, onun iradesine engel olacak bir kuvvet, düşünülemez. O kuvvetli, saltanatlı görülen kâfirler ise bir gün helâke uğrayacaklardır. (Onların varacakları yer ateştir) onlar ahirette ebedî olarak cehennem içinde yanıp duracaklardır (ve elbette) onların bu ateşe gidişleri (ne fena bir gidiştir) artık kendilerini böyle ebedî bir ateşten kurtarmaya kâdir olamayan kimseler, haşâ Cenab-ı Hakkı ve onun korumuş olduğu müminleri nasıl âciz birakabilirler? Elbette samimi müminleri, muvaffakiyetlere nâil buyuracaktır. Elverir ki: müminler dinin bütün hükümlerine riayet etsinler. İslamiyetin verdiği terbiyeden, ahlaki faziletlerden ayrılmasınlar.

58. Ey îmân etmiş olanlar! Ellerinizin altında olan kimseler ve sizden olup da henüz bulûğ çağına ermemiş bulunanlar, üç defa izin istesinler. Sabah namazından önce ve öğle vaktinde elbiselerinizi çıkarmış olduğunuz sırada ve yatsı namazından sonra, bunlar sizin için üç avrettir. Bu vakitlerden sonra üzerinizebakınız bazısı üzerine dolaşır olmalarından dolayı ne sizin üzerinize ne de onların üzerlerine bir günah yoktur. İşte Allah âyetlerini size böyle açıkça beyan ediyor ve Allah bilendir, hikmet sahibidir.

58. Bu mübârek âyetler, İslâm cemiyetinin yüce bir insani terbiye dairesinde yaşamaları için kendilerine pek mühim ictimai bir ders veriyor. İnsanların avret yerlerini örtmeye riâyetlerini, başkalarının mahrem azalarına bakmamalarını, bazı vakitlerde bir müsaade almak suretiyle birbirlerinin huzuruna girmelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar!.) yani: Ey îman sahibi olan erkekler ve kadınlar. Bu hitap, özellikle erkeklere yönelik ise de kadınlar da bu nassın delâletiyle bu hükme girerler veyahut tağlub yoluyla iki zümreye de yöneliktir. (elleriniz altında olan kimseler) yani: Boyunlarına sahip olduğunuz köleler ve cariyeler, (ve sizden olup da henüz bûluğ çağına ermemiş bulunanlar) yani: Hür müslüman çocuklarından olup da henüz ihtilâm görmeğe başlamamış bûluğa ermemiş, bir halde bulunan çocuklar, sizin yanınıza girmek isterlerse (üç defa izin istesinler) gece ve gündüze ait üç vakitte izin istemeksizin yanınıza girmesinler. Bu bir vecibedir. Bu vecibe baliğ olan kölelere yöneldiği gibi baliğ olmayan çocukların da velilerine yöneliktir ki, onlara öyle bir terbiyeyi öğretsinler. Bu vakitlerin birisi: (sabah namazından önce) dir ki, girmek isterlerse izin istesinler. Çünkü bu vakitte yataktan yeni kalkmış, urbalarını tamamen giymemiş, kısmen açık bir halde bulunmuş olabilirler. (ve) ikincisi: (öğle vaktinde) dir ki, girmek istenilirse izin istemelidirler. Zira o vakit de sıcaktan vesaireden dolayı elbise kısmen çıkarılmış, kaylûlede = gündüzün ortasında uyumak arzusunda bulunulmuş olabilir. (ve) üçüncüsü de (yatsı namazından sonra) dır ki, bu vakitte de izin isteğinde bulunmalıdırlar. Çünkü bu,artık gündüze mahsus elbiseden soyunarak yatağa yatmak halvette bulunmak zamanıdır. Böyle zamanlarda başkalarının yanlarına girivermek, hoş gözükmeyecek görmelere, hâdiselere sebebiyet vermiş olabilir. İşte ey müslümanlar!. Bunlar (sizin için üç ayettir.) Yani: Yürürlükteki adete göre örtünmenin düzensiz olup açıkca bulunulacak birer zamandır. Bunlara riayet lâzımdır. (bu vakitlerden sonra üzerinize, bazınızın bazısı üzerine) izinsiz olarak (dolaşır olmalarından dolayı ne sizin ne de onların) o köleler ile cariyelerin ve çocukların (üzerlerine bir günah yoktur) çünkü o üç vakitten başka zamanlarda örtünmeye ziyadesiyle riayet edileceği, hoş olmayan bir vaziyetin görülmüş olması, düşünülmediği ve o hizmetçilerin hizmetlerine fazlaca ihtiyaç görüleceği için kendilerinin için istemeksizin girmelerine ruhsat vardır. Mesela: üç zamanın dışında bir köle, efendinin veya bir çocuk annesinin yanına izin istemeden de girebilir. (İşte Allah) dinî hükümlere vesaireye dair olan (âyetleri size böyle açıkça beyan ediyor) sizi aydınlatma lütufunda bulunuyor (Ve Allah) o yüce yaratıcı, şüphe yok ki: (alimdir) her şeyi tamamen bilir, insanlığın bütün hallerini ve tavırlarını da bilmektedir. Ve o yüce mabûd (hâkimdir) bütün emirleri, yasakları birer hikmete dayanmaktadır. Evet.. Bu husustaki emirleri insanlığın iyilik ve selâmetini temin hikmetini içermektedir. “Ebussuud tefsirinde diğerlerinde yazılmış olduğu üzere Resûl-i Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bir öğle vakti Hz. Ömer’i çağırmak için Müdlic İbni Ömeril’ensarîi’yi göndermişti. Müdlic Hz. Ömer’in yanına müsaade istemeksizin girmiş, onu uyku halinde elbisesi üzerinden açılmış bir halde bulmuştu. Hz. Ömer, bunun üzerine demişti ki: Cenab-ı Hak’tan temenni ederim ki, bu saatlarde babalarımızı, oğullarımızı, hizmetçilerimizi izin istemeden yanımıza girmekten men buyursun. Sonra Hz. Ömer, ogenç ile beraber Resûl-i Ekrem’in yanına girince o yüce peygambere bu âyetin nâzil olmuş olduğunu görmüş, Hak Teâlâ’ya hamdeylemiştir. Binaenaleyh Hz. Ömer’in temennisi, bu âyeti kerimenin bir nüzul sebebi hükmünde bulunmuştur.

59. Sizden olan çocuklar da buluğa erince artık onlar da kendilerinden evvel olanların izin istemeleri gibi izin istesinler. İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir.

59. Ey müslümanlar!. (Sizden olan çocuklar da) hür olan müslüman çocuklar da (bûluğa erince) ihtilâm yaşına ermiş, yani kameri aylar itibariyle onbeş yaşında bulunmuş ise ki, bu fakihlerin umumuna göredir. İmamı Azama göre de çocukların bulûğu ihtilam iledir. Yani: rüyalarında cinsel ilişkide bulunmakladır. Böyle ihtilam olmayınca oğlanlar onsekiz, kızlarda on yedi yaşlarında bûluğ çağına ermiş, mükellef bulunmuş olurlar. (artık onlar da kendilerinden evvel olanların) yani: Kendilerlnden evvelce mükellefiyet yaşında bulunan hür müminlerinn (izin istemeleri gibi) başkalarının yanlarına girmeleri için her defasında ve her ne vakitte olursa olsun izin istedikleri gibi siz de (izin isteyin) müsaade edilmedikçe hanelerine, odalarına girmeyiniz. Mesela bir bulûğa ermiş baliğ çocuk, izin istemeden babasının veya anasının bile hususi odasına girmemelidir. İslam terbiyesi bunu icabetmektedir. (İşte Hak Teâlâ âyetlerini böylece açıkça beyan buyuruyor) İslâm milletini aydınlatmak, ahlâki olgunlukları temin buyuracak olan dinî hükümleri böyle açık bir şekilde beyan lütufunda bulunuyor. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) bütün mahlûkatının hallerini, onların haklarında hayırlı olup olmayan şeyleri tam manasiyle bilmektedir. Ve o yüce mabûd, (hikmet sahibidir) kullarına her emir ve tavsiye buyurduğu şey, elbette ki, bir mühim hikmetebağlıdır. Binaenaleyh biz kullar da o yüce yaratıcının bütün emirlerine, beyanatına göre hareketlerimizi tanzim etmeliyiz. Bizim için bundan başka selâmet çaresi yoktur.

60. Evlenme arzuları kalmayan oturmuş kadınların ise bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde üst örtülerini bırakmalarından kendileri için bir günah yoktur. Mamafih iffete ziyadesiyle riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır ve Allah bihakkın işiticidir, hakkıyla bilicidir.

60. Bu mübârek âyet, pek ihtiyar kadınlar hakkındaki bir şer’i müsaadeyi ve riayet edilmesi daha uygun olan bir vaziyeti beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (evlenme arzuları kalmayan) ihtiyar olduklarından dolayı erkekler ile evlenmek ümidinde bulunmayan (oturmuş) hayzından kesilmiş, çocuk doğuramaz bir hale gelmiş, başkalarının şehvet bakışlarını çekecek bir vaziyette bulunmamış (kadınlar ise) haklarında şöyle bir müsaade vardır. Onların (bir ziynet ile açılıvermemeleri halinde) yani: = zinetlerini teşhir etmesinler (Nur/31) ilâhi emre uyarak gizli tutulması icabeden ziynetleri, ziynet mahallerini göstermemek, örtülmesi lâyık olan güzelliklerini namahreme göstermek suretiyle (üst örtülerini) elbiselerinin, başlarındaki örtülerinin üzerine ayrıca almış oldukları perdelerini, feracelerini, çarşaflarını (bırakmalarında kendileri için bir giinah yoktur) örtülmesi lazım gelen azalarını, ziynetlerini örtünce o üst örtülerini kaldırmaları kendi haklarında bir günah teşkil etmez. Onların artık dikkat çekmeyecek halleri, haklarında böyle bir müsaadeye vesiledir. (maamafih) o ihtiyar kadınların da (iffete ziyadesiyle riayetetmeleri) iffetli davranışta bulunmaları, yani: Yabancılardan sakınıp örtünmeleri (kendileri için daha hayırlıdır) çünkü bu şekilde İslâmi ahlâka daha ziyade riayet etmiş, kendilerini töhmetten uzak bulundurmuş olurlar (ve Allah hakkiyle işiticidir) bütün kullarının söylediklerini işitir ve (hakkiyle bilicidir) bütün kullarının kalplerinde olanı, hepsinin niyetlerini; emellerini, tasavvurlarını bilir. Binaenaleyh bütün erkek ve kadınlar arasında cereyan eden sohbetleri, konuşmaları tamamen işitir, bilir. Buna inanmışızdır!. Artık insanlık için lâzımdır ki, bu hakikatı bilip hayatlarını temiz bir şekilde tanzime çalışsınlar.

61. Kör üzerine bir güçlük yoktur, topal üzerine bir güçlük yoktur ve hasta üzerine bir güçlük yoktur ve kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük yoktur, kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde veya kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde veya sadık dostunuzun evinde yemenizden dolayı sizin üzerinize gerek toplu ve gerek dağınık bir halde yemenizden dolayı da bir günah yoktur. İmdi evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından mübarek, hoş bir sağlık dilemek üzere kendinize selâm veriniz. İşte Allah sizin için âyetleri böyle açıkça beyan buyuruyor, tâ ki, akıl erdiresiniz.

61. Bu mübârek âyet, bir kısım zararlı kimselerin başkalarıyle birlikte yemek yemelerinde bir mahzur olmadığını bildiriyor ve yine bir takım kimselerin aralarında soy yakınlığı bulunan zatların hanelerinde veya sahiplerinin izniyle tasarrufuna selâhiyatli oldukları hanelerde yemek yemelerinde bir vebal, bir güçlük olmadığını haber veriyor vemüslümanların bir arada ayrı ayrı veya toplu olarak yemek yemelerinde bir günah bulunmadığını beyan buyuruyor. Ve evlere girilince kendilerine bir bereket ve rahmet vesilesi olmak üzere selâm vermelerini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Sizden (kör) olanlar (üzerine bir güçlük yoktur.) hiçbir sıkıntıyı gerektirici değildir (topal) bulunanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onların haklarında bir vebali gerektirmez (ve) yine (hasta) olanlar (üzerine) de (bir güçlük yoktur) onlar da başkalariyle beraber toplanarak yemek yiyebilirler. Böyle bir arızaya tutulmuş olan müslümanlardan yine temiz, nezih dindaşlar bulunmaktadırlar. Böyle olduğu halde onlar, bedenleri sağlam dindaşlariyle beraber bir sofrada bulunup yemek yemektan sıkılmakta bulunuyorlarmış, kendilerinin vasıfları ve tavırlarından başkalarının tiksinecekleri, üzüleceklerini düşünerek onlar ile beraber bir sofrada oturup yemek yemekten çekinir bulunmuşlardır. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, onların diğer din kardeşleriyle bir arada yemek yemelerinde bir güçlük bir vebâl, çekinmeği gerektiren bir vaziyet olmadığını bildirmiş, müslümanların arasında bağlılık ve sevginin devamının lüzumuna bu vesile ile de işaret buyurulmuştur. (ve) Ey müslümanlar!. (kendi nefisleriniz üzerine de bir güçlük yoktur) bir külfet, sakınılacak bir yön mevcut değildir. (kendi evlerinizde) yani: Karılarınızın, çocuklarınızın hanelerinde yemek yemekte. Çünkü koca ile karı arasında büyük bir bağlılık vardır. Evlâdın haneleri de babalarının haneleri hükmündedir. Nitekim bir hadis-i şerifte: “sen de, senin malın da baban içindir” buyurulmuştur. (ve babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca yoktur. İsterse soy bakımından uzak bulunsunlar, çünkü dedeler de babalar, analar makamındadırlar. Bunların aralarında da büyük bir bağ, bir bütünlük ve parçalıkmevcuttur. (Veya er kardeşleriniz evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir vebal yoktur. Bunların baba ana bir kardeşler almalariyle yalnız baba bir veya ana bir kardeşleri olmaları eşittir. Herhalde bunların aralarında da büyük bir velâyet, bir bağlılık vardır. (veya amucalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde) yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, bunlar da babaların birer parçaları demektir, aralarında büyük bir yakınlık vardır. (veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde) yemek yemekte de bir sakınca mevcut değildir. Bunlar da annelerin birer parçasıdır, bunların da hanelerinde gidip yemek yemeğe, adeta göre müsaadeleri vardır. Meğer ki, açıkca men edilmiş olsunlar. (veya anahtarlarına sahip olduğunuz) evlerde, yani: Sahiplerinin vekil olup kendilerinde tasarrufata selahiyetli bulunduğunuz hanelerde veya köleleriniz hanelerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur, çünkü bu takdirde izin verilmiş olur. Efendiler ise köleleri üzerinde mulkiyet hakkına sahiptirler (veya sadık dostunuzun) evinde yemek yemekte bir vebal yoktur, isterse, arada bir soy yakınlığı bulunmasın. Çünkü dostlar arasında büyük bir bağlılık, bir yardımlaşma geçerli bulunur. Ve ey müslümanlar!. (sizin üzerinize gerek toplu ve gerek dağınık bir halde yemenizden dolayı da bir günah yoktur) yani: Bir hanede toplanan müslümanlar, içlerinde kör gibi mâzeret sahipleri bulunsun, bulunmasın, bir kaptan toplu olarak yemek yiyecekleri gibi ayrı ayrı da yiyebilir, bir kere öyle toplu olarak yemekde çirkin görülecek bir cihet yoktur, bunun birliği temine, külfeti mene hizmet edeceği de düşünülebilir. Bununla beraber her ferdin kendi arzusuna göre yemek alarak tek başına yemesi de caizdir, bunda da bir zarar yoktur. Bununla birlikte tefsirlerde deniliyor ki: Vaktiyle müminlerden “Beni Leys” gibi öyle âlicenap,misafirperver zatlar varmış ki, hanelerde misafir bulunmadıkça tek başına yemek yemekten üzülür imişler, hattâ içlerinden bazıları misafir gelmedikçe aç durur, birgün aradan geçse bile yemek yemez, misafir gelmesini beklerdi. Bazı müslümanlar da fakir olan yakınlarının veya dostlarının hanelerine gidince onların ihtiyaçlarını göz önüne alarak yemeklerinden yemek istemezlerdi. Bu âyeti kerime ise böyle bir harekette bulunmaya lüzum olmadığını bildirmiş, tek başına da, toplu olarak da yemek yenilebileceğini ve belli yakınlık sahiplerinin vesairenin hanelerindeki yemeklerden istifade edilebileceğini beyan buyurmuştur. (İmdi) Ey müslümanlar!. Cenab-ı Hak’kın müsaadesinden istifade ediniz, onun lütuflarına sığının, şu beyan olunan (evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından) sabit, onun emriyle meşru bulunan (mübârek) ziyade hayır ve sevaba vesile olacak (hoş) işitenlerin nefislerini hoş ve taltif edecek olan (bir sağlık dilemek üzere kendinize) fertlerinden bulunduğunuz o haneler ehline (selâm veriniz) böyle selâm vererek, büyük bir hayır dilerlik eseridir, bir dostluk nişanesidir, Allah katında kabule karin olacak bir güzel duadır. Hatta deniliyor ki: Bir kimse eve girince ailesine selâm vermelidir. Onlar selâma daha lâyıktırlar. Hanede kimse bulunmazsa: “Esselâmü aleyna ve alâ ibadillahissalihin”=Selâm bizim üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” diye selâm vermelidir, melekler bunu selâm ile karşılarlar. Tefsiri kebirde ve Ebussuud efendinin tefsirinde yazılı olduğu üzere ashab-ı kiramdan Hz. Enes demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi veselleme on sene hizmet ettim, yaptığım bir şey için “bunu ne için yaptın” diye sormadı ve terkettiğim bir şey için de “onu niçin terkettin” duye sual buyurmadı, yani başında bulunarak ellerine su döküyordum, mübârek başını kaldırarak buyurdu ki: “Her ne zaman ümmetimden birkimseye tesadüf edersen ona selâm ver, ömrün uzun olur ve hanene girince onlara selâm ver, hanenin hayrı artmış olur ve kuşluk namazını da kıl, çünkü Allah’a yönelen iyilerin namazıdır” yani: Hak’ka dönen ümmetin iyilerinin devam edecekleri bir güzel nafile namazdır. (İşte) ey ehli İslâm! (Allah sizin için ayetleri böyle) bir lütuf olmak üzere tekrar tekrar ve (açıkça beyan buyuruyor) sizi irşad ve uyanmaya davet buyurmuş oluyor (tâki akıl erdiresiniz) güzelce, akıllıca düşünerek o hikmet sahibi yaratıcının sizlere yönelen emirlerindeki, ebedî saadetinizi temine muvaffak olasınız. Ne büyük bir ilâhi lütuf!.

62. Muhakkak müminler, onlardır ki, Allah’a ve resûlüne îmân etmişlerdir ve onun maiyetinde cemiyetli bir iş üzerinde bulundukları zaman da ondan izin istemedikçe gidivermiş olmazlar. İşte onlar, öyle kimselerdir ki, Allah’a ve Resulüne îmân ederler. Binaenaleyh bazı işleri için senden izin istedikleri zaman artık sen de onlardan dilediğine izin ve onlar için mağfiret iste, şüphe yok ki, Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

62. Bu mübârek âyet, hakiki müminlerin dinlerine ne kadar bağlı, peygamberin emrine ne derece itaatli olduklarını ve mühim bir hâdise dolayısiyle toplu bir halde bulundukları zaman, ictimai ahlâka riayet edip Resûl-i Ekrem’den müsaade almadıkça meclislerini terk etmediklerini bildiriyor. Resûl-i Ekrem’in de bunlardan dilediğine müsaade vermeğe Allah tarafından izinli ve onların haklarında istiğfarda bulunmakla görevli bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak müminler) mükemmel îmana sahip zatlar (onlardır ki) o müminlerdir ki: (Allah’a ve Resûlüne îman etmişlerdir) görünürde ve gizlide mümin (bulundukları zaman da) yani: Cuma ve bayram namazlarını kılmak veya cihada dair veya diğer mühim bir hadise hakkında danışmada bulunmak içinpeygamberin huzurunda toplanılmış olunca da îmanlarındaki olgunluğu gösterirler (ondan) o yüce peygamberinden (izin istemedikçe) ondan müsaade almadıkça o meclisi bırakıp (gidivermiş olmazlar) o müminler, bu kadar itaatkâr zatlardır. İşte onların güzelliklerini ifade etmek için buyruluyor ki: (onlar, öyle kimselerdir ki: Allah’a ve Resûlü’ne îman ederler) Ve bu îmanlarının tesiriyledir ki Resûlullah’tan izin istemeyi terk etmezler (binaenaleyh) o müminler (bazı) mühim (işleri için) Ey yüce Peygamber!. (senden izin istedikleri zaman) serbestsin (artık sen de onlardan dilediğine izin ver) hangisinin izin istemesi bir fayda ve hikmete dayanıyorsa onun hakkında müsaade lütufunda bulun (ve onlar için mağfiret iste) gerçekte izin isteği, özre, ihtiyaca mebni olsa da yine de istenmemesi daha iyi kabilinden olabilir ve dünyevî bir işin uhrevî bir işe takdimi lekesinden uzak olamaz. Bu sebeple haklarından mağfiret istemek faideden boş değildir. (şüphe yok ki, Allah çok bağışlayandır) kullarının kusurlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek esirgeyendir) kullarının üzerlerine ilâhi rahmetini ziyadesiyle akıtmaktadır. İşte o müminler için müsaade verilmesine, istiğfarda bulunulmasına dair olan ilâhi emir de bu mağfiret ve rahmet cümlesindendir. “Deniliyor ki: Resûl-i Ekrem, hutbe okurken münafıklığı ayıpladı. Orada bulunan münafıklar ise sağa sola bakar, kendilerini kimse görmeyecek ise hemen oradan çıkar giderlerdi, Kendilerini görecek kimse bulunursa o zaman durur, müslümanlar ile beraber namaz kılarlardı. Halbuki, hakiki müminler, bir lüzum görülmedikçe ve izin almadıkça o toplantı mahallinden ayrılıp gitmezlerdi. İşte bu âyeti kerime, bunlara işaret buyuruyor ve şuna da işaret buyurulmuş oluyor ki: Umuma ait mühim bir ictimai mesele hususunda toplanmış olan müslümanlara lâyık olan odur ki:Gerekmedikçe o meclisi terketmesinler. Bir lüzum görüldüğü takdirde de o meclise başkanlık eden zattan müsade istesinler. Çünkü içtimai ahlâk, İslâm terbiyesi bunu icab eder.

63. Aranızda Peygambere ait olan çağırmayı, bazınızın bazınıza olan çağırması gibi kılmayınız. Muhakkak ki: Allah, sizden saklanarak azar azar savuşup gidenleri bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne ermesinden veya kendilerine elem verici bir azabın çarpmasından sakınsınlar.

63. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’e karşı saygılı bir şekilde hitaplarda bulunulmasını emrediyor, o yüce Peygamberin huzurundan ayrılan, emirlerine muhalefette bulunan münafıkların dünyevî ve uhrevî felâketlere uğrayacaklarını bildiriyor. Bütün kâinatın yüce yaratıcısına karşı kullarının yapar oldukları şeylerin gizli kalamıyacağını ve herkesin kendi ameline göre muamele yapılacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müminler!. (aranızda Peygambere ait olan çağırmayı) yani: O yüce peygamberin hangi bir husus hakkında sizi huzuruna dâvet etmesini diğer bir yoruma göre de o yüce Peygamberin aleyhinizdeki duasını ve başka bir yoruma göre de Resûl-i Ekrem’e hitab etmeyi, onu hatırlamayı (bazınızın bazımıza olan çağırması gibi kılmayınız) Hazreti Peygamberin dâvetine hemen icabet ediniz, saadet huzuruna koşup gidiniz. Çünkü onun emrine koşuvermek bir görevdir. İkinci yoruma göre de: O yüce resûlün aleyhinizdeki bed duasına sebebiyet vermeyiniz, zira onun duası, ümmetin fertlerinin duaları gibi değildir, o yüce peygamberin duaları kabul olunur. Üçüncü yoruma göre de buyrulmuş oluyor ki: O kadri yüce peygambere karşı tam bir hürmet ve saygı ile nidâda bulunun, meselâ: Ona yalnız mübârek ismiyle veya künyesiyle hitabederek:”Ya Muhammed! .” yahut “ya ebelkasım” diye hitapta bulunmayın, belki: “Ey Allah’ın Resûlü!.”, “Ey Allah’ın nebisi!.” gibi saygılı bir şekilde hitab ediniz. O yüce Resûlü daima saygı ile anınız. (muhakkak ki, Allah sizden) Ey cemaati müslimin!. (saklanarak azar azar savuşup gidenlerin) bir takım münafık güruhunu (bilir) O bilen yaratıcıya karşı hiçbir şey gizli kalmaz. (artık onun) Cenab-ı Hak’kın veya Resûl-i Ekrem’in veyahut Hak Teâlâ ile yüce Peygamberden her birinin (emrine muhalefet edenler) Hz. Peygamberin huzurundan izin istemeksizin çıkıp savuşanlar, Resûl-i Ekrem’e karşı hürmetkârane vaziyet almaktan, şu muhterem Peygambere karşı tam bir saygı ile hitabetmekten kaçınanlar (kendilerine) dünyada (bir fitne) bir hastalık, bir musibet, bir mağlûbiyet (ermesinden veya kendilerine) ahirette (elem verici azabın çarpmasından) kendilerine cehennem ateşinin isabet etmesinden (sakınsınlar) çünkü onların o kötü hareketleri böyle bir cezadan boş olamaz. Bununla birlikte haklarında hem dünyevî, hem de uhrevî felâket ve azabın birlikte olması da düşünülebilir. “Rivayete göre münafıklar, cuma günleri peygamber mescidinde durmadan ve özellikle Hz. Peygamberin hutbesini dinlemekden sıkılarak mescid-i şeriften gizlice çıkmaya cür’et ederlerdi. İşte bu âyeti kerime, onların bu fena hallerini bildirmektedir.

“Tecellül” cemaat arasından azar azar çıkarak savuşmak demektir.

“Livaz” da biribiri ardında gizlenerek hareketini gizlemeye çalışmaktır.

64. Haberiniz olsun, iyi biliniz. Göklerde ve yerde ne varsa şüphe yok ki, Allah’ındır. Muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hâli ve ona döndürülecekleri günü bilir. Artık onlara yapmış olduklarını haber verecektir. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

64. Ey insanlar!. Cenab-ı Hak’kın her şeye kâdir, dinsizleri de istediği şekilde cezalandırmağa muktedir olduğu şüphesizdir. Bir kere o yüce yaratıcının, kudret eserlerini gözününe alınız. Evet.. (haberiniz olsun, iyi biliniz!. Göklerde ve yerde ne varsa) hepsi de (şüphe yok ki, Allah’ındır) hepsini de yaratan, hepsine de sahip olan, hepsini de yok etmeğe ve tekrar diriltmeğe kâdir bulunan ancak o yüce yaratıcıdır. (muhakkak ki, sizin üzerinde olduğunuz hali) hal ve durumları ve kısaca ilâhi dine muvafakatta mı, muhalefette mi bulunduğunuzu, samimiyetle mi, münafıklık ile mi vasıflanmış olduğunuzu bilmektedir. (ve) bütün dinsizlerin, münafıkların (ona) o ezeli yaratıcıya, onun mahkeme’i kübrasına (döndürülecekleri günü) de (bilir.) Buna inanmışızdır. Ona hiçbir şey gizli kalamaz. (artık) o hikmet sahibi yaratıcı (onlara) o mânevi huzuruna getirilmiş olacak kullarına dünyadalarken neler (yapmış olduklarını haber verecektir.) kendilerini dünyadaki amellerine göre cezaya uğratacaktır, artık bunu düşünmelidirler!. (ve Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilendir) onun ilminden çerçevesinden bir zerre bile hâriç kalamaz. Binaenaleyh o yüce mâbud, itaat eden ve âsi bulunan bütün kullarının da amellerini maksatlarını tam manasıyla bilmektedir, kendileri ona göre mükâfata veya cezaya kavuşturacaktır. Evet.. O Hikmet sahibi yaratıcı Hazretleri, insanları irşad edecek olan Peygamberlerini, kitaplarını insanlık âlemine lütufen göndermiş, ilâhi kudretini gösteren âyetleri, yaratılış harikalarını teşhir buyurmuş, artık hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine imkân kalmamıştır. Nitekim bu son bulan mübârek sureyi takib eten Fürkan suresınde bu hakikatları izah buyurmaktadır. Artık, her akıllı insanın bunları güzelce düşünerek hayatını ona göre tanzim etmesi lâzımdır. Başarı Allah’tandır.

[/toggle]