HİCR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek Sûre, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Doksan dokuz âyetten meydana gelmektedir. Akâide, ahlâka, kudret eserlerine, insan ve cinlerin yaratılışına, kavimler tarihine ve özellikle İbrahim, Lût, Şuayp, Sâlih Aleyhimüsselâm’ın menkıbelerine dair beyanları içermektedir. Hicr denilen ülkenin inkârcı halkının başına gelen ilâhî azabı bildirmekte olduğu için kendisine böyle “Hicr Sûresi” adı verilmiştir. Hicr denilen yer, Arap yarımadasının kuzey batı tarafında Medine-i Münevvere ile Berrüşşam arasında eski bir şehrin kalıntısı olan bir beldedir. Burası, Semut kavminin yaşamış olduğu bir vâdiden ibarettir. Etrafında Semut kavminin eserleri görülmektedir. Kâbe-i Muazzamanın kuzey tarafında Hatim denilen yere “Hicrülkâbe” denildiği gibi, ayın etrafındaki daireye de “Hicrülkamer” denilir. Hicr kelimesi, yasak, haram ve bir kimsenin himayesi altında bulunmak mânâlarını ifade etmektedir. Bu sûre-i celîledeki âyetler de insanlığı bir takım fenalıklardan alıkoyduğu ve onları ikaz ederek korumak istediği için kendisine bu bakımdan da böyle “Hicr Sûresi” denilmiş olması düşünülebilir.

1. Elîf, Lâm, Ra: Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur’an’ın ayetleridir.

1. Bu mübarek âyetler, kendilerinin bir mükemmel kitabın, bir apaçık Kur’an’ın âyetleri olduğunu bildiriyor, küfür ile öleceklerin müslüman bulunmamış olduklarından dolayı ne kadar pişmanlıkta bulunacaklarına işaret ediyor. Öyle inkârcılara dünya nimetlerine kavuşsalar da nihayet ne kadar felâketlereuğrayacaklarını anlıyacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Ra) bu mübarek lafızlar müteşabihattandır. Mânâları Allah’ın ilmine havale edilmiştir. Bakara Sûresi ile, Yunus Sûresinin ilk âyetlerine bakınız!. Maamafih bazı zatlara göre: Elif; insana, Lâm; Liyakata, Ra; da ilâhî rahmete işarettir. Buna göre şu meâlde bulunmuş olurlar: Ey Cenab-ı Hak’kın rahmetine kavuşan olgun insan! (Bunlar) Bu sûre’i celîledeki âyetler, (kitabın) bilinen Yüce ilâhî kitabın, Allah katından inen (ve) nice ilâhî hükümleri, nice hikmetleri ve hak ile bâtılın aralarını ayıran âyetleri içeren (apaçık Kur’an’ın ayetleridir) artık o âyetlerin ne kadar yararlı olduğunu, onların ne kadar güzelce karşılanıp kabul edilmesi gerektiğini vaktiyle düşünmelidir. Aksi takdirde pişmanlık fâide vermez.

2. O kâfir olanlar, çok kere arzu edeceklerdir ki, keşke Müslüman olmuş olsaydılar.

2. (O kâfir olanlar) bu gibi ilâhî âyetleri dinlemeyip küfürlerinde israr etmiş bulunanlar, öldükleri zaman veya kıyamet gününde kendi fecî halleriyle, müslümanların kavuşacakları mutlulukları anlayıp görünce (çok kere arzu edeceklerdir ki) boş yere temennilerde bulunacaklardır ki, (keşke müslüman olmuş olaydılar) da kendileri de müslümanlar gibi nimetlere, saadetlere kavuşup ahiret azabından emin bulunsalar idi. Ne yazık ki, artık zamanı geçmiş, bu temennileri de kendileri için ayrıca bir azap vesilesi bulunmuş olacaktır.

3. Onları bırak, yesinler ve faydalansınlar ve onları arzuları oyalayadursun. Artık yakında bileceklerdir.

3. Ey Yüce Peygamber! (Onları) öyle küfürlerinde israr edip duranları, senin hayrı tavsiye edici tebliğlerini kabulden kaçınanları (bırak) onlar nasihat kabul edecek kimseler değildirler, onların hallerine bakıp üzülme. Onlar dünya varlığına güvenip duruyorlar,varsın (yesinler) içsinler, hayvanî zevklerini tatmine çalışsınlar (ve) dünyadaki varlıklariyle, şehvanî arzularını yerine getirerek zevk almış olmalariyle (faydalansınlar) böyle geçici bir varlıkla gururlansmlar (ve onları arzuları oyalaya dursun) onlar dünyada asırlarca yaşıyacaklar imiş gibi, sürekli zevk ve sefa içinde vakit geçireceklermiş gibi boş ümitlere kapılmış bulunsunlar (artık yakında bileceklerdir) başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklardır, o inkârcı hareketlerinin korkunç âkibetine kavuşacaklardır. Ne müthiş bir ilâhî tehdid.. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki: İnsan dünyada iken ahret hayatını temine çalışmalıdır, bütün nefsanî zevkleri tatmin etmeye çalışarak öyle gafilce yaşamamalıdır. Bütün maddî varlıklara düşkünlük, sürekli dünyevî arzulara kapılmak İslâm ahlâkına terstir. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

Âdem oğlu ihtiyarlar ve kendisinde iki şey gençleşmiş olur, o da mala düşkün olmak ve uzunca ümiddir.) “Tefsiri Kebir.”

Kısacası: Aklı başında, hakikî istikbalini düşünen bir insan, bu dünyada öyle ihtiraslı olarak yaşamamalıdır. Meşrû surette servet sahibi olunca buna şükür etmelidir, ve ahiret hayatından gaflet etmemelidir, dünya tarihinden ibret almalıdır.

4. Ve hiçbir ülkeyi helâk etmedik ki, illâ onun için bizce bilinen bir yazgı vardır.

4. Bu mübarek âyetler, insanlık için birer ibret nümunesi olan eski kavimlerin belirli vakitlerde helâk olmuş olduklarını bildiriyor, onların bu helâki hak etmiş olmalarının sebebine işaretbuyuruyor. Asr-ı saadetteki inkârcıların Resûl-i Ekrem’e karşı olan edepsizce sözlerini ve kendilerine meleklerin getirilmesini istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnkarcılar, hemen azaba uğramadıkları için devamlı selâmet içinde yaşıyacaklarını sanmasınlar (ve hiçbir ülkeyi) bir memleket ahalisini (helâk etmedik ki, illâ onun için) o ahali için (bilinen bir yazgı vardır) Allah katında takdir edilen bir ecel, bir hayat müddeti Levh-i Mahfuzda yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh şimdiki inkârcı kavimler de kendileri için takdir edilen zaman gelince lâyık oldukları âkibete kavuşmuş olacaklardır.

5. Hiçbir ümmet ecelini ne geçebilir ve ne de geciktirebilirler.

5. Evet.. Şüphe yok ki (hiçbir ümmet) ne helâk olmuş kavimlerden ve ne de başkalarından bir topluluk, kendisi için takdir edilen (ecelini) Levh-i Mahfuzda yazılı olan hayat müddetini (ne geçebilir) ne o müddetten önce ölebilir (ve ne de) o müddeti (geciktirebilirler) ömürlerini bir dakika bile uzatmaya kâdir olamazlar. Bu onlar için asla mümkün değildir. Mahlûkatın bunlardan tamamen âciz bulunduklarını bilmeli değil midirler?.

6. Ve dediler ki: Ey üzerine kitap indirilmiş olan Zat! Şüphe yok sen elbette bir mecnunsun.

6. Ne yazık ki: İnkarcılar, bu hakikatı düşünmüyorlar, kendilerini irşat için lütfen indirilmiş olan ilâhî kitabı inkâr ettikleri gibi kendisine o apaçık kitap indirilmiş olan zatı da, o Yüce Peygamberi de inkâr ettiler (ve dediler ki: Ey üzerine kitap indirilmiş olan) yani: Ey böyle bir iddiada, bir zanda bulunan zat!. Bu nasıl olabilir?. Böyle bir hârikanın ortaya çıkmasına imkân var mıdır?. O halde (Şüphe yok ki, sen meonunsun) böyle bir iddiada bulunuyorsun.

7. Eğer sen doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirmeli değil misin?

7. Ve o inkarcılar, dediler ki: Ey kendisine kitap indirildiğini iddia eden Hz. Muhammed!. (Eğer sen sadıklardan isen) öyle peygamberlik ve kitap inmesi konusundaki iddiânda doğru söyler bir zat isen (bize melekleri getirmeli değil misin?.) ki, senin hakkında şahitlik ediversinler, senin peygamberliğini tasdik eylesinler. İşte bu inkarcılar! Güzelce düşünmeden mahrum cahiller, kendi selâhiyetlerinin üstünde bir teklifte bulunuyorlar, Resûl-i Ekrem ile alay etmek istiyorlardı, melekleri görmeğe kabiliyetleri olmadığını takdir edemiyorlardı, başlarına gelecek ilâhî bir azabın dehşetini hiç akıllarına getirmiyorlardı.

8. Biz melekleri ancak hak ile indiririz ve o zaman münkirlerin kendilerine bir mühlet verilmiş olmazlar.

8. Bu mübarek âyetler, inkârcılara cevap veriyor, meleklerin indirileceği zaman o inkârcılara bir mühlet verilmeyip hepsinin helâk olacağını ihtar buyuruyor. Ve onların inkâr ettikleri Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından indirilmiş olup daima ilâhî koruma altında bulunacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey inkarcılar!. Siz meleklerin indirilmesini istiyorsunuz, siz şunu bilmelisiniz ki: (biz melekleri ancak hak ile indiririz) yani: Ben Yüce Yaratıcı, melekleri yer yüzüne bir hikmet ve menfaat için indiririm, onları ilâhî vahyi tebliğ etmekle görevlendiririm ve onları bazı kavimleri helâk için gönderirim. Ey inkarcılar!. Sizin melekleri görmeniz ise bir hikmet ve menfaatı içermemektedir, onları gördüğünüz zamandaki İmanınız, Resûlullah’ı tasdikiniz, bir mecburiyet neticesi olacağı için makbul olamaz, (ve o zaman) o meleklerin gelip göründükleri vakit, inkârcıların (kendilerine bir mühlet verilmiş olmaz) artık teklif kalkmış inkârcıların başlarına felâketgelip çökmüş bulunur. Halbuki, o inkârcıların hemen azap görmeyip azaplarının ahrete tehir edilmiş olması bir hikmete dayanmaktadır. Onların zürriyetlerinden mümin olanlar dünyaya gelebilecektir ve kendileri o inkârlarında devam edip durunca uhrevî azapları daha fazla olacaktır.

9. Şüphe yok ki, o Kur’an’ı biz indirdik biz. Ve muhakkak ki, onu koruyacak olanlar da bizleriz.

9. Ey inkarcılar!. Siz Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitab olduğunu mu inkâr ediyorsunuz?. (Şüphe yok ki) o ilâhî bir kitabtır (o Kur’an-” biz indirdik) biz onu Cibril-i Emin vasıtasiyle Resûlüm Hz. Muhammede inzâl ettik (ve muhakkak ki, onun için) o kutsî kitab için (muhafız olanlar da bizleriz) yani: Ben Yüce Yaratıcı azamet ve kudretimle o mukaddes kitabı değiştirmek ve bozmaktan, fazlalık ve noksanlıktan koruyacağım, hiç bir yaratık onu değiştirmeye ve noksanlaştırmaya kâdir olamıyacaktır, “İşte Kur’an-ı Kerim’in bu beyanı da onun büyük bir mucize olduğuna pek parlak bir delildir ki, tamamen gerçekleşmiştir. Evet.. Aradan bin üçyüz seksen iki seneden ziyade bir zaman geçmiş olduğu halde Kur’an’ı Kerim’in bir âyeti, bir kelimesi değişikliğe uğramaksızın bütün varlığı tamamen korunmuştur. Bu özellik ise Kur’an-ı Kerime mahsustur. Diğer Peygamberlere verilmiş olan kitaplar, zaman aşımı ile birçok değişikliğe uğramıştır. Vaktiyle Rabbaniyyûn, (Rablerine teslim olmuş zabitler) ahbar (bilginler) vesaire denilen topluluklar birer şahsî menfaat ve düşmanlık sebebiyle o semavî kitaplar hakkında ihtilâfa düşmüşler, bu yüzden bu kitaplar adına birbirine zıt, çeşitli nüshalar meydana getirilmiş, bunların asılları kaybolup gitmiştir. Kur’an-ı Kerim ise, bütün müslüman âleminin ortak, değişiklikten tamamen uzak mukaddes bir kitabıdır. Bütün âyetleri müslümanların hafızalarınıaydınlatmakta ve lisanlarını süsleyip durmaktadır. Bu mübarek âyetlerin yerine hiçbir tercüme, bir meâl ve bir tefsir geçemez. Bu âyetlerin belâgatine yüceliğine hiçbir eser sahip olamaz. Yüce Kur’an’ın bütün âyetleri, sûreleri peygamber zamanından beri mükemmel bir surette yazılmış, mushaf halinde toplanmış, aynı şekilde bütün dünyaya yayılmıştır. Kur’an’ı Kerim’in nice düşmanları olduğu halde onun bir kelimesinin bile değişikliğe uğraulmaksızın böyle asırlardan beri korunmuş olması, muazzam bir harika, bir mucize eseridir. Artık bütün müslümanların bunu böyle güzelce bilip Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükür etmeleri, üzerlerine düşen en mühim bir vazifedir.

10. Ve andolsun ki, senden evvelki kavimler arasında da Peygamberler göndermiştik.

10. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem Efendimize teselli vermektedir, eski kavimlerin de Peygamberlerini inkâr ve onlar ile alaya cür’et etmiş olduklarını bildiriyor. Sonraki suçluların da eski kavimlerin bilinen felâketlerinden bir ibret dersi almayıp kendilerine ne kadar mucizeler gösterilecek olsa da yine inkârlarında devam ederek kendilerinin büyülenmiş olduklarını iddia edeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Sen teselli bul, kavminin inkârcı hallerinden dolayı üzülme, sen peygamberlik vazifeni yerine getiriyorsun, o inkarcılar ise öteden beri böyle cahilce bir vaziyet almaktadırlar (ve) bir olan zatıma (andolsun ki,) Ey Hz. Muhammed Aleyhisselâm (senden evvelki kavimler arasında da) eski topluluklar, sözleri bir ve inançları aynı olan, toplu fırkalar içinde de kendilerini tevhid dinine davet için peygamberler (göndermiştik) onlar da o Peygamberlere itaat etmediler, onlara karşı düşmanca bir vaziyet aldılar.

11. Ve onlara bir Peygamber gelmeye dursun hemen onunla alay ederlerdi.

11. (Ve onlara) o eski kavimlere, topluluklara (bir Peygamber gelmezdi ki) kendilerini hak dine davet için herhangi bir Peygamber geldi mi, onu inkâr eder, onu tasdikte bulunmazlardı. (İllâ) ancak (onunla) o Peygamber ile (alay ederlerdi) bu kâfirce hâl, onların bozulmuş olan tabiatları ve yaratılışlarının gereği idi. O gelen mübarek peygamberler ise onların o alay etmelerine karşı sabır eder, yine onları irşada çalışırlardı. Artık Ey son peygamber. Sen de o Peygamberler gibi sabır et.

12. İşte böylece onu o alayı günahkâr olanların kalplerine sokarız.

12. (İşte böylece) o eski, alaycı kavimlerin kalplerine onların o inkârlarını sokmuş olduğumuz gibi (onu) o alayı, o alaycı şekildeki inkârı (günahkâr olanların) Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ve alay etmeye cür’et eden Mekke kâfirleri gibi inkârcıların (kalplerine) de (sokarız) onları da bu yüzden ebedî azaplara aday bırakmış oluruz.

13. Onlar buna, Bu Kur’an’a inanmazlar. Halbuki, evvelkilerin sünneti başlarına gelen felâketler gelip geçmiştir.

13. Artık (onlar) o alaycı inkarcılar (buna) bu Kur’an’ı Kerim’e veya onu tebliğ eden Hz. Peygamber’e (inanmazlar) onlar bu imân nimetine ulaşmak kabiliyetini, gücünü kendi kötü hareketleriyle elden çıkarmışlardır. (Halbuki, evvelkilerin sünneti) onların o inkâr ve alay etmelerinden dolayı haklarındaki ilâhî takdir tecelli etmiş, Allah tarafından başlarına gelen felâketler, azaplar (gelip geçmiştir.) ortaya çıkmış ve tarihçe de bilir olmuştur, sonraki kavimler için birer ibret nümunesi teşkil etmiştir. Artık onlardan bir ibret almalı değil midirler?. Ne gezer!.

14. Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açsak da oradan yukarıya çıkacak olsalar.

14. (Ve eğer onların üzerine) o bize meleklerigetiriversen ya, diyerek alay eden inkârcılara karşı (gökten bir kapı açsak da) öyle bir açılma meydana getirsek de (oradan yukarıya çıkacak olsalar) bir vasıta ile veya başka bir şey ile o göğe yükselseler, oradaki şaşırtıcı, eşsiz yaratılış eserlerini görseler, Allah’ın saltanatını seyretseler, meleklerin ibadetlerine şahit olsalar veyahut o semadaki meleklerin oradaki hareketlerini bu inkârcıların gözleriyle görecek bulunsalar yine imana gelmezler, yine inkârlarında devam ederler.

15. Elbette diyeceklerdir ki; Muhakkak gözlerimiz döndürülmüştür, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz.

15. O inkarcılar (elbette diyeceklerdir ki,) bu gördüklerimiz bir hayalden, bir zandan ibaret (muhakkak gözlerimiz döndürülmüştür.) gözlerimiz doğruca görüp hissetmekten alıkonulmuştur. (belki de biz büyülenmiş bir cemaatiz) Muhammed -Aleyhisselâm- bize sihir etmiş olmalı ki, biz böyle hayale kapılmış, yanlış görüp duruyoruz. “Evet.. Öyle temiz yaratılışlarını kaybedenler, ne kadar hârikalar, mucizeler görseler de yine inkârlarından, cahilce kanaatlerinden vazgeçmezler. Nitekim ayın yarılmasını gördükleri zaman da onu inkâr etmiş, onu bir hayâl sanmışlardı. İşte Kur’an’ı Kerim’de geçmişe, geleceğe dair nice hakikatları haber vermiş olan sonsuz bir mucize olduğu halde onu inkâr edip durmaları tabiatlarındaki âdilikten dolayı değil midir? Bütün bu kâinat gorüntüleri bir Yüce Yaratıcının varlığına, bütün mahlûklarının üstünde kendisine lâyık bir ezelî hüviyete sahip bulunduğuna apaçık bir şahit değil midir?. Buna rağmen bir takım beyinsizler, kendi boş düşüncelerine kapılarak kendilerine bir nevi tanrılık isnadına cür’et gösteriyorlar, hem kendileri sapıklık içinde yaşıyorlar, hem de başkalarını sapıklığa düşürmeğe çalışıyorlar.İşte bu gibi kimseler de o inkârları, alayları yüzünden çeşit çeşit felâketlere uğramış olan beyinsiz kavimlerin birer kalıntısıdır. Bunlar, o kavimlerin uğramış oldukları felâketleri hiç gözönüne almazlar mı?. Bunlar bu kâinattaki kudret eserlerine düşünce nazarıyla hiç bakmazlar mı?. O kâfirce düşüncelerinden acaba ne istifade edeceklerdir? Bunlar ilerde başlarına gelecek pek müthiş bir cezayı, ebedî bir azabı hiç düşünmezler mi?. Nedir bu gaflet, bu beyinsizlik, bu inkârcı kanaat!.

16. Andolsun ki, biz gökte burçlar yaptık ve onu seyredenler için süsledik.

16. Bu mübarek âyetler, Allah’ın birliğine şahitlik ve işaret eden gökteki eşsiz kudreti ve yerdeki çeşitli yaratılış eserlerini dikkatlere sunuyor. Bir takım şeytanların nasıl ateşli ve cezaya uğratıldıklarını ve insanlar ile daha bir nice mahlûkların geçim vasıtaları olan şeyleri Cenab-ı Hak’kın yeryüzünde meydana getirmekte olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere uyanınız, Cenab-ı Hak’kın varlığına, kudret ve yüceliğine şahitlik eden göklere bir ibret gözüyle bakınız (andolsun ki) apaçık bir hakikattır ki, (biz gökte burçlar yaptık) güneşe, aya, gezegenlere mahsus konak yerleri meydana getirdik, bir nice parlak parlak gök cisimleri yarattık (ve onu) o göğü (seyredenler için) onu ibret gözü ile seyrederek onunla Yüce Yaratıcının varlığını isbat edecek zatlar için (süsledik) yani; Ben Yüce Yaratıcı! O göğü, kudretimle varlık sahasına çıkardım, onu pek güzel görünüşle, şekiller ile görkemli bir halde yarattım.

§ Burç, luğatte kale, hisar, konak yeri, büyük yıldız mânasınadır. Çoğulu, burûçtur. Gökte güneşin, ayın ve gezegen denilen yıldızların bulundukları konak yerlerine, yörüngelere, hareket noktalarına buruç denilmektedir ki, başlıca oniki burca ayrılmıştır. Bunlara: Hamel, Sevr, Cevza, Seretan, Esed, Sünbüle, Mizan,Akrep, Kavs, Cedi, Delv, Hut adı verilmiştir. Bunlardan Esed burcu güneşe, Seratan burcu aya aittir. Hamel ile Akrep burçları. Merih yıldızına, Sevr ile Mizan burçları Zühre yıldızına aittir. Cevza ile Sünbüle burçları Utarit yıldızına, Kave ile Hut burçları müşteri yıldızına mahsustur. Cedî ile Delv burçları da Zuhal yıldızına ait bulunmuştur. Bu burçların hepsi üçyüz altmış dereceye bölünmüştür. Yine bunlardan her burcun da otuz derecesi vardır. Güneş bunları her bir senede bir kere dolaşır, bununla bir felekî küresell devre tamam olmuş olur. Kamer ise bunları yirmi sekiz günde bir devreder. Essiracülmünir.

§ Bazı müfessirlere göre bu burçlardan maksat, büyük yıldızlardır veya güneş ile ayın konak yerleridir veya semada bulunup muhafaza edilen köşklerdir.

§ Medar da: Dayanma noktası, sebep, vesile, vasıta demektir. Güneşin etrafında dolaşan bir gezegenin çizdiği daireye ve ekvator çizgisinin iki tarafındaki iki hayalî daireye de “medar” denilmektedir.

17. Ve onu her bir taşlanmış şeytandan koruduk.

17. (Ve onu) o göğü (her bir taşlanmış) kovulmuş, Allah’ın rahmetinden uzak düşürülmüş (şeytandan koruduk) artık öyle lânetli şeytanlar göklere çıkarak oradaki meleklere ulaşamazlar. O melekler vasıtasiyle bir takım sırları, gayba dair hususları öğrenemezler. O şeytanlar, Resûl-İ Ekrem’in peygamberliğinden sonra göklere çıkabilmekten tamamen menedilmişlerdir.

18. Ancak o ki, kulak hırsızlığı etmiş olur, artık onu da apaçık bir ateş parçası takibeder.

18. (Ancak o ki) herhangi bir şeytan ki, (kulak hırsızlığı etmiş olur) dünya semâsına doğru yükselerek bazı meleklerin konuşmalarından bazı haberleriçalacak bulunursa (artık onu da) o şeytanı da (apaçık bir ateş parçası) yıldızlardan ayrılan ve “şehap” denilen bir yakıcı parlak alev (tâkibeder) o şeytana çarparak onu parçalar, o duyduğu haberi neşre kâdir olamaz. Lâyık olduğu cezaya ermiş olur.

19. Yeryüzünü de yaydık ve onda sabit dağlar bıraktık ve onda miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyden bitirdik.

19. Ey insanlar!. Bakınız!. Allah’ın kudretini gösteren eserlerin bir kısmı da sizin üzerinde yaşadığınız bu yeryüzüdür. İşte Cenab-ı Hak, bunu da dikkatlere sunarak buyuruyor ki: Biz (yeryüzünü de yaydık) yeryüzüne büyük bir genişlik verdik, pek büyük bir saha haline getirdik, onun küresel olması, böyle geniş halde görülmesine bir engel teşkil etmemektedir, (ve on’da) o yeryüzünde (sabit dağlar bıraktık) bu dağlar, bir takım mâdenleri, kaynakları, faideleri içermektedir, bunlar yer sahasını süslemekte ve güçlendirmektedirler. (ve on’da) o yeryüzünde (herbir ölçülmüş şeyden bitirdik) yani: Miktarı belli, ihtiyaca, hikmet, ve menfaata uygun herhangi bir şeyi meydana getirdik, özellikle hububat gibi ölçülen, hayatın kaynağı bulunan ürünleri ve altun ve gümüş gibi tartılan servet maddelerini yaratıp dağıttık, bütün bunlar Allah’ın birer kudret alametidir, birer ilâhî lütuftan ibarettir.

20. Ve hem sizin için ve hem de rızıklarını verir olmadığınız kimseler için orada geçim vasıtaları yarattık.

20. (Ve) Ey insanlar!, (hem sizin için) sizin menfaatleriniz için sizin hayatı devam ettirmeyi başarabilmeniz için (ve hem rızıklarını verir olmadığınız kimseler için) Birnice hayat sahipleri için, kısacası aile fertleriniz için, çeşitli kuşlar, hayvanlar için (orada) o yer yüzünde (yaşama sebeblerini meydana getirdik) sizleri onlardan yararlandırdık. Diğer bir yoruma göre de: Eyinsanlar!. Sizin için yeryüzünde geçim kaynağı olan şeyleri yarattık ve yine sizin için kendilerini sizin rızıklandırmadığınız çoluk çocuğunuzu bir çok hizmetçilerinizi, ve size faideli olan hayvanları meydana getirdik. Artık bunların değerini bilmeli değil misiniz?. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükür etmeniz icabetmez mi?. Velhâsıl: Bütün insanlığı rızıklandıran ancak Allah Teâlâ’dır. Onun kudret ve iradesi teallûk etmedikçe hayat kaynağı olabilecek hiç bir şey vücude gelemez, hiçbir kimse ne kendisini ve ne de başkasını rızıklandıramaz. Bütün bu başarı, ancak Cenab-ı Hak’kın kudretiyle, yardımıyla meydana gelmektedir. Artık bunları düşünüp de o Kerem sahibi Yaratıcıya o sonsuz kudret ve nimet sahibi olan Yüce Mabud’a şükrederek kulluk görevimizi yerine getirmeye çalışmalıyız. “Herki, Hellâkın koyup, mahlûktan rızkın diler” “Hayf anın Amentü billâh dediği imanına”

21. Ve hiçbir şey yoktur ki, illâ onun hazineleri bizim katımızdadır. Ve onu indirmeyiz. Ancak belli bir miktar ile indiririz.

21. Bu mübarek âyetler, Allah’ın birliği hakkında çeşitli delileri ve geçim yollarını gösteriyor, bütün mahlûkatın istif adelerine hizmet eden şeylerin Allah katında takdir edilmiş olup bir hikmet ve menfaat dairesinde ortaya çıkmış olduklarını bildiriyor ve insanlığın istifadesi için Cenab-ı Hak’kın ifadeli yağmurları yağdırmakta olduğunu ve her şeyi yaratıp öldürmenin Allah’ın kudretine ait bulunduğunu ihtar ediyor. Hikmet ve bilgi sahibi olan Yüce Yaratıcının eski ve yeni bütün kullarını bilip bilahara onları yeniden hayata kavuşturacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Sizin geçiminize ait şeylerden (ve) diğer varlıklardan (hiç bir şey yoktur ki, illâ onun hazineleri bîzim katımızdadır) yani: Ben Yüce Yaratıcı bütün bunları ve bunların kat katbenzerlerini icada kadirim. Hiç böyle bir şey yoktur ki, onu icada ve dilediğim kimselere ulaştırmaya gücüm yetmesin. İnandık Allah’ın kudreti, hepsine fazlasıyla kâfidir. Bu hazinelerden maksat, Cenab-ı Hakkın her mümkün olan şeye kâdir olduğunu beyan için bir misâl teşkil etmektir. Evet.. Öyle şeyler Allah’ın kureti ile bol bol varlık alanına çıkmaktadır. Bu hâl ise o Kerem sahibi Yaratıcının kudretine, lütfuna açık bir delildir. (Ve onu) o eşyadan herhangi birini (indirmeyiz) icat etmeyiz ve halka ulaştırmayız (ancak belli bir miktar ile indiririz) yani: Onu hikmet ve menfaat gereğine göre varlık alanına getirir, halka kavuştururuz. Binaenaleyh Hak Tealâ’nın her şeyde bir gizli hikmeti vardır. Bir muhitte bazen bolluk, bazen da kıtlık vücude getirir, bir kulunu zengin, diğer bir kulunu da fakir eder. Bütün bu gibi muhtelif şekilde tecelli eden kaderler, birer hikmete, birer faydaya dayanmaktadır ve bu gibi hallerin bir kısmı da insanların iradî kazançlarıyla alâkadardır. Artık bizim vazifemiz, Allah’ın takdirine razı olmak, her husustaki ilâhî hikmeti tasdik etmek kendimize yönelen vazifeleri yerine getirmeye çalışmaktır.

22. Ve rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik, sonra gökten su indirdik de onunla su ihtiyacınızı giderdik ve siz onu (yeterli) suyu depolayamazdınız.

22. (Ve) Cenab’ı Hak diğer bir büyük nimetini de bize hatırlatmak için buyuruyor ki: (Rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik) yani: Rüzgârlar vasıtasiyle yağmur sularını bulutlara yükledik, onları o sular ile ağaçları, bitkileri aşılayıcı bir halde insanlık muhitine yönelttik. (Sonra gökten su indirdik) yani: İlâhî kudretimle hakikaten gökten veya gök tarafından veya bulutlardan yağmur sularını yer yüzüne vakit vakit neşretmekteyim. (Onunla) o indirilen sular ile (sizleri suvardık)o sayede hararetinizi gideriyor ve hayatınızı temin etmekte bulunuyorsunuz. Evet.. Su denilen hoş cisim, sıvı, akıcı ve her yiyip içen hayat sahibi mahlûk için bir kurtuluş kaynağı olan bir büyük nimettir, (ve) Ey insanlar!. (Siz onun için) o sulara mahsus (hazinedar değilsiniz) yani: Siz o suları iada, indirmeye kâdir bulunmuyorsunuz o suları birer hazine mesabesinde olan bulutlarda saklayan, onları vakit vakit sizin üzerinize dağıtan ancak Yüce Yaratıcıdır. Eğer o suları kesecek olsa insanlar yeryüzünde nasıl su bularak yaşayabilirler? Artık insanlar, kendi âcizliklerini bilmelidirler, Kerem sahibi Yaratıcımızın da kudretini, azametini, lütfunu bilip takdir eylemelidirler, maddî ve manevî bir hayata kavuşma nimetine nail olan insanlar, daima o Kerem sahibi Yaratıcıya şükürde bulunmalıdırlar.

§ Riyh = Rüzgâr; Lâtif bir cisimdir, hava boşluğunda meydana gelir, sür’atle eser gider, yağmurları taşır. Çoğulu, riyahtır. Levakıh da lâkihin çoğuludur ki: Aşılayan, yağmur yağdıran, ağaçlara su yürüten mânasındadır.

23. Ve muhakkak ki, biz, evet biz elbette diriltir ve öldürürüz, varisler olanlar da bizleriz.

23. (Ve) Ey insanlar!, (muhakkak ki, biz evet bîz) yani: Bütün kâinatın sahibi, hâkimi olan ben Yüce Yaratıcı (elbette diriltir) dilediğimiz mahlûkatı hayata kavuşturur, onlara ruh ihsan eyleriz (ve) dilediğimiz mahlûkatı da (öldürürüz) hayattan mahrum bırakırız. Bu kudret ancak Yüce Zatıma mahsustur. Bu hayat maddî olduğu gibi manevî de olur. Evet.. Cenab-ı Hak, müstait gördüğü kullarını dinî terbiye ile, güzel ahlâk ile, ruhî olgunluk ile manevî bir hayata kavuşturur, iradesini kötüye kullanan kullarını da manevî hayattan, ruh faziletinden, inanç güzelliğinden mahrum bırakır, manevî bir ölüme uğratmış olur. (Ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (varisler olanlar dabizleriz.) yani: Bütün mahlûkat bu dünyada geçici olarak yaşamaktadırlar, hepsinin de varlığı sahip oldukları şeyler ellerinden çıkacaktır. Bütün bunlara asıl sahip olan Allah Teâlâ’dır, hepsi de onun mülkü ve tasarrufu altında bulunacaktır.

24. Andolsun ki, biz elbette sizden önce geçenleri de, geri kalanları da biliriz.

24. Evet.. Cenab-ı Hak’kın kudreti, ilmi hâkimiyeti sonsuzdur, İşte buna işaret için de buyuruyor ki: (andolsun ki) yani: Muhakkaktır ki, (biz) Ben Yüce Yaratıcı (elbette) Ey insanlar!, (sizden önce geçenleri de) sizden (geri kalanları da biliriz) bizim ezelî, ebedî ilmimiz hepsini de içine alır. Evet.. Allah Teâlâ Hazretleri vaktiyle ölmüş olanları da bilir, hâlâ hayatta olanları da, dünyaya gelecekleri de bilir. Evet.. Geçmiş asırlardaki insanları da bilir. Asr-ı saadetteki insanları da bilir. Evet.. İbadet ve taatte, hak için cihatda pek ileri bulunmuş olan kullarını da bilir, bu hususta geri kalan kullarını da bilir. O Yüce Yaratıcının mükemmel ilmi bütün bunları kuşatmaktadır. Artık biz insanlar için lâzımdır ki, hareketlerimizi tanzim edelim, bütün hallerimizi ve işlerimizi bilen o mukaddes mabûdumuza sığınarak uyanık bir şekilde kulluk vazifemizi yerine getirmeye çalışalım.

25. Ve şüphe yok, senin Rabbindir ki, o onları toplayacaktır. Muhakkak ki, o hâkimdir, âlimdir.

25. (Ve) o Kerem sahibi Mabud, yüce Rasûl’e emrederek buyuruyor ki: (Şüphe yok senin Rabbindir ki) evet, (o) Yüce Yaratıcıdır ki, (onları haşredecektir.) ve o önce ve sonra yaşamış olan bütün hayat sahiplerini öldürdükten sonra tekrar diriltecektir, onları mükâfata ve cezaya erdirmek için mahşer yerine sevk eyleyecektir. Onun Yüce kudreti bunlara fazlasiyle kâfidir. Evet.. (Muhakkak ki, o) Yüce Yaratıcı (hâkimdir) hikmeti açıktır, her fiili bir hikmet ve menfaata dayalıdır ve o YüceMabud (âlimdir) onun ilmi sonsuzdur, bütün eşyanın hakikatlarını içine almaktadır. Evet.. Şüphe yok ki: O büyük Yaratıcımızın varlığına, Yaratıcılığına İlim ve hikmetine, her şeye kâdir olduğuna bütün yarattığı şeyler birer parlak delildir, birer mükemmel şahittir. Şüphesiz buna inanıyoruz.

26. Muhakkak ki, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

26. Bu mübarek âyetler de Allah’ın birliği hakkında başka bir nevi delil teşkil etmektedir. Cenab-ı Hak’kın Hz. Âdem ile cinleri ne gibi birer mahiyette yaratmış olduğunu bildiriyor. Hz. Adem’e secde ile mükellef olan meleklerin hemen secdeye kapanmış olduklarını, onların arasında bulunan şeytanın ise kendi mahiyetine fazla bir kıymet vererek bu secdeden kaçınmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlık topluluğu!. (Muhakkak ki, bîz) yani: Kâinatın Yaratıcısı olan kutsal varlığım (insanı) bu seçkin nev’i bunların ilk ferdi ve pederî olan Hz. Adem’i pek (kuru) ve dokundukça ses veren (bir çamurdan) su ile topraktan meydana gelmiş bir aslî kaynaktan, öyle (değişmiş) siyahlaşmış, veya şekillenmiş (bir balçıktan) yapışkan bir çamur parçasından (yarattık) varlık alanına getirdik. İşte ilâhî kudret ile insan gibi seçkin bir yaratık vücude gelmiş oldu.

27. Cin taifesini de evvelce bir dumansız ateşten yaratmıştık.

27. (Cin taifesini de) veya cinlerin ilk babasını da (evvelce) insanları yaratmadan önce (bir dumansız ateşten yaratmıştık) veya sıcak bir rüzgârdan ki, burnuna gireceği insanı öldürecek derecede kuvvetli bir hararete sahip bulunur. İşte cinler, böyle garip bir mahiyette oldukları halde hayata kavuşmuşlardır. Bu da Cenab-ı Hak’kın kudretinin mükemmelliğine bir şahitdir. Evet o Yüce Yaratıcı, böyle ateşe de havaya da, basit cisimlere de, mücerredcevhere de hayat verebilir. Mikroplardaki hayat da bu cümledendir.

§ Cânn; cin taifseinin ilk babasıdır. Bununla cin taifesi de kasdedilmiş olur “iblis” de şeytanların ilk babasıdır. Bunlar insanlara görünmedikleri için “cin” namını almışlardır. Çünkü, cin lûgatte gizlenmek saklı olmak mânasınadır.

§ Cinler, insanlar gibi yerler içerler, yaşar ve ölürler, bir kısmı müslümandır, bir kısmı da kâfirdir. Şeytanlar ise tamamen kâfirlerdir, onların içinde müslüman olanları yoktur, onlar iblisin öleceği güne kadar yaşarlar. Doğru kabul edilen bir görüşe göre şeytanlar da cinler gibi göz ile görülemedikleri için cinlerden bir nevi sayılmaktadırlar.

§ Semûm; dumanı olmayan ateş demektir. “Saika” denilen ateş parçası bu kabildendir. Veya sıcak bir rüzgâr demektir ki, dokunduğu insanı hararetiyle öldürür.

28. Ve hatırla o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan bir insan yaratıcıyım.

28. (Ve) Ey Yüce Peygamber! (hatırla o zamanı ki) Hz. Adem’in şerefini yüceltmek meleklerin ilâhî emre uyduklarını göstermek için (Rab’bin meleklere demişti ki) onlara rabbanî emri gelmişti ki, ey melekler!. (Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan) öyle sizin gibi güzel bir mahiyette olmayan bilakis görülen kendisine dokunulan ve bir cisme sahip (bir insan) beşer denilen bir çeşit mahlûk gelecekte (yaratıcıyım) o, mahlûklarımın seçkin bir kısmını temsil edecektir.

§ Salsâl; Kuru balçıktır ki, kumla karışmış, kurumuş bulunur, el dokundurulunca demir gibi ses verir.

§ Hâme: Kara balçık, yapışkan çamur demektir.

§ Mesnûn: Başkalaşmış, kokusu değişmiş,kuruyup kalmış şey demektir. Şekillenmiş manâsında da kullanılmaktadır. Maamafih âdet haline gelmiş, sünnet gereklerinden olmuş şeye de “mesnûn” denilmektedir.

29. Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.

29. Ve Cenab-ı Hak, meleklere şöyle emretmişti ki: (Artık) ey meleklerim!. (ben) Yüce Yaratıcı (ona) o insana (şekil verdiğim) onu hayata kavuşturmak için tamam bir şekle kavuşturduğum vakit (ona) o insana (ruhumdan üflediğim zaman) yani: Ona ilâhî kudretimle hayat verdiğim an (siz) ey meleklerim!, (hemen onun için) o eşsiz bir şekilde yarattığım insana tazim ve ilâhî emrime uymak için (secde ediciler olarak yere kapanın) bu secde, haddızatında Cenab-ı Hak içindir, Hz. Âdem ise bir kıble durumunda bulunmuştur. Hz. Adem’in yaratılışındaki hikmetten ve ilâhî kudretin tecellisinden dolayı melekler böyle bir secde ile emrolunmuşlardır.

30. Bunun üzerine bütün melekler hep birden secde ettiler.

30. (Bunun üzerine) bu ilâhî emirden dolayı hemen (bütün melekler hep birden) yani: Bir zamanda toplu bir halde olarak (secde ettiler) Cenab’ı Hak’kın emrine itaat etmek onun seçkin bir kuluna saygı göstermek için böyle bir hürmet secdesine kapandılar. Ilâhî emre uyma faziletini bu suretle de elde etmiş ve göstermiş bulundular.

§ Hz. Adem’e karşı yapılan bu secde mes’elesi için Bakara Sûresinin (34, 35) inci âyetlerinin izahına da bakınız!

31. Şeytan müstesnâ, o secde edenler ile beraber bulunmaktan kaçındı.

31. Evet.. Bütün melekler, secdeye kapandılar, onların arasında bulunup bu secde ile emrolunan (şeytan) ise (müstesnâ) o, busecde emrine muhalefet etti, bu şereften mahrum kaldı, Allah’ın emrindeki takdir hikmetine kibir ve gururu engel oldu. Artık o lânetli (secde edenler ile beraber bulunmaktan) o melekler ile beraber secde etmekten (kaçındı) kendisindeki alçaklığın büyüklüğünü göstermiş oldu, kendisini lânete, ebedî hüsrana hedef kılmış bulundu, İşte ilâhî emre muhalif etin müthiş cezası!.

32. Cenab’ı Hak buyurdu ki: Ey Şeytan! Senin için ne var ki, secde edenler ile beraber olmayasın?

32. Bu mübarek âyetler ne gibi bir gumûm tesiri ile şeytanın Hz. Adem’e secdeden kaçınmış olduğunu ve bu yüzden lânete hedef olup kovulduğunu bildiriyor ve kendisine kıyamet gününe kadar yaşamaya müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab’ı Hak, Hz. Adem’e secdeden kaçınan iblise bir ihanet için ilâhî şanına lâyık bir şekilde hitâbederek (buyurdu ki: Ey Şeytan!.) ne için ilâhî emrime uymadın (senin için ne var ki) ne gibi bir engelden dolayıdır ki, Hz. Adem’e karşı (secde edenler ile beraber olmayasın?.) melekler gibi şerefli mahlûkat o secdeye kapandıkları halde sen ne için bundan kaçınıyorsun?

33. Şeytan Dedi ki: Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yaratmış olduğun bir insana ben secde edecek değilim.

33. Bu ilâhî hitaba cevaben şeytan da (dedi ki:) Yarabbi!. Kendisini (kuru bir çamurdan) öyle âdi (şekillenmiş bir balçıktan yaratmış olduğun bir insana) öyle yoğun unsarlardan yaratılan, maddî bir yoğunluğa sahip bir kimseye (ben secde edecek değilim) sen beni unsurların şereflisi olan ateşten yarattın, artık benim gibi en şerefli unsurlardan yaratılmış bir mahlukun Âdem gibi âdi unsurlardan yaratılmış bir kimseye secde etmesi uygun olamaz. Mel’ûn iblis, varlık şerefinin öyle yanlızca aslî bir unsur ile devam edemeyeceğinianlamaktan mahrum bulunuyordu.

34. Hak Tealâ da buyurdu ki: Artık çık oradan, muhakkak ki, sen kovulmuşundur.

34. Hak Teâlâ da iblisin o cahilce iddiasına cevaben (Buyurdu ki:) Ey Iblis!. (Artık çık oradan) o cennetten veya gökten veya o meleklerin arasından ayni, sen öyle emre uyan seçkin bir topluluk arasında bulunmak özelliğine sahip değilsin. (Muhakkak ki) Ey iblis!, (sen kovulmuşsundur.) her türlü hayırdan, üstünlükten kovulmuş bulunmaktasın.

35. Ve şüphe yok ki, kıyamet gününe kadar lânet, senin üzerinedir.

35. (Ve) Ey iblis (şüphe yok ki, kıyamet gününe kadar lânet, senin üzerinedir) senin hakkında meleklerin ve diğer müminlerin lânet okumaları ceza gününe kadar devam edecektir. O günde ise artık lâyık olduğun ebedî azaba kavuşmuş olacaksın.

36. Şeytan da dediler ki: Ey Rabbim! Öyle ise kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver.

36. Cenab-ı Hak’kın tehdid etmesi ve haddini bildirmesi üzerine şeytan da (dedi ki: Yarabbi!, öyle ise) madem ki, öyle lânete hedef olacağım, artık insanların, âdem ile zürriyetinin (kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar) öyle uzun bir müddet (bana mühlet ver) benim ömrümü uzat, beni o müddetten evvel öldürme. Mel’ûn iblis, Ademoğullarını sürekli azdırmak, onlardan intikam almak maksadıyla böyle bir temennide bulunmuştur.

37. Allah Teâlâ da buyurdu ki: Artık şüphe yok, sen mühlet verilmişlerdensin.

37. Allah Teâlâ da şeytanın o temennisine cevaben (buyurdu ki: Artık şüphe yok ki) Ey iblis (sen) kendilerine bu (mühlet verilmişlerdensin) yani: Sen zaten ecellerinin geciktirilmesi birerhikmetten dolayı ezelde takdir edilen kimse-lerdensin.

38. Bilinen bir vakte kadar.

38. Ey iblis!. Zaten sana mühlet verilmiştir. (Bilinen bir vakte kadar) yani: Sen ilk sura üflemeye kadar yaşayacaksındır, bütün göklerdeki, yerdeki hayat sahiplerinin ölecekleri güne kadar sana mühlet verilmiştir, o zaman sen de öleceksin ve bilâhare tekrar hayat sahasına getirilerek sonsuz şekilde azap görmek için cehenneme sevkedileceksindir.

§ İblis’e bu kadar bir mühlet verilmesi, bir hikmet gereğidir, bu imtihan âleminin bir çeşit gereklerindendir. Onun böyle uzun bir müddet yaşaması, onun daha ziyade belâya, bahtsızlığa, alçaklığa uğratılmasına bir sebebtir. Onun ayartmalarına, vesveselerine kapılmayanlar da bu vesile ile daha ziyade sevaba, mükâfata kavuşacaklardır. “Her işde hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah”

39. Şeytan dedi ki: Yarabbi! Beni azdırdığından dolayı ben de her halde onlar için yeryüzünde süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.

39. Bu mübarek âyetler de lânete uğramış olan şeytanın insanlık hakkında ne gibi melunca hareketlerde bulunacağını bildiriyor. Ve şeytana samimi müminlerin tâbi olmayacaklarını ve öyle halk üzerinde bir kudret ve hâkimiyeti olmayan şeytana uyanların ise cehenneme sevkedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak hikmet gereği şeytana öyle bir mühlet verince şeytan (dedi ki: Yarabbi!.) andolsun ki sen (beni azdırdığından) rahmetinden uzaklaştırıp mahrum bıraktığından (dolayı ben de herhalde onlar için) o insanlara karşı (yeryüzünde) bir takım isyanları, dünyanın fanî varlıklarını (süsleyeceğim) onlara bir takım kötü şeylerigüzel göstererek kendilerini onlar ile meşgul kılacağım. (Ve onların hepsini), de (azdıracağım) onları vesveselerimle saptırarak doğru yoldan, hidayet caddesinden mahrum bırakmaya çalışacağım.

40. Onlardan ihlaslı olan kulların müstesnâ.

40. Ancak (onlardan) o insanlardan (ihlaslı olan kulların müstesnâ) onları saptıramayacağım. Öyle cehalet şüphelerinden uzak, samimi olarak ibadet ve itaate devam eden seçkin insanlara şeytanî vesveselerin tesiri olamaz. Cenab-ı Hak, sırf ilâhî rızası için dinî vazifelerini yapmaya çalışan kullarını, ilâhî yardımıyla günah işlemekten korur. Onları şeytan, hidayet yolundan ayıramaz.

41. Cenab-ı Hak buyurdu ki: Bu bana ait dosdoğru bir yoldur.

41. Evet.. Hak Teâlâ Hazretleri de (buyurdu ki: bu) öyle bazı kulların saptırılması, bazılarının da bundan korunmuş olması (bana ait dosdoğru bir yoldur) bütün bunlar, benim takdirime, hikmetime dayalıdır. Bu hususta hikmet gereği ne ise o ortaya çıkacaktır, öyle şeytanî vesveseler bu hususta hakikî manâda tesir edici değildir.

42. Şüphe yok ki, benim kullarımın üzerinde senin için bir hakimiyet yoktur, ancak azgınlardan sana uymuş olanlar müstesnâ.

42. Ve Cenab’ı Hak, şeytanı red için buyurdu ki: Ey mel’ûn!. (Şüphe yok ki, benim kullarımın üzerinde) öyle samimi, düşünen, mümin insanlara karşı (senin için bir saltanat yoktur) sen onlara musallat olamazsın onların üzerinde vesveselerinle tasarrufta bulunamazsın, böyle bir güce sahip değilsin (ancak azgınlardan) dinî vazifelerini terkederek nefislerinin arzularına düşkün bulunmuş ve ey şeytan!. Bu suretle (sana uymuş olanlar müstesna) sen ancak onları azdırabilir, yanlış yollara sevkedebilirsin ki, bu da onların kötü iradelerinin bir neticesidir.

43. Ve muhakkak ki, onların hepsine elbette vaad olunan yer, cehennemdir.

43. (Ve muhakkak ki onların) o şeytanın ve ona uyup da tövbekâr olmaksızın ölüp gidenlerin (hepsine elbette va’d olunmuş olan yer, cehennemdir) onlar nihayet öyle sonsuz bir azab yurduna sevkedileceklerdir. Ne müthiş bir cezâ yurdu!.

44. Onlar için yedi kapı vardır. Herbir kapı için onlardan ayrılmış birer gurup vardır.

44. Bu mübarek âyetler, cehennemin tabakalama, kısımlarına işaret buyurmaktadır. Takva sahiplerinin cennetlere, nimetlere kavuşup, saf ve temiz kalplere sahip olacaklarını, birbirlerine karşı kardeşçe bir vaziyet alarak her türlü üzüntülerden uzak bir halde ebediyyen cennetlerde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (onun için) o müthiş azap yurduna mahsus (yedi kapı vardır) yani: O yedi tabakaya, birbirinden aşağı yedi derekeye = dereceye ayrılmışıtr. (Her kapı için) o tabakalardan herbirine mahsus (onlardan) o şeytan ile ona tâbi olanlardan (ayrılmış) olan belli (birer gurup vardır) bir taife mevcuttur. O yedi tabakadan herbirine bir topluluk sevkedilecektir. Tefsirlerde yazıldığı üzere o azap yurdunun yedi tabakasına = derekesine şu adlar verilmiştir. Cehennem, Lezza, Hutame, Saîr, Sakar, Cehim, Hâviye bunlardan birinci tabakada günahkâr olan müminler geçici olarak azap göreceklerdir. Ikinci tabaka, Yahudilere, üçüncü tabaka, Hıristiyanlara, dördüncü tabaka, sabiîlere, yani yıldızlara tapanlara, beşinci tabaka, mecusilere, altıncı tabaka inatçı müşriklere, yedinci tabaka münafıklara aittir. Bu tabakalardan her biri kendisinden evvelki tabakaya nisbetle daha fazla bir azap merkezi durumunda bulunmaktadır.

45. Takva sahipleri ise muhakkak ki, cennetlerve pınarlar içindedirler.

45. (Takva sahipleri ise) yani dünyada küfür ve şirkten uzak, İmân ile vasıflanmış zatlar ise (muhakkak ki) yarın ahirette (cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar) çeşmeler, nehirler (içindedirler) yani öyle güzel, hayat veren nimetlere sürekli olarak kavuşmuş ve dalmış olacaklardır.

46. Oraya emniyetle ve selametle giriveriniz.

46. Ve öyle cennetlere nail olacak olan müttaki zatlara Allah tarafından pek büyük bir iltifat olarak denilecektir ki: Ey Mutlu zatlar!. (Oraya) o cennetlere (emniyetle) yok olmaktan, âfetlerden sürekli korunmuş bir halde (selâm ile) yani selâmetle, veya Allah’ın selâmına kavuşmuş olarak (giriveriniz) öyle muazzam, ilâhî nimetlere, ziyafetlere, iltifatlara ulaşmış olunuz. Velhâsıl: Ehli cennet, böyle ilâhî lütuflara ulaşacaklardır, onlar ebedî saadete, tecelli eden nurlara kavuşup duracaklardır.

47. Ve onların gönüllerindeki kini söküp attık. Onlar tahtlar üzerinde kardeşler olarak karşı karşıya bulunacaklardır.

47. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: O müminleri öyle muazzam nimetlere kavuşmayı takdir ve irade buyurduk (ve onların) o cennete kavuşacak zatların (gönüllerindeki kini) dünyada iken kalplere bulaşmış olan haset, cimrilik, düşmanlık gibi kötü ve ahlâkî olmayan özellikleri (çıkarıp altık) artık ehli cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır, (onlar) o cennet ahalisi (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyalarda, yüksek mevkilerde, oturacaklar (kardeşler olarak) birbirlerine karşı bir din kardeşliği ile bağlanmış, bir sevgi ve insaniyetle bağlı bir halde (karşı karşıya bulunacaklardır.) Aralarında böyle karşılıklı artan bir sevgi ortaya çıkacaktır. İşte ilâhî dine ortak bağlılığın pek yüce neticesi!.

48. Onlara orada bir yorgunluk dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.

48. (Onlara) o mesut zatlara (orada) o mutluluk veren cennetlerde (bir yorgunluk dokunmaz) onlar o cennet âleminde bir kedere, bir meşakkate asla mâruz kalmazlar (onlar) o cennetlere kavuşacak zatlar (oradan) o cennetlerden (çıkarılacak da değillerdir) orada ebediyen ikamet ederek sonsuz nimetlere, tecellilere ulaşacaklardır. Bu kavuşacakları eşsiz, benzersiz lütuflar, mükâfatlar asla yok olmayacaktır. Ne muazzam bir ilâhî lütuf!.

49. Kullarıma haber ver, ben, şüphe yok ki ben, bağışlayıcıyım, fazlasıyla esirgeciyim.

49. Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak’kın kullarına lütufda bulunmaya da azap etmeye de kâdir olduğuna işaretle insanları uyanmaya davet ediyor. Buna bir misâl olmak üzere de Hz. İbrahim’e ait bir kıssayı beyan ile insanları, haklarında kurtuluş vesilesi olan ibadet ve itaat yoluna teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en faziletlisi olan Hz. Muhammed!. Sen inanan ve takva sahibi olan (kullarıma haber ver) onlara müjde ver (ben) Yüce Yaratıcı (şüphe yok ki ben) mümin kullarımı (bağışlayıcıyım) onlardan insanlık hali ortaya çıkan bir kısım kusurları günahları affedip ve bağışlayacağım ve ben müminleri (ziyadesiyle esirgcciyim) onların haklarında rahmet ve lütfum ziyadesiyle ortaya çıkacaktır. Bu ilâhî müjde, müminler hakkında ne büyük bir şeref ve saadeti içeriyor. Çünkü Cenab’ı Hak, onları kendi yüce zatına izafe edip onlara “kullarım” diyor. Bu, o müminler için ne kadar büyük bir iltifattır.

Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında da (kulunu bir gece… götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. (İsra, 17/1) âyeti kerimesinde  böyle bir iltifatta bulunmuştur.

Bir de bu ilâhî va’dini kuvvetli bir şekilde beyan buyurmuştur. Artık her mümin için lâzımdır ki, Hak Teâlâ’nın bu mağfiret ve rahmetine karşı şükür vazifesini yerine getirmeye devam etsin.

50. Muhakkak ki, benim azabım da o pek acıklı bir azaptır.

50. Yüce Allah, insanlığı gafletten uyandırmak, inkârcı hareketlerden alıkoymak için de şöyle buyuruyor. (Muhakkak ki, benim azabım da) kâfirler ve isyana devam edip duranlar hakkında (o pek acıklı) elem verici, felâket verici (bir azaptır) onun şiddetine tahammül pek müşküldür. Artık onu da düşünmeli, öyle müthiş bir azabı çekecek olan inkârcı ve bozguncu hareketlerden kaçınmalıdır. Bu ilâhî uyarı da yine insanlık hakkında ilâhî bir lütufdur ki, onların uyanmalarına bir vesile teşkil etmektedir.

51. Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver.

51. (Ve) Ey Resûllerin efendisi!, (onlara) o benim kullanma Hz. (İbrahim’in misafirlerinden de haber ver) onların kıssasını öğrensinler, ondan da bir ibret dersi alsınlar. İbrahim Aleyhisselâm nasıl bir müjdeye kavuşmuştu, Lût Aleyhisselâm ile ona imân edenler nasıl bir kurtuluşa ermişlerdi, onu inkâr edenler de nasıl Allah’ın kahrına uğramışlardı?. Bunlar düşünülmelidir!.

52. O vakit ki, onun huzuruna girmişler de selâm vermişlerdi. O da “biz sizden hakikaten korkuyoruz” demişti.

52. (O vakit ki) o misafirler (onun) İbrahim Aleyhisselâm’ın (huzuruna girmişlerdi) ona (selâm vermişlerdi) “Ey Yüce Peygamber! Senselâmette ol” gibi bir şekilde hitabetmişlerdi. (O da) Hz. İbrahim de lisânen veya kalben (biz) ben ve yanımda bulunanlar (sizden hakikaten korkuyoruz, demişti) bir korku belirtisi göstermişti.

§ Bu misafirler, üç veya on veya onüç melek idi. Cebrili Emin de bunların arasında bulunmuştu. Fakat bunlar insan suretinde görünmüş, ansızın Hz. İbrahim’in yanına girmiş, onun teklif ettiği yiyecekten kaçınmış idiler. Bu cihetle Hz. İbrahim’e bir korku gelmişti. Fakat bilâhare bunların melekler olduklarını anlayınca o korku kaybolmuştu.

53. Onlar da demişlerdi ki: “korkma, biz muhakkak seni fazlasiyle bilgin bir oğul ile müjdeleriz.”

53. Evet. Onlar da, Hz. İbrahim’in o korkusunu anlayan o misafir melekler de İbrahim Aleyhisselâm’a teselli vererek (demişlerdi ki:) Ey Yüce Peygamber! (Korkma) bizden körkmana bir sebep yoktur, bilakis sevin, çünki (biz muhakkak seni ziyada bilgin) mükemmel bir İlim ve irfanı haiz olacak (bir oğul ile müjdeleriz) o da “Ishak” adındaki seçkin bir oğuldan ibarettir ki, kendisi de Peygamberlik şerefini taşıyacaktır.

54. Dedi ki: Bana müjde verir misiniz ki, üzerime ihtiyarlık çökmüştür. Artık beni ne ile müjdeliyorsunuz?

54. Bu mübarek âyetler de Hz. İbrahim ile kendisine müjde veren melekler arasında cereyan etmiş olan konuşmayı bildiriyor. Ve bu meleklerin Lût kavmi hakkında yapacakları helâk muamelesini ve bu helâkten kimlerin müstesnâ bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. İbrahim, meleklerin kendisine verdikleri müj-deden dolayı bir nevi şaşkınlık göstererek (dedi ki:) Ey muhterem melekler!. (bana) bir oğlum olacağına dair (müjde verir misiniz ki, üzerime ihtiyarlık çökmüştür) böyle ihtiyarlık halindebulunan bir kimsenin evlâdı doğuvermek, tabii kanunlara göre pek vaki değildir. (Artık) siz (beni ne ile müjdeliyorsunuz?.) bunu bana açıkça bildiriniz. Yani: Ben böyle bir ihtiyarlık halinde iken mi ikinci oğlum olacak, yoksa Cenab-ı Hak bana yeniden gençlik mi verip de sonra oğlumu dünyaya getirecek?

55. Dediler ki: Seni hak ile müjdeledik, artık sen ümitsizliğe düşmüş olanlardan olma.

55. Melekler de cevaben (dediler ki:) Ey Allah’ın dostu!. (Senî hak ile müjdeledik) herhalde olacak bir hâdise ile veya bir hak yol olan Allah’ın emri ile, ilâhî takdir ile (müjdeledik) bu müjdemiz mutlaka gerçekleşecektir. (Artık sen ümitsizliğe düşmüş olanlardan olma) sakın ümitsizliğe kapılma, çünki Allah Teâlâ sana oğul vermeğe kadirdir. Nitekim babasız, anasız olarak da insan yaratmaya o Yüce Yaratıcı kadirdir. Aslında İbrahim Aleyhisselâm da bunu biliyor ve inanıyordu, onun suali, ilâhî kudretin tecellisini yüceltmekten ibaret bulunmuştu.

56. Dedi ki: Sapıtmışlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini keser?

56. İşte Hz. İbrahim, ilâhî kudret ile böyle bir hadisenin olacağına inandığını göstermek için meleklere hitaben (dedi ki: Sapıtmışlardan) doğru bir itikat yolunu kaybetmiş bulunanlardan (başka kim Rabbi’nin rahmetinden ümidini keser.) yoksa Cenab-ı Hak’kın kudretini, ilminin mükemmelliğini ve hikmetini bilen bir kimse onun pek geniş rahmetinden, lütuf ve ihsanından ümit kesebilir mi?. Binaenaleyh o kerem sahibi Yaratıcı bana da bu ihtiyarlığım çağında bir seçkin oğul verebilir. Buna inanıyoruz!.

57. Ve dedi ki: Ey elçiler! Artık işiniz nedir?

57. Bununla beraber Hz. İbrahim, meleklerin ne gibi büyük bir iş ile vazifeli olduklarını anlamak için de onlara (dedi ki: Ey elçiler!.) Ey Cenab-ı Hak tarafından gönderilmiş seçkinzatlar!, (artık işiniz nedir?.) ne gibi bir sebepten dolayı böyle bir cemaat halinde yeryüzüne inmiş bulunuyorsunuz?. Bana olan bu müjdenizden başka herhalde bir mühim vazifeniz de olmalıdır?.

58. Dediler ki: Muhakkak biz, suçlu olan bir kavime gönderilmişizdir.

58. Melekler de cevaben: (dediler ki: Muhakkak biz) dinsizliklerinin cezasını sermek, kendilerini helâk etmek için (suçlu olan bir kavme) aziz ve hakim olan Yüce Yaratıcı tarafından (gönderilmişizdir) onlar ise Lût Aleyhisselâm’ın kavminden ibaret idi. Fakat onların aralarında müstesnâ olanlar da vardır.

59. Lût’un aile fertleri müstesnâ. Şüphesiz ki, biz onların hepsini kurtaracağız.

59. Evet.. Hz. (Lût’un aile fertleri müstesnâ) ona tâbi olan, onun dini ve Tülliyeti üzere bulunan zatlar, helâke uğramayacaklardır. (Şüphesiz ki, biz onları) Hz. Lût ile onun mümin olan ailesinin (hepsini) de, kavmine isabet edecek olan felâketten (kurtaracağız) onların imanları, haklarında kurtuluş vesilesi olacaktır.

60. Karısı müstesnâ, takdir ettik ki, muhakkak o, elbette azapta kalacaklardandır.

60. Lût Aleyhisselâm’ın (eşi) ise o mübarek zata muhalefet ederek İman şerefinden mahrum bulunmuş olduğu için o (başka) o kurtarılacak zatlara dahil değildir. (Takdir ettik ki,) onun hakkındaki ilâhî takdiri bilmekteyiz ki (muhakkak o) kadın (elbette) azapta sürekli (kalacaklardandır) o da küfründen dolayı Lût kavmi arasında helâke uğrayıp gidecektir.

61. Vaktaki, gönderilmiş olanlar, Lût’un ailesine geldiler.

61. Bu mübarek âyetler de, Hz. İbrahim’in yanından ayrılan meleklerin Hz. Lût’un yanına gelip aralarında cereyan eden konuşmayı bildirmektedir. Lût Aleyhisselâm ile ona tâbiolanların alacakları vaziyeti, kavminin de nasıl köklerini kazıyan bir azaba uğrayacaklarını şöylece ihtar buyurmaktadır. (Vaktaki) Allah tarafından (gönderilmiş olanlar) o melekler topluluğu Hz. İbrahim’in yanından ayrılıp (Lût’un ailesine geldiler) Hz. Lût’un inkârcı olan kavmini helâk etmek, ona tâbi olanları da selâmete ulaştırmak için gelip Lût Aleyhisselâm ile görüştüler.

62. Lût Aleyhisselâm dedi ki: Muhakkak siz, tanınmayan bir topluluksunuz.

62. Hz. Lût, o gelen gurubu genç, güzel yüzlü, kendince tanınmayan insanlar şeklinde görünce korktu, onlara hitaben (dedi ki: Muhakkak siz) bence (tanınmayan bir gurupsunuz) ben sizi tanımıyorum, ne gibi bir maksatla gelmiş bulunuyorsunuz?. Lût Aleyhisselâm, ahlâksız kavminin bu genç topluluğa musallat olabilecekleri endişesiyle de böyle bir beyanda bulunmuştu.

63. Onlar da dediler ki: Hayır, biz sana onların kendisinde şüphe etmekte oldukları şey ile geldik.

63. Onlar da, o melekler de kendi vazifelerini anlatarak (dediler ki: Hayır) biz sence tanınmaz kalacak değiliz. Biz Allah tarafından gönderilmiş kimseleriz (biz sana) yardım için geldik (onların) o kavminin inkâr ettikleri ve (kendisinde şüphe etmekte oldukları şey ile geldik) yani: O kavmin seni yalanladıkları azap ile gelerek onları köklerinden koparıp atacak bir helâke uğratacağızdır.

64. Ve sana hak ile geldik ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyenleriz.

64. (Ve) o melekler de dediler ki: Ey Lût Aleyhisselâm!. Biz (sana hak ile geldik) kendisinde şüphe edilemiyecek bir hakikatta geldik, kesinlikle sâbit, şüpheye mahal olmayan bir haber ile geldik ki, o da o kavmin katiyyen azaba uğrayacağını haber vermekten ibarettir, (ve şüphe yok ki, biz elbette doğrusöyleyenlerdeniz) bu sana haber verdiğimiz şey, dosdoğru olarak meydana çıkacaktır.

65. Artık aile fertlerini gecenin bir kısmında yürüt yola çıkar sen de arkalarını takibet ve sizden hiç biri ardına dönüp bakmasın ve emir olunduğunuz tarafa geçip gidiniz.

65. (Artık) Ey Hz. Lût!. Bu yurtta durma (aile fertlerini) sana tâbi olanları (gecenin bir kısmında yürüt) yola çıkar (sen de arkalarını takibet) onların arkalarından yürüyerek onların durumlarını öğren, onları sür’atle yola şevket. (Ve sizden hiç biri ardına dönüp bakmasın) yürümesine devam etsin. Tâki, geride kalan kavmin başlarına gelecek müthiş felâketi görüp büyük bir korkuya bir kalbî heyecana kapılmasın ve o kavim ile bir bağı kalmasın (ve) Ey Lût Aleyhisselâm! Allah tarafından Cibril’i Emin vasıtasiyle (emr olunduğunuz tarafa geçip gidiniz) ki, o da İbni Abbas Hazretlerinin beyanına göre Şamî şeriftir. O tarafın Ürdün veya Mısır olduğu da rivâyet edilmektedir.

66. Ve ona Hz. Lût’a şu emri katiyyen vahyettik ki, onların ardı sabaha çıkacakları vakit elbette kesilmiş olacaktır.

66. (Ve ona) Hz. Lût’a (şu emri katiyyen vahyettik ki) ona bildirmiş olduk ki, (onların) o inkârcı olan kavmin (arkaları sabaha çıkacakları vakit) sabah vaktinin hemen ortaya çıkması anında (elbette kesilmiş olacaktır.) Onlar “İsti’sâl” yoluyla yani: Kökünden koparılmış geriye hiçbir ferdi bırakılmamış bir şekilde helâk olup gideçeHlerdir. Bütün bunlar küfrün birer müthiş cezası!.

67. Ve şehir ahalisi birbirini müjdeliyerek geldiler.

67. Bu mübarek âyetler de Hz. Lût’un misafirlerine karşı yanına giden kavminin çirkince bir eğilimde bulunmuş olduklarını bildiriyor. Ve Lût Aleyhisselâm’ın talep ve tavsiyelerine rağmen kavminin o zatı kendiişlerine müdahaleden menetmeye cür’et göstermiş bulunduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hazret-i İbrahim’in yanından ayrılmış olan ve insan şeklinde görünen melekler, Lût Aleyhisselâm’ın ikametgâhına, yani: kavminin beldelerinden olan “Şezum” şehrine gelince bundan o şehir ahalisi haberdar oldular. (Ve) o (şehir ahalisi birbirini müjdeliyerek) Hz. Lût’un yanına (geldiler) öyle güzel genç zatlara musallat olak hayaliyle sevinçlerini açığa vurdular.

68. Hazret-i Lût dedi ki: Şüphe yok, onlar benim misafirlerimdir. Artık beni rezil etmeyin.

68. Hz. Lût, o kötü ruhlu şahısların böyle koşup geldiklerini görünce (dedi ki: Şüphe yok, onlar benim misafirlerimdir.) Misafirleri korumak, onlara ikram etmek, onların haklarında saygıya aykırı hareketlerden kaçınmak bir mühim vazifedir. (artık) o misafirlerime karşı bir ihanette, bir kötü muamelede bulunmak cür’etini göstererek (beni rezil etmeyin) benim için utanmayı, mahçup olmayı gerektireçek bir harekette bulunmayın,böyle bir hareket, insanlığın karakterine tamamen aykırıdır.

69. Ve Allah’tan korkun ve beni utandırmayın.

69. (Ve) Lût Aleyhisselâm bu uyarısını kuvvetlendirmek için şunu da ilâve buyurdu ki: Ey kavmim!. O misafirlerin haklarına tecavüz hususunda (Allah’tan korkun) onlara karşı kötü muameleye cür’et göstermeyin (ve beni utandırmayın) onlara karşı kötülük eğiliminde bulunarak beni zillete, sefilliğe, üzüntü ve kedere uğratmış olmayın.

70. Kavmi de dediler ki: Biz seni âlemlerin işine karışmak dan men etmiş değil mi idik?

70. Hz. Lût’un bu uyansma rağmen kavmi de (dediler ki:) Ey Lût!. (Biz seni elâlemin) işine karışmak (dan) veya bizi bu gibi gelen misafirlere saldırmaktan veya bu gibi kendilerine saldıracağımız misafirleri evinekabul eylemeden (men etmiş değimli idik?.) Neden şimdi bizim işimize karışıyorsun, bizi bu misafirlere tecavüzden menetmek istiyorsun?.

71. Hazret-i Lût da dedi ki: İşte onlar benim kızlarımdır. Eğer siz evlilik yapacak kimseler iseniz.

71. Lût Aleyhisselâm da o cür’etkâr kavme (dedi ki: işte onlar) bu kavmin kadınları (benim kızlarımdır) çünkü her ümmet, kendi Peygamberinin mânen evlâdı durumundadır. Onların erkekleri, o Peygamberin mânen oğulları, kızları da yine mânen kızları mevkiindedir. Hz. Lût, âdeta demek istemişti ki, işte bu kadınlar, benim mânen kızlarımdır, bunlar ile evleniniz, nefsinizin eğilimlerini tatmin ediniz, öyle misafirlere saldırıda bulunmayınız. (Eğer siz) Ey kavmim!. Evlilik (yapacak) veya sözümü tutacak veya nefsanî eğilimleri tatmin etmek istiyecek (kimseler iseniz) böyle tavsiye ettiğim yolda hareket ediniz öyle haram, edepsizce hareketlere cür’et göstermeyiniz.

72. Ömrüne andolsun ki, şüphe yok onlar kendi sarhoşlukları içinde şaşırıp duran kimseler idi.

72. Bu mübarek âyetler, Lût kavminin büyük bir şaşkınlık içinde bulunmuş olduğunu ve onların sabahleyin helâke uğrayıp yurtlarının alt üst bulunduğunu bildiriyor. Ve bu yurt harâbelerinin hâlâ ibret nazarlarına çarpıp durduğunu ve bu olayın müminler için bir ibret vesilesi teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!, (ömrüne andolsun ki, şüphe yok onlar) o cahil, gafil kavim (kendi sarhoşlukları içinde) akıllarını gidermiş olan pek şiddetli bir gaflet içinde (şaşırıp duran kimseler idi) şaşkın bir halde yaşıyorlardı artık onlar, kendilerine verilen nasihatlere, Hz. Lût’un uyarılarına iltifat edecek bir kabiliyette bulunmuyorlardı.

§ Melekler, Hz. Lût’a böyle bir hitaptabulunmuşlardı. Onun ömrüne yemin etmekle peygamberlik makamının yüceliğine işarette bulunmuş oluyorlardı. Diğer bir görüşe göre de bu yemin, Allah tarafından meleklerin lisaniyle bizim Peygamberimizin mübarek ömrüne yönelik bulunmuştur. Bu da Peygamberimizin Allah katında yaratıkların en üstünü olduğuna işaret etmektedir. Başkalarının ömrüne ise kasem olunamaz.

73. Artık onları güneşin doğma vaktine girdikleri sırada o korkunç ses tutuverdi.

73. (Artık onları) o Lût kavmini (güneşin doğuş vaktine girdikleri sırada) güneşin doğmaya başladığı bir anda (o ses tutuverdi) pek büyük, korkunç bir azap sesi yakaladı Denilmiştir ki: Bu sesi çıkaran Cibril’i Emin idi.

74. Hemen onların üstünü altına getirdik ve onların üzerlerine balçıktan yapılmış taşlar yağdırdık.

74. Bu ses üzerine (hemen onların) o kavmin beldelerinin (üstünü altına getirdik) o beldeler yukarıya kaldırılıp tersine olarak yere atılmış bulundu. (Ve onların) o beldeler ahalisinin azaplarını şiddetlendirmek için (üzerlerine balçıktan) ateş ile pişirilmiş çamurdan (yapılmış taşlar yağdırdık) onlar böyle üç çeşit azaba uğratıldı. Bu azapların birinci çeşidi: Korkunç bir ses idi, ikincisi, yurtlarının altüst olması idi, üçüncüsü de üzerlerine taşların yağıdırılmış bulunması idi.

75. Şüphe yok ki, bunda düşünceli kimseler için elbette ibretler vardır.

75. (Şüphe yok ki, bunda) bu Lût kavmine ait kıssada, o üç çeşit azapta (düşünceli) hadiselere ibret nazariyle bakan (kimseler için elbette) Allah Teâlâ’nın birliğine, O’nun kudret ve yüceliğine O’nun dinine muhalefet edenlerin ne müthiş cezalara çarpılmış olduğuna dair (ibretler var) artık bunları düşünüp de uyanık bulunmaya, hakka muhalefetten kaçınmaya çalışılmalıdır.

§ Mütevessim: Lûgatte, bezenmiş, kıyafeti düzgün kişi demektir. Bundan maksat, bir şeyin vasıflarını güzelce düşünerek onun işaret ettiği şeyi anlamaya muvaffak olan zatdır. Çoğulu, “mütevessimin” dir.

76. Ve şüphe yok ki, o bir sâbit yoldur.

76. (Ve şüphe yok ki, o) o helâk olan Lût kavminin beldeleri (bir sabit yoldur.) Henüz izleri silinmemiştir. Hicaz ile Şam yolu üzerinde bulunmaktadır. Oradan yolculuk edenler o beldelerin harabelerin! görmektedirler. Artık bunlar birer ibret nümunesi değil midir?.

77. Muhakkak ki, bunda müminler için elbette bir ibret vardır.

77. Evet.. (Muhakkak ki, bunda) bu pek büyük hâdisede, bu felâkete yol açan değişiklikte (müminler için elbette bir ibret vardır.) Cenab’ı Hak’ka imân Peygamberleri tasdik eden zatlar, bu tarihî, ibret verici manzaralardan hâdiselerden yararlanır, uyanık bir tarzda yaşarlar. Fakat öyle bir imân ve tasdik nimetinden mahrum kalan bedbaht kimseler ise bu gibi fecî hadiseleri normal bir şey sanarlar, bunları astronomik hareketlere, yıldızların bitişmelerine yommlarlar, bu gibi uyanma vesilesi olan olayları güzelce düşünüp uyanmak kabiliyetinde bulunmazlar. Halbuki: Bu kâinattaki her hâdise, kudret ve yüceliğe sahip, bir Yüce Yaratıcının eseridir. Her biri bir hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Uyanık bir ruha sahip olanlar elbetteki, bana takdir eder, tasdikte bulunurlar. Bunun aksini iddia edenler de ergeç lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. “Lût Aleyhisselâm’ın kıssası için” Sûre-i HiKrun izahına da bakınız!.

78. Ve şüphe yok ki, Eyke ahalisi de elbette zalimler idi.

78. Bu mübarek âyetler de Şuayb ve Sâlih Aleyhimesselâmı inkâr eden kavimlerinin kötü hareketlerini ve bu kavimlerin başlarına gelen müthiş ilâhî azabı nazarı dik-katlere şöylecesunuyor. (Ve şüphe yok ki Eyke) yani Filistin ile Hicaz arasında bulunan sık ağaçlı bir kasaba (ahalisi de) soyca ve yaratılış itibariyle (zalimler idi) kendilerine Peygamber gönderilmiş olan Şuayb Aleyhisselâm’a muhalefet ederek inkârcı ve zalimce hareketlerine devam edip durmuşlardı.

79. Artık onlardan da intikam aldık ve şüphe yok ki, ikisi de elbette apaçık öndedirler.

79. (Artık) Lût kavminden olduğu gibi (onlardan) da (intikam aldık) hepsini de helâk ettik. Rivayete göre yedi gün kadar şiddetli sıcak bir hava içinde kalmışlar, sonra ortaya çıkan bir siyah bulutun altında toplanmışlar, o buluttan yağan bir ateş ile helâk olup gitmişlerdir. (Ve şüphe yok ki, ikisi de) Lût kavminin harap olan beldeleriyle bu kavmin Eyke denilen kasabası veyahut Hazret-i Şuayb’in Peygamber gönderilmiş olduğu Medyen ile bu Eyke yurdu (elbette apaçık öndedîrler) bunlar birer açık yol halinde olup o civardan geçenlerin nazarı dikkatlerine çarpıp durmaktadırlar.

80. And olsun ki Hicr ahalisi de Peygamberleri yalanladılar.

80. (And olsun ki,) muhakkak ki (Hicr halkı da) Medine’i Münevvere ile Şam arasında bulunan, Hicr adındaki bir vâdide ikamet etmiş olan Semut kavmi de (Peygamberlerini yalanlamışlardı) kendilerine Peygamber gönderilmiş olan Sâlih Aleyhisselâm’ı ve onu inkâr etmekle diğer Peygamberleri de inkâr etmiş, Dini ilâhîyi kabulden kaçınmış bulunuyorlardı. Çünkü Peygamberlerden her hangi birini inkâr, hepsini de inkâr demektir. Mamaafih, Tefsiri Kebirde denildiği üzere bu kavim, belki berâhime tâifesinden olup bütün Peygamberleri inkâr etmişlerdi.

81. Ve onlara âyetlerimizi vermiş idik de onlardan yüz çevirici olmuşlardı.

81. (Ve onlara) o Hicr Ahalisine peygamberleriSâlih Aleyhisselâm vasıtasıyla (âyetlerimizi vermiştik de) yani: O Yüce Peygamber, Cenab-ı Hak’kın büyüklüğünün ve kudretinin eseri olarak onlara birçok mucizeler göstermişti, kısacası, taştan büyük deve çıkması gibi ve onun sütünün bir kabileye kâfi derecede çok olması gibi hârikalar göstermeyi başarmıştı. Buna rağmen o kavim, (onlardan) o mucizelerden, hârikalardan (yüz çevirici olmuşlardı) onlara iltifat etmemiş, onlara bir insaflı göz ile bakmamış, yine tefekkürden mahrum kalarak küfürlerinde devam edip durmuşlardı.

82. Ve onlar emniyet içinde olarak dağlardan evler yontar olmuşlardı.

82. (Ve onlar) o Semûd kavmi (emniyet içinde olarak) yıkılma korkusundan, hırsızların musallat olmasından emin oldukları halde (dağlardan evler yontar olmuşlardı) kendilerine öyle kaleler gibi sağlam ikametgâhlar meydana getirmişlerdi. Fakat bu gibi şeyler, onları Allah’ın azabından kurtaracak mı idi?. Ne yazık ki hayır!

83. Sonra onları sabahladıkları an o korkunç ses yakalamış oldu.

83. (Sonra onları) o inkârcı kavmi (sabahladıkları an) bir sabah vakti hemen (o ses) azap sesi (yakalamış oldu) hepsi de helâk olup gitti.

84. Artık o kazanmakta oldukları şeyler kendilerini kurtaramadı.

84. (Artık o kazana geldikleri şeyler) öyle yapmış oldukları sağlam binalar, kazanmış oldukları birçok servetler, (kendilerini kurtaramadı) kendilerinden o felâketi, o lâyık oldukları ilâhî azabı def edemez bulundu.

§ Geçmiş ümmetlere ait olan bu kıssalar bizler için bir uyanma vesilesi, Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında da bir teselli mahiyetinde bulunmaktadır. Çünkü yüce Peygamber, öncekiPeygamberlere de ümmetlerinin ne kadar muhalif cephe almış olduklarını öğrenince kendi zamanındaki inkârcıların, beyinsizlerin hallerine karşı sabır ve tahammülü kolaylaşmış olur.

§ Hazret-i Cabir Radiallahü anhtan şöyle rivayet edilmiştir: Resûl-i Ekrem ile beraber Hicr vadisinden geçerken bize buyurdu ki: Nefislerine zulüm etmiş olanların ikametgâhlarına girmeyiniz, onlara dokunmuş olan azabın sizlere de dokunmasından sakınınız, meğer ki ağlayıcılar olarak giresiniz. Bununla işaret buyurulmuş oluyor ki, zalimlerin Allah’ın gazabına uğramış kimselerin kendilerine değil, yurtlarına bile yaklaşmak, tehlikeden uzak değildir.

85. Ve gökleri ve yeri ve aralarında olanları yaratmadık, ancak hak ile yarattık ve kıyamet anı da elbette gelecektir. Artık onlara güzel muamele et.

85. Bu mübarek âyetler, kâinatın yaratıcının pek yüksek vasıflarını kudret eserlerini bildiriyor, Resûl-i Ekrem’in affetmek ve bağışlamakla emrolunduğunu gösteriyor ve Yüce Peygamberimize pek yüce olan ilâhî Kitabın ihsan buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve gökleri) o yüksek âlemleri, onlardaki yüksek parlak cisimleri (ve yeri) yer yüzünü, bundaki nice faydalı, hoş, muhtelif varlıkları (ve aralarında olanları) bulutları, rüzgârları, suları ve diğer mahlûkatı (yaratmadık) boş yere var etmedik (ancak hak ile yarattık) var ettik. Bütün bu gök ve yerdeki âlemlerin varlıkları, yaratılışları bir gerçeği ifade etmektedir, bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Cenab-ı Hak’kın muvaffak ettiği kulları, bunları güzelce düşünerek o Yüce Yaratıcı’yı birlemeye ve kutsamaya devam eder. (Ve kıyamet anı da elbette gelecektir) bu koskoca kâinatı yaratmış olan hikmet sahibi yaratıcı, elbette kıyameti vücude getirmeğe de fazlasiyle kadirdir. Artık o vakit herkesdünyadaki amellerinin mükâfat ve cezasına kavuşacaktır. (Artık) Yüce Resûlüm!. Sen üzülme, inkârcıların hallerinden pek müteessir olma (sen) o gibi kimselerden (güzel bir kaçınmakla kaçın) onlardan üzüntülü bir şekilde yüz çevirme, onlardan intikam almayı acele etme, onlara karşı sabır et, af ve kerem ile muamelede bulun, İşte Resûl-i Ekrem Hazretleri, kavmini ıslâh ve irşat için böyle pek yumuşakça, hikmetlice hareketlerde bulunmakla emrolunmuştu. Binaenaleyh bu ilâhî emrin kılıç ayeti ile yürürlükten kaldırıldığını iddiaya lüzum yoktur.

86. Şüphe yok ki, senin Rabbindir hakkıyla yaratan, pek iyi bilen ancak o’dur.

86. Ve ey Yüce Resûl!. (Şüphe yok ki, senin Rabbindir) seni mükemmellik derecesine eriştiren, bütün mahlûkatı yaratıp besleyen Yüce Mabudundur (hakkıyla bilen) senin de, ümmetinin de durumlarını bilen, bütün kâinat olaylarını ilmiyle kuşatan ve (pek yaratıcı olan) bütün sizleri de ve diğer mahlûkatı da vücude getiren (ancak o’dur) o Kerim ve Yüce olan Rab’bindir. Binaenaleyh o’na karşı hiçbir şey gizli kalamaz, o Yüce Yaratıcı, sizi de sizin fiil ve sözlerinizi de yaratıp vücude getirmektedir. Artık o’na işlerinizi havale ediniz, onun emirlerine itaatten ayrılmayınız, onun yolundaki cihadları da, dinin yayılmasına yönelik çalışmaları da, af ve bağış ile yapılacak muameleleri de tamamen bilir, onları mükâfatsız bırakmaz.

87. Mukaddes zatıma and olsun ki, sana tekrarlanan yediyi Fatiha sûresini ve büyük Kur’ân’ı verdik.

87. Ve ey Yaratıkların en üstünü olan Yüce Resûlüm!, (kutsal zatıma and olsun ki) azamet ve kudretimle (sana tekrarlanan yediyi) yani: Her namazda tekrar tekrar okunan veya iki defa nâzil olan veyahut yarısı ilâhî övgüyü, diğer yarısı da dua ve niyâzı kapsayan ve yedi âyeti içeren Fatiha Sûre-i celilesini (ve büyükKur’an’ı) bütün semavî kitapların güzelliklerini toplayan ve dünyevî uhrevî selâmet ve saadete kefil olan Yüce Kur’an’ın tamamını sana bir hususî bir lütuf olarak (verdik) Yüce katımdan Cibril-i Emin vasıtasiyle sana inzâl etmekte oldum, seni böyle eşsiz bir yüce nimete nail kıldım. Artık bunun yanında fanî, dünyevî nimetlerin, varlıkların ne kıymeti olabilir?.

88. Sakın onlardan bazı sınıfları faydalandırmış olduğumuz şeylere iki gözünü dikme ve onlara karşı üzülme ve müminler için kanatlarını indir.

88. Bu mübarek âyetler, Peygamberlik gibi büyük bir nimete kavuşan Yüce Peygamberimizin bazı gurupların elde etmiş oldukları dünyevî, fanî varlıklara yönelmeyeceğini ve onların inkârcı hallerinden dolayı üzüntülü olmasına lüzum bulunmadığını ve müminleri her zaman korumakla emrolunduğunu bildirmektedir. Ve Yüce Resûlün dinsizleri ilâhî azap ile korkutur olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini bölmek ve değiştirmek isteyenlerin, bütün inkârcıların her yaptıkları şeylerden dolayı büyük bir uhrevî mes’uliyete uğrayacaklarını ihtar buyurmaktır. Şöyle ki: Ey yüce Peygamber!. (Sakın onlardan) o kâfirlerden (bazı sınıfları) bir takım gurupları bu dünyada (faidelendirmiş olduğumuz şeylere) fâni, dünyevî varlıklara, süslere, yaldızlı maddelere (İki gözünü dikme) onlara iltifat edip bakma, senin sahip olduğun yüce, ebedî devlet ve saadet yanında, özelikle sana verilmiş olan semavî kitab karşısında o gibi çabucak yok olan, anlam ifade etmeyen şeylerin ne ehemmiyeti olabilir?. (Ve onlara) öyle dünyevî faideleri elde ettikleri halde şükrünü yerine getirmeyen ink-ârcılara (karşı üzülme) onlar kendilerine yaptığın hayrı tavsiye edici emirlere, tav-siyelere muhalefette bulunurlarsa, kendi iradelerini kötüye kullanarak kendilerini ebedî azabauğratırlarsa, sen mâzursun, onlardan dolayı üzüntüye kapılma, kendilerine iltifatta bulunma. (Ve) sen ancak (müminler için) sana tâbi olan, İslâmiyet’i kabul etmiş bulunan topluluklara karşı (kanatlarını indir) onlar için tevazu göster, merhametle muamelede bulun, onların imanlarından dolayı kalben mutlu ol.

89. Ve de ki: Ben, şüphesiz ben sizi azabı ilâhî ile apaçık korkutucuyum.

89. (Ve) Yüce Resûlüm!. Seni tasdik etmeyen inkârcılara (de ki: ben şüphesiz ben) İmân etmediğiniz takdirde üzerinize inecek ilâhî bir azab ile sizi (apaçık korkutucuyum) öyle müthiş bir azaba tutulacağınızı size bildirmekle emrolundum.

90. Nitekim o azabı, taksimcilerin üzerlerine indirmiştik.

90. (Nitekim) o azabı (taksimcilerin) yani: İslâmiyeti kabulden insanları alıkoymak için aralarında iş bölümü yapmış olanların (üzerine indirmiştik) onları helâk etmiştik.

91. O kimseler in üzerine ki, Kur’an’ı bölüm ayırmışlardır.

91. Evet.. O azabı (o kimseler) in üzerine indirmiştik (ki) onlar (Kur’an’ı taksime uğratmak istemişlerdi) o ilâhî kitabın hükümlerini parça parça etmek cüretinde bulunmuşlardı.

§ Rivayete göre müşriklerin reislerinden olan “Velid ibnü’l-Muğire” hac mevsiminde kırka yakın veya oniki şahsı Mekke’nin yollarına taksim etmişti. Bu şahıslar, Mekke’ye etraftan gelen hacılar ile görüşüyor, Hazreti Peygamber aleyhinde lâkırdılarda bulunuyor, sakın onun sözlerine inanmayınız, o mecnûndur diyorlardı. İşte bu herifler; hac için Mekke-i Mükerremeye gelen zatlara Kur’an’ı Kerim aleyhinde de konuşmada bulunuyorlardı. O apaçık kitabın âyetlerini parçalamak istiyorlardı. O âyetler, birer sihirdir, bireriftiradır, birer şiirden, evvelkilerin masallarından ibarettir, diyorlardı. Bu herifler nihayet Bedir gazvesinde helâk olup ilâhî azaba kavuşmuşlardı. Bunların uhrevî azapları ise elbette daha pek müthiştir. Artık İslâmiyet’i, ilâhî hükümleri küçümsemeye ve değiştirmeye cür’et edenler, bu pek müthiş azabı düşünsünler!. Diğer bir görüşe göre de ilâhî kitabı taksime uğratanlardan maksat kitap ehli denilen Yahudiler ile Hıristiyanlardır. Bunlar Tevrat’ı, İncil’i taksime uğratmışlardır. işlerine gelen âyetleri kabul etmiş, işlerine gelmiyenleri bozmuş ve değiştirmişlerdir. Bunlar Kur’an-ı Kerim’i de parçalamak isterler, bir kısım beyanatını inkâra çalışırlar, tamamını ilâhî bir kitab olarak kabul etmezler. İşte bu gibi inkarcılar, vakit vakit birçok felâketlere uğramışlardır ve en büyük azaplara da ahirette uğrayacaklardır.

§ İdîn, kelimesi, bir şeyin parçası manâsına olan “İ’de lâfzmın çoğuludur ki, dağılmış, parakende olmuş şeyler demektir.

92. İmdi Rabbine andolsun ki, elbette onlara, hepsine soracağızdır.

92. Evet.. O gibi inkarcılar, kendilerini büyük bir mes’uliyete uğratmışlardır. (İmdi) Ey Yüce Resûl!. Onların o hallerine bakıp da fazla üzülme (Rab’bine andolsun ki) mukaddes zatıma yemin ederim ki, (elbette onlara) o inkârcılara, o ilâhî kitabı parça parça etmek isteyen kâfirlerin (hepsine) kıyamet günü de (soracağız) onları kınamak ve azarlamak için büyük bir sorgulamaya, muhakemeye tâbi tutacağızdır.

93. Bütün yapmakta olduklarından.

93. Evet.. Topyekün onları dünyada iken (bütün yapmakta olduklarından) ahirette suale tâbi tutacağızdır. Onları kâfirce cür’etlerinden dolayı ilâhî kitabı parçalamak istediklerinden dolayı ve bütün bu gibi çirkin hallerindendolayı mahkûm edeceğiz ve sonsuz azaba uğratacağız. Artık onlar bu pek korkunç akibeti beklesin-leri. “Şu da bilinmektedir ki: Ahret günleri sonsuzdur. Bütün insanlar ve cinler ahirette belirli bir müddet suale ve cevaba maruz kalmıyacaklar, bunu bekleyeceklerdir. Bu bekleyiş de bir çeşit azaptır.

İşte: İşte o gün insana da cine de günahı sorulmaz. (Rahman, 55/39) âyeti kerimesi bunu bildirmektedir.

Fakat diğer bir müddetle de bütün bunlar sorgulamaya tâbi tutulacaklardır.

İşbu kavli celili de ihtar buyurmaktadır.

94. Artık sen emr olunduğun şeyi ortaya koy ve müşrik olanlara aldırış etme

94. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem Hazretlerinin İslâm dinini yaymak ve ortaya çıkarmakla ve müşriklerin alaycı durumlarına iltifat etmemekle mükellef bulunmuş olduğunu bildiriyor. Ve o alay edenlerin yakın zamanda ne gibi felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor. Peygamberimizin de hayatta bulundukça hamd ve tesbihe, müslüman topluluk ile beraber kulluk secdesine devam etmekle mükellef bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (Artık sen emir olunduğun şeyi) Allah tarafından tebliğ etmekle emrolunduğun dinî hükümleri tam bir metanetle (ortaya koy) o hükümlerin lüzumunu, yüceliğini ümmetine karşı açıkla, yaymaya çalış (ve müşrik olanlara aldırışetme) onların kınamasına, alay etmesine aldırış etme, sen yine herkesi bir güzel tarzda irşat ve ikaza devam lûtfunda bulun.

95. Şüphe yok ki, biz o alay edenlere karşı sana yeteriz.

95. (Şüphe yok ki, biz) ben Yüce Yaratıcı!, kudret ve azametimle (o alay edenlere) Peygamberlik makamına karşı o alaycı tarzda tavır almak basitliğini gösteren dinsizlere (karşı sana yeteriz) senin intikamını onlardan alırız, onları yaptıkları fenalıkların cezasına uğratırız.

96. Onlar ki; Allah Teâlâ ile beraber başka tanrı edinirler. Artık yakında bileceklerdir.

96. (Onlar ki) öyle alaycı kâfirler ve benzerleri ki (Allah Teâlâ ile beraber başka tanrı edinirler) Allah’ın birliği apaçık iken onu tasdik etmezlerde bir takım mahlukata da tanrılık isnâdından geri durmazlar (artık) öyle müşrikler (yakında bileceklerdir) ne kadar bâtıl bir inançta bulunmuş olduklarını ve dünyada da, ahirette de nasıl birer felâkete, azaba uğrayacaklarını anlıyacaklardır. Fakat bu anlayışın artık kendilerine bir faidesi olmayacaktır.

§ Rivayete göre Kureyş kabilesi reislerinden müşrik olan beş herif Resûl-i Ekrem ile alay etmeye pek fazla cür’et göstermekte bulunmuşlardı. Bunlar “Velid ibnü’l-Muğire”, “As İbni Vail”, “Adiy Bin Kays”, “Esved İbni Abdülmuttalip”, “Esved İbni Abdi Yağûs” adındaki kimseler idi. Bunların her biri az sonra Cibril’i Emin’in birer işaretiyle birer felâkete uğrayarak helâk olmuşlardır. Bu âyet-i Kerimenin bu husustaki haberi öylece gerçekleşmiştir.

97. Andolsun ki, biliyoruz, söyledikleri şeyden dolayı senin göğsün muhakkak ki, daralıyor.

97. (Andolsun ki biliriz) Yüce katımda gerçekleşmiştir ki Habibim!. -Ya MuhammedAleyhisselâm- sen o alaycı kâfirlerin (söyledikleri şeyden) onların o alaylarından, o Kur’an’ı Kerim’i inkâr etmelerinden (dolayı senin göğsün muhakkâk ki, darlaşıyor) onların o rezilce hallerinden dolayı bir üzüntü içinde kalıyorsun. Çünkü öyle dinsizliklere, terbiyesiz hareketlere karşı temiz ruhlu zatların kaben muztarip, müteessir olmaları insanlığın yaratılışı gereğidir. Fakat Yüce Resûlüm!. Sen yine sabır ve sebattan ayrılma.

98. Sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.

98. (Sen) Ey Resûl-i Ekrem!, (hemen Rab’binî hamd ile tesbih et) o Yüce Yaratıcıyı noksan sıfatlardan tenzihe devamda bulun (ve secde edenlerden ol) namaza, niyaza devam edip Cenab-ı Hak’tan kalp huzuru ve fetih temennisinden geri durma. Çünkü insan bu sayede ruhen ferah olur, vicdanı aydınlanır, ilâhî yardımlara muvaffak bulunur. Artık öyle bir takım dinsizlerin varlığından, alaycı hareketlerinden fazla üzüntüye gerek yoktur.

99. Ve sana ölüm gelinceye değin Rabbine ibadet et.

99. (Ve) Ey Yüce Resûl!. (Sana ölüm gelinceye değin) hayatta bulundukça her vakiTİRabbîne ibadet et) onunla kalbini rahatlat, ilâhî feyizlere mazhar olarak yaşa.

§ Ölüme “yakîn” denilmiştir. Çünkü ölüm, kesin olan bir emirdir. Mutlaka meydana gelecektir. Ebedî hayata göre bu düya hayatı pek geçicidir ve nihayet bulacağı kesin olarak bilinmektedir. Bu yakîndan maksat, itikat bakımından bir yakın değildir. Çünkü o yakın zaten Resûlullah’ta en kuvvetli, âdeta açık bir şekilde mevcut idi. Onunla beraber ahirete irtihal edinceye kadar kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışmış, Mescid-i Saadette ashab-ı kiramına namaz kıldırmaya devam etmişti. Öyle peygamberliği kavuştuğu mucizeler ile desteklenen yüce bir Peygamberi de bir şek veşüphe alameti bulunamaz ki, kendisine itikad bakımından yakin gelinceye kadar ibadetle mükellef olsun da o yakin gelince bu teklif kendisinden düşmüş bulunsun. Bunu hiçbir akıllı insan iddia edemez. Artık ibadet zevkinden mahrum olan, kulluk vazifesinden kaçan bir takım cahiller, bu yakın tabirini yanlış telakki etmiş olabilirler. Onlara göre Cenab-ı Hak’kın varlığına yakînen inanan, diğer bir ifadeyle kendilerinde “fenafillâh” durumu tecelli edenlerden ibadet ve itaatla mükellefiyet düşer tasavvuf vesaire namına böyle iftiracı bir iddia ise pek büyük bir cehaletten, bir zındıklıktan başka bir şey değildir. Bütün Kur’ânî beyanlar bunun hilâfına açıkça şahittir. Bütün insanlık ve bilhassa bütün Peygamberler hayatta bulundukça Cenab-ı Hak’ka ibadetle görevlendirilmişlerdir.

Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. (Meryem, 19/31) âyeti celilesi de bunu göstermektedir.

Velhâsıl: Resûlullah Efendimiz itikaden fevkalâde bir yakini haiz iken yine ahirete irtihâl edinceye kadar bütün kulluk vazifelerini yerine getirmeye devam etmişti. O Yüce peygamber’e yönelik olan bir ibadet ve itaate devam emri, onun bütün ümmetine de doğal olarak yönelik bulunmuştur. Binaenaleyh onun ümmetinin fertlerinden bulunan her mükellef insan için de lâzımdır ki, hayatta bulundukça Yüce Ma’buda ibadette bulunmaya devam etsin, hayatının bir anını bile boş yere zâyetmesin, Cenab’ı Hak’ka hamdü senâdan, Allah’ın lütfunu istemekten geri kalmasın, İnsan ancak bu sayede ebedî selâmet ve saadetini temine muvaffak olmuş olur. Ve Yardım Allah’tandır.

[/toggle]