RAD SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre-i celîle kırküç âyeti içermektedir. Mekke’i Mükerreme’de inmiştir. Medine’i Münevvere’de indiğini söyleyenlerde vardır. Bazı zatlara göre de yalnız (30 ve 43)’üncü âyetleri Medine’i Münevvere’de inmiştir. Bu sûre ile kendisinden evvelki Yûsuf Sûresi arasında hoş bir münâsebet vardır. Şöyle ki: Yûsuf Sûresindeki

(12/105) âyeti kerimesiyle, âyeti celilesindeki kısaca ifade edilen kudret eserlerini, tevhit ve Allah’ın sıfatlarının delillerini Ra’d Sûresi daha ayrıntılı olarak beyân buyurmaktadır ve her iki sürede de Rasûlü Ekrem için teselli verici âyetleri içermektedir. Bununla beraber Yüce Peygamberimizin ebedî hayata vesîleolan açıklamaları, hayat kaynağı olan yağmurlara benzemektedir. Kalplerde ebedî ümitleri ve korku ile dehşeti gerektiren va’d ve tehdidi de gök gürlemesi demek olan “ra’da” ve şimşek denilen “barka” benzetilerek bunlar ile temsil edilebilmektedir. İşte böyle mühim bir kudret eserine dikkatleri çekmek için de bu mübârek süreye “Ra’d Sûresi” adı verilmiştir.

1. Elif, Lâm, Mim, Ra işte bunlar Kur’an’ınayetleridir ve sana Rabbinden indirilmiş olan haktır. Fakat insanların çoğu imân etmezler.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an’ı Kerim’deki bütün âyetlerin birer hakikat olduğunu bildiriyor. Ve bu kâinatın ne kadar bir intizam dairesinde yaratılmış ve insanları irşâd için, ebedî âlemden haberdar etmek için âyetlerin indirilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Mîm, Ra,) bu tabir bu sûrenin bir ismi demektir. Maamafih İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Bunun mânâsı: “Ben Allah Teâlâ’yım, bilirim, ve görürüm” demektir. Ata’dan bir rivâyete göre de bunun mânâsı: “Ben Melik ve Rahman olan Allah Teâlâ’yım” demektir. Maamafih bu gibi tabirlerin müteşabihattan olduğu da beyân olunmaktadır. Bakara sûresinin birinci âyetine bakınız!. (İşte bunlar) Bu okunacak âyetler veya bütün sûrelerdeki âyeti kerimeler (Kur’an’ın âyetlerdir) öyle hoş, eşsiz ve benzersiz bir ilâhî kitabın içerdiği âyetlerdir. Evet.. Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a inen ve bir sonsuz mucize olan Kur’an’ı Kerim’in yüce ayetlerinden ibâretdir. Artık bunları tasdik etmek ve yüceltmek, bunlardan istifadeye çalışmak bütün insanlık için en mühim bir vazifedir. İşte Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki: (Ve) Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Sana Rab’binden indirilmiş olan) bu Kur’an’ı Kerim ve onun içerdiği bütün bu âyetler (haktır) gerçektende, hakikate uygundur, bir nice hikmetleri kapsamaktadır, insanlığın hakikî faidelerini temin etmeye kâfidir. (Fakat insanların çoğu) bu hakikatı anlayarak onun ilâhî bir kitap olduğuna inanmazlar (imân etmezler.) Güzel, insaflı bir gözle baksalar ve mütalaada bulunacak olsalar öyle bir inkâra cür’et edemezler. Ne yazık ki, onlar öyle bir bakış ve düşüncede bulunmazlar. Mukatilin açıklamasına göre Mekke müşrikleri, Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu inkâr ederek, bu âyetleri Muhammed -Aleyhisselâm-kendi tarafından uyduruyor demişlerdi. Cenâb-ı Hak’da bu âyeti celilesiyle, o gibi müşrikleri reddedip yalanlamıştır.

2. Allah, o mukaddes varlıktır ki, gökleri görüyorsunuz direksiz olarak yükseltmiştir. Sonra arş üzerine istivâda bulunmuştur ve güneşi de, ayı da emrine boyun eğdirmiştir ki, herbiri bilinen bir vakit için cereyan eder. O, Yüce Yaratıcı her işi düzenler, âyetleri ayrıntılı olarak açıklar. Tâki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.

2. Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine, kudret ve yüceliğine, âhiret gününün vuku bulmasına dâir olan Kur’ânî beyanlar hakkında nasıl şüphe edilebilir?. Bir kere bütün insanlık düşünmeli değil midir ki: (Allah o) mukaddes zat (dir ki:) öyle ezelî, kudret sâhibi bir yaratıcıdır ki, (gökleri) ey insanlar işte siz (görüyorsunuz direksiz olarak yükseltmiştir) dâima başlarımızın üzerinde görülen gökler, onlardaki binlerce aydınlık küreler bir şeye dayanmaksızın olanca yükseklikleriyle, parlaklıklariyle bakışlarımıza çarpıp durmaktadırlar (Sonra) bunların üstünde olmak üzere de o Yüce Yaratıcı (arş üzerine istivâda bulunmuştur) Yani: Semâların üstünde olan arş âlemine de, bunun altındaki bütün kâinata da hâkim olmuştur. Hepsini de yaratan ve yöneten koruyan ve himayede bulunan ancak o ezelî Yaratıcıdır. Hepsi de ona muhtaçtır, onun yüceliğine, hakimiyetine birer şâhitdir. (Ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcı (güneşi de, ayı da emrine boyun egdirmiştir) hepsi de onun ilâhî emrine itaat etmektedir. Öyle (ki, herbiri) güneş de, ay da ve diğer yıldızlar da (bilinen bir vakit için cereyan eder) takdir edilen kıyâmet gününe kadar, dünyanın fâni olup yok olacağı zamana kadar kendi yörüngelerinde, kendi alanlarında seyir ve harekete devam eder dururlar. Bütün bunların bu varlağı, bu hareketleri ilâhî bir irâde gereğidir. O Kerem Sahibi Yaratıcı (her işidüzenler) mülkünde dilediğini yaratır ve yaşatır, dilediğini de imha eder ve öldürür, kimini varlığa, kimini de muhtaç duruma düşürür, her irâdesi bir hikmete dayanmaktaır. Ve o Yüce Mâbud (âyetleri ayrıntılı olarak açıklar) Onun birliğine, azamet ve kudretine işâret ve şâhitlik eden alâmetleri, kudret eserlerini halkın dikkat nazarlarına sunarak kendilerine pek açık ibret ve uyanma vesileleri meydana getirmiş olur. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitaplarını indirmesi, o kitaplar vasıtasiyle kudret eserlerini kullarına bildirmesi ve kullarını bir takım vazifeler ile yükümlü tutması da o hikmet sâhibi Yaratıcı’nın mükemmel hikmetine ve rahmetine şâhitlik eden birer kutsî âyetden, birer eşsiz delilden ibâretdir. Evet.. Yüce Mâbud, böyle âyetlerini, varlığına şâhitlik eden delillerini bildiriyor. (Tâki) Ey insanlar!. (Rab’binize kavuşacağınızı kesin olarak inanasınız) ona göre hareketinizi düzenleyesiniz. Evet.. Bu kadar muazzam kâinatı meydana getirmiş ve idâre etmekte bulunmuş olan bir Yüce Yaratıcı, artık insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe, başka bir âleme götürmeğe kaadir olamaz mı?. Elbette kaadir olur inandık ve tasdik ettik!. Binaenaleyh o kâinatın yaratanını tasdik, onun bütün beyanlarını kabul ederek yüceltmek bütün insanlık için en mühim bir vazîfedir.

3. Ve o, o Kudretli Yaratıcıdır ki, yeryüzünü uzatmıştır ve on’da sâbit dağlar ve ırmaklar yaratmıştır ve on’da meyvelerin hepsinden ikişer çift yetiştirmiştir. Geceyi gündüze örtüyor. Şüphe yok ki, bunda düşünen bir kavim için elbette ibretler vardır.

3. Bu mübârek âyetler de Kâinatın Yaratıcısının yeryüzünde meydana getirmiş ve getirmekte olduğu pek mühim ve hayat bahşeden eserleri nazarı dikkatlere sunmaktadır. Şöyle ki: Kâinatın Yaratıcısının birliğine, sonsuz kudretine birçok semavî deliller mevcut olduğugibi birçok yeryüzü ile ilgili deliller de mevcuttur. Evet.. (O, o) Kudret Sâhibi Yaratıcı (dir ki, yeryüzünü uzatmıştır.) üzerinde doğuya, batıya, kuzeye, güneye doğru yayılmış nice sahalar, sahralar meydana getirmiştir ki, insanlar ve diğer hayvanlar yeryüzünde ikâmet edip yaşayabilmektedirler. Aslında astronomi ilmine göre yer bir küre halinde bulunmaktadır. Fakat öyle olsa da madem ki, pek büyük bir cisim halinde bulunuyor, onun her kıt’ası dümdüz sahaları kapsıyor, bütün insanlık onun üstünde yerleşmeyi, sükûn bulmayı başarıyor ve onun dümdüz, yassı bir halde bulunduğunu görüp duruyor, artık onun bu harikulâde vaziyeti, Allah’ın kudretine pek mükemmel bir delil bulunmaktadır. (Ve) Cenâb-ı Hak (on’da) yeryüzünde (sâbit dağlar) da yaratmıştır ki, yerlerinden ayrılıp başka yerlere intikâl etmiyorlar, kendilerinde bir hareket hâli görülmüyor, bir nice fâideleri taşımaktadırlar, bunlar da Allah’ın kudretine birer delildirler. (Ve) Yüce Yaratıcı yeryüzünde (ırmaklar) da (yaratmıştır) bunlar bir hayat kaynağıdır, yeryüzünde halkın menfaatleri için akar dururlar, nice ekinlerin, ağaçların büyüyüp gelişmesine hizmet ederler. (Ve) O Kerem Sâhibi Yaratıcı (on’da) o yeryüzünde (meyvelerin hepsinden) bütün farklı nevîlerinden (ikişer çift yetiştirmiştir.) yani: Bütün meyvelerin nevîlerini iki farklı sınıfa ayırmıştır. Şöyle ki: Tatları, renkleri, hacimleri gibi vasıfları bakımından ikişer kısım üzere yaratılmışlardır. Bütün bunlar Allah’ın birer kudret eseridir. Ve O Hikmet Sâhibi Yaratıcı (geceyi gündüze bürüyor) yani: Gecenin karanlığı ile gündüzü örtüyor, gündüzün ışığıyla da geceyi aydınlatıyor. Yeryüzünde yaşanılabilmesi için böyle çeşitli, farklı hadiseleri meydana getiriyor. Artık (şüphe yok ki, bun’da) bu ifâde edilen büyük hâdiselerin bu hâlinde (düşünen bir kavim için elbette ibretler vardır) Evet.. Akıllarını güzelcekullanan, lâyıkı şekilde düşünen insanlar için bütün bu garip, ve tekrar edip duran enteresan hadiseler birer parlak delildir ki, Allah’ın varlığını ve kudretini isbata kâfidir.

4. Ve yeryüzünde birbirine yakın kıt’alar vardır ve üzüm bağları vardır ve ekinler ve bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır ki, hepsi de bir su ile sulanır ve bazılarını bazıları üzerine yemişleri hususunda üstün kılıyoruz. Muhakkak ki bunda akıllı düşünen bir topluluk için deliller vardır.

4. Kâinatın Yaratıcısının varlığına, ve yüceliğine dâir daha nice deliller vardır. (Ve yeryüzünde) Kısaca: Yerde (birbirine yakın) bitişik ve ayrı (kıt’alar vardır) ki, yaratılışları farklıdır. Meselâ: Bir kısmı pek verimlidir, bir kısmı ise verimli değildir, ziraate elverişli bulunmaz. Veya bir kısmı ziraate uygun ise de üzerinde ağaç yetişemez, diğer bir kısmı ise üzerinde ağaçlar yetiştiği halde ziraat mümkün olmaz. Bunlardaki bu farklı kabileyetler de Allah’ın kudretinin büyüklüğüne işâret edip durmaktadır. (Ve) Yeryüzünde (üzüm bağları vardır.) asılları bir olduğu halde çeşitli guruplara ayrılmış bulunurlar. (Ve) Yine yeryüzünde (ekinler ve bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır ki, hepsi de bir su ile sulanır) bir toprakta gelişip büyür, böyle olduğu halde yine çeşitli kabiliyetlerde bulunurlar. (Ve) Kısacası onların (bazılarını bazıları üzerine yemişi hususunda) meselâ: Tatlı veya ekşi veya acı bulunmaları İtibariyle (üstün kılıyoruz) bu ihtilâf ise şüphe yok ki, ilâhî kudretin, ve ilâhî iradenin menfaat gereği olan bir eseridir. Artık (muhakkak ki, bun’da) bu beyân olunan pek büyük, muhtelif yaratma hususunda (akıllı düşünen bir kavim için deliller vardır.) Evet.. Bu çeşitli ve muazzam eserlerin yaratılışını güzelce düşünmeye, tefekküre güç yetiren zâtlar için bu hâdiselerin her biri pek mühim bir ibret ve uyanmavesilesidir, Hikmet Sâhibi Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine pek büyük bir rehberdir. Ne hikmettir ki, Ey Rabbim!.

“Bu bağın ger hakikatte suyu bir bağıbanı bir”

“Veli olmuş hakayıkte nice türlü semer peydâ”

-Üsûlî-

§ Sınv; Budak, bir kökten çıkan budak ve çatal demektir. Benzer ve karındaş mânâsında kullanılmaktadır. Tesniyesi, sınvandır. Çoğulu da sinuvan’dır.

5. Eğer şaşıyorsan işte asıl şaşılacak şey, onların “biz toprak kesildikten sonra mı mutlâka yeniden yaratılacağız” demeleridir. Onlar o kimselerdir ki. Rablerini inkâr etmişlerdir ve boyunlarında demir zincirler bulunan da onlardır ve onlar ateş ehlidirler, onlar orada ebedî olarak kalacak kimselerdir.

5. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın ölüleri de diriltmeğe kaadir olduğunu, bu hakikatı inkâr edenlerin ise ne kadar müthiş bir durumda bulunmuş olacaklarını bildiriyor. Ve o inkârcıların ne kötü temennilerde bulunduklarını beyân ile onların, geçmiş ümmetlerin tarihî durumanndan ibret almaları lüzumuna işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber! Sen açık olan peygamberliğini kâfirlerin yalanlamalarına (şaşıyorsan) ondan daha fazla şaşılacak şey vardır. (İşte asıl şaşılacak şey) her yönüyle şaşırıp kalmaya lâyık olan lâkırdı (onların) o kâfirlerin (biz toprak kesildikten sonra mı) ölümümüzü müteakip mi (mutlâka biz yaratılacağız demeleridir) o inkârcıların bir alay, bir istif hami inkârî (iptal ve kınama ifade eden soru) yoluyla böyle söylemeleri daha fazla şaşırmayı gerektirmektedir. Kendilerini ve bütün kâinatı yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcının, kullarını öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe kaadir olduğunu naslı inkâr edebilirler?. Bu ne kadar cehâleti. Yoktan var etmeye kaadir olan bir Kudret Sâhibi Yaratıcı,öldükten sonra diriltmeye kaadir olamaz mı?. Bu nasıl uzak görülebilir?. Bunu inkâr etmek, Kâinatın Yaratıcısını da inkârı gerektirir. (Onlar) Allah’ın kudretiyle ölülerin tekrar dirileceklerine inanmayanlar (o kimselerdir ki. Rablerini) de (inkâr etmişlerdir) çünki Allah’ın kudretini inkâr edenler, Cenâb-ı Hak’kın ölüleri tekrar dirilteceği hakkındaki beyanatını kabul etmeyenler, o Kerem Sahibi Yaratıcının bu kâinatı başlangıçta yoktan var etmiş olduğunu inkâr etmiş bulunurlar. (Ve) Böyle bir küfrde devam edip duranlar yok mu, yarın kıyâmet günü (boyunlarında demir zincirler bulunan da onlardır) onlar küfrleri sebebiyle böyle bir zillet ve cezaya tutulacaklardır. Onlar için artık kurtuluş yoktur. (Ve onlar âteş ehlidirler.) cehennemlere atılacaklardır. (Onlar orada ebedî olarak kalacak kimselerdir.) Artık oradan ne çıkabileceklerdir, ne de tekrar öleceklerdir, ebediyen azap görüp duracaklardır.

6. Ve senden güzellikten evvel kötülüğü çarçabuk isterler. Halbuki onlardan evvel ibret alınacak nice azap örnekleri gelip geçmiştir. Ve şüphe yok ki. Rabbin insanlar için zulümlerine karşı elbette ki yine çok mağfiret sahibidir. Ve yine şüphesiz ki Rabbin azâbıda çok şiddetlidir.

6. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Senden) Bir alay ve yalanlama yoluyla (güzellikten) âfiyet ve ihsandan, rahmet ve selâmete kavuşmaktan (evvel kötülüğü) azâbı, azabın kendilerine bir an evvel gelmesini (çarçabuk isterler) yani: O kâfirler, âhiret azâbını inkâr ediyorlar, dünya azâbı ile tehdit edildikleri zaman da: “Haydi o azâbı meydana getir, bakalım” diyerek onun da aslı olmadığını iddiaya cür’et gösterirler, Rasûlü Ekrem’i yalanlamaya kalkışırlar. (Ve halbuki: Onlardan evvel, ibret alınacak nice azap örnekleri gelip geçmiştir.) Evet.. Vaktiyle Peygamberlerini inkâr eden kavimlerin başlarına gelmiş olan azaplar, felâketler tarihen sâbitdir, O kavimler de bu kavimlergibi Peygamberlerini tasdik etmemişlerdi, küfrleri yüzünden nice azaplara uğramışlardı. Onlardan olsun bir ibret dersi almalı değil midirler?. (Ve şüphe yok ki, Rab’bin insanlar için zulmlerine karşı elbette ki) yine (birçok mağfiret sahibidir) onları zulmlerinden, küfrlerinden dolayı hemen mahvedip cezalandırmıyor, kendilerine mühlet veriyor, uyanmaları için müsait vakit bırakıyor, imân ettikleri zaman onların geçmiş küfrlerini affedip bağışlıyor. Bütün bunlar, onların haklarında bir mağfiret ve yardım eseridir. Yoksa dileyecek olsa yeryüzünde gezebilecek bir kâfir bile bırakmaz. (Ve) Maamafih (yine şüphesiz ki Rab’bin azâbı da pek şiddetlidir.) Dinsizliklerinde israr edip duran ve o hâl üzere ölen kimseler hakkında da Allah’ın azâbı pek fazladır ve sonsuzdur. Binaenaleyh Son Peygamberden aceleyle azap isteyen o cahil inkarcılar da artık uyanmalı, dünya tarihinden ibret almalı değil midirler?.

§ Mesülât; Müslenin çoğuludur, kendisiyle darbı mesel olunan azap mânâsınadır. Azap ile azâbolunan kimse arasında bir benzerlik bulunacağından dolayı azâba “müsle” denilmiştir.

7. Ve o kâfir olanlar der ki: Onun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmiş olmalı değil mi? Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir hidâyet rehberi vardır.

7. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in göstermiş olduğu mucizelere rağmer onun peygamberliği hakkında diğer bir mucize meydana gelmesini inkârcıların istemi; bulunduklarını bildiriyor. Ve Cenâb-ı Hak’kın her şeyi bildiğini belirterek o inkârcılarır ne gibi bozguncu bir maksaddan dolayı öyle mucize talebinde bulunduklarına isâre etmektedir. Şöyle ki: (Ve o kâfir olanlar) haşır ve neşri inkâr edenler, başlarına bir azabın gelmesini alay yoluyla isteyenler, bir de (der ki: Onun üzerine) yan MuhammedAleyhisselâm’a (Rab’binden bir mucize) Hz. Musa’nın asası gibi Salih Aleyhisselâm’ın dişi devesi gibi bir mucize (indirilmiş olmalı değil mi idi?, O kâfirler, Kur’an’ı Âzim’in bir ebedî mucize olduğunu anlamak istemiyorlardı, bil takım maddî mucizelerin gösterilmesini istiyorlardı, maksatları hakkı kabul etmel’ değil, belki inkârlarında devam edip durmak idi. Yoksa Rasûlü Ekrem’in ayın yarılmas gibi, az bir yiyecek ile büyük bir cemaati doyurmak gibi, mübârek parmaklan arasındar suların fışkırması gibi maddî mucizeleri de meydana gelip durmakta idi. Yüce Peygamberimiz ise kavminin imâna gelmesini çok arzu buyurduğu için onların sualle rine hemen cevap vermek isterdi. Mucizelerin istenildiği gibi gösterilmesini belki arzı buyururdu. Halbuki, vaktiyle diğer Peygamberlerin gösterdikleri maddî mucizeleri de kavimlerinden bir kısmı kabul etmemişlerdi. Cenâb-ı Hak’ki bize göster görelim gib temennilerde bulunmuşlardı. Binaenaleyh şimdi Resûli Ekrem Efendimizde onlarır diledikleri hârikaları gösterecek olsa idi yine imân etmeyeceklerdi. Kısacası Cenâb-Hak’da Yüce Peygamberine teselli vermek için ve her isteyenin arzusuna göre mucize göstermeye bir mecburiyet bulunmadığına ve meydana gelen herhangi bir mucizenin bir rahmet olmak için kâfi bulunduğuna işâret için buyuruyor ki: Resûlüm!. (Sen ancak bir uyancısın) Senin vazîfen kavmine Allah’ın azâbını haber vererek onları uyarmak ve korkutmaktır. Âyetleri, mucizeleri getirmek ise senin üzerine bir vazife değildir. (Ve her kavim için bir hidâyet rehberi vardır) bir Peygamber gönderilmiştir ki, onlar Cenab’ı Hak’kın kendilerine verdiği âyetlerle, zamanlarına münasip mucizeler ile ümmetlerini Allah’ın dinine dâvetde bulunmuşlardır. O Peygamberler, öyle herkesin arzusuna göre bir mucize, bir âyet göstermekle yükümlü bulunmamışlardır. Mucizeler kavimlerin zamanlarına,kabiliyetlerine göre meydana gelmiştir. Ve meydana gelen herhangi bir mucize peygamberliğin sabit olması için yeterli bir delil olduğundan başka mucize göstermeye lüzum yoktur. Binaenaleyh Ey Peygamberlerin sonuncusu! Sen de kavmini dine dâvet etmekle, onlara Kur’an’ı Kerim âyetlerini tebliğ eylemekle, peygamberlik vazifeni yerine getirmekle bulunmaktasın, artık o inkârcıların sözlerine iltifat etme, onların lâkırdılarından dolayı üzülme.

8. Allah Teâlâ her dişinin neyi yükleneceğini ve döl yataklarının neyi eksiltip ve neyi arttıracağını bilir ve her şey onun katında bir ölçü iledir.

8. O inkarcılar, Allah Teâlâ’nın varlığına, kudretine dâir mucizeler mi istiyorlar?. Bir kere düşünmeli değil midirler ki, (Allah Teâlâ her dişinin neyi yükleneceğini) yani: Doğuracağı çocuğun erkek mi, dişi mi, bir mi, birden çok mu olduğunu ve diğer vasıflarını tamamen bilir (ve) erham denilen (döl yataklarının neyi eksiltip ve neyi arttıracağını) da (bilir) yani: Hamilelik müddeti bazen uzar, bazen da kısalır. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Hamilelik müddeti bazen yedi aydan iki seneye kadar devam eder. Bu İmamı Âzam’a göredir. Veya yedi aydan dört seneye kadar uzar, bu da İmamı Şafiî’ye göredir. Veyahut yedi aydan beş seneye kadar uzanır. Bu da İmamı Mâlik’e göredir. Allah hepsine rahmet eylesin. (Ve her şey onun katında) Cenâb-ı Hak’kın ilmi ve kudreti yanında (bir ölçü iledir) her şeyin nicelik ve niteliği Allah katında ayrıntılı olarak ve mükemmel şekilde bilinmektedir. Artık hiç bir mahlukun varlığı, vasıfları, kabiliyeti kendi kendine artıp eksilemez, Allah’ın ilmine aykırı bir şey meydana gelemez. Binaenaleyh imân edenlerin de etmeyenlerin de kimlerden ibâret olduğu Allah katında bilinmektedir, takdir edilmiştir. Kendi kabiliyetleri ve irâdelerindendolayı sürekli küfr içinde yaşayacak olanlar da Allah’ın katında bilinmektedir, artık ne kadar mucize görseler de onların hâli değişmeyecektir.

9. O Yüce Yaratıcı gizliyi de ve açıkta olanı da bilicidir. Pek bu yüktür, her şeyden üstündür.

9. O Yüce Yaratıcı (Gizliyi de ve açıkta olanı da) ezelî ilmiyle tamamen (bilicidir) evet.. Cenab’ı Hak, var olanı da, yok olanı da bilir bütün hazır olanları da gaip bulunanları da bilir, kimlerin kabiliyetlerini, irâdelerini güzelce kullanarak imân şerefine kavuşacaklarını ve kimlerin bu gibi kuvvetlerini kötüye kullanarak küfr ve fişka düşmüş olacağını da bilir. Hz. Peygamberden mucize talebinde bulunanların da bu mucizeyi bir irşâd ve imâna vesile olmak için mi, yoksa bir inat ve alay yoluyla mi istemiş olduklarını da bilir. Şüphesiz inanıyoruz!. Evet.. O Kâinatın Yaratıcısı (pek büyüktür) o bütün noksanlardan uzaktır. Kısacası mahlukata âit oluo, sonradan olma ve ihtiyaç gereği bulunan cisim olmaktan, zaman ve mekâna ihtiyaçtan münezzehtir, beridir. Ve o Yüce Mâbud (her şeyden üstündür.) bütün kâinat, onun kudreti, hâkimiyeti altında bulunmaktadır. En muazzam, en yüce bir varlığa sahiptir. Sonsuz bir ilm ile bir kudret ve hikmet ile vasıf lanmaktadır. inandık ve tasdik ettik. “Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile” “Yeter isbatına halk ettiği bir zerre bile” -Şinasi-

10. Sizden sözünü gizleyen ve sözünü açıklayan ve geceleyin saklanan ile gündüzün meydana çıkan kimse Cenab’ı Hak’ka göre eşittir.

10. Bu mübârek âyetler, Allah’ın ilminin açık ve gizli bütün halleri ve olayları kuşatmış olduğunu bildiriyor. Ve bütün insanlığı meleklerin koruyup takip ettiklerini ve birkavim kendi güzel, hayırlı hallerini değiştirmedikçe onların nîmetlerinin, kudretlerinin üstünlüklerini mahvedilmeyeceğini ve değiştirilmeyeceğini açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Senin vazîfen ilâhî hükmleri ümmetine tebliğdir. Artık onlar düşünsünler, şüphe yok ki, onların bütün halleri, hareketleri Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Onlara hitâben tebliğ et ki: Ey mükellef insanlar!. (Sizden) İçinizden herhangi (sözünü gizleyen) maksadını içerisinde saklayan (ve sözünü açıklayan) ortaya koyan kimsenin bu halleri Allah’ın ilmine göre eşittir. Bunların hepsini de Cenâb-ı Hak, tamamen bilir. Buna inancımız tamdır. (Ve geceleyin saklanan) kendisini gecenin karanlıkları içinde gizlemeğe çalışan (ile gündüzün meydana çıkan) herkesin göreceği şekilde açıkça dolaşıp duran (kimse) de onun bu halleri de Cenâb-ı Hak’ka göre (eşittir.) hepsini de tamamiyle görür, bilir, meleklerine kaydettirir. Hiçbir şey, o Yüce Yaratıcıya gizli, meçhul kalamaz. Artık her insan, bu ilâhî kudreti düşünüp de kendi işlerini, sözlerini ona göre düzenlemelidir.

11. Onun için önünden ve arkasından takipçi melekler vardır ki, onu Allah’ın emriyle muhafaza ederler ve şüphe yok ki, Allah Teâlâ, herhangi bir kavimdeki özellikleri değiştirmez, onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe. Ve Allah Teâlâ bir millete bir kötülük dileyince de artık onu geri bırakacak yoktur. Ve onlar için Allah’tan başka bir yardımcı da yoktur.

11. (Onun için) Öyle yaptıklarını gizleyen ve açıklayan ve saklanan veya meydana atılan herhangi bir kimse için kendisini (önünden ve arkasından) yani: Her tarafından (takib edenler) “hafaza” denilen melekler (vardır ki, onu) o kimseyi veya onun amellerini (Allah’ın emriyle muhafaza ederler) kendisini bir takım musibetlerden korurlar. Bütün işlediklerini birer amel defterine yazmakla zapt etmişbulunurlar. Evet.. Cenâb-ı Hak hikmet gereği insanlara bir kısım melekleri memur tâyin etmiştir. Bunlara “hafaza melekleri” denir. İnsanları gündüz ve gece melekleri muhafaza etmektedirler. Gece melekleri gündüz meleklerini ve bilakis gündüz melekleri de gece meleklerini takib ederler. Ve her insanın sağ ve sol tarafında birer melek bulunarak onun güzel ve çirkin amellerini yazarlar. Ve bu melekler insanları uyurken ve uyanıkken bir takım cinlerin, insanların ve mikropların kötülüklerinden korurlar. Bu muhafaza meleklerinin bulunmasında bir nice hikmetler vardır. Kısacası: Bunların varlığına inanan bir kimse, onlardan korkarak, utanarak günahlardan kaçınır, daha fazla edebli ve temiz bir halde yaşamaya çalışır. Binaenaleyh bunların bulunması da insanlık hakkında ilâhî bir lütuftur. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) her şeye tam olarak kaadir ve mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkına sâhip olduğu halde (herhangi bir kavimdeki hâli) onlara verdiği nîmet ve kudreti veya temiz yaratılışı (değiştirmez) o kavmi bunlardan mahrum bırakmaz (onlar kendi nefislerindekini) güzel hallerini, çirkin haller ile (değiştirmedikçe) binaenaleyh bir millet Allah Teâlâ’nın hükmlerine riâyet ettikçe, kendi güzel ahlâk ve davranışlarını değiştirmedikçe kavuştuğu nîmet ve kuvvet devam eder durur. Aksi takdirde ise nankörlük etmiş, Allah’ın emrine aykırı hareketde bulunmuş olacağı için elbette ki, kavuşmuş olduğu güzel varlıktan ergeç bir gün mahrum kalacaktır. İşte İslâm tarihi de bu hakikat için bir çok örnekle doludur. Vaktiyle müslümanlar İslâmiyet sayesinde pek güzel amellerde, hareketlerde bulunmuş oldukları için dünyanın her tarafında muvaffakiyetlere ulaşmışlar, pek parlak bir varlık göstermişlerdir. Bilahara aralarındaki dayanışma bozulmuş, bir kısmının ahlâkı, davranışları değişmiş, bir takım yabancı milletlerin kötü telkinlerine kapılmış olduklarıiçin zayıf düşmüşler, varlıkları parçalanmış, eski kuvvet ve kudretleri yok olmaya yüz tutmuş, ülkeleri yabancı milletlerin ellerine geçmiştir. Bununla beraber müslümanlar, yine ümitsizliğe düşmemelidir, üzerlerine düşen kutsî vazîfeleri yerine getirmeye çalışmayı bir gâye, bir kurtuluş vesîlesi bilmelidir, kusurlarından, ahlaksız hareketten kaçınıp tövbekâr bulunmalıdır, doğuda batıda bulunan bütün müslümanlar, kendi aralarındaki din kardeşliğinin değerini bilerek mümkün olduğu kadar birbirine dayanmak, birbiri hakkında iyiliksever bir halde yaşamaya çalışmalıdır. Bu vesîleile İslâm âleminin yükselmesini, varlığını korumaya muvaffak olmasını Allah’ın lutfundan bekleriz. (Ve) şuna da inanıyoruz ki: (Allah Teâlâ bir millete) kendi kötü amelleri, niyetleri yüzünden (bir kötülük) bir helâk ve azap (isteyince de artık onu) o felâketi, o milletten (geri bırakacak yoktur) hiç bir kimse, ne hafaza melekleri ve ne de diğer kuvvetler o kötülüğü o milletten bertaraf edemez. Elbette ki: Allah’ın iradesine aykırı bir harekete hiç bir mahlûk kaadir olamaz. (Ve onlar için) Öyle kahr ve yok edilmeleri hakkında ilâhî iradenin tecelli ettiği kimseler için (ondan başka) o Yüce Yaratıcı’dan başka (bir yardımcı da yoktur) Evet.. O kimselerin işlerine idâre edecek, onlara yardımda bulunacak, onları kendilerine o yönelen azaptan, felâketten kurtarabilecek bir zât da bulunamaz. Şüphe yok ki, ilâhî iradenin, rabbanî kudretinin ortaya çıkmasına hiç bir mahlûk engel olamaz. Artık bütün insanlık için en birinci kurtuluş çaresi, Cenâb-ı Hak’kın dinine sarılarak bütün muvaffakiyetler! ondan beklemektir. Ve başarı Allah’tandır..

12. O, o Yüce Yaratıcı dır ki: Size korku ve ümit için şimşeği gösterir ve ağır ağır bulutlar yaratır.

12. Bu mübârek âyetler de Kâinatın Yaratıcısının varlığına, birliğine, kudret vehazametine, nîmetve azabına âit diğer delileri nazar-ı dikkatlere sun uy or. Cenâb-ı Hak’tan başkasına yapılan duaların, kulluk vazifelerinin asla kabule yakın olamıyacağını güzel bir misâl ile anlatmaktadır. Şöyle ki: (O) Yüce sıfatları beyân olunan Allah Teâlâ (o) Yüce Yaratıcı (dîr ki, size korku ve ümit için) yani: Yıldırım düşmesinden korkasınız ve yağmur yağacağını ümide düşesmiz diye (şimşeği gösterir) siz onu ateş saçar bir halde görürsünüz ve onu yağmur yağacağına bir işâret tanımış bulunursunuz. (Ve) Hikmet Sahibi Yaratıcı ağır ağır bulutlar yaratır.) O bulutlar ki: Hava boşluğunda meydana gelerek yağmurları taşır bir halde gözlere çarpar dururlar. Bunlar nekadar mühim birer kudret eseridir.

13. Ve gök gürlemesi Allah’ı hamd ile, melekler de onun korkusundan tesbihte bulunurlar. Ve yıldırımları gönderir, onları dilediğine hemen isâbet ettirir. Böyle iken o kâfirler Allah hakkında mücadelede bulunurlar. Halbuki, onun kuvveti pek şiddetlidir.

13. (Ve) Ra’d denilen (gök gürlemesi) veya bulutları sevketmekle emrolunan melek (Allah’ı) o Kerem Sahibi Mabudu (hamd ile) tesbihte bulunur. O gök gürlemesi, lisanı hâl ile Cenab’ı Hak’kın birliğini, lûtuf ve Kerem’ini ifâde etmiş olur. Yahut o gök gürlemesini işiten uyanık ruhlu zâtlar: “Subhanallah velhamdülillah (Allah’ı tenzih ederim: Ve Hamd Allah içindir.)” diyerek Hak Teâlâ’ya hamd eder ve övgüde bulunurlar. (Melekler de o’nun) o Yüce Yaratıcının (korkusundan) onun heybetinden, ululuk ve yüceliğinden dolayı (tesbihte bulunurlar) O Kerem Sahibi Mâbud’u kutsar ve yüceltip dururlar. (Ve) O hikmet Sahibi Yaratıcı (yıldırımları gönderir) onlar isabet ettiği kimseleri yakıp parçalar, âteş halinde yeryüzüne dağılır. Cenâb-ı Hak onları dilediğine hemen isabet ettirir.) onu bu suretle helâk etmiş olur. (böyle iken) Böyle müthiş alâmetler, kudret işaretleri ve birlikdelilleri mevcut iken (onlar) o kâfirler (Allah hakkında mücadelede bulunurlar) Hak Teâlâ’nın varlığını, birliğini, insanlara Peygamberlerini göndermiş olduğunu inkâra cür’et gösterir dururlar. (Halbuki, O’nun) O Kâinatı Yaratanın (kuvveti) veya mahlûkunu yakalaması veya düşmanlarına karşı galibiyeti (pek şiddetlidir.) O münkirler, bunu düşünerek, anlayarak kendilerini en büyük bir felâketten kutarmaya çalışmalı değilmidirler?. Onlar o küfr ve inkârın korkunç âkıbetini hiç düşünmezler mi?. Ne kadar büyük cehalet ve gaflet!. Kısacası: Bütün gözlerimizin önünde tecellî edip duran gökler, yerler, parlak yıldızlar ve diğer çeşitli hâdiseler Cenab’ı Hak’kın varlığına, azamet ve kudretine şahitlik ediyor, bütün bunlar lisanı hâl ile o Yüce Yaratıcıyı biliyor ve tesbihte ediyor.

Evet.. Dağlar, deryalar, ağaçlar bütün Cenâb-ı Hak’ki tesbih eder ve yüceltir dururlar. Fakat her işitici bu sırları anlayacak bir halde bulunmaz. Bilâkis nice kötü ruhlu kimseler vardır ki, bütün bu kâinat o Yüce Yaratıcı’nın varlığına, ilm ve hikmetine, kudret ve azametine şahitlik edip durmakta iken onun mukaddes varlığını, yaratıcılığını inkâr cinâyetini işlemekten kendilerini alamazlar. Böyle bir inkâr, ne kadar âdi bir ruh halinin eseridir. Bu inkârın zararını bir kere düşünmeli değil midirler?.

14. Hak olan dâvet, Allah içindir. Ve o kimselerki, Allah’tan başkalarına duâda bulunurlar, onların hiç bir şey ile isteklerini karşılamazlar. Onlar ancak ağzına erişsin diye suya karşı iki avucunu açan kimse gibidir. Halbuki, o su ona ulaşıcı değildir. Kâfirlerin duâları ise ancak bir sapıklık içindedir.

14. (Hak olan dâvet. Allah içindir) Yani: Yerinde yapılan, Hak’ka uygun, kendisine icâbet edilmeğe en lâyık dâvet, Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed Peygamberliğini kabul için yapılan dâvettir ki, bu hemen kabul edilmesi en mühim bir kulluk vazifesidir. Nitekim kabule lâyık olan dua da ancak Cenâb-ı Hak’ka yapılacak dua ve yakarıştan ibârettir. (Ve ç kimseler ki. Allah’tan başkalarına duada bulunurlar) yani: O kâfirler ki, Allah Teâlâya değil, kendi putlarına duada bulunur, onlardan bir fâide ümid eder dururlar. (Onların hiçbir şey ile isteklerini karşılamazlar) o kendilerine yalvarıp dua ettikleri putları, ne bir fayda vermek ve ne de bir zarar def etmek için onların dualarını kabule güç yetiremezler. Onlara boş yere dua etmiş olurlar. Böyle duada bulunaların durumu (ancak) kendi kendine gelip (ağzına erişsin diye suya karşı iki avucunu açan kimse gibidir) hiç su, onun bu maksadını anlayarak onun ağzına gelir akar mı?. Nerede O!. (Halbuki, o su ona) Öyle iki avucunu açan kimseye (ulaşıcı değildir.) Artık o temenni, boş yere yapılmış olmaz mı? İşte putlardan fâide bekleyen kimselerin onlara karşı yaptıkları dualarda böyle boş yere yapılmış bir temenniden başka bir şey değildir. (Kâfirlerin) Böyle yaptıkları (duâları ise ancak bir sapıklık içindedir.) zâyi olmuş gitmiştir, onlar için bir fâide temin edemez. Putlar o duaları kabul etmek kudretine sâhip değildirler. Artık bütün insanlar için lâzımdır ki, bu kâinatta hâkim olan Yüce Yaratıcıyı bilip tasdik etsinler, bütün ibadetlerini onun için yapsınlar, o’ndan selâmeti, hidayeti, kurtuluş ve mutluluğu niyazda bulunsunlar.

15. Ve göklerde ve yerde kim varsa ve gölgeleri de sabah ve akşam vakitleri ister istemez Allah Teâlâ’ya secde eder.

15. Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Cenâb-ı Hak’ka kulluk secdesinde bulunduklarını bildiriyor ve Kâinatın Yaratıcısı ile mahlûkatı arasında büyük farklara işâretederek bütün insanlığı; o Yüce Yaratıcıyı tasdik etmeye ve birlemeye dâvet buyurmakta bulunuyor. Şöyle ki: Bütün yaratılış eserleri, Allah’ın birliğine şahitlik eder. (Ve göklerde ve yerde) Melek, insan ve cin vesâire adına (kim var ise ve) onlardan gölge sahipleri olanların (gölgeleri de sabah ve akşam vakitleri) yani: Her zaman (ister istemez) yani bir kısmı tam bir itaat ve zevk ile, bir takımı da istemeyerek, bir mecburiyet sebebiyle (Allah Teâlâ’ya secde eder) onuniçin kulluk secdesine kapanır, yüzünü yerlere koyar. Veya o Kâinatın Yaratıcısına saygı ile ona karşı kulluğunu itirafta bulunur. Evet.. Bütün melekler, Cenab’ı Hak’ka tam bir itaatle secde eder, O’nun ilâhlığını itiraf ile kulluk lisanlarını süslerler, vakit vakit kulluk secdesine kapanırlar. Yerlerde bulunan müminler de yine bir vicdan neş’esi ile, bir hürmet duygusu ile böyle kulluk secdesine devam ederler. Kâfirler, münâfıklar ise Allah’ın birliğini o’na secdenin lüzumunu isteyerek tasdik etmezlerse de sırf bir zorlama veya dünyevî bir menfaat sebebiyle veyahut bir gösteriş için veyahut başlarına gelen bir musibetten kurtuluş ümidiyle Allah Teâlâya yalvararak ister istemez secdelere kapanırlar. Gölgelerin secdelerine gelince: Güneş vesâirenin ışıklarının yansıması ile meydana gelen gölgeler, birer kudret eseridir. Bunlar da ister istemez Kâinatın Yaratıcısının varlığına işâret edip durmaktadır. Onlar da kendilerine mahsus bir tarzda Yüce Mâbud için kulluk secdesine kapanmşı bir vaziyette bulunmaktadırlar. Onlar da lisanı hâl ile tevhit ve tesbihle bulunurlar. Bununla beraber Cenâb-ı Hak onlara da bir kavrayış bir kulluksecdesi duygusu ihsan etmiş olabilir. Bu uzak görülemez. Gölge sahiplerinin secdeye kapanmaları, gölgelerin de birer secde vaziyeti almakta olduğunu göstermektedir.

§ “Guduv”; gadatın çoğuludur ki: Sabahtan öğleye kadar olan vakitlerdir.

§ “Âsâl”; da aslın çoğuludur ki: İkindi ile güneşin batısı arasındaki vakitlerdir. Bunlardan burada kastedilen, bütün vakitlerdir. Bu 15. âyeti celîle secde âyetlerindendir. Bunu okuyan için de dinleyen için de tilavet secdesinde bulunmak bir sünnettir.

16. De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır. De ki: Artık o’ndan başka dostlar mı edindiniz ki, kendi nefisleri için bile ne bir menfaate ve ne de bir zarara sâhip olamazlar. De ki: Hiç kör ile gören eşit olur mu? Veya karanlıklar ile aydınlık eşit olur mu? Yoksa Allah’a öyle ortaklar mı kıldılar ki, onlar da Allah’ın yarattığı gibi yarattılar da artık bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Herşeyin yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Ve o, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.

16. Resûlüm!. O inkârcılara, Allah’ın mâbudluğunu düşünmeyen gâfillere (de ki: Göklerin ve yerin Rab’bi kimdir?.) bunların ve bunlarda bulunanların yaratıcısı, sahibi, işlerinin idârecisi kimdir?. Bir kere bunu düşünmeli değil misiniz?. Yüce Resûlüm!. O gâfilere (de ki:) Bütün onların Rab’bi yalnız (Allah’tır) O’ndan başka Âlemlerin Rabbi yoktur. Siz de bunu vakit vakit itiraf edersiniz. O halde Yüce Resûlüm!. Onlara (de ki: O’ndan) o âlemlerin Rab’binden (başka dostlar nil edindiniz ki) bir takım putları Tanrı sanarak kendilerine tapındınız ki, onlar (kendi nefisleri için bile ne bir faydaya ve ne de bir zarara sâhipolamazlar) onlar kendileri için ne bir menfaat sağlayabilirler ve ne de kendilerine yönelen bir zararı def etmeye güç yetirebilirler. Artık ey putperest insanlar!.Sizlere ne fâideleri olabilir ki, onlara tapınıyorsunuz?. Bir kere düşünmeli değil misiniz?. Yüce habibim!. O gâfillere (de ki: Hiç kör ile gören aynı olur mu?.) Yani: Hiç bilen ve gören bir Yüce Yaratıcı ile bilmekten, görmekten mahrum, âdi bir mahlûk eşit midir. Öyle bir mahlûka tapılabilsin veya hakikatları görmeyen, hakiki mâbudunu tanımayan bir kâfir ile Hakkı tanıyan yüce Mâbud’a kullukta bulunan bir mü’mineşit midir?. Elbette eşit değildir. Kâfir, hidâyetyolunu görüp tâkibetmekten âciz bulunmaktadır. Bir mü’min ise hidâyetyolunu takibederek bir ebedî saadet sahasına erişecektir. (Veya karanlıklar ile aydınlık eşit olur mu?.) Elbetteki eşit olamaz. Evet.. Küfr ve sapıklıktan ibaret olan şeyler ile sırf hidâyet olan Allah’ı birleme ve imân arasında eşitlik düşünülemez. Küfr ve sapıklık, insanı karanlıklar içinde bırakır, mahveder. Allah’ı birlemek ve hakikî imân ise insanı bir selâmet ve saadet sahasına kavuşturur, onu ebedî, mutlu bir hayata ulaştırır. Artık nasıl olur da böyle bir aydınlık dururken öyle karanlıklar tercih edilebilir?. Ey Yüce Peygamber!. (Yoksa) o kâfirler (Allah’a öyle ortaklar mı kıldılar ki) yani: Kendileri de öyle bir iddiada, bir kanaatte bulunamazlar ki, (onlar da) o ortaklarda (Allah’ın yarattığı gibî yarattılar da) meselâ: Onlar da gökler gibi .yerler gibi, güneş ve ay gibi şeyleri yoktan var ettiler de (artık onlara) o müşriklere (bu yaratma birbirine benzer mi göründü) yani: Allah Teâlâ’nın yaratması ile o’na ortak koştukları şeylerin bu yaratmaları arasında bir benzerlik mi meydana geldi de artık Allah’ın neleri yaratmış olduğu ile bunların neleri yarattıklarını birbirinden ayırt edemez oldular!. Ve onları da bu yaradılışlarından dolayı ibâdete lâyık gördünüz!. Halbuki, böyle bir benzerlik meydana gelmiş değildir, o putların böyle birşeyi yaratamıyacağını siz de bilirsiniz. Artık o putlar, ibâdete nasıl lâyık olabilirler?. Ey Yüce Resûlüm!. Hakkı ortayaçıkarmak ve kendilerini ikaz ve irşâd için o müşriklere (de ki: Herşeyin yaratıcısı Allah Teâlâ’dır) O’ndan başka yaratıcı yoktur ki, ibâdete lâyık olabilsin (ve o) Kâinatın yaratıcısı (birdir) ilâhlığında, rablığında tektir, birliğe sahiptir. Ve o Yüce Yaratıcı (kahredicidir) isterse bütün kâinatı mahv ve perişan edebilir. Müşrikleri elbette kahredecek ve cezalandıracaktır. Artık öyle Allah’ın kahrından kendilerini kurtaramıyacak olan bir takım putlara ve mahlûk kimselere nasıl ilahlık ve mâbudluk sıfatı verilebilir?. Onlara nasıl ibâdet edilebilir. Bunu her akıllı kimse düşünüp anlayamaz mı?. Bütün insanlar, Kâinatın Yaratıcısının kudret eserlerini düşünüp nurlu bir vicdana kavuşmalıdırlar.

17. Gökten bir su indirdi ve vadiler kendi hacimlerince sel olup akmaya başladı. Sel de hemen kendi üzerine çıkan bir köpüğü yüklendi ve bir süs veya bir eşya yapmak isteğiyle ateşte erittikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah Teâlâ Hak ile bâtıla böyle misâl verir. İmdi o köpük atılarak gidiverir, insanlara fâide veren şey ise o yerde sâbit olarak kalır. İşte Allah Teâlâ böylece misaller getirir.

17. Bu mübârek âyet, küfr gibi zararlı, fâideden uzak, yok olmaya mâruz olan şeyler ile imân gibi çok fâideli, ebedî selâmete sebep, tercihi kurtuluş vesilesi olan fiil ve davranışların arasındaki farkı hoş bir misâl yoluyla beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri (Gökten bir su indirdi) semâ tarafından, bulutlardan yağmur yağdırdı (da vadiler kendi hacimlerince) kendi kapasitelerine göre veya insanlara faydalı olup zararlı olmayacak bir derecede (akmaya başladı) o yağmur suları sel kesilerek akıverdi. O (sel de hemen kendi üzerine çıkan bir köpüğü) temiz olmayan, faydasız çörçöpten ibâret şeyleri (yüklendi) işte bu bir misâl (ve) yine bunun gibi diğer bir misâl: Şöyle ki:insanların (bir süs) meselâ: Bir altın yüzük veya bilezik yapmak arzusiyle (veya bir eşya) meselâ: Kendisinden istifâde edilecek bir kap veya bir silâh (yapmak isteğiyle) ateş yakıp (üzerinde erittikleri) Altun, gümüş, bakır, demir gibi yerdeki (madenlerden de onun gibi) sellerin üzerindeki köpük gibi (bir köpük) faidesiz, atılması lâzım gelen bir posa meydana gelir. (İşte) Bunlar birer misâl. (Allah Teâlâ Hak ile bâtıla böyle misâl verir.) yani: Hak, imân, İslâm ahlâkı ve benzeri hususlar, kamuya fâideli olan su gibidir veya o süs veya eşya yapılacak kıymetli maden gibidir. Bâtıl ise yani: Küfr ve gayrimeşru olan herhangi bir fâni varlık ise suyun veya madenin üzerinde meydana gelen faidesiz, bilâkis zararlı, hayata muhalif bir köpük, bir posa gibidir ki, onun atılması gerekmektedir. (İmdi o küpk atılarak gidiverir) ondan kimse yararlanamaz, onun atılması umumun selâmeti adına tercih edilmelidir. (İnsanlara fâide verecek şey ise) meselâ: Su gibi, veya süs takımı veya eşya gibi madenî şeyler ise (artık yerde sâbit olarak kalır) ondan herkes istifâde eder. (İşte Allah Teâlâ böylece) güzel, enteresan, ibret verici (misaller getirir) tâki, ey insanlar!. Bu misâllerden istifade ederek hayatınızı düzenleyesiniz, fâideli olup olmayan şeyleri tanıyasınız, ebedî istikbalinizi temin etmiş olasınız. Evet.. Küfr, isyân ahlâksızlık birer zararlı köpük gibidir ki, bunları atmak, bunlardan kaçınmak genelin selâmeti icabıdır. İmân ile güzelce amel ve ahlâkî faziletler, hayatın kaynağı olan su gibidir, ictimâî hayatı süsleyen, düzenleyen süs takımı gibidir, kendisinden hakkıyla istifâde olunacak pek kıymetli eşya gibidir. Artık aklı başında olan bir insan nasıl olur da imâna, salih âmellere, güzel ahlâka aykırı hareketlere cür’et edebilir?.

18. Rab’lerine Cenâb-ı Hak’kın davetine uyanlar için bir güzellik vardır. O’na uymamış olanlar için de yeryüzünde olan şeylerin hepsive bir misli de beraber olacak olsa idi elbette kendilerini azaptan kurtarmak için hepsini fedâ ederlerdi. İşte onlar ki, hesabın en kötüsü kendileri içindir ve onların dönüp girecekleri yer cehennemdir. Ve o ne fenâ bir yataktır.

18. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın davetine uyanlarla uymayanların akıbetlerini bildiriyor. İlâhî davete uyanların hakikatı gören, aydın zâtlar olduklarına ve pek güzel mükâfatlara kavuşacaklarına, bu dâvete uymayanların da mânen kör olup kendilerini Allah’ın azabından hiç bir şekilde kurtaramayacaklarına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Rab’lerine) yani: Âlemlerin Rabbinin davetine (uyanlar için) Allah’ın birliğini, 1 – 12. Muhammed’in peygamberliğini tasdik edip Kur’an-ı Kerim’in temsil yoluyla beyân buyurduğu hakikatları idrake çalışarak yüceltmeye vicdanı aydınlatmaya gayret eyleyenler için (bir güzellik vardır) çok güzel, yokluktan korunmuş, pek muazzam bir menfaat vardır ki, o’da cennettir, Allah’ı görme nîmetine kavuşmaktır, (o’na) o dâvete (uymamış olanlar içinde) yani inatçı bir vaziyet alarak Rabbânî daveti kabul etmemiş, öyle pek yüce bir hakikate karşı, inkâra cür’et göstermiş kâfirler için de üç nev’î azap vardır. Şöyle ki: (Yeryüzünde olan şeylerin) bütün malların, servetlerin (hepsi ve bir misli de beraber olacak olsa idi) hepsine birden sâhip bulunsalar idi kendilerini azaptan kurtamak için tümünü birden (fedâ ederlerdi) kendilerini uhrevî azaptan bu şekilde kurtarmaya çalışırlardı. Ne yazık ki, bu mümkün değildir. Bu durum, onların hakkında, birinci nev’i bir azaptır. (İşte onlar ki) O hak davete uymamış olanlar yok mu (hesabın en kötüsü kendileri içindir) ahirette en şiddetli bir hesaba tâbi olacaklardır. Bu da onların hakkında ikinci nev’î bir azaptır. (Ve onların dönüp gidecekleri yer cehennemdir.) Çünki, onlar dünyaya dalmış, Cenâb-ı Hak’ki unutmuş, bütünhayatlarını dünyada küfr ve isyân ile geçirmiş kimselerdir, İşte bu da onların hakkında üçüncü nev’î ve daimî bir hazaptır, bir cezadır, (ve) O cehennem (ne kötü bir yataktır) ne müthiş bir kalınacak yerdir. Onlar orada ebediyen azap görüp duracaklar, bütün bunlar küfrün bir neticesidir.

19. Sana Rabbinden indirilmiş olanın şüphesiz hak olduğunu bilen kimse o kör olan kimse gibi midir? Bunu Ancak akıl sahipleri anlarlar.

19. (Ya o kimse ki) O imân sahibi olan mübâret zât ki, Hz. Hamza veya Ammar Radiyâllüh Anhümâ gibi muhterem sahabî ki, (sana Rab’binden indirilmiş) Cibrili Emin vasıtasiyle inzâl buyurulmuş (olanın) Kur’an’ı Kerim’in (şüphesiz hak olduğunu bilir) onun hakikaten ilâhî bir kitap olduğunu tasdik eder, artık bu mübârek zât; (o) Ebu Cehil gibi (kör, olan) bâsiret gözü kör, yani ilâhî âyetleri görüp anlamaktan mahrum bulunan (kîmse gibi midir?.) elbette değildir. Hiç aydınlık ile karanlık aynı olur mu?. Bunların aralarındaki farkı (ancak akıl sahipleri) güzelce düşünen, tefekkür eden zâtlar (idrâk ederler) bundan yararlanırlar.

§ Bu âyeti kerime’nin Hz. Hamza ile Ebu Cehil veya benzerleri hakkında nâzil olduğu rivâyet olunuyor. Maamafih hükmü geneldir.

20. Onlar ki, Allah Teâlâ’nın ahdini yerine getirirler ve verdikleri sözü bozmazlar.

20. Bu mübârek âyetler, hakikaten akıllı, düşünen ve imân şerefine ulaşan zatların vasıflarını, ahlâkî olgunluklarını bildiriyor. Onların ne gibi iltif atlara, müjdelere ulaşmış, ne gibi yüce ve ebedî nimetlere kavuşmuş olacaklarını şöylece beyân buyuruyor. (Onlar ki) O güzel vasıfları şöylece beyân olunan zâtlar ki, (Allah Teâlâ’nın ahdini yerine getirdiler) üzerlerine aldıkları vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar, ruhlar âleminde itiraf etmiş oldukları Allah’ın rablığını tasdikdedevam ederler (ve verdikleri sözü bozmazlar) imânlarında, sözlerinde, antlaşmalarında doğruluktan ayrılmazlar.

21. Onlar ki, Allah Teâlâ’nın gözetilmesini emrettiği şeyi gözetirler ve Rab’lerinden sakınırlar ve kötü hesaptan korkarlar.

21. Evet.. (Onlar ki,) O doğru, sebat eden zâtlar ki (Allah Teâlâ’nın gözetilmesini) terk edilmeyip uyulmasını (emrettiği şeyi gözetirler) bütün Peygamberlerin aralarını ayırmayı? hepsine de imân ederler, sıla-i rahme (ana, baba ve yakınları ziyaret etmeye) riâyet ederek akraba arasındaki bağı muhafazaya çalışırlar, bütün insanların haklarını gözetirler, kalplerini daimâ güzel inanç ile, duygular ile aydınlatır dururlar (ve Rablerinden sakınırlar) Kâinatın Yaratıcısının kudretini, heybetini, azametini düşünerek bir hürmet ile korku ve ürperti içinde yaşarlar, ona isyan etmekten kaçınırlar. (Ve) O muhterem zâtlar (kötü hesaptan korkarlar) kıyametteki hesabı düşünerek titrerler, daha öyle bir hesaba çekilmeden kendi nefislerini muhasebe altına alırlar, hallerini ıslaha çalışırlar ve kötülüğe meydan vermezler.

22. Ve onlar ki, Rab’lerinin rızasını isteyerek sabretmişlerdir ve namazı doğruca kılmışlardır ve kendilerine rızıklandırdığımız şeylerden gizlice ve açık olarak harcamada bulunmuşlardır ve kötülüğü iyilik ile savarlar, işte onlar için bu dünyada iyi bir âkıbet vardır.

22. (Ve onlar ki) O takva sahibi müminler ki (Rablerinin rızasını isteyerek) nefislerinin kötü eğilimlerine karşı direnç göstermek ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmak hususunda ve takdir edilen bâzı belalara, musibetlere karşı tahammül göstermek suretiyle (sabr etmişlerdir) Allah’ın takdirine râzı bulunmuşlardır. (Ve namazı) Farz ve nafile olan herhangi namaz vazifesini (doğruca kılmışlardır) rükün ve şartlarına güzelce riâyette bulunmuşlardır. (Vekendilerini rızıklandırdığımız şeylerden) nimetlerden, servetlerden (gizlice ve açıkça harcamada bulunmuşlardır) meselâ: Zekâtlarını, sadakalarını fakirlere gâh açıkça ve gâh gizlice vermişlerdir. Bir suçlamadan kurtulmak veya başkalarına uyulması gereken, bir örnek olmak için zekâtı açıkça vermek uygundur. Fakat böyle olmayınca gizlice vermek daha iyidir. Tâki, fakirin utanmasına veya kendisinin gösterişte bulunmuş olmasına meydan verilmiş olmasın. Sadakaların da gizlice verilmiş olması daha iyidir. (Ve) O zâtlar (kötülüğü iyilik ile savarlar) yani: İnsanlık icabı bir kusur yapmış olunca arkasından bir iyilik, bir güzel âmel yaparak Cenab’ı Hak’tan af taleb ederler. Ve birine hiddetlenince hemen yumuşakça bir vaziyet alırlar. Bir kimseden bir kötü söz işitince kendileri güzel bir söz ile karşılıkta bulunurlar. Bir zulm görseler onu affa çalışırlar. Kendilerini yakınları gelip ziyâret etmedikleri hâlde onlar gider ziyarette bulunurlar (işte onlar için) öyle yüksek amel, güzel ahlâk sahipleri için (bu dünyada iyi bir âkibet vardır) onlar dünyada güzel bir istikbâle kavuşurlar, güzel bir sona ulaşırlar.

23. Adn cennetleri vardır ki onlara gireceklerdir ve babalarından ve eşlerinden ve çocuklarından salih olanlar da beraber melekler de onların üzerine her kapıdan giriverirler.

23. Evet o zâtlar için (Adn cennetleri) vardır ki, (onlara gireceklerdir) yani: Onlar için içlerinde sürekli kalacakları cennetler takdir edilmiştir. (Ve) o cennetlere kendileriyle beraber (babalarından ve <eşlerinden ve çocuklarından) yani: Babaları, anaları, kardeşleri vesâire gibi bütün yakınları olup (salih olanlar da) beraber gireceklerdir. Bu da onların haklarında başka bir ilâhî lütuftur. Bir kimse elbette o gibi yakınlarının da kendi yanında bulunmalarını arzu eder. Binaenaleyho yakınlar da madem ki, iyi hal sahipleridir, ibâdet ve itaat hususunda dereceleri nisbeten aşağı bulunsa da yine o zatlara bir lûtf ve ikram için katılmış olacaklardır. Hattâ deniliyor ki: Onların öyle toplanarak birbirlerine kavuşmaları, dünyadaki hâllerini anmaları, sonra da öyle muazzam nimetlere kavuşmaları kendileri için çok büyük bir zevk ve sevince vesîle olacaktır. Ne bahtiyarlık!. Hattâ (melekler de onların üzerlerine her kapıdan giriverirler) cennetlerin kendilerine mahsus pek kıymetli mücevherlerden yapılmış birçok kapıları vardır ki, meleklerin cennet ehlini ziyâret etmek ve müjetelemek için o kapılardan vakit vakit girmeleri de o cennette oturan zâtlar için başkaca bir hürmet vesilesi ve ferahlıktır.

24. Derler ki sabrettiğinizden dolayı üzerinize selâm olsun. Artık dünya yurdunun sonu, ne güzeldir!

24. Bu mübârek melekler, cennetlere kapılarından girer de o muhterem cennet ehli için derler ki: Ey mutlu zâtlar!. (Sabrınızdan dolayı) Dünyadaki dinî vazifelerinizi güzelce yapmaya çalışıp bir takım sıkıntılara katlanmış olmanız sebebiyle (üzerinize selâm olsun) sizi selâmetin devamiyle müjdeleriz, bu kavuştuğunuz muazzam nimetler aslâ yok olmayacaktır. (Artık) Bu cennetler, bu azîm nîmetler (ne güzel yurdun âkıbeti) işte bütün bu nimetler, dünyadaki sabrınızın, kulluk vazifelerinizi yerine getirmenizin bir neticesi, bir mükâfatıdır. Ne muazzam ilâhî bir lûtuf!. Artık insanlar, böyle ebedî bir selâmete, saadete nâil olmak için daha bu dünyada iken Allah’ın dinine sarılarak güzelce âmellerde, hareketlerde bulunmalı değil midirler?.

25. Ve o kimseler ki. Allah’a verdikleri sözü pekiştirdikten sonra bozarlar ve Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyi terkederler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte lânet onlaradır. Yurdun kötüsü de onlaradır.

25. Bu mübârek âyetlerde kabul ve tercih etmiş oldukları sözlerine ve Cenab’ı Hak’kın emirlerine riâyet etmeyen bedbaht kimselerin pek kötü akıbetlerini bildiriyor. Daima değişikliğe uğrayan dünya hayatının âhiret hayatına göre bir öneme sâhip olmadığını ihtar ediyor ve Rasûlü Ekrem’in peygamberliği binlerce âyet ile ortada iken başka bir alâmet isteyen kâfirlerin sapıklığa düşmüş olduklarını, hakkı kabul edenlerin ise hidayete, kalp sükûnetine kavuşmuş olduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Söz ve antlaşmaya riâyet edenlerin güzel âkibetleri beyân olunmuştur. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki. Allah’ın ahdini) imân ve tasdik edilmesi icâbeden esaslara âit tekliflerini kabul ve itiraf ile pekiştirdikten (takviye ettikten sonra bozarlar) ona muhalefette bulunurlar (ve Allah’ın gözetilmesini) riâyet edilmesini hakkında hürmet ve riâyette bulunulmasını (emrettiği şeyi terkederler) meselâ: Yüce Peygamberlerin aralarını ayırmayıp hepsini de tasdik ile yükümlü oldukları halde onların hepsini veya bir kısmını inkârda bulunurlar, akrabaların haklarına, mü’minlerin hukukunu gözetmekle mükellef bulundukları halde bunları gözetmezler (ve yeryüzünde fesat çıkarırlar) meselâ: Zulm ederler, insanların kalplerini yanlış fikirler ile coşturmaya çalışırlar, halkı hak’ka aykırı ve bâtıl şeyleri kabule teşvikte bulunurlar. (İşte lânet onlaradır) Allah’ın rahmetinden uzak düşecek olan, onlardır. (Yurdun kötüsü de onlaradır) dünyanın kötü akibeti veya cehennem azâbı onlara yöneliktir. Artık bir insan kendisini böyle müthiş bir âkibete, felâkete uğratacak olan kâfirce hareketlerde bulunmalı mıdır?. Her insan, buny düşünmeli değil midir?. Geçici dünya varlığına o kadar kapılarak ebedî hayatı, ebedî bir âlemi düşünmemek nasıl uygun olabilir?.

26. Allah Teâlâ dilediğine rızkını bollaştırır ve daraltır. Ve onlar dünya hayatı ile sevindiler.Halbuki, dünya hayatı ahiretin yanında geçici bir faydadan başka birşey değildir.

26. (Allah Teâlâ) Bu dünyada (dilediğine rızkını bollaştırır,) kendisini büyük bir nimete, servete kavuşturur, dilediğinin rızkını da (daraltır) ve bir şahsı da bir müddet geniş bir varlığa, bir müddet de büyük bir ihtiyaca uğratır. Yine bazen bir kâfiri büyük bir servete kavuşturduğu halde bir mü’mini ihtiyaç içinde bırakmış olabilir. Bütün bunlar birer hikmete dyanmaktadır, bu imtiham âleminin gereğidir. Artık bu fâni dünya varlığına güvenerek kulluk vazifesini unutmak nasıl uygun olabilir. (Ve) Halbuki, (onlar) Mekke’deki müşrikler (dünya hayatı İle sevindiler) ellerinde bulunan çabucak yok olucu varlığa bakarak cahilce ve kendini beğenmişce bir sevince dalmış, kulluk ve şükran vazifelerini düşünmez bulunmuşlardır. (Halbuki dünya hayatı) Bütün varlıklariyle beraber (ahiretin yanında) uhrevî hayata göre (bir metâdan) âdi, çabukça yok olmaya mahkûm bir menfaatten (başka bir şey değildir.) Artık akıllıca düşünen bir kimse böyle geçici, ehemmiyetsiz bir menfaat, bir varlık karşılığında ebedî, muazzam menfaatleri nasıl fedâ edebilir?, İnsan bu dünyada iken bir nimete ulaşırsa onu kendisine ihsan eden Yaratıcısını düşünmeli, ona şükr’etmelidir. Yoksa herhangi bir dünya nîmetini elde edip de onunla gururlanmak, artık hakikî istikbalini düşünmemek, dinî vazifelerini terketmek nasıl uygun olabilir?. Birgün kendisinden o nîmetin mahvolup gideceğini hiç düşünmez mi?.

27. Ve kâfîr olanlar derler ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmiş olmalı değil mi idi? De ki: Muhakkak Allah Teâlâ dilediğini sapıklığa düşürür ve hak’ka yönelen! de kendisine hidâyet eder.

27. (Ve) Peygamber zamanındaki (kâfirler derler ki, ona) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (Rab’binden) Kerem Sahibi Yaratıcı tarafından (bir mucize) bir açık alâmet (indirilmiş olmalıdeğil mi idi?.) O da Hz. Musa’nın asası gibi, yedi beyzâsı gibi apaçık bir mucizeye sâhip olmalı idi. Halbuki, Rasûlü Ekrem’in mucizeleri daha yüce, daha ebedî idi. Öyle olduğu halde onu takdir edemiyor, başka bir alâmet istiyorlardı. Cenâb-ı Hak’ta o Yüce Peygamberine emrediyor ki: Resûlüm!. O inkârcılara (de ki: Muhakkak Allah Teâlâ dilediğini sapıklığa düşürür.) herkesin kabiliyetini, iradesini neye sarfedeceğini ezeli ilmi ile bilir. Kullarının yaratılış kabiliyetlerini, hidâyet yoluna sarfedip etmeyeceklerini de tamamen bilir. Artık hidaet yolunu tercih etmeyenleri sapıklığa düşürür. Onlar nice mucizeler gördükleri halde yine kendilerini küfürden, inkârdan geri alamazlar, gösterilecek mucizelerden istifade edemezler. (ve) Kerem Sahibi Yaratıcı (hak’ka yöneleni de) yaratılış kabiliyetini güzelce kullanarak hakikatı göreni, açık delilleri, âyetleri güzelce düşünüp hak’ka yöneleni de (kendisine) kendi ilâhî dinine (hidâyeteder) sevkeder ve kavuşturur. Binaenaleyh öyle fazla alâmetler istemekle meşgul olmamalıdır. Ancak mevcut eşsiz eserleri, âyetleri nazarı dikkate almalıdır, Cenâb-ı Hak’ka yalvararak ondan hidâyet talebinde bulunmalıdır.

28. Onlar o zatlardır ki, Allah’ın zikriyle kalpleri mutmâin olduğu halde imân etmişlerdir. Haberiniz olsun ki, Allah’ın zikriyle kalpler mutmâin olur.

28. Evet.. Olar, o hak’ka yönelenler (O zatlardır ki) onlar (Allah’ın zikriyle) Cenâb-ı Hak’kın kutsî varlığını düşünmekle, o husustaki delilleri dikkate almakla, onun rahmet ve bağışını niyâz etmekle veyahut Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini dinlemekle (kalpleri mutmain) sükûnet bulup, vicdan ızdırabından uzak (olduğu halde imân etmişlerdir.) Kendilerinde hiçbir şüphe kalmamıştır. Bununla beraber bu gibi zâtlar, Allah’ın büyüklüğnü düşünürler, ona karşı kulluk vazifelerinihakkıyle yapabileceklerini kestiremezler, kendilerinden insanlık icabı bir kusur ortaya çıkabileceğini düşünerek kalplerinde bir Allah korkusu tecelli eder ki, bu da onların imânlarındaki olgunluktan doğar. Nitekim Enfâl Sûresindeki

Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen… kimselerdir. (8/2) âyeti kerimesi bunu bildirmektedir. Artık Ey müminler!. (haberiniz olsun ki. Allah’ın zikriyle) başkasının değil ancak o Yüce Yaratıcı’nın kudret ve büyüklüğünü, lûtf ve keremini düşünmek ve kutsamakla (kalpler mutmâin olur) vicdanlarda kesin bilgi meydana gelir, ruhlarda bir sükûnet, bir itimad, bir ferahlık tecellî eder durur. Ne mutlu öyle yüce bir ruh haline kavuşan mü’minlerin hâline!.

29. O kimseler ki, imân ettiler ve iyi amellerde bulundular, kurtuluş ve selâmet onlara, dönüp gidilecek güzel bir yurt da onlara…

29. Bu mübârek âyetler, samimi olarak imân eden ve salih amellerde bulunan zatların kavuşacakları mükâfatlara işâretediyor. Rasûlü Ekrem’in de geçmiş ümmetler gibi bir ümmete Peygamber gönderilmiş olduğunu ve inkâr edenlere karşı rahman olan Allah Teâlâ’dan başka bir mabut olmadığını beyân ile mükellef bulunduğunu bildiriyor. Ve Kur’an’ı Kerim’in ne büyük bir mucize olduğunu ve Cenâb-ı Hak’kın dileyecek olsa bütün halkı hidayete eriştirebileceğini ve o kâfirlere ergeç bir felâketin geleceğini şöylece beyân buyurmaktadır. (O kimseler ki) O Allah’ı zikretmekte kalpleri mutmain olan zâtlar ki (imân ettiler) kalplerinde imân nuru parlayıp durdu (ve iyi amellerde bulundular) namazlarına, niyâzlarına ve diğer dinîvazifelerine devam ettiler, işte asıl (kurtuluş ve selâmet onlara) mahsustur. Hayra; bağışa kavuşacak olan da onlardır. (Dönüp gidilecek güzel bir yurt da onlara) âittir. Onlar cennetlere girmek saadetine kavuşacaklardır.

30. İşte seni öylece bir ümmete gönderdik ki, onlardan evvel de nice ümmetler gelip geçmişlerdi. Sana vâhyettiğimizi onlara okuyasın. diye ve onlar rahmanı inkâr ederler. De ki: O benim Rabbimdir, o’ndan başka ilâh yoktur, ancak o’na tevekkül ettim ve son dönüş de ancak o’nadır.

30. (İşte) Resûlüm Ya Muhammed!. (Seni öylece) Senden evvel göndermiş olduğumuz Peygamberler gibi (bir ümmet içinde) birçok cemaatler arasında onlara Peygamber olarak (gönderdik ki, onlardan) o senin gönderildiğin ümmetten (evvel de nice ümmetler) bu dünyaya (gelip geçmişlerdir) onların hayatları, Peygamberlerine karşı ne gibi bir vaziyet almış oldukları tarihen sâbittir ve Kur’an’ı Kerim’i dinî hükmleri (onlara) o ümmetine (okuyasın) diye seni de bir Peygamber gönderdik. Halbuki, (onlar) o ümmetin fertlerinden olanlar (rahmanî inkâr ederler) rahmeti ve inâyeti pek geniş, herşeyi kuşatan Allah Teâlâ’nın rahman ismi celîli ile vasıflanmış olduğunu bilmezler. Habibim!. Onlara (de ki: O) inkâr ettiğiniz rahman (benim Rab’bimdir, o’ndan başka ilâh yoktur.) ilahlığa ve mâbutluğa sâhip olan ancak O Rahman sıfatını taşıyan ezelî yaratıcıdır. Ben (ancak o’na) o rahman ve rahîm olan mâbuduma (tevekkel ettim) bütün işlerimde o’na itimad eder bulunmaktayım (ve son dönüş de ancak o’nadir) ben de, siz de nihayet o ezelî yaratıcının huzuruna sevkedileceğiz, hakkımızda hükmedecektir. Veyâhut hepimizin tövbe ederek rahmetine, af ve bağışına müracaat edeceğimiz kutsal varlık, ancak o rahman sıfatiyle vasıflanmış olan Yüce Mabuddur.

§ Bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkındadeniliyor ki: Rasûlü Ekrem Mekke müşriklerine hitaben: “Rahmana secde ediniz” diye emredince onlar, “Rahman kimdir, biz onu bilmiyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur. Ve yine deniliyor ki: Ebu Cehil, Peygamber Efendimizin “Ya Allah!. Ya Rahman” diye duada bulunduğunu işitmiş, müşriklerin yanına gitmiş Muhammed -Aleyhisselâm-Hem Allah’a dua ediyor, hem de Rahman adındaki başka bir Allah’a duada bulunuyor, halbuki, biz Yemâme’nin Rahmanından başka bir rahman bilmiyoruz” demiş, bunun üzerine bu âyeti celile inmiş, Rahman’ın Cenabı Allah’tan başka bir ilâh olmadığı açıklanmıştır.

31. Ve eğer bir Kur’an ki, onunla dağlar yürütülmüş veya onunla yer parçalanmış veya onunla ölüler konuşturulmuş olsa idi işte bu Kur’an ile olmuş olurdu. Fakat bütün işler Allah’ındır. İmân edenler anlamadılar mı ki: Allah Teâlâ dileyecek olsa idi elbette bütün insanları hidâyete erdirirdi. Kâfirlere gelince onlara kendi kötü amelleri sebebiyle bir felâket isabet edip duracaktır. Veya Allah’ın vâdi gelinceye kadar o felâket yurtlarının yakınına inecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ verdiği sözden asla dönmez.

31. (Ve) Yüce Resûlüm!. (Eğer bir Kur’an ki) Herhangi bir ilâhî kitap ki, (onunla dağlar yürütülmüş) olsa (veya onunla yer parçalanmış) ırmaklar, çeşmeler meydana gelmiş bulunsa (veya onunla Ölüler söyletilmiş olsa idî) onun okunmasiyle ölüler yeniden hayat bularak konuşmaya başlamış bulunsa idi, işte bu sana indirilmiş olduğum Kur’an’ı Kerim ile olmuş olurdu. Bu Kur’an’ı Kerim, yüce bir kitabtır, Allah’ın nice kudret eserlerini içermektedir, bu Kur’an-ı Kerim sayesinde nice mânevî değişmeler meydana gelmiş, nice kalpler, ruhlar İslâm dinini kabul ile sonsuz rahmetlere kavuşmuştur. Bununla beraber o kaabiliyetsiz kâfirler böyle yüce bir harikameydanda iken yine imân nîmetine ulaşamazlar. Şunu da bilmelidir ki, (bütün emir. Allah’ındır) Cenab’ı Hak her şeye tamamen kaadirdir, mülkünde hikmetine göre tasarrufta bulunur, kulları hakkında onların tercihlerine göre irâde ve takdirde bulunmuştur. Kur’an ile öyle istenilen olağanüstü hâdiselerin meydana gelmemesi de o Hikmet sahibi’nin hikmeti gereğidir, eğer isteyecek olsa idi o hharikaları da derhal meydana getirebilirdi. Şüphesiz buna inanıyoruz. (Imân edenler anlamadılar mı?.) Elbette anlamışlardır (ki. Allah Teâlâ dileyecek olsa idi elbette bütün insanları hidayete erdirirdi) öyle istedikleri gibi büyük hârikaları vücude getirmekle bütün insanları hidâyete kavuşturabilirdi. Fakat böyle bir haldeki imân, zarurî, bir imân bir ümitsizlik imânı durumunda bulunmuş olurdu ki, bu makbûl değildir. Diğer bir yoruma göre de mü’minolanlar, bütün kâfirlerin imân etmeyeceklerin-den ümitsizliğe düşmemelidirler. O müminler de bilirler ki, Cenâb-ı Hak o kâfirlerin imanlarını, hidâyetlerini dileyecek olunca onlar da hidayete ulaşırlar. Nitekim vakit vakit nice dinsizler kanaat değiştirirek imân nimetine kavuşmaktadırlar. Bir de bazı mü’minler, kâfirlerin imâna gelmeleri için istedikleri hârikaların meydana gelmesini kalben temennîde bulunmuşlardı. İşte bu gibi zatlara karşı: âyeti cevap vermekte, kendilerini ikaz buyurmaktadır. (kâfirlere gelince onlara kendi kötü amelleri sebebiyle bir felâket isabete dip duracaktır.) Mutlaka kâfirlere veya Mekke’i Mükerreme’de bulunmuş olan müşriklere kendi küfrleri, Kur’an ile alay etmeleri, Cenab’ı Hak’kın Rahman sıfatınıinkârları yüzünden ergeç bir felâket, çeşit çeşit belâlar, şiddetli hâdiseler, esaret gibi musîbetler isabet edecektir. Nitekim daha sonra Mekke’i Mükerreme fethedilmiş, oradaki müşrikler lâyık oldukları akıbete kavuşmuşlardır. Diğer müşriklerin, inkârcıların da vakit vakit ne musibetlere uğradıklarını tarih kaydetmektedir. (Veya Allah’ın vâ’di gelinceye kadar) yani: Rasûlullah’ın zafere kavuşacağına dâir olan ilâhî vâ’din ortaya çıkmasına kadar veya Hz. İsa’nın yere inmesiyle müslümanların bütün kâfirler üzerine zafer ve galibiyete ulaşması anına kadar veyahut kıyâmetgününün meydana gelmesine kadar (o felâket) o takdir edilen müthiş mağlûbiyet, o kâfirlerin (yurtlarının yakınına gelecektir.) meselâ: Çeşit çeşit hastalıklara tutulacaklardır, çoluk çocukları, âileleri öldürülecek esaretlere düşebileceklerdir. Bir nice fâciaların kendilerini tamamen kaplayacağı endişesiyle bağırıp çağırmaya başlayacaklardır. Nitekim vakit vakit yer sarsıntıları, su tufanları yüzünden ne korkunç hadiselere uğramaktadırlar. Artık o inkâr edenler, böyle bir âkıbeti beklesinler. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ verdiği sözden dönmez.) böyle bir muhalefet, Allah hakkında imkânsızdır, O’nun şanına lâyık değildir. Cenâb-ı Hak’kın bütün buyurdukları gerçekleşecek, müslümanları rahmetine kavuşturacaktır, İslâmiyet’in yücelmesi hakkındaki ilâhî va’di de nihayet tecellî edecektir, ve nitekim de tecellî etmiştir. Mekke’i Mükerreme’nin fethi, İslâmiyet’in her tarafa yayılması da bu cümleden bulunmaktadır.

§ Bu âyeti kerîme: Rasûlullah’ın üzüntü ve kederini gidermek, mübârek kalbini takviye etmek kendisini müjdelemek gayesini de içermiş bulunmaktadır.

§ “Karla”; pek şiddetli şey, büyük bir belâ ki, isabet ettiği kimseyi ızdıraba sokar. Bir evinalanına ve bir yolun yukarısına da “karlatüddâr” “karlatüttarik” denilir. “Dâhiye” mânâsına da gleri ki belâ, meşakkat ve büyük iş demektir.

32. And olsun ki, senden evvelki Peygamberler ile istihzâda bulunulmuştu. Ben kâfir olanlara bir mühlet verdim, sonra onları yakaladım. Artık azap nasıl oldu!

32. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’e teselli vermek için diğer Peygamberlerle de alay edilmiş olduğunu ve öyle alay etmeye cür’et edenlerin de ne elem verici azaplara çarpılmış bulunduklarını bildiriyor. Ve o müşriklerin ne kadar cahilce harekette bulunarak aldanmış olduklarını, kendi küfrlerinin kendilerine ne kadar süslü gösterilmiş olduğunu ve onların nihayet ne kadar dünyevî ve uhrevî azaplara uğrayıp, himayeden mahrum kaldıklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Bir takım hârikaların meydana getirilmesini senden bir alay yoluyla isteyen müşriklerin o sözlerinden dolayı üzülme. (And olsun ki, senden evelki) birçok (Peygamberler ile) de kavimleri tarafından öyle (alay edilmişti.) O Peygamberler de sabr etmiş ve yine risalet ve peygamberlik vazifelerini yerine getirmeye devam buyurmuşlardı. Cenâb-ı Hak ise o kavimleri yine bir müddet yaşatmış, fakat onları nihayet lâyık oldukları müthiş akıbetlere kavuşturmuştur. İşte buyuruyor ki: (Ben) Yüce Yaratıcı o (kâfir) alay etmiş (olanlara bir mühlet verdim) haklarındaki cezayı bir müddet erteledim. Hallerini düzeltebilmeleri için müsait bir vakit bıraktım. (Sonra onları yakaladım) Devam edip durdukları küfr ve alay etmenin cezasına kavuşturdum. (Artık azap nasıl oldu?.) Onların haklarındaki ilâhî azâb-nekadar şiddetle meydana geldi. Bunu şimdiki müşrikler de bir düşünmeli değil midirler?. İşte Ey Yüce Resûl!. Seninle alay etmek alçaklığını gösteren kâfirler de ergeç böyle müthiş akıbetlere uğrayacaklardır. Artıksen üzülme. Cenab’ı Hak onların bütün kâfirce hâllerini bilmektedir. Buna inancımız tamdır.

33. Herbir nefisin kazandığını gözetleyip muhafaza eden mi öyle bir Âlim Yaratıcı’yı mı inkâr ediyorlar? Ve Allah için ortaklar edindiler. De ki: Onların adlarını söyleyiniz! Yoksa ona, o Kâinatın Yaratıcısına yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber vereceksiniz? Yoksa boş söz ile mi kendinizi aldatıyorsunuz? Belki kâfir olanlara kendi hileleri süslenilmiş oldu ve doğru yoldan alıkonuldular ve her kimi ki. Allah Teâlâ sapıttırırsa artık onun için bir hidâyet rehberi yoktur.

33. O kâfirler, Kâinatın Yaratıcısının kudret ve azametini hiç düşünmezler mi?. (Herbir nefsin) şahsın (kazandığını) hayır ve şer ile o şahsı (gözetleyip muhafaza eden mi) öyle bir Âlim Yaratıcıyı mı inkâr ediyorlar?. O Yüce Mâbud’u öyle fâide ve zarar verebilecek kudretten mahrum olan ve herhangi birşeyi bilmeğe güç yetiremeyen putları gibi mi sanıyorlar?. O ne cehâlet!. O kâfirler, öyle âciz, fâideden uzak putları (Allah Teâlâ için ortaklar edindiler) onları Cenâb-ı Hak’ka ortak koştular. Hiç düşünmediler mi ki; o putlar mâbudluk vasfına sâhip olabilirler mi?. Habibim!. O müşriklere (de ki: Onların) O putların bir kere (adlarını söyleyiniz) bakınız onların ne kıymetleri vardır?. Onların hakikî isimleri, mahiyetleri taşlardan, ağaçlardan, yaratılmış âciz, şuursuz şeylerden başka mıdır?. (Yoksa ona) O Kâinatın Yaratıcısına (yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber vereceksiniz?.) Bu ne mümkün, şüphe yok ki, o Yüce Yaratıcı herşeyi hakkıyla bilmektedir. O putların da ne kadar âdi bir mahiyetde bulunduğu o hikmet sahibi mâbud tarafından tamamen bilinmektedir. (Yoksa) Ey müşrikler!, (boş söz ile mi) kendinizi aldatıyorsunuz?. O putların Cenâb-ı Hak’ka ortak olamayacakları kesin olarak sâbit iken siz bir delile, bir aklî delile dayanmaksızın sâde bir lâf ile mi, yalnız babalarınızı taklid ilemi o putlara mâbutluk isnat ediyorsunuz?. Ey müşrikler!. Sizin bu iddianız ne kadar önemsiz! (Belki) Öyle (kâfir olanlara kendi hileleri) öyle Cenab’ı Hak’ka ortak olamayacak şeyleri ortak kabul etmeleri hususundaki lâkırdıları, bâtıl iddiaları, müslümanlara karşı hilekârca bir vaziyet almaları (süslenilmiş oldu) onlara bu lâkırdıları, bu hileleri, bu kötü inançları insan ve cin şeytanları tarafından süslü gösterilmiş bulundu. (Ve) O müşrikler böylece (doğru yoldan alıkonuldular) hidâyet yolundan uzak düşürüldüler, kendi kötü hareketlerinin cezasına kavuşmuş oldular. Evet.. (Ve her kimi ki. Allah Teâlâ saptırırsa) herhangi şahıs ki, kendi kötü iradesinden dolayı hidâyet yolundan Allah tarafından men edilirse (artık onun için) öyle saptırılmış bir şahıs için (bir hidâyet rehberi yoktur) onu hiçbir mahlûk hidâyete götüremez. Allah’ın takdirine hiçbir şey engel olamaz.

34. Onlar için dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret âzabı ise elbette daha meşakkatlidir ve onlar için Allah’tan hiçbir koruyucu da yoktur.

34. (Onlar için) Öyle müşrikler hakkında (dünya hayatında bir azap vardır.) onlar öldürülürler esir edilirler, ihanete uğrarlar, vakit vakit musibetlere tutulurlar. Fakat onların hakkındaki (ahiret azâbıise elbette daha meşakkatlidir) o dünya hazabına benzemez. Ondan çok fazla kuvvetlidir, şiddetlidir ve süreklidir. (Ve onlar için) Öyle müşrik şahıslar için (Allah’tan) Cenâb-ı Hak’kın âzabından, kahrının pençesinden kendilerini kurtarabilecek (hiçbir koruyucu da yoktur.) Onları artık tutunacakları dünyevî ve uhrevî âzaplardan koruyacak, himaye edecek bir yardımcı bulunamaz. İşte şirk ve küfrün cezası!. Halbuki, onlar güzelce düşünüp Hz. Peygamber’in nasihatlarını kabul etmiş, imân şerefine kavuşmuş, zühd ve takva ile vasıflanmış olsalar idi ne kadar büyük ebedî nimetlere, cennetlere ulaşırlardı.

35. Takva sahiplerine vadolunan cennetin özelliği (şudur) onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri daimîdir. İşte o, cennet sakınanların sonudur. Ve kâfirlerin sonu ise ateştir.

35. Bu mübarek ayetler, mü’min ve takva sahibi olan zatların ulaşacakları muazzam nimetleri, inkarcıların da kötü sonlarını bildiriyor. Kendilerine kitap verilmiş olanların iki guruba ayrılıp bir grubun Kur’an-ı Kerim’in inişiyle kalpleri ferahlamış olduğu halde diğer gurubun da bazı ayetleri inkar eylemekte bulunduğunu haber veriyor. Ve Rasulu Ekrem’in ne ile emrolunmuş bulunduğunu ve Kur’an-ı Kerim’in arap lisanı üzere indirilmiş bir hükümler topluluğu olduğunu, öyle bir takım inkarcıların arzularına uymanın ise ne kadar helak edici olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki : (Takva sahiplerine) Allah Teala’dan korkan, onun hükmlerine riayet eden mü’minlere Allah tarafından (va’d olunmuş olan cennetin özelliği) sahipolduğu, güzel, büyük sıfatı, vaziyeti bir cennet gibidir ki (onun) o cennetin özelliklerinden olmak üzere (altından ırmaklar akar) lezzetli, şeffaf sular akar ve onun (yemişleri ve gölgeleri daimidir) öyle dünya bahçelerinin bostanlarının meyveleri, sebzeleri gibi geçici değildir. Ve orada daimi hoş bir gölgelik vardır. Yani o cennette sıcaklık, soğukluk, zulmet gibi şeyler yoktur. Onun hoş gölgesini giderecek güneş gibi, ay gibi bir şey mevcut değildir. (İşte o) bildirilen, öyle üç seçkin özelliğe sahip olan cennet (sakınanların) küfr ve şirkten kaçınanların (akıbetidir.) Onlar böyle bir akibet ve saadete kavuşacaklardır. (Ve kafir olanların akıbeti de ateştir) Cehennemdir, ondan başka bir şey değildir. Takva sahipleri için ne büyük müjde, dinsizler için de ne büyük bir ihtar!..

36. Ve kendilerine kitap vermiş olduklarımız, sana indirilmiş olan ile sevinirler ve muhtelif guruplardan öylesi de vardır ki, o indirilmişolanın bazısını inkâr ederler. De ki: Ben ancak emrolundum ki: Allah’a ibadet edeyim ve o’na ortak koşmayayım. O’na dâvet ederim ve dönüşüm o’nadır.

36. (Ve kendilerine kitap vermiş olduklarımız) yani : kendilerini dini vazifelerinden haberder etmek için Peygamberleri vasıtasiyle semavi kitaplara ulaştırdığımız zatlar ki, bunlardan maksat, bir görüşe göre Peygamberin ashabı kiramıdır, kitaptan maksat da Kur’an-ı Kerim’dir. Diğer bir görüşe göre de bu zatlardan maksat, kitap ehli denilen Yahudi’lerden ve Hıristiyanlardan İslamiyet’i kabul eden zatlardır ki, Abdullah İbni Selam ile arkadaşları gibi. Hatta deniliyor ki : Bu ayeti kerime’nin inişi zamanında Hıristiyanlardan seksen zat müslüman olmuşlardı ki : Kırkı Necran, sekizi Yemen, otuz ikisi de Habeşe ahalisinde bulunuyordu. İşte bu gibi zatlar Habibim!. (sana indirilmiş olan ile) Kur’an-ı Kerim ile (sevinirler) çünki Kur’an’ın ineceği, Tevrat’da ve İncil’de vadedilmişti. Onun içerdiği Allah’ın birliğine, peygamberlik ve risalete, ahirete ve peyfgamberlerin hayatlarına dair ayetler okundukça büyük bir kalp ferahlığına kavuşurlar. (Ve) Bununla beraber (muhtelif guruplardan) Yahudi’lerin, Hırıstiyanların ve diğerlerinin aralarında, öyle cemaatlerde (öylesi de vardır ki, o indirilmiş olanın) Kur’an ayetlerinin haber verdiklerinden (bazısını inkar ederler) Akıb gibi, Kab İbnül Eşref gibi kafirler de Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği bir takım hakikatları, yürürlükten kaldırdığı hükümleri, Allah’ın birliğine ait ayetleri, yeni bildirien dini hükümleri Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmadığına ait Kur’an’ı açıklamaları inkarda bulunur dururlar. Resulüm!. O gibi inkarcılara (de ki : Ben ancak emrolundum ki, Allah’a ibadet edeyim) başkasına değil (ve O’na) o Yüce Yaratıcı’ya (ortak koşmayayım) artık Üzeyr gibi, Mesih gibi mahluklara ibadet edebilir miyim?. O eşsiz Yaratıcı’ya öyle mahlukatından herhangi birini ortak edebilirmiyim?. Sizin de inkarınızdan vazgeçip bu hakikatı, bu kulluk vazifesini anlamanız, kabul etmeniz icabetmez mi?. Ben sizi, bütün insanlığı (ona davet ederim.) O Yüce Mabudi tasdike ve yalnız O’na kullukta bulunmaya davet eyler, bu husustaki Allah’ın ayetlerini sizlere tebliğde bulunurum. (Ve dönüşüm O’nadır) O ortak ve benzerden uzak olan Allah Teala’yadır, onun ahiret aleminedir, onun yüce mahkemesinedir. Artık ben bu vazifemin aksine nasıl hareket edebilirim?. Binaenaleyh ey inkarcılar!. Siz de bu hakikatı idrake çalışıp da inkarınızı terk, İslamiyet’i kabul etmeli değil misiniz?. Kur’an-ı Kerim’in bütün açıklamaları şüphe yok ki, sırf hakikattır, hepsini de kabul etmek icabetmektedir, nasıl ona muhalefet edilebilir?.

37. Ve işte biz onu Kur’an’ı arapça bir hükm olarak indirdik ve and olsun ki, eğer sana gelen ilmden sonra onların arzularına uyacak olursan senin için Allah’tan ne bir yardımcı vardır, ne de bir koruyucu.

37. Bu hakikatı duyurmak (Ve) insanları ikaz etmek için Cenab-ı Hak buyuruyor ki : (İşte biz) Ben Yüce Yaratıcı (onu) Kur’an-ı Kerim’i (arapça bir hükm olarak indirdik) o apaçık kitabı bütün insanlığa hitabetmek üzere en geniş en fasih ve edebı olan ve indiği muhitin umumi lisanı bulunan yüce bir lisan ile bir hükümler topluluğu, bir mükemmellikler kanunu olmak üzere indirdik (ve and olsun ki) Ey Yüce Peygamber!. (Eğer sana gelen ilmden sonra) senin Allah tarafından vahye mazhar olup, mucizeler ile desteklenip ve üzerine düşen vazifelerin hakikatini öğrendikten sonra faraza (onların) o kafirlerin, bir takım hakikatları, hükmleri değiştirmek isteyen inkarcıların (arzularına uyacak olsan) bir takım dini hükümlerin, onların istediklerine uyarak değiştirmeye cür’et etsen, mesela : Onların arzularına binaen kabe yönünü terkederek Beyti mukaddese doğru namaz kılmayabaşlasan artık (senin için Allah’tan) o’nun yüce katından (ne bir yardımcı vardır) ki, senin işlerini üzerine alsın sana yardımda bulunsun ve (ne de bir koruyucu.) vardır ki, sana gelecek ilahı azaptan seni himaye edebilsin. Gerçekte bir şahsa veya bir cemaate gelmesi Allah tarafından takdir edilmiş olan bir azabın, bir felaketin engellenmesine kimse güç yetiremez. Şu da bilinmektedir ki, Rasulu Ekrem Efendimiz masumdur, Allah’ın hükmüne aykırı harekette bulunmayacağı Cenab-ı Hak’ca bilinmektedir. ancak bu gibi Kur’anı açıklamalar, Hz. Peygamber’in ilahi hükümlere riayetten ayrılamayacağını bütün insanlığa ilan etmek içindir. Ve Allah’ın hükümlerine muhalefetin ne kadar sorumluluk gerektireceğini bütün ümmete ihtar içindir ve bütün mükelleflere bir ibret ve uyanma dersi vermek hikmetine dayanmaktadır. Nitekim İbni Abbas Hazretleri : (

) diye buyurmuştur. Evet.. Bu gibi hitaplar, her nekadar Rasulu Ekrem’e yönelik ise de bunlardan asıl maksat, Hz. Muhammed’in ümmetinin uyanıp ilahı hükümlere uymanın lüzumunu ve ehemmiyetini anlayabilmeleridir.

38. And olsun ki, senden evvel de Peygamberler gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik ve Allah’ın izni olmadıkça hiçbir Peygamber için bir mucize getirmek mümkün değildir. Ve her müddet için bir yazılış vardır.

38. Bu mübarek ayetler, Rasulu Ekrem’in risaletini pekiştirmekte ve o husustaki şüpheleri gidermektedir. Kısacası, evlenmenin, evlat sahibi olmanın peygamberliği mani olmadığını ve Allah’ın izna olmadıkça Peygamberlerin mucize gösteremeyeceğini bildiriyor. Peygamberlik vazifesi, hükümlerintebliğden ibaret olmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki : Ey Yüçe Resulüm!. Senin birçzok eşe ve evlada sahip olduğunu peygamberliğine aykırı görüyorlar. (And olsun ki) Kutsal varlığına kasem ederim ki, (senden evvel de) birçok (Peygamberler gönderdik) onara da birçok (eşler) ile evlenmeyi meşru kıldık, kısacası Süleyman ve Davud Aleyhimüsselam’ın birçok eşleri var idi. (Ve) O Peygamberlere birçok (evlat verdik) onları çocuik ve torunlara nail kıldak. Artık senin de eşlere, çocuklara kavuşmandan dolayı peygamberliğinden nasıl şüphe edilebilir?. (Ve) Her istedikleri ayetleri, mucizeleri senin hemen meydana çıkarıvermen de icabetmez. (Allah’ın izni olmadıkça hiçbir Peygamber için bir ayet) bir harika meydana (getirmek mümkün değildir.) Peygamberler de insandırlar, onlar da yaratıcılık sıf1atına sahip değildirler. Onlar ancak Cenab-ı Hakk’ın dilemesiyle mucizeleri meypdana getirmiş olurlar. Artık Hz. Muhammed de ey inkarcılar!. Sizin her istediğiniz harikayı hemen meydana getirmediği için onun peygamberliğinden şüphe etmenize mahal yoktur. Ve ey inkarcılar!. İstediğiniz azabın size hemen gelmediğinden dolayı da Muhammed’in peygamberliği hususunda şüpheye düşmenize mahal yoktur. Çünki (her müddet için) her hadisenin ne zaman meydana gelmesi için (bir yazılış vardır.) onun ne zaman meydana gelmesi için (bir yazılış vardır.) onun ne zaman meydana geleceği levh-ı mahfuzda yazılmıştır. Sevaplara, cezalara, ayetlerin, harikaların meldana geleceğine dair hikmetin8 gereğine göre takdir edilen birer zaman vardır. Binaenaleyh istenilen azabın hemen meydana gelmemesi, Hz. Peygamber’in risaleti hakkında bir şüphe uyandıramaz.

39. Allah Teâlâ dilediğini siler ve sâbit bırakır ve bütün kitapların aslı, onun yanındadır.

39. Peygamber zamanında bazı emirlerin,hükümlerin durumun icabına göre değişmesi vaki olabilir. Böyle bir neshin vukuu, bazı şer’i hükmlerde meydana gemişti. Şüphe yok ki : (Allah Teala dilediğini siler) Dilediği bir dini hükmü vesaireyi neshetmek ve değiştirmek suretiyle ortadan kaldırır (ve) dilediği şeyleri de (sabit kılar.) Onu baki bırakır. Neshetmez ve değiştirmez. Mesela : Neshettiği bir hükmün yerine getirdiği diğer bir hükmü de sabit kılar ve neshten korumuş olur, hikmet ve menfaata göre ilahi iradesi tecelli etmiş olur. Nitekim bütün şer’i hükümler, Rasulu Ekrem’den sonra tamamen korunmuştur ve neshden uzaktır. (Ve ana kitap, onun yanındadır.) kitapların aslı olan levh-ı mahfuzu o hikmet sahibi yaratıcı, ilk evvel yaratmış, manevi ve maddi alemde meydana getireceği ve yokluğa götüreceği bütün hadiseleri daha vukuundan evvel o levh-ı mahfuzda tesbit buyurmuştur. Artık hikmetin gereğine göre takdir edilen ne ise o artaya çıkar. Bunları değiştirmeye ve bozmaya kullar güç yetiremezler. Binaenaleyh, “Hz. Muhammed, ashabına bugün birşey ile emrediyor, ertesi gün başka birşey ile emrediyor” demeğe kimsenin hakkı olamaz. O Yüce Peygamber, onları kendi arzusuna göre söylemiş olmuyor, belki aldığı ilahi vahiyden dolayı söylemiş oluyor, artık bundan dolayı da itiraz ve şüphe etmeye gerek yoktur.

40. Ve eğer onlara vâdettiğimizin bazısını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de, sana âit olan ancak tebliğdir. Bize âit olan da hesaptır.

40. (Ve) O müşrikler, alay yoluyla diyorlardı ki, Ya Muhammed!. Aleyhisselam bizi korkutmak istediğin azap, felaket ne ise o hemen başımıza geliverse ya!. Bunların bu iddialarını red için de Cenab-ı Hak buyuruyor ki : Resulüm!. (Eğer onlara) O alaycı kafirlere (vadettiğimizin) azabın, ortadan kaldırma ve yok etmenin (bazısını) bir kısmını (sana) dahahayatta iken (göstersek de) veyahut daha göstermeden (seni vefat ettirsek de) bundan dolayı sana ait bir kınama, bir şüphe bulunamaz hikmetin gereği ne ise o meydana gelir. (Sana ait olan ancak tebliğdir) onlara dini hükümleri bildirmektir, onlara Cenab-ı Hak’kın sevabını ve azabını haber vermektir. (Bize ait olan da hesaptır) onları kıyamet gününde muhasebeye tabi tutmak, layık oldukları cezalara kavuşturmak da benim kutsal varlığıma aittir. Artık Habibim!. Senden cezalarının hemen başlarına gelmesini istemeğe selahiyetleri yoktur. Onların o lakırdılarına ehemmiyet verme, ondan dolayı üzülme. Onlar nihayet layık oldukları sona kavuşacaklardır. Onların başlarına gelecek olan felakatlar levh-ı mahfuzda yazılmış bulunmaktadır. Bütün hadiselerin levh-ı mahfuzda yazılmış olması nice hikmetlere dayşanmaktadır. Kısacası, Kainatın Yaratıcısının bütün kainatın hallerini meydana gelmeden önce bildiği, bunların olanca ayrıntısıyla bildiği bununla bütün meleklere gösterilmiştir. Bununla beraber bu hakikate görmedikleri halde iman eden mütefekkir insanlar da bu yüzden sevaba kavuşacaklar muntazam yaşamaya muvaffak olabileceklerdir.

41. Görmüyorlar mı ki: Muhakkak biz kudretimizle yeryüzüne yöneliyor onu etrafından eksiltiyoruz ve Allah Teâlâ hükmeder, onun hükmünü reddedecek yoktur ve o hesabı çabucak görücüdür.

41. Bu mübârek âyetler, hârikaların meydana çıkmasını isteyenlerin bakışlarını yeryüzündeki değişikliğe, ibret verici, inkılâblara çekiyor. Yüce Yaratıcının bütün mahlûkları üzerinde hâkim ve tasarruf sahibi olduğunu ihtar buyuruyor. Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlere karşıda onun peygamberliğinin ne kadar yüce bir şahadetle sâbit bulunduğunu beyan buyurmuş oluyor. Şöyleki: Habibim!. Senin peygamberliğini inkâr eden ve senden hârikalar göstermeni talebeden inkarcılar (görmüyorlar mı ki, muhakkak biz) yani: Ben Yüce Yaratıcı kudretimle (yeryüzüne) o inkârcıların yurtlarına, veya mutlak mânâda yer sahasına (yöneliyor) irademi yöneltiyor da (onu) o yeryüzünü (eksiltiyoruz.) Yani: O inkârcılara ait yurtları parçalıyor, bir kısmını müslümanlara nasib ediyoruz. Müslümanları fetihlere ulaştırıp, o inkârcıları da mağlûbiyete uğratıyoruz. Nitekim Rasûlü Ekrem’i bir aralık kendi vatanı olan Mekke’i Mükerreme’den hicrete mecbur etmişlerdi. Sonra Hak Teâlâ, Mekke’i Mükerreme’yi de, etrafındaki araziyi de müslümanlara nasip etti. İslâmî fetihlere genişlemeye başlamış, kâfirlerin ellerindeki yerler azalmaya yüz tutmuştu. İşte bunlar, Cenâb-ı Hak’kın vadini yerine getireceğine, müslümanlara zafer bahşetmiş olacağına dair birer alâmet değil midir?.

§ Diğer bir görüşe göre de yerin eksiltilmesinden maksat, yerin nihayet harap ve ahalisinin ölümün pençesine uğramış olmasıdır. Diğer bir yoruma göre de bundan maksat, yeryüzündeki değişmelerdir ki, hayatı ölüm bayındırlığı haraplık, izzeti zillet, mükemmeli noksan takib eder durur. Artık bu kadar değişiklik görülüp durmakta iken Allah Teâlâ, o, inkârcıların hallerini de değiştirerek onların varlığını, yokluğa, kuvvetlerin ve heybetlerini yokluğa dönüştüremez mi?. Elbette ki edebilir. O halde bunu düşünmeli değil midirler, neden o fanî varlıklarına güvenerek Allah’ın Peygamberine karşı cephe almaya cür’et gösteriyorlar?. (Ve Allah Teâlâ hükmeder) Kâinatın Yaratıcısı, sahibi olan o âlemlerin rabbi, mahlûkatı hakkında dilediği gibi tasarrufta bulunur, mü’minleri galibiyete, zafere ulaştırıp dinsizleri de zillete, mağlûbiyete uğratabilir. Herşeye kadirdir. Buna inancımız tamdır!. (Onun hükmünü reddedecek yoktur.) Nitekim Yüce Resûlünü galip, dinini dünyaya yaymaya muvaffakkılmıştır. Buna dinsizler mâni olamamışlardır. (Ve o) Yüce Yaratıcı (hesabı pek çabuk görücüdür.) o kâfirleri dünyada mağlûp edip, ezeceği gibi kıyâmet gününde de hesaba çekecek, kendilerini lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır.

42. Ve muhakkak ki, onlardan evvelkiler de tuzak kurmuşlardı. Fakat bütün tuzakların cezasını vermek Allah’a aittir. Çünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. Ve o kâfirler de ileride bileceklerdir ki, bu yurdun akibeti kimindir.

42. (Ve muhakkak ki, onlardan) o Mekke’de ve çevresinde bulunan kâfirlerden (evvelkiler de) maziye karışmış olan sair kâfir kavimlerde Peygamberlerine karşı (desiselerde>) hilelerde, suikastlerde (bulundular) İbrahim Aleyhisselâm’a karşı Nemrud’un, Musa Aleyhisselâm’a karşı Firavn’un, İsa Aleyhisselâm’a karşı Yahudi’lerin suikastte bulunmuş olmaları bu cümledendir. (Fakat bütün desiseler Allah’a aittir) onları yapanları Cenab’ı Hak lâyık oldukları azaplara, cezalara kavuşturacaktır. Maamafih bütün bu hileler, kulların kötü iradelerinden dolayı Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yaratmasiyle meydana gelmektedir. Çünki O’ndan başka Yaratıcı yoktur. Ve Cenâb-ı Hak’kın dilemesi olmadıkça o desiseler, hileler kimseye bir zarar veremez. Artık insanların tuzağından, hilelerinden değil, Cenâb-ı Hak’tan korkmalıdır, O’na sığınmalıdır, onun koruyup himaye buyurduğuna kimse bir zarar veremez. Ve O Yüce Yaratıcı (herkesin ne kazanacağını bilir) bütün kullarının fiil ve haraketleri Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir, onun bilmediği birşey yoktur. Artık onları amellerine göre cezalandıracaktır. Bu, dinsizler hakkında ne büyük bir ilâhî tehdid! (Ve o kâfirler de ileride bileceklerdir ki., bu yurdun akibeti kimindir.) Yani: Ahiret âleminde övülen âkibete kendilerinin mi, yoksa Rasûlü Ekrem ile ona tâbi olanların mı kavuşmuş olacağını odinsizler, o inkarcılar anlayacaklardır. Kendilerinin ne kadar zarar ve ziyanda olduklarını görerek pişmanlıkta bulunacaklardır. Ne yazık ki: Artık o pişmanlıklar kendilerine bir fâide veremeyecektir. Bu ilâhî beyanda evvelki tehdidi pekiştirmektedir. Ve bu Kur’ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem için de bir müjde ve teselli mahiyetinde bulunmaktadır.

43. Ve kâfir olanlar der ki: Sen gönderilmiş bir Peygamber değilsin. De ki: Benim aramla sizin aranızda şahit olarak Allah Teâlâ ve kendisinde kitaba dair bilgi bulunan peygamber yeter.

43. (Ve o kâfîr olanlar der ki:) Ya Muhammed -Aleyhisselâm- (Sen) Allah tarafından bizlere (gönderilmiş bir Peygamber değilsin) bizim istediğimiz hârikaları hemen meydana getiremiyorsun. Bu kâfirler hiç düşünmüyorlardı ki: Hârikaları meydana getirmek Cenâb-ı Hak’ka mahsustur, onun hikmetinin gereğine göre meydana gelir. Rasûlü Ekrem! “Ben şöyle hârikalar vücude getirebilirim” diye bir iddiada bulunmamıştı. O aslında mucizeler göstermişti. Fakat bütün onlar Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yaratmasıyle meydana gelmiş şeylerdi. Binaenaleyh Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: Resûlüm!. O cahillere (de ki: Benim aramla sizin aranızda şahit olarak Allah Teâlâ) yeter. Onun ilmi herşeyi kuşatmıştır, benim risaletimi kuvvetlendirmek, sizin iddianızı yalanlamak için o Yüce Yaratıcı şahitlik eder. (ve) yine şahit olarak (kendisinde kitaba dair bilgi bulunan) da (yeter) yani: Kur’an’ı Kerim’i okuyan, onun bir mucize olduğunu anlayan veya diğer semavî kitaplardaki peygambere ait vasıfları öğrenen herhangi bir âlim, insaflı, düşünen bir insan da Yüce Resulün peygamberliğini bilir, tasdik eder, hakkında şahitlikte bulunur. Nitekim kitab ehli denilen kimselerden nice bilgin, aydın zatlar, RasûlüEkrem’in peygamberliğini yüceliğini kabul ve tasdik etmiş, müslüman olma şerefine kavuşmuş ve daima da olmakta bulunmuşlardır. Mukaddes mabudumuzun insanlık âlemini aydınlatmak için göndermiş olduğu o yüce peygamberin o yüksek varlığına elbetteki, kıymete kadar şahadet edip duranlar bulunacaktır. Hak Teâlâ’nın ufüklara yaymak istediği bir nura şüphe yok ki, hiçbir kimse engel olamaz. Buna inancımız tamdır. Ey nuri Nübüvvet!. Seni mümkün müdür inkâr

Pür şaşaadır nurun ile enfüsü âfâk

Hamd âlemlerin Rabbi Allahadır.