İBRAHİM SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

İbrâhim Sûresi Mekke’i Mükerremede nâzil olmuştur. Elli iki âyet-i celileyi içermektedir. İbrahim Aleyhisselâm’ın duâlarına, yakarışlarına Allah’ın zatını yüceltmeye ve kutsamaya ait âyetleri kapsadığı için kendisine böyle “İbrahim Sûresi” denilmiştir.

Bu mübarek sûre, Ra’d Sûresindeki yüce beyanların devamından ibarettir. Ra’d Sûresinde kısa ve öz olarak açıklananları beyan etmekte, ayrıntılı olarak beyan edilmiş olanları özetlemektedir.

Kısacası Kur’an’ı Kerim’e, Allah’ın varlığına şahitlik eden ve ilâhî kudretin yüceliğini gösteren kâinatın durumlarına Allah’ın nimetlerinin bolluğuna, hak ile bâtıla dair misallerin zikrine ve hilekâr dinsizlerin Allah’ın kahrına uğrayacaklarına ve kıyamet hayatına ait yüce âyetleri içine almaktadır.

1. Elif, Lâm, Ra. Bir kitaptır ki, bunu sana indirdik, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, o herşeye galip övgüye lâyık olanın yoluna çıkarasın.

1. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in nasıl yüce ve ne gibi hikmetlere dayanan ilâhî bir kitab olduğunu bildiriyor. Bütün kâinatın Allah’ın mülkü olduğunu, bu hakikatı inkâr edenlerin ise pek büyük felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor.

Öyle dünyaya bağlanarak ahireti ihmâl edenlerin ve insanları doğru yoldan çıkarmağa çalışanların da ne kadar büyük bir sapıklığa düşmüş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, lâm. Ra) bunların izâhı için Yûnus ve Hûd Sürelerinin baş tarafına bakınız!

Bu apaçık Kur’an (bir kitaptır ki) semavî kitaplar arasında en büyük ve seçkin bir ilâhî kitaptır ki (bunu) bumuazzam kitabı Ey Yüce Peygamber! (sana indirdik) sana vahyettik, Cibril’i Emin vasıtasiyle tebliğ eyledik, ta ki, (insanları Rablerinin izniyle) yardımiyle, kolaylık vermesiyle (karanlıklardan) küfürden, çeşit çeşit sapıklıklardan cehaletten kurtarıp (nura) İmana, hidayete (o aziz) her şeye galip, kâdir ve (hamid) bütün övgülere, senalara lâyık olan Cenab-ı Hak (ın yoluna) İslâmiyetin yoluna, selamet alanına (çıkarasın) işte Kur’an-ı Kerim’in inişi, böyle yüce toplum için kurtuluş bahşetme amacına yöneliktir. Ne mutlu bundan istifade edenlere.

“Küfür, bid’at ve cehalet yolları, sebebleri çokcadır. Bu sebeple bunlara çoğul sigasıyla “zulumât” denilmiştir, İmân, İlim, bilgi yolu ise birdir, başka başka, birbirine muhalif bir halde değildir. Bu sebeple de bunlara tekil sıgasiyle “nûr” denilmiştir.

2. Allah’ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep onundur. Ve şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlere!

2. Kur’an’ı Kerim’in inişi, insanları (Allah’ın) o kâinatın yaratıcısının yoluna, din yoluna çıkarmak içindir (ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) bütün semalarda ve yer yüzünde ve bunlarda bulunan çeşitli mahlûklarda (hep onundur) hepsi de o Yüce Yaratıcınındır. Onun birer yaratılış eseridir.

Onun hâkimiyeti, tasarrufu altında bulunmaktadır.

Artık bu hakikatı bilmemek, o ezelî Yaratıcının varlığını, birliğini, yaratıcılığını, mabutluğunu bilip tasdik etmemek ne büyük bir cinayettir. Artık bunun neticesi ne kadar korkunçtur. (Ve şiddetli bir azaptan dolayı vay) kurtuluştan mahrumiyet, o gibi inkârcı, hakikatı görüp itiraf etmekten kaçınan, Kur’ân’dan istifade etmek istemeyen, karanlıkları aydınlığa tercih eyliyen (kâfirlere) Artık onlar lâyık oldukları korkunç âkibetlerini düşünsünler!..

3. Onlar ki, dünya hayatını ahiret üzerine seve seve tercih ederler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onun için iğrilik isterler, işte onlar pek uzak bir sapıklıktadırlar..

3. (Onlar ki) o kâfirler ki (dünya hayatını ahiret) hayatı (üzerine seve seve) kalben istiyerek, arzuda bulunarak (tercîh ederler) dünyaya sarılarak onun karşılığında ahiretteki ebedî hayatlarını, saadetlerini feda etmiş bulunurlar ve onlar ki, insanları (Allah’ın yolundan çevirirler) insanların ilâhî dini kabul, etmelerine engel olmak isterler (ve onun için) o Allah yolu için, İslâm dini için (eğrilik isterler) onu insanların gözlerinden düşürmeğe çalışırlar, onun ne kadar doğru, hidayete kavuşturucu bir yol olduğunu görmezler de insanları sapıtmaya çalışırlar, onun doğru bir yol olmadığını iddiaya kalkışırlar.

Meselâ: İslâmiyetin yükselmeye engel, hükümlerine uymanın lâzım olmadığını iddiaya cür’et gösterirler, herkesi de kendileri gibi hidayet caddesinden çıkmış bir halde bulundurmak isterler (işte onlar) öyle dünyaya tapan inkârcı, aldatıcı şahıslar (pek uzak) hak ve hakikattan pek ziyade ayrılmış (bir sapıklıktadırlar) pek büyük bir delâlet içinde yaşamaktadırlar, ne yazık ki, bunun farkında değildirler. Ne büyük bir cehalet ve felâket!.

4. Ve biz her Peygamberi ancak kendi kavminin lisaniyle gönderdik ki, onlara açıklasın. Artık Allah Teâlâ dilediğini sapıtır ve dilediğini doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.

4. Bu mübarek âyetler, her Peygamberin kendi kavminin lisaniyle ümmetlerine dinî hükümleri tebliğ etmekle emrolunduklarını bildiriyor. Hz. Musa’nın da kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkarmakla, onlara ahiret hayatını hatırlatmakla emrolunmuş bulunduğunu ve Peygamberlere ait olayların, kabiliyetli kimseler için büyük ibretleri içerdiğini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Kerem sahibi yaratıcı insanlara nice nimetler ihsan buyurmuştur. (Ve) O Yüce Mabud buyuruyor ki (biz herPeygamberi ancak kendi kavminin lisaniyle) diliyle konuşur, kendilerine hitabeder bir halde (gönderdik ki, onlara) o kavimlerine yükümlü oldukları şeyleri, dinî vazifelerini (beyan etsin.) Peygamberler bu suretle emrolundukları şeyleri kavimlerine bildirmişler, insanlar hakkında ilâhî delil tamam olmuştur. Artık bir kimse, kendi cehaletin! mazeret makamında ileri süremez. Buna rağmen kim kendi iradesini kötüye kullanarak bu tebliğleri kabul etmezse sapıklığı seçmiş olur.

(Artık Allah Teâlâ) da kullarından böyle (dilediğini sapıtır) on’da sapıklığı yaratır, o’nu kendi kötü iradesinin sonucuna kavuşturur (ve dilediğini) de temiz yaratılışını güzelce muhafaza etmiş, Peygamberinin bildirdiği şeyleri kabul eylemiş herhangi bir kulunu da (doğru yola iletir) hidayete kavuşturmuş olur. Peygamberlere gereken vazife ise bildirmek-ten ibarettir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir. O Yüce Yaratıcıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarrufa sahiptir, kadirdir, onun iradesini reddedecek kimse yoktur. Ve onun her emir ve iradesi bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Buna inanıyoruz.l

§ Bütün Peygamberler kendi kavimlerinin lisanı ile tebliğ etmekle emrolunmuşlardır. Bundaki hikmet ve menfaat ise aşikardır. Zaten önceki Peygamberlerin çoğu yalnız kendi kavimlerini Allah’ın dinine davet etmekle emrolunmuşlardır.

O halde kavimlerine elbette ki, başka bir lisan ile tebliğde bulunamazlardı. Çünkü, böyle bir Peygamber, kendi kavminin lisanı ile değil de başka milletlerin lisanı ile o kavmine tebliğde bulunsa idi onlar bunu anlamaz, kendisini tasdik etmezlerdi. Bizim Peygamberimiz gibi başka milletlere de Allah’ın dinini tebliğ etmekle emrolunmuş bir Y üce Resûlün ise kendi kavmine onların lisanı ile değil, başka milletlerin lisanı ile tebliğde bulunması elbette uygun olamazdı.

Çünkü ilk evvel kendi kavmini İmandairesine davet etmekle görevlidir. Onlara kendi lisânlariyle hitabetmesi, dinin kabulüne ve sonuçta yayılmasına vesiledir. Aksi takdirde ise, maksat temin edilmiş olamaz ve sonuca ulaşamaz. Fakat kavmine yaptığı tebliğat, başka başka lisanlara yazı ile veya sözlü olarak tercüme edilmek suretiyle diğer milletlere de tebliğ edilmiş olabilir.

Bu halde o milletlere de dinî hükümler, kendi lisanileriyle ulaştırılmış demektir. Bununla beraber âyet-i kerime de her Peygamberin kendi kavminin lisanı ile gönderilmiş olduğu bildiriliyor, ümmetinin lisanı üzere gönderilmiştir denilmiyor.

Binaenaleyh bir Peygambere verilen bir kitap, onun kavminin lisanı üzere olması, o kitabın bütün ümmetine yönelik bulunmuş olmasına engel değildir, böyle bir engel olma düşüncesini asla gerektirmez. Böyle bir kitap, bütün insanlara anlayabilecekleri bir tarzda herhangi bir lisan ile izah edilerek onların istifadeleri temin edilebilir. Zaten selâhiyetli zatların izahı olmadıkça herhangi bir ilâhî kitabın hükümlerini bir kavmin bütün fertleri tamamen anlayamaz. İsterse o kitab, kendi lisanları üzere indirilmiş bulunsun. Peygamber Efendimiz ise bütün insanlığa Peygamber gönderilmiştir. Kendi kavmi ise Arap kabilesini teşkil ediyordu, dili de en fasih en geniş bir lisan olan arapça idi.

Binaenaleyh, ona Kur’an-ı Kerim de Arap lisanı üzere nâzil olmuştur. Binaenaleyh Peygamber Efendimiz de ilk evvel kendi kavmine kendi lisânlariyle hitapda bulunmuş, kendisinin peygamberliği bütün insanlığa ait olduğundan başka milletleri de yine bu lisan ile dine davet etmiştir. Meselâ: Iran hükümdarına, Habeşistan hükümdarına yine bu lisan ile mektuplar yazarak onları İslâm dinine davet buyurmuştu. Kur’an’ınâyetleri de bütün milletlere karşı arapça olarak hitabedip durmaktadır.

Bunların meâlleri, hükümleri selâhiyetli zatlar tarafından çeşitli dillere tercüme ve izah edilerek bütün dünyaya dağılmıştır. Aslında bu tercümeler, meâller ne kadar muntazam olsa da yine aslına tamamen uygun, aynı belâgati, kutsallığı taşımayacağı için yine Kur’an-ı Kerim’in yerine geçemez. Kur’an’ı Kerim’in aslını muhafaza, onun yerine tercümele-rin geçememesi ise hikmet gereğidir.

Bu kutsî kitap, aynı surette bütün müslümanların kalplerini aydınlatmakta, hafızalarını süslemektedir. Bu sayede aynı dine mensup olan zatlar arasında manen bir birlik temin edilmiş bulunmaktadır. Faraza İslâm milletlerine ayrı ayrı diller ve ilâhî kitaplar indirilmiş olsa idi, aralarındaki din birliği muhafaza edilmiş olamazdı, aralarında başka başka anlayışlar yüz göstererek o farklı kitapların birliği, kutsallığı bozulmuş olurdu.

Halbuki, öyle muazzam bir lisan ile fevkalâde edebî bir şekilde umuma ait olmak üzere indirilmiş olan ilâhî bir kitab, müslümanlar arasında bir birlik temin etmektedir. O kitabın bütün açıklamaları ise din bilginleri tarafından bütün İslâm cemiyetlerine ve bütün medeniyet âlemine sözlü ve yazılı olarak tercüme ve izah edilerek bildirilmiştir. Elverir ki, bu ilâhî nurdan istifadeye çalışılsın.

5. Ve andolsun ki, biz Musa’yı mucizelerimizle gönderdik. Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat diye. Şüphe yok ki, bunda çok sabır eden, çok şükür eden her bir kimse için büyük ibretler vardır..

5. (Ve andolsun ki) sabit bir hakikattır ki (biz Musa’yı âyetlerimizle gönderdik) onu âsâ gibi, yedi beyzâ gibi, denizin yarılması, taştan suların fışkırması gibi, Tur dağının gölgelik yapması gibi mucizelerle destekledik (kavminikaranlıklardan) küfürden ve sapıklıktan (aydınlığa) Allah’ın birliğini tasdike ve diğer emirlerine uymaya (çıkar) kendilerine rehberlikte bulun (ve onlara Allah’ın günlerini) geçmiş ümmetlerin başlarına gelen tarihî halleri, nimetleri, zaferleri, hâkimiyetleri, mağlûbiyetleri, esaretleri ve diğer tabiat olaylarını (hatırlat) diye kendisini görevlendirdik.

Hz. Musa da onlara nasihatlarda bulundu, bir zaman kıptilerin ellerinde esir iken bilâhare esaretten kurtulup hâkimiyete kavuştuklarını onlara hatırlattı.

Ne yazık ki, onlar yine vakit vakit isyan etmekten geri kalmadılar. (Şüphe yok ki, bunda) böyle olayları hatırlatmakta, onların ne gibi değişimlere uğramış olduklarını bildirmekte, bunları hatırlatarak insanlara bir ibret dersi vermekte (çok sabır eden) ibadet ve itaat hususunda, günahlardan kaçınmak hususunda sabırlı, metin olan ve (çok şükür eden) kavuştuğu nimetlerin değerini bilen, onlardan dolayı gerçek nimet verici olan Cenab-ı Hak’ka şükre çalışan samimi, düşünen mümin olan (her bir kimse için büyük ibretler vardır.)

Hak Teâlâ’nın birliğine, kudretine, İlim ve hikmetine, kulları hakkında nasıl tasarruflarda bulunmakta olduğuna dair alâmetler, deliller mevcuttur. Artık insan bunları nazar-ı itibara alıp da gafletden uyanmalı, üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışmalıdır. İşte haileler-den kurtulabilmek için en birinci çare budur..

“Bir göz ki anın olmaya ibret nazarında”

“Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde”

6. Ve o vakit Musa kavmine demişti ki; Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın. O zamanki sizi fîr’avunun ailesinden kurtardı. Onlar sizi kötü azaba sürüklüyorlardı. Ve oğullarınızı boğazlıyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı ve bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır:

6. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ınkavmini ne şekilde ikaz ve irşada çalışmış olduğunu bildiriyor. Cenab-ı Hak’kın nimetlerine karşı şükrün faidesine, nankörlüğün de korkunç neticesine işaret ediyor. Hak Teâlâ’nın bütün mahlûklarına muhtaç olmaktan uzak ve her şekilde hamd ve övgüye lâyık olduğunu beyan buyuruyor.

Bu suretle de Peygamberlerin yüksek çalışmalarına şöylece bir misâl gösterip Resûl-i Ekrem’e teselli veriyor: (Ve) o zaman ki, Musa Aleyhisselâm Allah’ın günlerini, geçmiş ümmetlere ait olayları, kavmine hatırlatmakla emrolunmuştu, (o vakit Musa, kavmine demişti ki) Ey kavmim! Bir kere siz (Allah’ın üzerinize olan nimetini hatırlayın) siz ne kadar Allah’ın lütfuna kavuşmuştunuz.

(O zaman ki, sizî Fir’avun’un erlerinden kurtardı) Firavun’a tapınan, onun yolunda bulunan, onun ordusunu oluşturan dinsizlerin sizi mahvetmelerine meydan vermedi.

(Onlar, sizi kötü azaba sürüklüyorlardı) sizi esir olarak yaşatıyorlardı, hakkınızda en zalimce muameleleri reva görüyorlardı, (ve oğullarınızı boğazlıyorlardı) çünki Firavun’a bir takım kâhinler, demiştiler ki, israiloğullarından bir çocuk yakında meydana gelecek, senin hakimiyetini elinden giderecektir.

Firavun da bunun üzerine İsrailoğullarının dünyaya gelen erkek çocuklarını öldürtüp duruyordu. Ey İsrailoğulları!. Onlar sizin (kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı) onları zelilce ve esir bir halde yaşatıyorlardı. (ve) Ey israiloğuları!.

Artık düşününüz ki (bunda) böyle bir felâket devresi geçirmiş olmanız da (sizin için Rab’binizden büyük bir imtihan) bir sınama bir nimetlendirme (vardır) böyle bir felâkete karşı direnç gösterip de dininizi muhafazaya muvaffak olmanız sonra da Firavun’un zulüm ve merhametsizliğinden kurtulup bir selâmet sahasına ermeniz sizin için büyük bir nimettir. Artık bunun değerini bilip Allah’ın dininden ayrılmamanız icabetmez mi?

7. Ve hatırlayınız ki, Rabbiniz size bildirmişti:Eğer şükrederseniz elbette size arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz şüphe yok ki, benim azabım elbette pek şiddetlidir.

7. (Ve) Musa Aleyhisselâm, İsrailoğullarına hitaben şöyle demişti. (hatırlayınız ki, Rab’biniz size bildirmişti) açıkça duyurmuştu ki, (eğer şükür ederseniz) kavuştuğunuz nimetlerin değerini bilir, Allahın dininden, hakka itaatten ayrılmazsanız (elbette size arttırırım) size kat kat nimetler ihsan ederim. (ve eğer nankörlük ederseniz) küfür ile, isyanlar ile nankörlükte bulunursanız, o nimetlerin değerini bilmemiş olursunuz, artık onun cezasına hazırlanınız!. (şüphe yok ki, benim azabım elbette) verdiğim nimetlere karşı nankörlükte bulunup şükrünü yerine getirmeyenler hakkında (pek şiddetlidir.)

Evet.. Bir nimetin kadrini bilip şükretmek, o nimetin artmasına sebep olur. O nimetin kadrini bilmeyip nankörce hareket edenler de bilâhare o nimetten de mahrum kalırlar. İşte Cenab-ı Hak, bu husustaki vâd ve tehdidini kullarına bildiriyor ki, uyansınlar, hareketlerini tanzim etsinler. Böyle bir hareket ise sırf kulların menfaatleri icabıdır. Yoksa Cenab-ı Hak, kullarının şükrüne vesaireye hâşâ muhtaç değildir..

8. Ve Musa dedi ki: Eğer siz ve bütün yeryüzünde bulunanlar nankörlük etseniz şüphe yok ki, Allah Teâlâ elbette zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.

8. (Ve Musa) Aleyhisselâm (dedi ki:) Ey İsrail oğulları!. Sizin şükr ile, dininizde sebat ile mükellef olmanız, sizin menfaatiniz içindir. (Eğer siz ve bütün yer yüzünde bulunanlar) bütün mahlûkat (nankörlük etseniz) Hak Tealâ’nın nimetlerine şükr etmeseniz, bunun zararı size ait olur. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ elbette) bütün mahlukatından (zengindir) hiçbir kimsenin şükrüne muhtaç değildir.

Kullarını bir takım ibadetlerle vazifelerle mükellef tutması, sırf kullarının menfaatleriiçindir. Yoksa Allah Teâlâ Hazretleri herhangi bir şeye ihtiyaçtan, herhangi bir şey ile faidelenmekten uzaktır. O kâinatın yaratıcısıdır, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

Ve o Yüce Mabud haddızatında (hamittîr) bütün fiil ve lütuflarından dolayı hamd ve övgüye lâyıktır. Artık bazı nankörlerin, dinsizlerin bulunması, o Yüce Yaratıcının ilahlık şanına hâşâ bir zarar veremez. Maamafih bütün melekler, bütün kâinat lisanı hâl ile o Kerem sahibi Yaratıcının birliğini, kudret ve azametini itiraf edip, şükür ve övgüsünü yerme getirip durmaktadır. Nimete karşı nankörlükte bulunmuş olanların ise ne gibi felâketlere uğramış olduklarını dünya tarihi göstermektedir.

9. Size sizden evvelkilerin, Nuh, Âd ve Semud kavminin ve onlardan sonrakilerin ki, onları Allah’tan başkası bilmez, haberleri gelmedi mi? Onlara Peygamberleri mucizelerle gelmişlerdi. Onlar ellerini ağızlarına itmişler ve demişlerdi ki: Biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr ettik ve biz kendisine bizi davet ettiğiniz şey hakkında şüphe yok ki, kuşkulandırıcı bir şüphe içindeyiz.

9. Bu mübarek âyetler de geçmiş kavimlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekiyor, Peygamberlerin kavimlerine vermiş oldukları nasihatlardan bazısını, o kavimlerinde bu nasihatları nasıl kabul ve inkâr ettiklerini bildiriyor ve Yüce Peygamberlerin kavimlerine Allah’ın birliğini tebliğ, İmanın ve dine davetin yüce gayesini telkin buyurmuş olduklarını, buna rağmen o kavimlerinde ne kadar inkârcı bir tarzda müdafaada ve talepte bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey bütün inkarcılar! Veya ey Hz. Musa’nın kavmi olup da onun peygamberliğini kabul etmeyenler!. (Size sizden evvelkilerin) bir çok eski milletlerin, kısacası (Nuh, Ad, Semud kavminin) haberleri gelmemiş midir? Bir kere onları düşünmeli değil misiniz? Siz onlarınhayat tarihlerine, başlarına gelen felâketlere dair bilgi sahibi bulunmaktasınız (ve onlardan) o üç kavimden (sonrakilerîn) daha nice kavimlerin (ki, onları) bütün o kavimlerin sayılarını, durumlarını, akıbetlerini (Allah’tan başkası bilmez) işte Allah Teâlâ tarafından size bildirilen kavimlerin (haberleri) size (gelmedi mi?) elbette gelmiş bulunmaktadır.

Evet.. (Onlara) o haber verilen kavimlere (Peygamberleri mucizelerle gelmişlerdi.) onları en açık deliller ile, hârikalar göstermekle Hak dine davet etmişlerdi, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak istemişlerdi. Buna rağmen (onlar ellerini ağızlarına itmişlerdi) yani: Ellerini kendi ağızlarına tıkayarak Peygamberlerine karşı düşmanlıklarını inkârlarını göstermek istemişlerdi.

Veyahut Peygamberlerin açıklamalarını işitince hayrete düşmüşler, alay etme yoluyla gülmeğe başlamışlar, bu edepsizce hallerini göstermemek için ellerini ağızlarına kapatıvermişlerdi. Nitekim çokca gülmeğe tutulan bir kimse de elini ağzına tıkayıverir.

(Ve) o inkarcılar (demişlerdi ki,) ey Peygamberlik iddiasında bulunanlar!. (Biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi) iddia eylediğiniz Allah’ın birliğini (inkâr ettik) biz onu tasdik edici değiliz, (ve biz kendisine bizi davet ettiğiniz şey hakkında) din hususunda (şüphe yok ki, kuşkulandırıcı) kalbe şek ve şüphe bırakan, töhmet verici olan, kanaat oluşmasına engel bulunan (bir şüphe içindeyiz) Artık ey Peygamberler!. Biz sizi nasıl tasdik edebiliriz?.

§ Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, Hz. Adem’den itibaren dünyaya gelmiş olan kavimlerin miktarını, zamanlarını tamamen bilmek bizim için mümkün değildir. Nice tarihî haller insanlıkca meçhul kalmıştır. “Ve onları Allah Teâlâdan başkası bilmez” buyurulması bunu bildirmektedir. İlâhî kitaplar ise en fazla uyanmaya, istifadeye yardım edecek olan tarihî durumlardan insanlığı haberdarbuyurmuştur.

10. Peygamberleri demişti ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah Teâlâ hakkında şüphe edilebilir mi? Sizi davet ediyor ki: Sizin günahlarınızdan bağışlasın ve sizi belirli bir vakte kadar geriye bıraksın. Dediler ki: Siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi atalarımızın taptıkları şeylerden döndürmek istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getiriniz.

10. O inkârcılara cevap olmak üzere (Peygamberleri de demişti ki:) Siz ne için şek ve şüphe içinde bulunuyorsunuz?. Şüpheye hiç mahal var mıdır?. Bir kere bakıp düşünmeli değil misiniz?, (gökleri ve yeri) bu yüce âlemleri, onlardaki birçok eşsiz eserleri, hayat sahiplerini (yaratan Allah Teâlâ’da) onun varlığında, birliğinde, azamet ve kudretinde (Şüphe edilebilir mî?.) bütün bu kâinat, o Yüce Yaratıcının birliğine, mabutluğuna birer mükemmel şahit değil mi?. O Kerem sahibi Mabud (sizi) Ey insanlar!.

Peygamberleri vasıtasiyle imana, ilâhî birliğini tasdike (davet ediyor ki, sizin günahlarınızdan) büyük bir kısmını, kul hakkına ait olmayanlarını (yarlığasın) sizi affetsin ve bağışlasın. Evet.. Bir kâfir, Allah’ın dinini kabul edince mazideki günahlarını Cenab-ı Hak affeder. Fakat insanların hukukuna tecavüz etmiş bulunursa bu affedilmez, o hakları ödemek icabeder, meğer ki, sahipleri tarafından lütfen bağışlansın. (Ve) Ey insanlar!. Cenab-ı Hak (sizi belirli bir vakte kadar geriye bıraksın) diye dine davet ediyor. Sizi küfür ve isyanınızdan dolayı hemen helâk etmeyip size lütfen bir uyanma müddeti ihsan buyurmuş oluyor.

Ta ki, o müddet içinde düşünüp hareketinizi düzeltmeye çalışasınız. O inkarcılar ise böyle merhametlice bir hitabeye karşı (dediler ki:) Ey Peygamberlik iddiasında bulunanlar (siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz) bizim üzerimize sizin bir üstünlüğünüz yoktur.

Eğer bize Peygambergönderilecek olsa idi, insanlığın üstünde bir özelliğe sahip, meselâ melek olurdu. Siz (bizi atalarımızın taptıkları şeylerden) putlara, yıldızlara vesaireye ibadet etmekten (döndürmek istiyorsunuz) bizi babalarımızın dedelerimizin yollarından uzaklaştırmak arzusunda bulunuyorsunuz. (O halde) öyle iddianız doğru ise onu isbat için (bize apaçık bir delil getiriniz) bizi şek ve şüpheden kurtaracak pek açık bir kanıt, bir mucize gösteriniz.

Bu inkarcılar, sırf inatları, kibir ve gururlarının tesiriyle böyle lüzumsuz, inkârcı lakırdılara devam edip duruyorlardı. Gözleri önünde parlayan mucizeleri, hakikatları görmemezlikten geliyorlardı.

11. Peygamberleri onlara dedi ki: Biz sizin gibi bir insan olmaktan başka bir şey değiliz. Velâkin Allah Teâlâ kullarından dilediği kimseye ihsan eder ve Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça bizim size bir delil getirmeğe kudretimiz yoktur ve müminler artık Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.

11. Bu mübarek âyetler, Peygamberlerin risaletlerini inkâr ile kendilerinden hârikalar göstermelerini isteyen inkârcılara karşı verdikleri cevabı ve Allah Teâlâ ya tevekkül edilmesine dair tavsiyelerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnkârcı kavimler, Peygamberlerinin insanlığını ve kendilerinin istedikleri hârikaları göstermediklerini bahane ederek onların sahip oldukları risalet ve peygamberliği inkâra cür’et ettiler. (Peygamberleri) de (onlara) o inkârcılara cevaben (dedi ki:)

Evet.. Dediğiniz gibi (biz) de (sizin gibi bir insan olmaktan başka bir şey değiliz) biz kendimizin melek veya başka bir nevi mahlûk olduğumuzu iddia etmiyoruz. (Velâkin Allah Teâlâ kullarından dilediği kimseye) Peygamberlik ve risalet (ihsan eder) insanların insanlık itibariyle benzer olmaları aralarında bâzılarının seçkin olmasına, peygambsrlik şerefine sahip bulunmasına birengel teşkil etmez. Böyle bir seçkinliğe kavuşmak, Cenab-ı Hak’kın bir lûtuf ve yardımıdır. Hikmet sahibi Yaratıcı, dilediği kulunu pek yüksek tabii bir kabiliyete, bir ruhî parlaklığa, bir yüce yeteneğe ulaştırabilir.

(Ve Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça bizim size bir delîl getirmeğe kudretîmiz yoktur.) bizim elimizde ortaya çıkan hârikalar bütün Cenab-ı Hak’kın takdiriyledir. Dilediği mucizeleri, dilediği Peygamberleri vasıtasiyle varlık alanına çıkarır, onun iradesi, kudreti olmadıkça biz iddiamızı isbat için kendi kendimize bir harika meydana getirmeğe güç yetirici değiliz, biz böyle bir iddiada bulunmuyoruz. Bizim ilâhî kudret ile göstermeyi başarmış olduğumuz hârikalar, deliller ise iddiamızı isbat için fazlasiyle kâfidir.

Artık başka delil vesaire istemenize ne lüzum var?. (Ve müminler artık Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.) Kerem sahibi yaratıcının himayesine sığınsınlar. Müminler bu sayede başarılara ulaşırlar, inkârcılardan korkmazlar. Çünkü tevekkül eden müminlerin ruhları ilâhî bilgi ile dopdoludur, kalpleri Allah’ın feyzi sayesinde pek kuvvetlidir, Cenab-ı Hak’kın takdirine aykırı bir hadisenin ortaya çıkmayacağını bilirler, Hak Tealâ’nın komduğu bir kula hiçbir kimsenin bir zarar veremiyeceğine inanmaktadırlar. Artık öyle müminlere karşı o inkârcıların yaptıkları tehditlerin ne kıymeti olabilir?.

12. Ve biz ne için Allah Teâlâ’ya tevekkül etmiyelim ki, bize yollarımızı muhakkak o dosdoğru göstermiştir ve elbette bize yaptığınız eziyetlere sabrederiz. Ve tevekkül edenler de artık Allah’a tevekkülde bulunsunlar..

12. (Ve) Yüce Peygamberlerin, müminlere tavsiye etmiş oldukları tevekkül ile asıl kendilerinin de vasıflanmış olmalarını bir gaye bilmiş olduklarını beyan için buyurmuşlardır ki: (biz ne için) ne gibi bir özür vardır ki (Allah Teâlâ’ya tevekkül etmiyelim) her hususta oKerem sahibi Yaratıcıya itimat ve teslimiyetle bulunmayalım (ki, bize yollarımızı muhakkak o) Yüce Yaratıcı (dosdoğru göstermiştir.) bize kurtuluş ve saadet yolunu bildirmiştir, bizi hidayete kavuşturmuştur, bizi ilâhî vahyin görüntülerine ulaştırmıştır.

(Ve) Ey inkarcılar!, (elbette bize yaptığınız eziyetlere) gösterdiğiniz inatçı ve alaycı lakırdılara, mucizelerimizi inkâr ederek ayrıca delil isteğinde bulunup bizi üzmek istemelerinize karşı sabır ile karşılık veririz. Çünkü sabrın sonu selâmettir. Sabır kalbin ferahlamasına, başarının ortaya çıkmasına bir vesiledir, (ve tevekkül edenler de) yani: Her hususta hakka tevekkül eden, muvaffakiyeti Cenab-ı Hak’tan niyâz eyleyen müminler de (artık Allah Teâlâ’ya tevekkülde bulunsunlar) tevekküllerinde sebat edip dursunlar.

Böyle bir tevekkülün neticesi büyük bir muvaffakiyettir. Bu tevekkül sayesinde insanın kalbindeki parlaklık artar, insanın maneviyata olan bağlılığı gelişme gösterir, insan bir takım ehemmiyetsiz tehditlere kıymet vermiyerek bir ruh ferahlığı ile kerem sahibi mabudunun mânevî huzuruna yönelmiş olur.

13. Ve kâfir olanlar, Peygamberlerine dediler ki: Elbette sizi yurdumuzdan çıkarırız, veyahut bizim dinimize dönüverirsiniz. Artık Rab’leri de onlara vahyetti ki: Elbette biz o zâlimleri helâk edeceğiz.

13. Bu mübarek âyetler, Peygamberleri kâfirlerin ne şekilde tehdit etmiş olduklarını, Cenab-ı Hak’kın da fetih isteğinde bulunan Peygamberlerini nasıl destekleyip ve o kâfirleri helâk ederek yerlerini Peygamberlerine nasip kılacağın! müjdelediğini bildiriyor.

Ve kâfir kimselerin müthiş âkibetlerini ve sürekli olarak azaba uğrayıp duracaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve kâfir olanlar) kendilerini Allah’ın dinine davet eden (Peygamberlerine) ihanet maksadiyle (dediler ki. Elbette) Andolsun ki, (sizi yurdumuzdançıkarırız) sizi şu anda idaremizde, galibiyetimiz altında bulunan yerlerde bırakmayız (veyahut bizim milletîmize dönüverirsiniz) yani:

Bizim dinimizi kabul edersiniz veyahut vaktiyle dinimize müdahalede bulunmadığınız gibi yine müdahalede, sorgulamada bulunmazsınız. Bu iki şeyden birini kabule mecbursunuz. (Artık) o kâfirlerin bu kadar cüretleri, küfürlerindeki İsrarları üzerine muhterem Peygamberlere (Rab’Ieride vahyetti ki,) vahiy yoluyla haber verdi ki, (Elbette biz o zâlimleri helâk edeceğiz.) onları lâyık oldukları cezaya kavuşturacağız.

14. Ve elbette onlardan sonra o yurda sizi yerleştireceğiz. İşte bu, benim makamımdan korkana ve tehdidimden korkana mahsustur.

14. (Ve) Cenab-ı Hak, yine vahyederek buyurdu ki: Ey Peygamberlerim!. (elbette onlardan) o sizi tehdit eden kâfirlerden (sonra o yurda) onların yerlerine, ülkelerine, onların o kötü sözlerine, tehditlerine bir ceza olmak üzere (sizi yerleştireceğiz) onların yurtlarına sizleri vâris kılacağız, onların ülkelerine sizler hâkim ve yetkili olacaksınızdır. (İşte bu) zalimlerin helâk olmaları, Peygamberlerin de yardıma kavuşmaları ve o kâfirlerin yurtlarına vâris olmaları bir kudret ve ilâhî hikmet gereğidir.

İşte Hak Tealâ Hazretleri buyuruyor ki: Böyle yardım ve mirasa kavuşmak (benim makamımdan korkana) yani: Benim yüce zatımdan korkana veya kıyamet günündeki sorgulama mevkiinden ürperti üzere bulanana (ve tehdidimden) kâfirler için va’dedilen azabundan (korkana) bunlara inanan ve müminlere (mahsustur.) Çünkü böyle güzel bir âkıbet, takva sahipleri için sabit bir hakikattır.

15. Ve Peygamberler fetih istediler. Her zorba, inatçı da hüsrana uğradı.

15. (Ve) kavimlerinden inkâra, eza ve cefaya uğramış olan peygamberler, Cenab-ı Hak’tan (fetih istediler) o düşmanlarının üzerine galip olmaları için zafer istirhamında bulundular.Yahut kendileriyle o düşmanları arasında Hak Teâlâ’nın hüküm ve takdirini temenni ediverdiler. Bu muhterem Peygamberlerin bu dua ve niyâzı kabul buyuruldu (her zorba) kibirli, kendisini herkesin üstünde gören (inatcı) haktan kaçınan veya Allah’ın birliğini kabulden kaçınan şahıs (da hüsrana uğradı) helâk olup gitti. Küfrünün, zalim ve inatçı hareketinin korkunç akıbetine kavuşmuş oldu.

16. Onun arkasından da cehennem vardır. Ve irinli sudan içirilecektir.

16. Ve o kâfirlerden herhangi biri öyle dünyevî bir azaba uğramış olmakla kalmıyacaktır. Muhakka ki, (Onun arkasından da cehennem vardır) o ileride kıyamet gününde de cehennem ateşine atılacaktır. (Ve) o cehennemde ona (irinli sudan içirîlecektir.) bu, cehennem ehlinin içerisinden, vücudunun her parçasından akıverecek olan irinle karışık, pis bir sudan ibarettir.

17. Onu yudum yudum içer ve onu boğazından geçiremiyecektir ve ona her taraftan ölüm gelecek.. Halbuki, o ölmüş olmayacaktır ve onun arkasından da ağır bir azap vardır.

17. O cehenneme atılacak kâfir şahıs (onu) o pis suyu (yudum yudum içer) içmeğe çalışır (ve) lâkin (onu) o suyu tamamen yutmağa yaklaşamıyacaktır (boğazından geçiremiyecektir) buna kâdir olamıyacaktır. (Ve ona) o kâfire (her taraftan ölüm gelecek) yani: Ölüm sebeplerinden olan çeşitli azaplara uğrayacaklardır, (halbuki, o ölmüş olmayıcaktır) yine yaşıyacak, ölüp de, o şiddetli azaplardan kurtulamıyacaktır.

(Ve onun arkasından da) o inkârcının ötesinden de kendisine yönelecek daha (ağır bir azap vardır.) Kendisini karşılayıp duran pek şiddetli bir azap takdir edilmiştir ki, bu da cehennemde ebediyyen kalmaktır. Veya vakit vakit yönelen ve birbirinden daha müthiş bulunan bir ebedî azaptır. Artık onlar için kurtuluş yoktur. İşte küfürün ebedî cezası!.

18. Rablerini inkâr edenlerin meseli, şöyledir: Onların amelleri, fırtınalı bir günde şiddetli bir rüzgâra uğrayan bir kül gibidir. Onlar kazandıklarından bir şey üzerine kâdir olamazlar. İyiden iyiye sapıtma işte budur.

18. Bu mübarek âyetler de ahirette azap görecek olan kâfirlere dünyada iken yapmış oldukları amellerin hiç bir fâide veremiyeceğini, onların amellerinin kasırgaya tutulmuş bir kül gibi mahvolup gideceğini bildiriyor. Bu muazzam kâinatı yaratımış olan bir Yüce Yaratıcının her şeye kâdir olup dilediği kavimleri mahvederek yerlerine başkalarını getirebileceğini ihtar buyuruyor.

Bu dünyada iken varlık sahibi görülen kâfirlere, bozgunculara tâbi olanların ahrette onlardan bir fâide göremeyip hepsinin de azaba uğrıyacaklarını ve kendileri için sabrın, inleme ve sızlanmanın aynı olup bir kurtuluş çaresi olmadığını itiraf edeceklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Rab’lerini inkâr edenlerin) Kâinatın Yaratıcısının rablığın!, birliğini, ortak ve benzerden uzak olduğunu inkâr ederek küfre düşmüş olanların (meseli) sıfatları, uhrevî durumları, misâl getirme yoluyla (şöyledir: Onların) salih görülen (amelleri) sadaka gibi, sıla-i rahın gibi, ana-babanın haklarını gözetmek gibi dünyada iken yapmış oldukları güzelce muameleleri, ahirette kendilerine bir fâide veremiyeceği cihetle (fırtınalı bir günde şiddetli bir rüzgâra uğrayan bir kül gibidir.) Bu kül nasıl ki, rüzgârın tesiriyle her tarafa dağıtarak kendisinden bir eser kalmaz, boş yere mahvolup gider.

İşte o kâfirlerin amelleri de böyle mahvolup gidecektir, kendilerine bir fâide veremiyecektir. Çünkü salih amellerden ahrette fâide görülebilmesinin şartı, İmandır. İmana dayalı olmayan bir amelin sahibine uhrevî bir faidesi olamaz. Onlar, o kâfirler (kazandıklarından) dünyada iken işlemiş oldukları amellerden kıyamet gününde, o cezâ gününde (bir şey üzerine kâdir olamazlar) o amellerden dolayı bir sevap göremezler veyahut kendilerine gelecek azap, hafiflendirilmiş olamıyacaktır. (İşte) hak ve sevap olan yoldan veya sevaba kavuşma ihtimalinden (uzak) olan (sapıklık budur) bu misâlin işaret etmekte olduğu sapıklıktan ibarettir.

O kâfirler, amellerinin mükâfatını göreceklerini zannetmiş oldukları halde bilâhare bunlardan kendilerine hiç bir fâide gelmediğim görerek pek büyük bir ziyana düşmüş olduklarını anlıyacaklardır.

19. Görmedin mi ki, muhakkak Allah Teâlâ gökleri ve yeri hakkıyla yaratmıştır. Eğer dilerse sizleri giderir ve yeni bir halk getirir.

19. Resûlüm!. (Görmedin mi?.) yani: Senin ümmetin veya senin Peygamberliğini kabul etmeyen inkarcılar kalp gözü ile bakıp da anlamadılar mı ki, (muhakkak Allah Teâlâ gökleri) o kadar muazzam, yüksek âlemleri (ve yeri) bir nice geniş kıt’alar! içeren yeryüzünü (hakkıyla) yani: Bir hikmet ve menfaat gereği (yaratmıştır) bunlar, o Yüce Yaratıcının kudretine, azametine ne büyük birer delildirler!.

Artık şüphe yok ki, bu âlemleri böyle yaratmağa kâdir olan o hikmet sahibi Yaratıcı (eğer dilerse sizleri giderir) hepinizi bir anda mahveder (ve yeni bir halk) meydana (getirir) onlar, o kerem sahibi mabuda itaatte bulunurlar. Onlar ebedî bir saadete aday olurlar. Elbette o Yüce Yaratıcı sizlere muhtaç değildir, sizler ona muhtaçsınızdır. Artık onu inkâr değil, o’na imân ile itaatte bulununuz ki, öyle büyük bir ilâhî kahra uğramayasınız.

20. Ve bu, Allah Teâlâ için güç bir şey değildir..

20. (Ve bu) Ey insanlar!. Sizi bir anda yok edip de yerinize diğre mahlûkatı ge-tirivermek (Allah Teâlâ için güçbir şey değildir) o’nun kudreti her şeye fazlasiyle kâfidir. Artık böyle bir büyük kudrete sahip olan bir Yüce Yaratıcıya imân etmek, onun azabından korkmak lâzım değil midir?. Bunu hiç düşünmezmisiniz?.

21. Ve hepsi Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkmış olacaklardır. Artık zayıflar, kendilerini büyük görenlere diyeceklerdir ki: Muhakkak biz size tâbi olmuştuk, şimdi siz Allah’ın azabından birşeyi bizden bertaraf edebilir misiniz? Onlar da derler ki: Eğer Allah Teâlâ, bize hidayet etse idi, elbette sizi hidayete davet ederdik. Biz şimdi sızlansak da, sabır etsek de birdir. Bizim için bir sığınacak yer yoktur.

21. (Ve hepsi) bütün yaratıklar kabirlerinden kalkarak (Allah Teâlâ’nın huzuruna) çıkmışlardı. Yani: (Çıkmış olacaklardır.) bu, bir hakikattır. Bunun içindir ki, mazi sigasıyle’beyan buyurularak “berezû” denilmiştir. (Artık zayıflar) yani: Düşünceleri, fikirleri noksan olup bir takım kendini beğenmiş kâfirlere tâbi olanlar (kendilerini büyük görmekte bulunmuş olanlara) Peygamberlere karşı böbürlenerek onları inkâr etmiş olan kâfirlere kıyamet gününde dediler ki: Yani: (diyeceklerdir ki:

Muhakkak biz size tâbi olmuştuk) biz dünyada size uyarak Peygamberleri inkâr etmiştik, onların nasihatlarını dinlememiştik (şimdi siz Allah’ın azabından bir şeyi bizden bertaraf edebilir misiniz?) bizi ilâhî azabın bir kısmından olsun kurtarabilir misiniz?.

Bizi dünyada iken siz aldatıp durmuştunuz, şimdi bakalım ne yapacaksınız?. Onlar da, o aldatan kâfirler de kıyamet günü kendi perişan hallerini, başlarına gelen felâketleri anlıyarak özür dileme makamında (derler ki: Eğer Allah Teâlâ bize hidayet etse idi) eğer bizi dünyada ilâhî dinine muvaffak buyurmuş olsa idi biz de (elbette sizi hidayete davet ederdik) fakat Cenab-ı Hak, bizi sapıklığa düşürmüştü, biz de sizi saptırmaya çalışmış bulunduk. Artık bizim için azaptan kurtulmak çaresi yoktur ki, sizin içinde bir kurtuluş çaresi bulabilelim. O kâfirler, böyle âcizliklerini itiraf a mecbur olacaklardır.

Onlar, kendi yaratılışlarını kötüyekullanarak sapıklığa düşmelerine kendilerinin sebebiyet vermiş olduklarını bilip itiraf etmiyorlar da “Cenab’ı Hak bize hidayet etseydi” diye mazeret ileri sürmeye cür’et etmiş olacaklardır. Ve diyeceklerdir ki: (Bizim için) yani: Gerek biz aldatanlar için ve gerek sizin gibi aldatılmış olanlar için (şimdi) bu ahiret âleminde (fazla üzülsek te) uğradığımız bu elem verici akibetten dolayı inleyip ve sızlansak ta (sabır etsek de aynıdır.) hiç biri bizim için bir kurtuluş vesilesi olamaz. (Bizim için bir sığınacak yer yoktur.)

Bizi azaptan kurtarabilmesi için kaçıp kendisine sığınabileceğimiz bir mahal mevcut değildir. Artık bu azap içinde ebediyyen kalıp duracağız. İşte küfrün korkunç neticesi!.

22. Ve iş bitirilince şeytan der ki: Şüphesiz Allah size hak bir vâd ile vâd etmişti. Ben de size vâd etmiştim, sonra size vadimden caydım. Ve benim zaten size karşı bir gücüm yoktur. Ben sizi ancak davet ettim, siz de benim davetimi kabul ettiniz. Artık beni kınamayınız, kendi nefislerinizi kınayınız. Ve ben sizi kurtarıcı değilim, siz de beni kurtarıcı değilsiniz. Şüphe yok ki beni evvelce ortak koşmanızı ben inkâr etmiş oldum. Muhakkaktır ki, zalimler için pek acı bir azap vardır.

22. Bu mübarek âyetler de ahirette kâfirler ile onları aldatmış olan şeytan arasında meydana gelecek konuşmayı ve savunmayı bildiriyor. Kâfirlerin elem verici bir azaba tutulacaklarını, îmân edip durumunu iyileştirenlerin de cennetlerde kavuşacakları nimetleri, selâmet ve saadeti beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ahiret âleminde bir takım aldatıcı kâfirler ile onlara tâbi olan kimseler arasında bir tartışma ve münakaşa cereyan edeceği gibi kâfirler ile şeytan arasında da öyle bir konuşma ve savunma vukû bulacaktır. Evet.. Ahirette buluşacaklardır. (Ve iş bitirilince) yani: Uhrevî sorgulamalar yapılarak hükme bağlandığı, cennet ehli cennetlere, ateş ehli decehennemlere gönderildikleri zaman kendisini kınayan kâfirlere cevaben (şeytan der ki:) Ey kâfirler!. Ey beni sorguya çekmek isteyen inkarcılar!.

(Şüphesiz Allah size) dünyada bulunduğunuz zaman Peygamberleri, kitapları vasıtasıyle kıyamette mükâfat veya ceza vereceğine dair (hak bir va’d ile va’d etmişti) işte o ilâhî vâd gerçekleşmiş oldu (ben de size va’d etmşitim) ki, ne cennet vardır, ne cehennem, siz hesaba, azaba uğrayacak değilsinizdir. Bununla beraber öyle bir şey olacak olsa putlarınız, size yardım edeceklerdir.

(Sonra size) böyle yapmış olduğum (va’dimden caydım) şimdi öyle bâtıl va’dimi geri aldım, onun bir aldatmadan ibaret olduğu şimdi anlaşılmış oldu (ve benim zaten size karşı bir gücüm yoktur.) ben sizi küfre, isyana sevkedecek bir kuvvet ve kudrete sahip değilim, sizi zoru zoruna kendime bağlayacak bir güce sahip bulunmuyordum. (Ben sizi ancak davet ettim) sizi vesveselerim ile gösterdiğim bâtıl yolu takibe teşvik eyledim (siz de bana hemen icabet ettiniz) benim davetimi hemen kabul eylediniz, yaptığım davetimin doğm olup olmadığını hiç düşünmediniz (artık beni kınamayınız) ben sizi öyle bir yola zorla sevketmiş değilim, benim yapmış olduğum kalplerinize bir vesvese düşürmekten başka bir şey değildi.

(Kendi nefislerinizi kınayınız) çünki, siz kendinizi hidayet yoluna sevkeden zatların davetlerine nisahatlarına bakmadınız, gözlerinizin önünde parlayan açık delilleri görmediniz de benim boş vesveselerime eğilim göstermiş oldunuz. (Ve ben sizi kurtarıcı değilim) sizi azaptan kurtarmak için size yardımcı olamam (siz de beni kurtarıcı değilsiniz) beni ilâhî azabtan kurtarabilmek için bana yardım edecek bir halde bulunmuyorsunuz. Hepimizde lâyık olduğumuz azaba çarpılmış bulunmaktayız.

(Şüphe yok ki, beni evvelce ortak koşmanızı ben inkâr etmiş oldum) siz dünyada iken beni Cenab-ı Hak’ka ortak gibi tanıyarak banatapınıyor, benden yardım bekliyordunuz. Ben şimdi bu ahiret âleminde o sizin dünyadaki hareketlerinizden uzak bulunmaktayım, o hareketleri güzel gösterecek bir durumda değilim, artık aramızda bir irtibat kalmamıştır. (Muhakkaktır ki, zalimler için) şeytana tâbi olan kâfirler için (pek acı) elem verici (bir azap vardır) bu cümle ya şeytanın ifadesini tamamladığını bildirmektedir, veya yalnız başına Allah tarafından yapılan kelâmın başlangıcıdır.

§ Dünyada bir çok insanlar, bir takım şeytanî vesveselere kapılmaktadırlar. Ve bir nice şeytan tabiatlı kimselerin dine, ahlâkî faziletlere aykırı olan telkinlerine kıymet vererek onları dost tutmaktadırlar. Yarın bunlardan hangi birinin başına bir belâ gelecek olsa diğerleri ondan kaçınacak, ona hiç bir yardımda bulunamıyacaktır. Özellikle ahiret âleminde bütün o gayrı meşrû hareketlerin cezası görülecektir. Aldatanlar da, aldatılanlar da çeşit çeşit cezalara uğrayacaklardır.

Onu bunu aldatanlar, elbette bu alçaklıklarının cezasını göreceklerdir. Aldatmaya kapılanlar da kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmış, iyilik sever tavsiyeleri dinlememiş, akıllıca düşünmemiş oldukları cihetle mes’ûliyetten asla kurtulamazlar. Binaenaleyh insan daha dünyada iken güzelce düşünmelidir bir takım aldatıcı kimselerin sözlerine aldanmamalıdır, bütün ümmetin akıllıları tarafından kabul edilmiş olan mukaddes bir dinin gösterdiği selâmet ve hidayet yolunu takip etmekten geri kalmamalıdır. Ebedî selâmet ve saadet ancak bu sayede temin edilir.

23. Ve îmân edip iyi işler yapan kimseler, altlarından ırmaklar akar cennetlere konulmuşlardır, orada Rablerinin izniyle ebedî bir halde kalacaklardır. Onların duaları orada selâmdır.

23. Evet.. Aklını, temiz yaratılışını muhafazayaçalışan (ve imân eden) Cenab-ı Hak’ki tasdik ile onun ilâhî dinini kabul eyleyen (ve salih amellerde bulunan) üzerlerine düşen dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışan (kimseler, altlarından ırmaklar akan cennetlere konulmuşlardır) yani: Muhakkak ki, onlar yarın ahiret âleminde cennetlere, muazzam nimetlere kavuşacaklardır.

(Orada) o cennetlerde (Rab’lerinin izniyle) o Kerem sahibi mabudun emriyle veya yardım ve hidayetiyle (ebedî bir halde kalacaklardır.) Bütün bu başarılar sırf Cenab-ı Hak’kın bir iyilik ve ihsanıdır, (onların) o cennetlere kavuşan zatların (duaları) övgüler!, iltifatlar! (orada) o cennetlerde (selâmdır) kendileri birbirine selâm vereceği gibi melekler de onların haklarında selâmet dilerler. Bu suretle aralarında din sevgisi ve iyilik severlik vazifesi tecellî eder durur. İşte imanın mükâfatı!.

24. Görmedin mi ki: Allah Teâlâ nasıl bîr misâl getirmiştir, bir temiz kelimeyi ki, Kökü sabit ve dalı semada olan hoş bir ağaç gibidir.

24. Bu mübarek âyetler, uhrevî nimetlere ebediyyen kavuşacak olan mümin, mes’ut kullar ile cehennem ateşleri içinde sürekli kalacak olan kâfir, bahtsız kulların hallerini tasvir eden iki misali içermektedir. Ve müminlere sabit olan güzel inançlarından dolayı daimî nimetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, kâfirlere de zalim kimseler oldukları için sapıklık içinde kalacaklarını ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: Resûlüm Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- (görmedin mi ki,) bak bütün insansanlar için bir uyanma vesilesi olmak üzere (Allah Teâlâ nasıl bir misâl getirmiştir.) Manevî bir olgunluğun feyiz ve yükselişini ne kadar güzel bir surette tasvir buyurmaktadır.

(Bir temiz kelimeyi) bir misâl ile gözler önüne seriyor, o kelime ise kelime-i tevhitdir veya tesbih, tahmid, istiğfar, tövbe, dua gibi güzel bir kelimedir (ki) bu mübarek kelime (kökü) yerde (sâbit ve dalı semada)yüce bir tarafa yönelmiş (olan hoş) lâtif, büyüyüp gelişen (bir ağaç gibidir) meselâ: Pek faideli olan bir hurma ağacına benzemektedir.

25. Öyle bir ağaç ki yemişlerini Rabbinin izniyle her zaman verir ve Allah Teâlâ insanlara misaller getirir, ta ki, düşünüp ibret alsınlar.

25. O güzel söz (öyle bir ağaç) gibidir (ki) o ağacın (yemişlerini) yiyilecek meyvelerini (Rab’bînin izniyle) Cenab-ı Hak’kın iradesiyle, takdiriyle, (her zaman) her bir sene (verir) meydana getirir, sahibini yararlandırır. Bu ağaçtan murat, ya bir cennet ağacıdır veyahut bir hurma ağacından ibarettir.

Çünkü hurma ağacı pek faidelidir. Onun kökü yerde sabittir, değişimden korunmuştur, dalları ise yukarıya doğru yükselmektedir, havadan, ışıktan bol bol istifade etmektedir, her sene çokca meyve verir, onun meyvesi gece, gündüz, kış ve yaz yiyilir, pek faideli bir gıda mahiyetinde bulunur, İşte bu, pek hoş, maddî bir nimettir. Kelime-i tevhide ve benzerlerine gelince o da o mübarek ağaç gibi mânen kalpte sâbit,’ pek temiz, pek faideli pek yücedir.

Onun sahibi ondan dünyada da, ahirette de yararlanacaktır, o sayede en yüksek makamlara, cennetlere yükselecektir ebedî saadete erecektir, (ve Allah Teâlâ) bütün kâinatı ilmi ile, kudreti ile kuşatan o Kerem sahibi Yaratıcı (insanlara) böyle güzel (misaller getirir) Kur’an-ı Kerim’in bir kısım mübarek âyetleri bu misâlleri kapsamaktadır. İşte güzel söz hakkındaki misal de bu cümledendir. (Ta ki) o insanlar bunları (düşünüp ibret alsınlar) çünki böyle misaller, bir çok hakikatları fazlasiyle anlamaya yardım eder.

Bir takım manevî şeyler, maddî ve bilinen şeyler ile tasvir edilmiş olur, bu sayede tam bir anlayış meydana gelir, isteğe ulaşmak mümkün olur.

26. Kötü bir sözün misali ise: Yerin üzerinden koparılmış kötü bir ağaç gibidir ki, onun içinayakta durma imkânı yoktur.

26. (kötü bir sözün) yani: Küfür sözün, inkârcı tarzda yapılan bir lakırdının (misali ise yerin üzerinden) bütün kökleri, damarları (koparılmış kötü bir ağaç gibidir ki) meselâ: Ebu Cehil karpuzu denilen ve pek acı bulunan “şecere-i hanzal” durumundadır ki (onun için) o kötü olan ağaç için (ayakta durma imkânı yoktur) onun ne gövdesi ve ne de dalları varlığını muhafaza edemeyip yok olmaya mahkûm bulunmaktadır. İşte küfür de, dinsizlik de böyledir, bunun bir esası yoktur, bunun için bir sebat, bir kuvvet, bir delil mevcut değildir. Bu sahibini zehirler, felâkete, ebedî azaba sürükler, gider.

27. Allah Teâlâ müminleri dünya hayatında da, ahirette de sağlam sözle sapasağlam tutar ve Allah Teâlâ zâlimleri sapıklığa düşürür ve Allah Teâlâ dilediğini yapar.

27. İşte (Allah Teâlâ) güzel söze sahip olan (müminleri) her iki âlemde de başarıya ulaştırır, onları (dünya hayatında da, ahrette de) İmân şerefinden mahrum bırakmaz, onları (sağlam sözle) en kuvvetli deliller ile sabit olan güzel sözle, şehâdet kelimesiyle (sapasağlam tutar) onların hayatta iken de kabre girince de, kabirden kalkıp mahşere sevkedilince de lisanlarını o güzel sözle aydınlatıyor.

İşte o güzel sözü seçmenin ebedî, yüce meyvesi. Ebussuud Efendinin tefsirinde ve diğerlerinde yazılı olduğu üzere Resûl-i Ekrem Sallâllahû aleyhi vesellem efendimizden şöyle rivayet olunmuştur. Bir mümin ölünce ruhu alınır. Sonra kabre konulunca mhu cesedine iade edilir. İki melek gelerek ona: “Rab’bin kimdir?.” dinen nedir? Peygamberin kimdir?.” diye sual ederler.

O mümin de der ki: “Rab’bim Allah Teâlâ’dır, dinim İslâm dinidir, Peygamberim de Muhammed aleyhisselâtı vesselâmdır.” gök tarafından da “kulum doğrudur” diye bir nidâ gelir, İşte bu âyet-ikerimedeki “tesbit” bunu göstermektedir. Bütün bu muvaffakiyet, İmanın bir neticesidir. (Ve Allah Teâlâ zâlimleri) de kötü söz sahiplerini de, yani: İmanı terkederek küfrü seçmiş olanları da (sapıklığa düşürür) onları tercih etmiş oldukları kötü sözden, aslî yaratılışlarını değiştirerek küfrü tercih eylediklerinden dolayı da hak yoldan uzak bırakmış olur. İşte bu da, güzel sözü bırakıp kötü sözü tercih etmenin müthiş bir neticesidir.

(Ve Allah Teâlâ dilediğini yapar) ilâhî hikmetinin gereği olarak müminleri selâmet ve saadete kavuşturur. Kâfir ve münafıkları da öyle felâketlere, ebedî azaplara uğratır. Artık her akıl sahibi bu âkibetleri düşünmeli, ona göre hareketini tanzim etmelidir.

28. Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık verenleri ve kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?

28. Bu mübarek âyetler, kâfirlerin pek çirkin vasıflarını, başkaları hakkında da ne kadar zararlı bulunduklarını bildiriyor. O müşrikce hareketleri ve başkalarını da saptırmaya çalışmış olmaları sebebiyle nihayet cehenneme atılacaklarını ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Resûlüm!. O kâfirlerin hallerine bakmadın mı?. Onların halleri ne kadar hayret edilecek bir alçaklıktır? (Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık verenleri) Cenab-ı Hak’kın kendilerine verdiği nimetlere şükr edecekleri yerde o şükre karşılık nankörce bir vaziyet alanların ve özellikle son peygamber Hz. Muhammed gibi yüce bir nimetin kadrini bilmeyip onu inkâra cür’et edenlerin o alçakça hareketlerine bakmadın mı? (Ve kavimlerini helâk yurduna sevkeyleyenleri) kendi kâfirce sözleriyle, saptırıcı hareketleriyle kendi cemiyetlerinin fertlerini küfür ve şirke teşvik edip duranları (görmedin mi?) elbette onların o hayret verici hallerini sen de bilmektesin.

29. Cehenneme, oraya gireceklerdir. O nekötü karargâh!

29. Evet.. O kâfirler, kendi kavimlerini (cehenneme) sevkederler. Onlar (oraya) o cehenneme (gireceklerdir.) Dünyada bir müddet yaşasalar da nihayet gidecekleri yer cehennemden başkası değildir. Küfrün neticesi böyle ebedî bir azaba tutulmaktan ibarettir, (o) cehennem (ne kötü) bir (karargâh) dır. O kâfirler orada sürekli olarak azap görüp duracaklardır.

30. Ve Allah için ortaklar koştular, onun yolundan saptırmak için, de ki: Faidelenin, sonra muhakkak ki, dönüp gideceğiniz yer, ateştir.

30. (Ve) onlar, öyle kâfirlerdir ki, kendi bâtıl itikatlarınca (Allah için ortaklar koştular) o birliğinde ortak ve benzerden uzak olduğunda şüphe edilemiyecek olan âlemin yaratıcısına bir takım putları, yaratılmış şeyleri ortak tanıdılar, onlara mâbutluk vasfını verip tapındılar böyle cahilce ve aldatıcı bir iddi’aya, bir harekete cür’et gösterdiler (onun yolundan) o Kerem sahibinin hidayet yolu olan İslâm dininden, o tevhid dininden kendi kavimlerini (saptırmak için) öyle saptırmaya, aldatmaya çalışıp durdular.

Yüce Resûlüm! O kâfirlere (de ki:) Dünya varlığiyle bir müddet (faidelenin) istifade ediniz, nefsanî ve şehvanî zevklerine dalınız, nimete karşı nankörlükte bulununuz, bu geçici, gayrı meşrû istifade sizi gelecek felâketten asla kurta-ramıyacaktır.

Çünkü (sonra muhakkak ki) sizin (dönüp gideceğiniz yer, ateştir) hepiniz de ey kâfirler!. Ahirette cehennem ateşine atılacaksınız, orada ebediyen yanıp kalacaksınızdır. Ne muazzam bir ilâhî tehdit!. Ne müthiş bir âkıbet!.. “Bu âyet-i kerime, Mekke’i Mükerreme’de bulunup Resûl-i Ekrem’in risaletini tasdik etmemiş olan kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Maamafih hükmü bütün kâfirleri içine almaktadır. Bunların başlıca üç nev’i çirkin vasfı beyanbuyurulmaktadır. Birincisi: İmanı küfürle değiştirmeleridir.

Ikincisi: Kendi kavimlerini de küfre sevkederek cehenneme götürmeleridir. Üçüncüsü de: Bir takım mahlûkatı Cenab-ı Hak’ka ortak tanımalandır. Sözün özü: Allah Teâlâ Hazretlerinin verdiği nimetlerin değerini bilmeyen, İslâmiyete aykırı hareketlerde bulunan, başkalarını da dinî terbiyeden mahrum bırakmağa çalışan, teşvik eyliyen kimseler, dünyada ne kadar bir varlığa sahip olsalar da bu fânidir, ehemmiyetsizdir, âkıbeti pek korkunçtur, sonsuz bir ilâhî azaptan başka bir şey değildir. Asıl selâmet ve saadet ise İslâmiyetle mümkündür.

31. İman etmiş olan kullarıma söyle, namazı kılsınlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizlice ve aşikâre harcasınlar, bir günün gelmesinden evvelki, onda ne alış veriş vardır, ne de dostluk.

31. Bu âyet-İ kerime, müminlere dinî vazifelirini yerine getirmelerini emrediyor, daha hayatta iken mal ve bedenle ibadet ve itaatte bulunarak istikballerini temine çalışmalarını tavsiye buyuruyor.

Şöyle ki: Resûlüm!, (İmân etmiş) kendilerinde öyle üstün bir vasıf bulunmuş olan (kullanma söyle) öyle bir kulluk şerefine sahip olanlara emret ki, (namazı kılsınlar) üzerlerine düşen namazları rükünlerine şartlarına uyarak yerine getirmeye çalışsınlar (ve kendilerine vermiş olduğumuz rızıklardan) servetlerden (gizlice ve aşikâre) bir şekilde lâyık olan kimselere (infakta bulunsunlar) böyle bir infaka devam etsinler.

(Bir günün gelmesinden evvelki) cidden pek büyük, normal günlere benzemiyen kıyametin kopmasından önce ki (o günde) o kıyamet zamanında (ne alış-veriş vardır) ki, dünyada iken kusur etmiş olan bir kimse, noksanını telâfi etmek için lâzım gelen şeyi alabilsin. (Ne de) o günde (dostluk) vardır ki, kendisine yardım edilsin. O günde herkes kendi derdini düşünür, dünyada iken dostolanlar, o gün birbirinden kaçar, tabiî bir eğilim ile, nefsanî bir arzu ile birbirinin yardımına koşamazlar.

Ancak dünyada iken ümmetin iyilerinden olan takva sahibi zatlar arasındaki dostluk o gün de devam eder. Onlar birbirinden kaçmazlar. Çünkü onların dostluğu Allah’a kulluk ve muhabbet sebebiyle meydana gelmiştir. Yüce Peygamber de Cenab-ı Hak’kın izni olunca mümin kullar hakkında şefâatte bulunacaklardır. Ve ancak kıyamet gününde insanlığın genel görünümü itibariyle aralarında doğal olarak bir muhabbet ve sadakatten, bir yardımlaşma ve dayanışmadan eser görülemez.

Binaenaleyh her aklı başında olan insan, daha dünyada iken ihtiyatlı hareket etmelidir, namaz gibi, oruç gibi ibadetleri yerine getirmeye çalışmalıdır, zekâtını, sadakasını duruma göre açıkça veya gizli olarak vermelidir. Bu sayede ahiret hayatının korkunç günlerinden kurturabilmesini temine çalışmalıdır. Böyle bir çalışmaya muvaffakiyet ise ancak Allah’ın birliğini tasdik, ilâhî kudreti düşünme sayesinde meydana gelir.

32. Allah o Yüce Yaratıcı dir ki: Gökleri ve yeri yaratmıştır ve gökten su indirmiştir. Sonra onunla meyvelerden sizin için rızk meydana çıkarmıştır ve onun emriyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi ve ırmakları da sizin için akıttı.

32. Bu mübarek âyetler, kâinatın yaratıcısının varlığına, ilminin ve kudretinin mükemmelliğine şahitlik eden pek büyük hikmet eserlerine ve insanlık hakkındaki nihayetsiz nimetlerine dikkatlerimizi çekmektedir. Bazı insanların ise bu nimetlere karşı zalimce, inkârcı biçimde hareketlerde bulunduklarını ihtar eylemektedir.

Ve insanlık için mutluluğa ve bunun zıddı mutsuzluğa sebep olacak esaslara işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere Allah Teâlâ’nın kudretinin eserlerini ve sizin hakkınızdaki nimetlerini düşününüz.(Allah) o bütün kâinatın sahibi olan Kerem sahibi Mabud (o) Yüce Yaratıcı (dir ki) şu üstünüzdeki (gökleri) ve onlardaki yüksek, parlak cisimleri (yaratmıştır.) bu ilâhî kudret hakkında birinci nevi bir delildir. (ve) O hikmet sahibi Yaratıcı (gökden) semadan bulutlara, bulutlardan da yeryüzüne (su indirmiştir) yağmurları yağdırmıştır.

Bunlar insanlık için bir hayat kaynağı bulunmaktadır. Bu da ikinci nevi bir delildir. (Sonra onunla) o su ile yer yüzünde meydana gelen (semerelerden) çeşit çeşit meyvelerden, sebzelerden ve diğerlerinden (sizin için) Ey insanlar!, (rızk meydana çıkarmıştır.) siz onlar ile geçiminiz! temin edersiniz.

Bu da üçüncü nevi bir delildir. (Ve) o Yüce Yaratıcı (onun emriyle) kendisinin iradesiyle (denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi) siz o gemileri yapmaya güç yetirirsiniz, o gemileri istediğiniz tarafa sevkederek dünyanın muhtelif taraflarına gidersiniz denizlerden istifade edersiniz, bu dördüncü nevî bir delildir.

(Ve) O Kerem ve merhamet sahibi olan mabudunuz (ırmakları da sizin için akıttı) onları dilediğiniz tarafa doğru akıtabilirsiniz, onların sularından arazinize su verirsiniz, onlardan bol bol içerek istifade edebilirsiniz. Bu da Allah’ın kudretine ait beşinci nevî bir delildir. Ve bunlar ne kadar büyük birer nimettir.

33. Ve sürekli seyreden güneşi ve ayı emrinize verdi ve geceyi ve gündüzü de istifadenize vermiştir.

33. (Ve) o kadar kudret ve azameti gösterip duran ezelî Yaratıcı (sizin için) Ey insanlar! Sizin yer yüzünde yaşayabilmeniz için bulundukları yörüngelerde (sürekli seyreden) yaratılışlarındaki kabiliyet ve yetenek dairesinde sistemli bir şekilde doğup ve hatip duran (güneşi ve ayı emrinize verdi) onlar kendi yörüngelerinde dönmeye devam eder, yer yüzüne ışıklarını, nurlarını saçarlar, yer yüzündeki hayat sahiplerinin yaşamalarına veçeşitli ürünlerin meydana çıkmasına sebep bulunurlar.

Güneşin dönmesi sayesinde dört mevsim meydana gelir, ayın dönmesi sayesinde de ayların başladığı ve sona erdiği anlaşılır. Bunlar da altıncı ve yedinci nevi bir delildir. (Ve) Cenab’ı Hak (sizin için) Ey insanlar!, (geceyi ve gündüzü de istifadenize vermiştir,.) bunlar birbirini tâkibeder, yeryüzünde ışıkların, karanlıkarın ortaya çıkmasına sebep olurlar.

Siz de ey insanlar!. Gündüzleri çalışır, Allah’ın fazlına kavuşursunuz, geceleri de istirahat ederek hayatın zevkine kavuşmuş bulunursunuz. İşte bunlar da sekizinci ve dokuzuncu nevi birer kudret delilidir.

§ Da’b; devam ve düzenli âdet demektir. “Dâib” de bir işten ayrılmayıp onda bir düzen üzere yürüyen demektir. Güneş ile ay da ayrılmaksızın daim bir hal üzere hareket ettikleri için kendilerine “dâibeyn” denilmiştir ki, bu hareketleri kıyamete kadar devam edecektir.

34. Ve size istediğiniz şeylerin hepsinden vermiştir ve eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz. Şüphe yok ki, insan, elbette çok zâlimdir, çok nânkördür.

34. (Ve) Ey insanlar!. O Kerem sahibi Yaratıcı kendisinin kudretine, azametine ve lütfuna onuncu nevi bir delil olmak üzere de (size istediğiniz şeyerin hepsinden vermiştir.)

Yani: O ezelî yaratıcı, insanlığa muhtaç oldukları ve lisanı hal ile istirhamda bulundukları şeylerin hikmet ve menfaatı gereği olan her cinsinden ihsan buyurmuştur, insanlar bu sayede nice çeşitli nimetlere ulaşmış bulunmaktadırlar (ve eğer) Ey insanlar!. (Allah’ın nimetini) size olan lûtf ve ihsanını (sayacak olsanız sayıp bitiremezsiniz) hepsini saymaya, takdir etmeye güç yetiremezsiniz. Bunları ayrıntılı değil, kısa ve öz olarak bile bilip tâyin edemezsiniz. İnsanın görmesi, işitmesi, her nefes alıp vermesi hakkında birer büyüknimettir.

Özellikle insanların yaratılış alanına gelip imân ile mükellef olmaları, bunun mükâfatı olarak da ebedî saadete kavuşmaları ne kadar yüce, ve büyüklüğünü tayin etmek insanlık için mümkün olmayan birer nimettir. Ne yazık ki, birçok insanlar, bu nimetlerden gafil bulunuyorlar, bunları kendilerine lûtfen ihsan buyurmuş ve buyuracak olan kerem sahibi mabuda lâyıkiyle kullukta bulunmuyorlar.

Artık (şüphe yok ki, insan) böyle nimet bilmez olan herhangi bir fert (çok zâlimdir) kendi nefsine zulüm etmiş, kendisini mahrumiyete mahkûm bırakmıştır ve böyle bir insan (nânkördür) Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmiştir.

Böyle bir insan, gafur ve rahîm olan Yaratıcının verdiği nimetleri düşünmez, birçok nimetlere ulaştığı halde onlar için şükür olmak üzere zekâtını vermez, fakirlere, zayıflara yardım etmez. Birçok kimseler de bu nimetleri kendisine vermiş olan Kerem Sahibi Yaratıcısını inkâr eder, kulluk vazifesini yerine getirmez, bir takım mahlûklara tapınır, işin sonunda, o pek fena hareketinin müthiş cezasına kavuşur.

35. Ve hatırla o zamanı ki, İbrahim demişti: Ey Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl ve benî ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak bulundur.

35. Bu mübarek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’ın Kâbe-i Muazzama hakkındaki duasını ve putlara tapınmaktan kaçınılması hususundaki yakarışını bildiriyor. Putların halkı saptırır olduklarını zikrederek kendisine tâbi olmayanlar ile alâkası bulunmadığını gösteriyor.

Neslinden bâzılarını namaz gibi kulluk vazifelerini yerine getirmek için Beytullah civarında yerleştirmiş olduğundan onlara bir takım zatların yönelmelerini ve kendilerinin ürünlerden rızıklanarak teşekkür etmelerini temennide bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!, (yâdet) kavmine hatırlat (o zamanı ki) o uyanmaya vesile olacak tarihî bir olayın vaktiniki, o zaman Hazreti (İbrahim) Hak Teâlâya yalvararak şöyle (demişti: Yarabbi!.) Ey dualarımı kabul etmek suretiyle hakkımda lütfunu bollaştıran Mâbudum!.

(Bu şehri) bu Mekke beldesini (emniyetli kıl) güvenli bir yer eyle, ahalisini korkulardan lîluhafaza buyur (ve beni ve oğullarımı) çocuklarımın neslini (putlara tapmaktan uzak bulundur) bizleri tevhit üzere, İslâm dinî üzere sâbit kıl. İşte Hz. İbrahim böyle putlardan kaçınırdı. Artık ey Hz. İbrahim’e bağlılık iddiasında bulunan müşrik kavimler!. Sizin bu iddianız nasıl doğru olabilir?

§ Hz. İbrahim, Yüce bir Peygamber olduğu için mâsumdur, putlara tapmaktan uzaktır. Öyle bir duada bulunması ise başkalarına örnek olmak içindir ve masum oluşunun Allah’ın yardımı ile olduğunu itiraf içindir ve nefsin gururundan kaçınarak Cenab-ı Hak’kın korumasına her hususta ihtiyaç bulunduğunu ortaya koymak içindir.

§ İbrahim Aleyhisselâmın duası kabul buyurulmuştur. Kendisi masum olduğu gibi oğulları ve torunlarından bir kısmı da masumluğa sahip, Allah’ın dinine mensup bulunmuşlardır. Mekke-İ Mükerreme de asırlardan beri harap olmaktan korunmuştur.

Ve o mübarek beldenin ahalisi de emniyet içinde yaşamaktadırlar. Etrafındaki beldeler ahalisi birçok felâketlere uğradıkları halde Mekke’i Mükerreme bu felâketlere uğramamıştır. Harem-i Şerif dahilindeki hayvanat bile avlanılmayarak emniyet içinde bulunmaktadırlar. Hattâ harem sahasında bulunan vahşi hayvanlar bile birbirine karşı sevimli harekette bulunurlar.

O sahaya sığınanlar da emniyet altına girmiş olurlar. Bu emniyet Mekke’i Mükerreme ile haremine nasip olmuştur, kıyamete kadar da devam edecektir.

36. Ey Rabbim! Muhakkak ki onlar insanlardan birçoklarını saptırdılar. İmdi her kim bana tâbi olursa şüphe yokki, o bendendir ve kim banaisyan ederse artık muhakkak ki, sen çok yarlığayıcısın, çok esirgeyicisin.

36. Hz. İbrahim, şöyle de dua etmiştir ki: (Ey Rab’bîm!) Ey kerem ve merhamet sahib olan mabûdum! (Muhakkak ki, onlar) o putlar, birer fesat aleti oldukları için (insanlardan bir çoklarını saptırdılar) Birer sapıklık sebebi oldular, onları kabul edenler, onların vasıtasiyle başkalarını sapıklığa düşürerek şirk içinde bıraktılar (İmdi her kim) o insanlardan (bana tâbi olursa) benim davet ettiğim tevhid dinini, İslâm dinini kabul eylerse, (şüphe yok ki, o bendendir.)

Onunla ben mânevî yönden bir vücut gibi bulunmuş oluruz, aramızda öyle bir mânevî birlik meydana gelmiş olur. (Ve) bilakis her (kim bana âsi olursa) benim davetimi kabul etmez, sapıklık üzere kalmaya devam ederse (Artık muhakkak ki) durum Allah’ın takdirine kalmıştır.,

Ey Kerem sahibi Mâbudumuz!, (sen çok yarlıgayıcısın) öyle kimseleri fikir değişikliğine inanç islahına kavuşturarak geçmiş günahlarını affetmeye ve bağışlamaya kadirsin. Ve Yarabbi! Sen şüphe yok ki, (çok esîrgeyicîsin) kullarının haklarında merhametin pek çoktur, herhangi bir günahkâr kuluna da merhamet ederek onu selâmete erdirebilirsin. Şu kadar var ki, küfür ve şirk üzere devam edip o hâl üzere ölenler hakkındaki, ilâhî tehdit, kesindir, onlar bu yüce rahmeti hak etmekten kendilerini ebediyyen mahrum bırakmışlardır.

37. Ey Rabbimiz! Ben neslimden bazısını senin Beyti Haremin yanındaki ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyleder kıl ve onlara meyvelerden rızık ver. Umulur ki, onlar şükr ederler.

37. İbrahim Aleyhisselâm, Kerem sahibi Mabudundan temennilerine devam ederek şöyle de dua etmiştir ki, (Ey Rab’bimîz) ey benim ve neslimin ve bütün yaratıkların Keremsahibi Rabbi olan ezelî Yaratıcımız!. (Ben zürriyetimden bazısını) oğlum İsmail ile onun dünyaya gelecek evlâdını (senin Beyti Harem’in yanındaki ekinsiz bir vâdiye) yani Mekke-i Mükerreme sahrasında, dağlar ile çevrilmiş, aralarında seller akan çukurca bir boşluğa (yerleştirdim) onlar. Ey Rab’bimiz!. (namazı dosdoğru kılsınlar) o Allah’ın evine yönelerek namaz gibi en büyük dinî ibadetlerden olan bir ibadeti yerine getirmeye devam etsinler (diye) onların orada ikamet etmelerini münasip gördüm. (Artık) Ey kerem sahibi Mâbudumuz!.

(İnsanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyleder kıl) onlara karşı bir şevk ve sevgi gösterir olsunlar (ve onları) orada yerleştirdiğim neslimi veya onları ve onlara katılanları (mahsulâttan) çeşitli meyvelerden, yerin ürünlerinden (rızık ver) onları refah içinde yaşat (umulur ki, onlar şükür ederler) kendilerine bu nimetleri ihsan eden Yüce Mabudun emirlerine riayet eder namazlarını kılar, diğer dinî merasimi de yerine getirmeye çalışır dururlar.

Hz. İbrahim’in Fevkalâde güzel bir uslup ile yapılan bu temennisi de kabul edilmiştir. Mekke’i Mükerreme’de yaz ve kış çeşitli nimetler, meyveler vesaire bulunmaktadır. Bunlar bütün etraftan o mübarek beldeye bol bol getirilmektedir, her mevsimde muhtelif faideli gıda maddeleri bulunup durmaktadır. Artık bu nimetlerden dolayı ne kadar şükredilse yine azdır.

§ Bilinmektedir ki: İbrahim Aleyhisselâm’ın eşi Sare’nin çocuğu olmuyordu. Sâre kendi cariyesi “Haceri” Hz. İbrahim’e bağışladı. İbrahim Aleyhisselâm Hacer ile evlenince ondan İsmail adındaki oğlu dünyaya geldi.

Sâre dedi ki: Ben rica ederdim ki, Cenab-ı Hak, dostundan bana bir çocuk ihsan buyursun, bunu bana değil, cariyeme ihsan buyurdu. Ve bir kıskançlık sebebiyle olmalı ki: “Bunları benden uzaklaştır” diye Hz. İbrahim’e birteklifte bulundu, İbrahim Aleyhisselâm da aldığı bir vahye göre eşi Hacer ile daha süt emen bir çocuk olan oğlu İsmail”! alıp Mekke-i Mükerreme civarına götürdü, onları orada yerleştirdi ve onların orada rahat yaşayıp beslenmeler! için dua etti. Duası kabul edildi, o vâdi civarında zemzem suyu meydana çıktı, Yemen’de bulunan Cürhüm kabilesi de gelip bunlara eşlik etti.

O ıssız vâdi bunlar ile bayındır hale geldi, İbrahim Aleyhisselâm, vakit vakit gelir, eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i ziyaret ederdi. Hz. İsmail büyüyünce İbrahim Aleyhisselâm, onunla beraber “Beyt-i Muharrem” denilen Kâbe-i Mükerreme’yi yeniden veyahut Hz. Adem’den beri mevcut olan o yüce makamı tekrar tamir ederek vücude getirmiş oldu. İsmail Aleyhisselâm cürhümilerden kız almış oniki oğlu dünyaya gelmiştir. Bunların nesilleri çoğalıp her tarafa yayılmıştır. Bizim Yüce Peygamberimiz de Hz. İsmail’in oğlu “Kızarın” neslindendir.

§ Kâbe-i Muazzama’ya “Beytullah” denilmesi şanına tazim içindir, orada sırf Allah rızası için ibadette bulunulması içindir. “Beyt-i Haram” “Beyt-i Muharrem” de-nilmesinde de çeşitli yorumlar vardır. Kısacası bu Beyt-i Şerife saldırmak haramdır, bunun hakında hürmetsizlik dînen yasaktır. Bu mübarek makama insanların kanlar ile, temiz olmayan şeyler ile yanaşmaları haram bulunmuştur.

Bu makam, tufan hâdisesinden de korunmuştur. Burasını ziyaret eden müminlere bazı helâl şeyler; geçici olarak haram kılınmıştır. Meselâ harem dairesinde avlanmada bulunamazlar. İşte bu gibi sebeplerden dolayı ona o ünvan verilmiştir.

§ Hz. İsmail, muhterem pederi İbrahim Aleyhisselâm’ın şeriati ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve Âmâlika denilen eski bir kavime Peygamber gönderilmişti. Hz. İbrahim’den sonra kırk sene kadar daha yaşamış, vefatında validesi Hacer’indefnedildiği “Hicir” mevkiindeki kabri civarına defnedilmiştir. Hicr ise Medine’i Münevvere ile “Berruşşam” arasındaki eski bir şehrin kalıntısı olan bir beldedir.

38. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki, sen bizim gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Ve Allah Teâlâ’ya ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey gizli kalamaz.

38. Bu mübarek âyetler de Cenab-ı Hak’kın sonsuz olan ilmini, kudretini İbrahim Aleyhisselâm’ın zikrettiğini bildiriyor. Ve Hz. İbrahim’in ihtiyarlığı zamanında iki muhterem oğula kavuşmaktan dolayı Hak Tealâya hamd ve senada bulunmuş olduğunu ve kendisiyle nesli, ana babası ve diğer müminler hakkında af dileğinde bulunarak dualarının kabulünü istirham etmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Hz. İbrahim, Allah Teâlâ Hazretlerinden kalp ve lisan ile neler istirhamda bulunduğunu o Yüce Yaratıcının tamamen bilip hikmetin gereğine göre ilâhî kudretinin tecelli edeceğini itiraf için şöyle demişti: (Ey Rab’bimiz!. Şüphe yok ki, sen bîzim gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin) yani:

Bizim bütün hâllerimizi, işlerimizi, hakkımızda hayırlı olup olmayan şeyleri de tamamen bilirsin veyahut: Kalplerimizde sakladığınız üzüntü ve kederi de; ilân ettiğimiz hâl ve şanımızı da ve özellikle âileler arasında cereyan eden muameleleri, münakaşaları Ey Rabbim!. Sen gerçekten bilmektesin.

Evet.. (Ve) Şüphe yok ki, (Allah Teâlâ’ya ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey gizli kalamaz.) Değil yalnız insaniyet alemindeki ahvali, bütün gök ve yerdeki olayları, gaybla ilgili hususları Cenab-ı Hak tamamiyle bilmektedir. Bu âyeti kerime, ya Hz. İbrahim’in sözlerinin tamamlayıcısıdır veyahut Hz. İbrahim’in açıklamalarını tasdik için vukû bulan ilâhî bir sözdür.

39. Hamdolsun o Allah’a ki, bana ihtiyarlık çağında İsmail’i ve İshak’ı ihsan buyurdu.Şüphe yok ki Rabbim, elbette duayı hakkıyla işiticidir.

39. Yine Hz. İbrahim, Allah’ın yüce katına teşekkürlerini arz için buyurmuştur ki: (Hamd olsun o Allah’a ki,) bütün kemâl sıfatlarına sahip olan Yüce Yaratıcıya ki, (bana ihtiyarlık çağında) artık evlât sahibi olabileceğime ümitli bulunmadığım bir yaşta iken (İsmail’i Ishak’ı ihsan buyurdu) Rivayete göre İbrahim Aleyhisselâm, Hz. İsmail doğduğu zaman doksan dokuz yaşında imiş, Hz. İshak doğduğu zaman da yüz oniki veya yüz on yedi yaşında bulunuyormuş. (Şüphe yok ki, Rab’bim) bana ihsan buyuran işlerimin sahibi olan Yüce Yaratıcım (elbette duayı) kullarının ricasını, yakanşlarını (hakkıyla işiticidir) hikmetinin gereğine göre kabul eder, dualara icabette bulunur.

§ İshak Aleyhisselâm, Hz. İbrahim’in ikinci oğludur. Annesi Sare’dir. O da ihtiyarlığı zamanında böyle bir oğula kavuşmuştu. Hz. Ishak, daha pederi İbrahim Aleyhisselâm hayatta iken Allah tarafından Şam ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Filistin’de kalmış, “Biri Seb’a” denilen yerde yerlemişti. Kendisinin “lys” ve “Yakub” adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Bilahara Hz. Yakub da peygamber olmuştur. İshak Aleyhisselâm rivayete göre yüz altmış yaşında iken vefat edip Hz. İbrahim’in yattığı mezarlığa defnedilmiştir. Annesi Sâre de yüz yirmi yedi yaşında iken Şam’da vefat etmiştir.

40. Ey Rabbim! Beni ve neslimden olanı da namazı devamlı kılanlardan eyle. Ey Rabbimiz! Ve duamı kabul buyur..

40. Yine Hz. İbrahim şöyle yakarışta bulunmuştu: (Yarabbi beni ve zürriyetimden olanı) yani: Bazılarını, mümin olanlarını (namazı devamlı kılanlardan eyle) farz namazı lâyıkiyle edâya muvaffak buyur. (Ey Rab’bimiz!. ve duamı kabul buyur) böylenamazı güzelce edâya ve putlara tapınmaktan kaçınmaya dair olan duamı veya ibadet ve itaatımı lütfen kabul buyur, ey kerem ve merhamet sahibi olan yüce mabudum!.

41. Ey Rabbimiz! Hesap olunacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla.

41. İbrahim Aleyhisselâm, şöyle de bir duada bulunmuştur: (Ey Rab’bimiz) Ey işlerimizin sahibi, hallerimizin düzenleyicisi yaratıcımız! (hesap olunacağı gün) bütün mükelleılerin dünyadaki amelleri adaletli bir şekilde sorgulamaya tâbi tutalacağı zaman (beni) benden insanlık gereği daha iyi olanın terkedilmesi şeklinde meydana gelmesi düşünülen kusurlarımı bağışla..

Ve (anamı, babamı) da affına kavuştur. Bunlardan maksat, ya Hz. Âdem ile Havva’dır veya İslâmiyeti kabul etmeleri şartiyle Hz. İbrahim’in babasiyle anasıdır veyahut bu dua ana-babası hakkındaki emrin ortaya çıkmasından evvel vukû bulmuştur. Maamafih bazı rivayetlere göre Hz. İbrahim’in annesi mümin bulunuyordu. Bunun içindir ki:

“Ne varki, onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı.” (Tevbe, 9/114) âyeti kerimesinde yalnız babası zikredilmiş ve ondan uzak olduğu gösterilmiştir. (Ve) Hz. İbrahim, zürriyetinden olsun olmasın bütün müminler hakkında da dua ederek, (müminleri bağışla) diye istirhamda bulunmuştur.

§ İbrahim Aleyhisselâm’ın müminler hakkındaki bu duası, büyük bir müjde taşımaktadır. Çünkü o, Allah’ın dostudur, onun duaları Allah katında makbuldür. Artık biz de Kerem sahibi Yaratıcıdan niyaz ederiz ki: Baba ve dedelerimizle evlâd ve torunlarımızla beraberAllah’ın affına kavuşalım. “Hz. İbrahim için Bakara sûresinin (124, 125, 126, 127) inci âyetlerinin izahına da bakınız!.

42. Ve Allah Teâlâ’yı zalimlerin yaptıkları şeylerden gâfil sanma. Onları kendisinde gözlerin korkudan dışarı fırlayacağı bir gün için tehir eder.

42. Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak’kın bütün zalimce halleri bildiğini ve zalimlerin âkıbeti en müthiş, hayret verici bir günde azap göreceklerini hatırlatıyor. Ve Resûl-i Ekrem’in bu müthiş gün ile insanları korkutmakla emrolunduğunu ve o günde zalimlerin nasıl boş bir temennide bulunacaklarını ve bu temennilerinin nasıl reddedileceğini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Peygamberini teselli ve zâlimleri tehdid etmek için buyuruyor ki, (Ve Allah Teâlâ’yı zalimlerin) kâfirlerin, hak ve hakikate tecavüz edenlerin (yaptıkları şeylerden) gayrı meşrû muamelelerden, inkârcı ve zalimce hareketlerden (gafil sanma) Cenab’ı Hak onların bütün işlediklerini tamamen bilmektedir onları derhal lâyık oldukları azaba kavuşturmaması bir hikmet gereğidir. (Onları) onların azaplarını (gözlerin korkudan dışarı fırlayacağı) görülecek felâketlerden, müthiş manzaralardan dolayı gözlerin yukarıya dikilerek açık kalacağı, göz kapaklarının hareket edemiyeceği (birgün için tehir eder) o günde artık lâyık oldukları azaba kavuşmuş olurlar.

§ Gaflet, bir ruhsal durumdur ki, insan işlerin hakikatlarını öğrenmekten men eder ve diğer bir bakımdan da gaflet, sakınma ve uyanıklığın azlığından dolayı, insana ârız olan bir unutma ve hatadır. Böyle bir durum ise Allah hakkında mümkün değildir, böyle bir gafletten Cenab’ı Hak’kın uzak olduğu ise Resûl-i Ekrem’ce katiyyen bilinmektedir.

Binaenaleyh böyle “gafil sanma” diye emir edilmesi, zalimler hakkında bir vad’dir, zulme uğramışlarhakkında da bir tesellidir, zalimlerden intikam alınacağını ilândır. Ve böyle bir emir, görünürde Hz. Peygamber’e yönelik ise de gerçek durumda ümmetin fertlerine yöneliktir, ta ki uyanık bulunsunlar.

43. Öyle ki başlarını yukarıya dikerek koşarlar. Gözleri kendilerine dönüp bakamaz ve yürekleri ise bomboş hava kesilmiş bulunur.

43. O zalimlerin azabı geri bırakılır (öyle) müthiş bir güne (ki) o günde zalimler (başlarını yukarıya dikerek) gözlerini sema tarafına çevirip birbirine bakamıyarak (koşarlar) çağırıldıkları tarafa bir korku ve dehşette, bir zillet ve miskinlikle çabucak varmaya çalışırlar (gözleri kendilerine dönüp bakamaz) gözleri bir dehşetle yukarıya yönelik olarak apaçık bir halde kalır, göz kapakları kendilerine bakabilmek için harekette bulunamaz (ve yürekleri ise bomboş hava kesilmiş olur) yani: Kalpleri pek ziyade hayret ve dehşetten dolayı akıldan, anlayıştan uzak, âdeta bomboş bir hava kesilmiş gibi bir halde kalmış olur.

§ Muhtî, davet edene sür’atle koşan demektir. Zelil, sakin ve korkuyla koşan mânasına gelir. Çoğulu “muhtün” dir. “Mukni” de başını yukarıya kaldıran demektir. Başkasına iltifat etmeksizin önünde olan bir şeye gözü ile bakıp duran manâsında kullanılmaktadır. Çoğulu: “Muknün” dir. “İknâ” da başını yukarı kaldırmak demektir.

44. Ve insanları korkut, o azabın kendilerine geleceği bir gün ile ki, o zalim olanlar diyeceklerdir ki; Ey Rabbimiz! Bizi bir yakın vakite kadar tehir et, senin davetine uyalım ve Peygamberlere tâbî olalım. Onlara denilecektir ki “sizin için bir zevâl yoktur” diye siz evvelce yemin etmiş değil mi idiniz?

44. Artık Resûlüm!. O zalimler, o müthiş günü düşünsenler!. (Ve) sen de (insanları) o gibi zâlimleri, kâfirleri veya bütün insanlığı (korkut)o günün müthiş neticesini kendilerine ihtar et (o azabın kendilerine geleceği bir gün ile ki) o pek korkunç olduğu bildirilen kıyamet günü ile ki: (O zalim olanlar) o gün (diyeceklerdir ki: Ey Rab’bİmiz!. Bizi bir yakın güne kadar tehir et) bizi az bir müddet için dünyaya iade buyur (senin davetine uyalım) seni birleyerek ve kutsayarak kötü hareketlerimizi, yanlış inançlarımızı terkeyleyelim (ve Peygamberlere tâbi olalım) onların davet ettikleri şeylere uyalım.

O zalimlerin bu temennilerini reddetmek ve kendilerini kınamak için denilecektir ki: (sizin için bir zevâl yoktur diye siz evvelce) daha dünyada iken (yemin etmiş değil mi idiniz?.) yani: Siz katiyyen iddia ediyordunuz ki: Dünyada daima nefsani zevklerinize kavuşacaksınız, sizin için bir dirilme, bir neşir, başka bir âleme geçiş vukû bulmayacaktır, hayat, yalnız bu dünya hayatından ibarettir. Artık ne kadar cahilce, zalimce hareketlerde bulunmuş olduğunuzu şimdi anladınız değil mi? Size o kadar cehalet yakışır mı idi?

45. Halbuki, siz nefislerine zulümetmiş olanların yurtlarında ikamet etmiş ve onlara neler yapmış olduğumuz sizin için apaçık belli olmuş idi ve sizin için misaller de beyan etmiştik.

45. Allah tarafından o zâlimleri daha fazla kınamak için şöyle buyuruluyor: (Halbuki siz) ey zalimler!, kâfirler!, daha dünyada iken sizden evvel (nefislerine zulum etmiş olanların yurtlarında ikmet etmiş) idiniz. Onların tarihi hâllerini, başlarına gelmiş olan fecî felâketleri anlamış idiniz.

(Ve onlara neler yapmış olduğumuz) onları o çirkin amellerinden dolayı nasıl helâke, cezalara uğratmış olduğumuz eserleri görmekle, tarihî haberlerin nakledilmesiyle (sizin için apaçık belli olmuştu) bunlardan birer ibret dersi almalı değil mi idiniz? (ve) özellikle (sizin için misaller de beyan etmiştik) semavî kitaplarda vePeygamberlerin lisanları vasıtasiyle bir çok kavmin zulümleri, küfürleri yüzünden ne gibi korkunç âkibetlere uğratılmış oldukları bildirilmiş, birçok ibret verici misaller gösterilmiştir.

Ne için onlardan istifade ederek uyanmadınız, fena hareketlerinizi terketmediniz, fırsatı elden çıkarmış oldunuz?. Artık sizin için dünyaya iade ile kaybolanı telâfi etme imkân söz konusu olamaz. O misaller, Cenab-ı Hak’kın dilediği kimselere kendi kötü amelleri sebebiyle dünyada da ahrette de azap edeceğine pek açık birer delil bulunmuştur. Elverir ki, onlardan bir ibret dersi alınsın.

46. Ve muhakkak ki, onlar hileleriyle hilede bulundular ve onların hilesi. Allah katında malûm dur. Ve onların hilesi ile dağlar, yerinden gidecek değildir.

46. Bu mübarek âyetler, o bir takım zalimlerin, kâfirlerin ne kadar hilelere, tuzaklara cür’et etmiş olduklarını ve nihayet Allah’ın intikamına uğrayacaklarını bildiriyor. Birlik ve gücüne karşı koyulmazlıkla vasıflanan Yüce Yaratıcının sözünden hâşâ dönmeyeceğini ve o müthiş intikamın nasıl bir büyük bir değişiklik gününde meydana geleceğini şöylece beyan buyurmaktadır, (ve muhakkak ki,) onlar, o eski zalimlerin yurtlarında sakin olan sonraki zalimler, kâfirler (hileleriyle hilede bulundular) Cenab’ı Hak’kın Peygamberelrine saldırdılar, Allah’ın dinini bozmak için bir çok tuzaklara başvurdular, (ve onların hilesi. Allah katındadır) yani:

Allah tarafından bilinmektedir, yazılmıştır, elbette onları bu hileleri sebebiyle pek büyük bir cezaya uğratacaktır. (Ve onların) o zalimlerin (hilesi) onların ilâhî din aleyhine yapmak istedikleri tuzakları, suikastleri haddizatında ehemmiyetsizdir, o hile (ile) kendisinin tesiriyle (dağlar yerinden gidecek) bir kuvvette ve yapıda (değildir) binaenaleyh o hile ile dağ gibi maddî bir varlık yerindenkımıldanamıyacağı gibi din gibi manevî, pek yüce bir varlık da yokluğa yüz tutmuş olmayacaktır.

Diğer bir kıraate göre bu âyetin meâli şöyledir: Şüphe yok ki, onların hilesi öyle kuvvetlidir ki, ondan dağlar bile yerlerinden gidiverir. Fakat buna rağmen yine onlar kahredilmiş olacaklardır, hileleri tesirsiz kalacaktır, İlâhî din devam edip duracaktır. Bu husustaki Allah’ın va’di elbetteki, gerçekleşecektir.

47. Artık Allah Teâlâ’nın Peygamberlerine verdiği sözden cayacağım sanma. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.

47. Ey Yüce Resûl!. Yani Ey onun muhterem ümmeti!. (Artık Allah Teâlâ’nın Peygamberlerine verdiği sözden) o Peygamberlerine yardımcı olacağına, ilâhî dinini açığa çıkarıp yücelteceğine ve o zâlimleri, inkârcıları nihayet kahredeceğine dair olan müjdesinden (cayacağını sanma) o Kerem sahibi yaratıcı, sözünden asla dönmez. Elbette ki, Peygamberlerine olan ilâhî va’di bir gün meydana gelecektir.

(Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Azizdir) her şeye galiptir, kudreti her şeyi meydana getirmeğe fazlasiyle yeterlidir ve (intikam sahibidir) kendisine isyan eden, Peygamberlerine inanmayan, kutsal değerlere suikastte bulunan zalimlerden intikam alacaktır. Bu, o Yüce Yaratıcının kudret, azamet ve ilâhî hikmetinin gereğidir. Artık o inkarcılar, bu müthiş akibeti beklesinler.

48. O günde ki, bu yer başka bir yere değiştirilir, göklerde. Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkmış olurlar.

48. Evet.. Hak Teâlâ’nın intikamı zâlimleri tamamen yakalıyacaktır, (o günde ki) o kıyamet zamanındaki, (bu yer) bu yer küresi (başka bir yere) diğer bir şekil ve sûrete (çevrilir) Cenab-ı Hak’kın bildiği başka birmahiyet almış olur (göklerde) Öylece değişir. Onun da mahiyeti değişir. Velhâsıl. Bütün bu insanlık âlemi, kıyamet gününde varlık veya vasıf olarak değişecek, başka bir mahiyet alacaktır. Onun ayrıntılarını Allah’ın ilmine havale ederiz. İşte Öyle bir günde herkes, yeniden hayat bulacak, dünyadaki amellerinin mükâfatına veya cezasına kavuşacaktır.

49. Ve o günde günahkarları zincire vurulmuş bir halde görürsün.

49. Bu mübarek âyetler, kıyamet gününde günahkârların ne kadar korkunç bir vaziyette bulunacaklarını ve herkesin dünyadaki amellerine göre mükâfat ve cezaya kavuşacağını ihtar ediyor. Kur’an-ı Kerim’in ne kadar yeterli ve yüce bir ilâhî öğüt olduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve) sen (o günde) o kıyamet zamanında, bütün insanların sorgulamaya sevkedeceği bir vakitte (günahkarları) küfür ve isyan ile ölmüş olanları, yeniden hayat bularak (zincirlere vurulmuş) bağlarla bağlanmış (bir halde görürsün) onlar boyunlarına zincirler bağlanmış esirler gibi zelilce bir şekilde bulunacaklardır.

Evet.. Deniliyor ki: Dünyada iken bâtıl inançlara, kötü alışkanlıklara, karanlık ruhlara sahip olan kimseler arasında bahtsızlık ve sapıklık bakımından bir benzerlik vardır. Bu itibar ile bunlar birbirine birer felâket zinciri ile bağlıdırlar. Artık bunlar kıyamette de birbirine maddeten veya mânen bağlı bir halde cehenneme sevkedileceklerdir. Ne büyük bir felâket!.

50. Onların gömlekleri katrandandır ve onların yüzlerini ateş kaplayacaktır.

50. (Onların) öyle azap görecek inkârcıların (gömlekleri katrandandır) vücutlerini fevkalâde yakıp yandıracak yakıcı bir sıvı kaplayacaktır. Bunun şiddetli ha-raretiyle, pis kokusu ile azap göreceklerdir. (Ve onların) o cehenneme atılacak kâfirlerin (yüzlerini ateş kaplayacaktır) onların cesetlerini yakıp duranateş, onların yüzlerine de yükselecek, kendilerini her yönden kuşatacaktır.

51. Allah Teâlâ, herkesi kazandığı ile cezalandırmak için böyle yapacaktır. Şüphe yok ki Allah Teâlâ’nın hesabı pek süratlidir.

51. (Allah Teâlâ) kıyamet gününde (herkesi) herbir mükellef kulunu dünyada iken (kazandığı ile) çeşitli küfür ve isyan sebebiyle (cezalandırmak için) kendilerini lâyık oldukları cezalara kavuşturmak için (böyle yapacaktır.) Onları böyle mahşere sevkedecek kendilerini ateşli halkalarla bağlanılmış bir halde cehenneme atacaktır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın hesabı pek süratlidir.) onun mahşerdeki sorgulaması pek sür’atle yapılacaktır.

52. İşte bu, insanlara kâfi bir tebliğdir. Hem bununla korkutulmuş olsunlar ve hem de onun muhakkak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri de güzelce düşünsünler.

52. (İşte bu) Kur’an’ı Kerim’in beyanları, bildirdiği hakikatlar, zikrettiği deliller, ibret verici hâdiseler, (insanlara kâfi bir tebliğdir.) pek mükemmel bir öğüttür, bir büyük tefekkür ve öğüt alma vesilesidir. Ta ki, (hem bununla) bu beyan olunan öğüt ile, bunun haber verdiği müthiş olaylarla insanlar (korkutulmuş olsunlar) öyle yakıcı bir akibeti düşünerek titresinler, dînî vazifelerine muhalif hareketlerde bulunmasınlar (ve hem de) o tebliğ edilen öğütlerdeki delilleri, Allah’ın birliği hakkındaki kanıtlar! güzelce tefekkür ederek (onun) o Yüce Yaratıcının (bir tek ilâh olduğunu bilsinler) yanlış düşüncelerin esiri olarak küfür ve isyan içinde yaşamasınlar.

(Ve akıl sahipleri de) kalp temizliğine doğru anlama yeteneğine sahip olan zatlar da (güzelce düşünsünler) bu yüce öğütten hakkıyla yararlansınlar, hayatlarını güzelce tanzim ederek istikballerini temin etmiş bulunsunlar, İşte bu ilâhî öğüt böyle başlıca üç nevi muazzam gayeye yöneliktir.

Evet..Şüphe yok ki, Kur’an’ı Kerim’in bütün beyanatı, birer hikmet dersidir, akâide, ibadetlere, ahlâka, içtimaî muamelelere, tarihî olaylara dair verdiği bilgiler, birer hakikattır, düşünen kimselerin ruhlarını yükseltir, kalplerini aydınlatır, hakikî istikballerini temin edecek birer hidayet kandilidir. İşte İbrahim Sûresindeki âyet-i celîle de böyle yüce bir mahiyette olduğu gibi onu takibeden Hicr Sûresi de öyle pek kutsî, feyizli bir ilâhî öğütten ibaret bulunmaktadır. Hak Teâlâ Hazretleri bizleri bu ilâhî nurlardan hakkıyla yararlandırsın. Amin..