TEVBE SURESİ

1-30 ARASI AYETLER

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm

1. Bu, bir ayrılık ihtarıdır! Allah Teâlâ ile Rasûlü tarafından kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere.

1. Bu mübarek âyetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan antlaşmaların feshini tebliğ etmektedir ve kendilerine dört ay müsaade verilen o dinsizlerin zarar ve ziyanda olacakları kendilerine ihtar buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Biliniz ki: (Bu bir ayrılık ihtarıdır.) Müslümanlar ile siyasî alâkalarının kesildiğine dair bir beyannamedir. (Allah Teâlâ İle Resûlü tarafından kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere) Yani: Ey müslümanlar!. Allah Teâlâ’nın ve Resulunun izin ve müsaadesiyle yapmış olduğunuz o anlaşmaları yine Cenâb-ı Hak’kın ve Yüce Peygamberinin emir ve tebliğiyle fesh ediniz. Çünki o müşrikler, yapılmış olan antlaşmaların hükümlerine aykırı hareketlerdebulunmaktadırlar. § Beraat, lûgatte herhangi bir fenalıktan uzaklaşmak, beri olmak, kurtulmak demektir. Meselâ: Bir borçtan, bir sorumluluktan kurtulmak bir beraattir, bir işten alâkayı kesmek de bir beraattir. Siyaset bakımından da iki zümre arasındaki emniyetin, korunmuşluğun, sulh ve barışın kesilip bertaraf edilmesi de bir beraatten ibarettir.

§ Vaktiyle müşrikler ile antlaşma yapılmasına Allah tarafından müsaade edilmişti. Bunun üzerine müslümanlar Rasûlü Ekrem ile beraber Müşrikler ile antlaşma yapmışlardı. Daha sonra “Beni Damre” ile “Beni Kinane “den başka müşrikler sözlerinde durmadılar, antlaşma hükümlerine muhâlefete başladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlar ile olan antlaşmalara son verilmesini ve antlaşmalarına riayet etmeyen müşriklerden müslümanların sakınmalarını emir buyurdu. Maamafih bazı antlaşmalarda zaten geçici bir zaman için yapılmıştı. O zaman nihayet bulunca artık antlaşma hükmü kalmamış bulunacaktı.

2. Artık ey müşrikler! Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız ve biliniz ki, siz şüphe yok. Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak değilsinizdir ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri zelil kılıcıdır.

2. (Artık) Ey müşrikler!. (Siz yeryüzünde dört ay dolaşınız) bu müddet içinde size taarruz olunmayacaktır. Fakat o müddetten sonra size güven yoktur. Bu müddetin başlangıcı, Hacci Ekber gününden ibarettir. Son bulması da Rebiülâhır ayının onuna rastlamaktadır. Bu müddete “haram aylar” denilmiştir. Çünki bu müddet içinde savaşmak haram bulunmuştur. Bu müddet Zilhicce’nin son yirmi günü ile Muharrem, Sefer Reblülevvel aylarından ve Rebiülâhırın ilk on gününden ibarettir. Bu hususta başka görüşlerde vardır. (Ve) Ey Müşrikler!. (Biliniz ki, siz) herhangi bir çareye baş vursanız ve nerelere kaçıp durmakisteseniz (şüphe yoH ki. Allah Teâlâ’yı âciz bırakacak değilsinizdir.) Cenâb-ı Hak’kın kudret elinden yakanızı kurtaramazsınız. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ kâfirleri) dünyada öldürülmek, esaret ile, ahirette de pek acıklı azap ile (zelîl kılıcıdır) siz küfrünüzden dolayı böyle cezalara elbette kavuşacaksınızdır.

3. Ve Allah Teâlâ ile Resulû tarafından haccı ekber günü insanlara bir ilândır ki. Allah Teâlâ da Resulû de şüphe yok, müşriklerden uzaktır. Artık tövbe ederseniz o sizin için hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz biliniz ki, siz Allah Teâlâ’yı elbette âciz bırakacak değilsinizdir. Ve kâfir olanları acıklı bir azap ile müjdele!

3. Şu âyeti kerime müşrikleri tehdit ve onları tövbeye özendirmekte ve teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ ile Resûlü tarafından Haccı Ekber günü) yani: Kurban Bayramının birinci günü, o hac farizesinin kendisinde tamama ereceği büyük, mübârek zamanda veya arefe günü (insanlara) bütün mü’minlere, aralarında bir antlaşma bulunmuş olsun olmasın bütün müşriklere (bir ilândır ki, Allah Teâlâ da Resûlü de şüphe yok müşriklerden) antlaşmalarına riayet etmeyen kâfirlerden (beridir) onların o riayet etmedikleri antlaşmalarının artık Allah katında bir kıymeti yoktur. Binaenaleyh ey müşrikler bunun neticesini düşünün. (Artık) küfrünüzden, antlaşmanıza riayetsizlikten (tövbe ederseniz o) tövbe (sizin için hayırlıdır.) iki âlemde de felâketten, azaptan kurtulmuş olursunuz, (ve eğer yüz çevirirseniz) tövbeden kaçınırsanız: Müslümanlara karşı ahdinize riayetten ayrılırsanız (biliniz ki. Siz Allah Teâlâ’yı elbette âciz bırakacak değilsinizdir.) O Yüce Yaratıcı elbette sizi lâik olduğunuz cezalara kavuşturacaktır. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!, (kâfir olanları acıklı bir azap ile müjdele.) Yani: Onlara dünyada öldürülmek gibi, esaret gibi felâketlere, ahirette de cehennem ateşinemâruz kalacaklarını ihtar et. Bu gibi tehdit edilen kimselere karşı yapılacak müjde, bir tahakkümden ve istihfaftan onları uyandırmak için yapılan bir ihtardan kinayedir.

§ Hz. Peygamberin hicretinin dokuzuncu senesi, Rasûlü Ekrem, Sallallahü Aleyhi vesellem efendimiz Hz. Ebu Bekiri hac emiri olarak Mekke’i Mükerreme’ye göndermişti. Onun gitmesini müteakip Tövbe sûresi nâzil olmuştu. Rasûlü Ekrem Efendimiz de bu sûre-i celilenin hükümlerini hacc-ı ekber günü insanlara tebliğ etmeğe Hz. Ali’yi memur kılmıştı. Hz. Ali giderek Mina mevkiinde toplanmış olan insanlara bu sûre-i celilenin ilk âyetlerini okumuş ve demiştir ki: Ben dört şey ile emir olundum. Şöyle ki: Bu seneden sonra Beyt-i şerife müşrikler artık yaklaşmayacaklardır. Beyt-i Şerif çıplak olarak tavaf edilmeyecektir. Cennete ehli imândan başkası giremeyecektir. Ve yapılmış olan antlaşma müddetine riayet edilecektir. Bütün bunlar gösteriyor ki: Müslümanlıkta antlaşmaya riayet bir esastır. Müslümanların cihad ile memur olmaları antlaşmalarına riayetten kaçınanlara, İslâm mukaddesâtına saldıranlara karşı zarurî olarak yerine getirilmesi icabeden bir vazifedir. Düşmanları haberdar ederek kendilerine bir müddet verilmesi de haklarında hiyanet lekesinde kaçınılarak yüksek bir adâlet eseri göstermek hikmetine dayanmaktadır.

§ Hacc-ı Ekber, farz olan hacdır. Hacc-ı Asgar da nâfile olarak yapılan hacdır. Umreye de Hacc-ı Asgar denilmiştir ki, bu da herhangi bir mevsimde olursa olsun Kâbe’i Muazzama’yı tavaf ile Safa ve Merve arasında sâyetmekten ibarettir. Arefe günü Cuma’ya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilmiştir.

4. Kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da size karşı bir eksiklikte bulunmamış; ve sizin aleyhinizde olarak bir kimseye yardım eylememiş olan müşrikler müstesnâ. Artıkonlara müddetlerine kadar antlaşmalarını tamamlayınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sakınanları sever.

4. Bu âyeti kerime, müslümanlar ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine riayet eden gayri müslimlere karşı müslümanların ne şekilde hareket edeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da) bu antlaşma hükümlerine göre (size karşı bir eksiklikte bulunmamış) o hükümlere tamamen riayetten ayrılmamış, size karşı savaşa cür’et göstermemiş (ve sizin aleyhinizde olarak) düşmanlarınızdan (bir kimseye bir kavme (yardım eylememiş) başkalarını sizin aleyhinize olarak harbe teşvik ve kendilerine yardım edivermemiş (olan müşrikler müstesnâ) onların haklarında anlaşmalar dört ay sonra son bulmuş olmayacaktır. (Artık onlara müddetlerine kadar antlaşmalarını tamamlayınız) aranızdaki kararlaştırılmış olan müddetin tamam olmasına riayet ediniz, öyle dört ay sonra onlara karşı savaşta bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sakınanları) meselâ: Antlaşma hükümlerine riâyette bulunup da insanların haklarına tecavüzde bulunmayanları (sever) onları mükâfatlara nâil buyurur. Binaenaleyh Ey Müslümanlar!. Siz de takvadan ayrılmayınız, yaptığınız antlaşmalara tamamiyle riayetkâr olunuz.

§ Rivâyete göre, Beni Kinâneden bir kabile olan Beni Damre ile Rasûlü Ekrem arasında bir antlaşma yapılmış idi. Bu antlaşmanın dokuz ay kadar daha bir müddeti kalmıştı. İşte böyle antlaşmaların müddetleri tamam oluncaya kadar bunlara riayet edilmesi bu âyeti kerime ile emredilmiştir.

5. Artık haram olan aylar çıkınca, o diğer müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz ve onları yakalayınız ve onları hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz.Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse artık yollarını açık bırakınız. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

5. Bu âyeti kerime, yaptıkları antlaşma hükmlerine uymayan ve daha sonra tövbe edip İslâmiyet’i kabul eylemeyen müşriklere karşı müslümanların savaşa izinli olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık haram olan aylar çıkınca) yani: Kendilerine bir lûtuf olarak verilmiş olan dört aylık müddet son bulunca (-o diğer-) yani anlaşmalara riayet edenlerden başka (müşrikleri nerede bulursanız) gerek harem-i şerif içerisinde ve gerek dışında ve gerek haram olan aylarda ve gerek diğer aylarda yakalarsanız onları (öldürünüz ve onları) esaretle (yakalayınız ve onları) mescidi harama gelmekten, İslâm beldelerinde faaliyette bulunmadan engellemek için (hapsediniz ve onlar için bütün geçit yerlerine oturunuz) onların gidecekleri, dağılacaklar! beldelerin yollarını nezaret altında bulundurunuz. Tâki, etrafa dağılıp İslâmiyet aleyhinde fenâlıklarda bulunmaya fırsat bulamasınlar. (Fakat) onlar (tövbe ederlerse küfrlerine son verip imâna gelirlerse (ve) bu tövbelilerinin bir delili olmak üzere (namaz kılarlar, zekâtı da verirlerse) Cenâb-ı Hak’ka ve Allah’ın mahlûkatına karşı vazifelerini ifada bulunurlarsa (artık) onların (yollarını açık bırakınız) onlara hürriyet veriniz, onlara birşey ile taarruzda bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Tövbe edenlerin günahlarını ziyadesiyle af eder ve örter ve (pek esirgeyendir) onlara bu tövbelerinden dolayı rahmet ve merahmette bulunur, kendilerini nice nimetlere nail buyurur. Demek oluyor ki, Hak Teâlâ Hazretlerinin lûtfuna kavuşabilmek için hem küfrden uzak olmalıdır, hem de namaz, oruç, zekât gibi kulluk vazifelerini ifaya çalışmalıdır. Buvazifelere riâyet etmeyenler azaptan, cezalandırılmaktan kurtulamazlar. Özet olarak: Bu âyeti kerime: İnsanlığa selâmet ve saâdet yolunu göstermiş oluyor ki, o da Cenâbı Hak’ka imân ile dinî görevleri yerine getirmekten ibarettir.

6. Ve eğer müşriklerden bir kimse senden aman dilerse artık ona aman ver, tâki. Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin. Sonra onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünki onlar şüphe yok ki, bilmez bir kavimdîr.

6. Bu âyeti kerime gösteriyor ki, kendilerine mühlet verilmiş olan müşriklerden herhangi biri islâmiyet hakkında fazlaca bilgi edinmek maksadıyla bir aman talebinde bulunursa ona aman verilir, velev ki, o mühlet sona ermiş olsun. Şöyle ki: (Ve eğer) Kendilerine dört ay mühlet verilmiş olan (müşriklerden bîr kimse) bu müddetin bitmesini müteakip (senden aman dilerse) hakkında bir komşu imiş gibi muamele yapılarak kendisine aman verilmesini talepte bulunursa (ona aman ver) onu komşuluğuna kabul eder gibi ol, kendisine bir tecavüz edilmesine müsaade etme (tâki, Allah Teâlâ’nın kelâmını dinlesin) gelsin de Kur’an-ı Kerim’in yüksek beyanını dinlesin, onun insanlığı islaha, insanların selâmet ve saadetine vesile olduğunu anlasın (sonra) imân etmeyip de yurduna dönmek isterse (onu emin bulunduğu mahalle) kendi kavminin yurduna (ulaştır) oraya dönsün, artık düşünsün. Onlara böyle bir aman verilmesinin hikmetine gelince (çünki onlar, şüphe yok ki, bilmez bir kavimdir.) İslâmiyetin hak olduğunu bilmez bir halde bulunmaktadırlar. Onlara böyle bir aman verilmelidir ki, gelip hakikatını güzelce anlayabilsinler, artık bir mazeret ileri sürmelerine mahal kalmasın.

§ Bu âyeti kerime de gösteriyor ki: İslâmiyet’teki cihâdın farz oluşu, yalnız insanlığın hak dini kabul ederek selâmet ve saadete nail olmaları içindir. Yoksabaşkalarının mallarını, yurtlarını ellerinden almak için değildir. İşte bunun içindir ki, en düşman bir müşrik bile islâmiyet hakkında bilgi edinmek için aman dileyince kendisine aman verilir, sonra da kendi yerine tam bir selâmetle iade edilir. Eğer cihatdan gaye, dünyevî bir varlık elde etmek olsa idi, böyle bir müsaade yönüne gidilmezdi, çünkü bu müsaade, o gayeye aykırı bulunurdu.

§ Bir de bu âyeti kerime İslâmiyetin ne kadar akıl ve mantığa uygun ne kadar düşünen kimselerin kabul edecekleri yüce hükümleri, düsturları kapsamış olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer böylece pek makul, pek yüksek ve her hakikî aydın kimsenin kabul edeceği bir mahiyette olmasaydı, kâfirler, bu dinî, bunun hükümlerini tetkik ve düşünmeye davet edilmezlerdi. Nitekim bu gerçeği bir takım insaflı şarkiyatçı ilim adamları da itiraf etmektedirler.

7. Allah Teâlâ’nın katında ve Peygamberinin katında o müşrikler için nasıl bir aht olabilir? Mescid’i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yapmış olduklarınız müstesnâ. İmdi onlar size karşı dürüstlük gösterdikçe siz de onlar için dürüstlük gösterin. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ takvâ sahiplerini sever.

7. Bu mübarek âyetler, antlaşmalarını bozan müşriklere karşı yapılacak muamelelere ve muamelelere sebep olan hikmetlere, faydalara işaret etmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın katında ve Peygamberinin katında) İlâhî dinin yüksek hükümlerine göre (o) ahtlarını bozup duran (müşrikler için nasıl) uyulmaya lâyık (bir ahd olabilir?.) elbette olamaz. Çünki onlar ahdlarını bozaktan, müslümanlara karşı düşmanlıktan geri durmazlar. Ancak (mescid-i haramın yanında) Hudeybiyye denilen yerde (kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz) müşrikler (müstesnâ) onlar ile olan ahdi devam ettirirsiniz. Fakat bu da şöyle bir şarta bağlıdır: (İmdi onlar size karşı dürüstlükgösterdikçe) antlaşmalarına riâyet edip onu bozmadıkça (siz de onlar için dürüstlük gösterin) antlaşma hukukuna riâyet ediniz, belirlenmiş olan müddet içinde kendi tarafından ahd yemini bozmayınız, (ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ takvâ sahiplerini) ahdlerini bozmaktan sakınanları (sever) binaenaleyh müslümanlar, verdikleri sözlerde sebat ederler, yaptıkları antlaşmaları bozmaktan kaçınırlar, fakat düşmanları bu anılaşmalara riâyet etmezlerse o zaman müslümanlar da karşılık vermek mecburiyetinde kalırlar. Nitekim müslümanlar ile antlaşma yapmış olan müşriklerden “Beni Bekir” kabilesi, müslümanların aleyhine olarak müşriklerden”Hüzaa” kabilesine yardımda bulunarak bu antlaşmalarını bozmuşlardı.

8. Nasıl olabilir. Ve eğer size bir galip gelecek olsalar sizin hakkınızda ne bir yemine ve ne de bir ahta riayette bulunmazlar. Onlar sizi ağızlarıyla hoşnut ederler. Kalpleri ise çekinir ve onların çoğu fasık kimselerdir.

8. (Nasıl) O düşmanlar için sabit bir aht (olabilir? Ve) halbuki (eğer) onlar (size bir galip gelecek olsalar) bir fırsat bulup kendilerini daha kuvvetli görseler, bir zafer elde edebilecek bir vaziyette bulunsalar (sizin hakkınızda ne) evvelce yapmış oldukları (bir yemine) veya bir akrabalık münasebetine (ve ne de bir anılaşmaya riâyette bulunmazlar) belki güçleri yettiği kadar size ezâ ve cefada bulunmasa çalışırlar. (Onlar) Ey Müslümanlar!, (sizî ağızlariyle hoşnut ederler) münâfıkca hareket ederek görünürde antlaşmalarına uyduklarını söylerler, size itaat edeceklerine dâir Allah adına and içerler. (Kalpleri ise) Ahte vefâdan, itaate devamdan (çekinir) onların sözleri özlerine uymaz, (ve onların çoğu fâsık) kendi milletleri arasında da ahlaksızlıkla tanınan, antlaşmalara uymaktan kaçınan (kimselerdir.) Diğer bir kısım müşrikler ise küfrleri bakımından haddizatında fâsıkkimseler iseler de kendi aralarında fâsıkca hareketlerden kaçınırlar ve İbni Abbas Hazretlerinin beyan buyurmuş olduğu üzere onlardan bir takımının daha sonra aklını başına toplayarak İslâm şerefine nail olmaları, düşünülebilir. Nitekim de daha sonra içlerinden bir zümre bu şerefe nâil olmuştur.

9. Onlar Allah Teâlâ’nın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar. Sonra da onun yolundan çevirdiler. Şüphesiz ki onların yapar oldukları şey ne kadar kötüdür.

9. Bu mübarek âyetler de müşriklerin ne kadar ilâhî dine muhalefette bulunduklarını ve onların müslümanlara karşı ne kadar hukuka saldırgan olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) O müşrikler veya onlara yardım eden Yahûdiler (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) antlaşma hükmlerine uymayı emreden âyetleri (az bir bedel karşılığında) arzu ve hevesleri, geçici menfaatleri, nefsanî istekleri uğrunda elden çıkardılar, (sattılar) değiştirdiler, (sonra da onun) hak dinin veya beyt-i şerifin (yolundan) döndüler, başkalarını da (çevirdiler) İslâm dinine girmekten engellemeye çalıştılar (şüphesiz ki, onların yapar oldukları şey) Allah’ın dininden kaçınmaları, başkalarının da o dine girmelerine mâni olmaları (nekadar fenâdır) haklarında nekadar azâbı gerektiricidir. Bunun farkında neden olamıyorlar?.

10. Onlar Bir mümin hakkında ne bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler. Ve işte haddi tecavüz etmiş olanlar, onlardır.

10. Evet… Onların yaptıkları şey pek fenâdır. Çünki (onlar) o dinsizler, (bir mü’min hakkında ne bir yemin ve ne de bir zimmet gözetmezler) yani: Onlar ne yaptıkları yeminlere riâyet ederler, ne de yaptıkları antlaşma hükümlerine riâyette bulunurlar. Onlar görevlerini yerine getirmeye çalışmazlar, bunlara vakit vakit muhalefette bulunur dururlar. (Ve işte haddi tecavüz etmiş olanlar) dînen kararlaştırılmışolan hükümlere ve antlaşmaların gerektirdiği vecibelere muhalefet edip duranlar (onlardır) o hakikî imândan mahrum olan dinsizlerdir. Nekadar âdî kimseler!.

11. Eğer onlar daha sonra tövbe ederlerse ve namaz kılarlar ve zekâtı da verirlerse artık sizin dinde kardeşlerinizdir ve biz âyetlerimizi bilenler olan bir kavim için genişçe beyan ederiz.

11. Bu mübarek âyetler, insanlar arasında bir din kardeşliğinin ne şekilde meydana geleceğini bildiriyor ve hangi kimselerin en zararlı şahıslar olup kahır ve cezâya lâyık olduklarını tâyin buyuruyor. Şöyle ki: (Eğer onlar) o kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz kâfirler (daha sonra tövbe ederlerse) küfürlerini bırakıp imâna gelirlerse, yeminlerini bozmayı terkedip onlara riayete başlarlarsa (ve namaz kılarlar) ise, farz namazları bütün erkân ve şartlarına uyarak kılmaya başlarlarsa (ve) kendilerine farz olan (zekâtı da) kalben isteyerek fakir müslümanlara (verirlerse artık) onlar da o halde Ey müslümanlar!, (sizin dinde kardeşlerinizdir.) Sizin lehinize olan onların da lehinedir, aleyhinize olan da onların aleyhinedir. Aranızda böyle mükemmel bir dayanışma, bir sevgi meydana gelmiş olur. (ve biz âyetlerimizi bilenler) düşünüp anlayabilecek (olan bir kavim için genişçe) açık bir şekilde (beyan ederiz) tâki, İslâmiyetin teklif ettiği vazifelerin ne kadar hikmet ve menfaate dayanmış olduğu gözleri önünde parlayıp dursun, İşte gayri müslimler ile yapılacak antlaşmaların, cihadların hikmeti de gösterilmiş oluyor ki, o da insanlık âleminde bir sulh ve barışın, bir kardeşlik ve danışmanın ve sonuç olarak ebedî bir selâmet ve saadetin meydana gelmesini sağlama gayesinden ibarettir.

12. Ve eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozacak olurlarsa ve dininizhakkında da dil uzatırlarsa artık o küfr önderlerini öldürünüz. Şüphe yok ki, onların antları yoktur. Umulur ki, inkârlarına son verirler.

12. (Ve eğer) Antlaşma yapmış olanlar, bu (antlaşmalarından sonra) sözlerinde durmazlarda yapmış oldukları (yeminlerini bozacak olurlarsa) ahtlarına riayet etmezlerse (ve dininiz hakkında dil uzatırlarsa) İslâmiyet gibi kutsal, bütün hükümleri hikmete dayanmış apaçık bir din aleyhinde söz söyler, ona karşı küçültücü ve hakaret edici davranışlarda bulunmak alçaklığını işlerlerse (artık) Ey Müslümanlar!. Siz mâzursunuz, izinlisiniz, mukaddesâtınızı muhâfaza etmek ve korumak için (o küfür önderlerine) öyle İslâm dini aleyhinde bulunan bütün kâfirleri (öldürünüz.) onlar ile savaşa atılıp kendilerini cezalandırmağa gayret ediniz. (Şüphe yok ki, antları yoktur.) onların o yeminleri haddızatında bir yemin değildir. Eğer yemin olsa idi ona muhâlefet ederek yeminlerini bozmazlardı. Ey Müslümanlar!. Siz o gibi kâfirlere karşı kudret ve gücünüzü gösteriniz (umulur ki, -inkârlarına- son verirler.) bu sayede uyanırlarda İslâm dinini kabul ederek müslümanlık aleyhindeki hareketlerini bırakırlar, İşte bu, bütün insanlar hakkında Allah Teâlâ’nın büyük bir lûtuf ve keremidir ki, bu cihad ile onlara eziyet vermek değil, bilâkis onların ebedî felâketten kurtularak selâmet ve saadete kavuşmaları bir gâye bulunuştur.

13. Ya öyle bir kavim ile savaşta bulunmayacak mısınız ki, antlarını bozdular ve Peygamberi yurdundan çıkarmayı kurdular ve sizinle düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar. Onlardan korkar mısınız! Kendisinden korkmaya daha lâyık olan ancak Allah Teâlâ’dır. Eğer siz mü’min kimseler iseniz. Bunu böyle bilirsiniz.

13. Bu mübarek âyetler, birer büyük mucizedir. Müşrikler ile savaşın başlıca sebeplerini vefaidelerini bildiriyor, İslâm mücahitlerinin kalplerine cesaret veriyor. Ve müjdelemiş olduğu başarılar daha sonra tamamen vücude gelmiş bulunuyor. Şöyle ki: (Ya) Siz Ey Müslümanlar!. (Öyle bir kavim ile savaşta bulunmayacak mısınız ki) Onlar çeşitkli sebeblerden dolayı kahır ve cezâya lâyık olmuşlardır. Bu cümleden olarak: Birinci sebep onlar (yeminlerini bozdular) Hudeybiye antlaşmasını yaparken müslümanların aleyhine başkalarına yardım etmiyeceklerine dair yemin etmişlerdi. Sonra müslüman olan Huzae kabilesi üzerine kâfir olan Beni Bekr kabilesini saldırırlar. (Ve) Ikinci sebep de onlar (Peygamberi -yurdundan-çıkarmayı kurdular) Darünnedvede toplanarak Rasûlü Ekrem’i Mekke’i Mükerreme’den çıkarmak için istişarede bulundular, (ve) üçüncü sebep de (sizinle düşmanlığa ilk evvel onlar başladılar) Rasûlü Ekrem’in İslâm dinini tebliğini kabul etmediler, onun gösterdiği mucizeleri inkâr ettiler, ona karşı savaşı göze aldılar veyahut Bedir Savaşı sırasında Kureyş’in kervanı kendilerine sağ-salim kavuşmuş olduğu halde yine geri dönmeyip Rasûlü Ekrem ile savaşa koştular veyahut müslüman olan Huzae kabilesi üzerine Beni Bekr’i saldırttılar. Artık Ey Müslümanlar!. (Onlardan) Size bu kadar düşmanlıkta, ihanette bulunan kâfirlerden (korkar mısınız!.) onlardan size bir müsibet gelir, korkusuyla cihadı terkeder misiniz?. Elbette siz de bilirsiniz ki, (kendisinden korkmaya daha lâyık olan ancak Allah Teâlâ’dır) artık yalnız ondan korkunuz, onun dinine hizmeti bir vazife biliniz, ona sığınarak düşmanlarınıza karşı cephe alınız, (eğer siz mü’min kimseler iseniz) bunu böyle bilirsiniz. Çünki hakikî müminler, yalnız Allah Teâlâ’dan korkarlar, başkasına ehemmiyet vermezler. Bütün hâdiselerin ancak o Yüce Yaratıcının iradesiyle, kudretiyle vücude geleceğine inanmış bulunurlar. Artık böyle kuvvetli bir inanca, sağlam bir kalbe sahip olan bir zümre,başkalarından korkar mı, mukaddesatı uğrunda cihad meydanlarına atılmaz mı?, İşte bu dinî terbiyedir ki, İslâm ordularını birçok savaşlarda kendilerinin sayıca kat kat üstünde olan düşmanlarına karşı galip kılmıştır. Böyle bir imân ve inanç, müslümanlara büyük bir kuvvet, büyük bir azim ve metanet vermektedir. Bu yüksek özelliğin bu yüce diyanet ve yiğitliğin İslâm muhitinde daima meydana galmesini sağlamaya çalışmak, İslâm cemiyetleri için en mühim bir vecibedir, varlıklarının şeref ve şan ile devam ve bakâsı için en birinci çâredir.

14. Onlar ile savaşın. Onları Allah Teâlâ sizin ellerinizle cezalandırsın ve onları rüsvay etsin ve onların üzerine size zafer versin ve mü’minler olan bir zümrenin göğüslerine şifa ferahlık nasip buyursun.

14. Artık Ey Müslümanlar!. (Onlar ile) Öyle yeminlerini bozan, size karşı hiyanette bulunan İslâm düşmanlariyle (savaşta bulunun) bunun bir kere şu faidelerini düşünün: Birincisi: (onları Allah Teâlâ sizin ellernizle cezalandırsın) öldürsün, esarete düşürsün, mallarını ellerinden gidersin (ve) ikincisi de (onları rüsvay etsin) dünyada zillet ve rezalete, ahirette de azaba düşürsün (ve) üçüncüsü de (onların üzerine size zafer versin) sizi onlara galip kılsın onları cezalandırmaya sizi muvaffak buyursun, (ve) dördüncüsü de (mü’minler olan bir zümrenin) o tecavüze uğramış olan Huzae taifesi gibi bir İslâm cemâatinin de (göğüslerine şifa) ferahlık ve neş’e (nasip buyursun) kendilerine eza ve cefada bulunmuş olan düşmanlarının mağlûbiyetlerini onlara göstermek suretiyle o taifeyi bekleme zahmetinden kurtarsın. İbni Abbas Hazretlerinden bir rivayete göre bu mü’minlerden maksat, Yemen ve Seba tarafından gelip İslâmiyet’i kabul eden bir zümredir ki yurtlarına dönünce yurtdaşlarından şiddetli bir ezayauğramışlardı. Durumu Rasûlü Ekrem’e bildirerek şikâyette bulunmuşlardı. Yüce Peygamber Efendimiz de “müjde, olsun size, kurtuluş yakındır” diye buyurmuştu. İşte bu gibi savaşa iştirâk etmemiş olan müslümanlar da bu savaş sonunda böyle bir gönül rahatlığına nail olacaklardı. Nitekim de olmuşlardır.

15. Ve kalplerinin kinini gidersin. Ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

15. (Ve) Ey Müslümanlar!. Savaşta bulunun, tâki, Cenâb-ı Hak, bu vesile ile dindaşlarınızın (kalplerinin kinini gidersin) gördükleri, kötü olaylardan, tecavüzlerden dolayı kalplerinde meydana gelmiş olan öfkeyi şiddeti, gazabı, kızgınlığı gidersin. İşte bu da bu cihadın beşinci faidesidir. (ve Allah Teâlâ dilediğini tövbeye muvaffak kılar) düşmanlardan bir nicesini dilerse fikir değişikliğine nâil ederek kendilerine küfür ve isyandan tövbe nasip buyurur. Nitekim de nasip buyurmuştur. Bu cümleden olarak Kureyş reislerinden olan Ebu Süfyan, İkrime, Süheyl gibi bir nice zatlar, Mekke’i Mükerreme’nin fethi günlerinde İslâm şerefine nail olmuşlar ve İslâmiyetleri pek güzel, pek samimî bulunmuştur, (ve Allah Teâlâ bilendir) geçmişte olanları bildiği gibi gelecekte olanları da pek mükemmel bilir. Ve o Yüce Yaratıcı (hikmet) sahibidir onun bütün emirleri, hükmleri hikmet ve menfaata dayanmıştır.” Binaenaleyh bu cihad ile mükellefiyet de bir ilâhî hikmet gereğidir. Bu âyetler birer büyük mucizedir. Çünkü bunların müjdeledikleri muvaffakiyetler daha sonra tamamiyle meydana gelmiş, müslümanlar her tarafta galip olmuş, İslâm hâkimiyeti parlak bir şekilde kendisini göstererek ehli imânın kalplerini rahatlatmıştır.

16. Yoksa sandınız mı ki: Bırakılacaksınız ve Allah Teâlâ sizden cihadda bulunanları ve Allah Teâlâ’dan ve Resulünden vemü’minlerden başkasını öz dost edinmeyenleri bilmeyecek? Halbuki, Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

16. Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan mü’minleri uyararak onları cihada teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Cenâb-ı Hak’kın emrine heman uymayıp da cihatdan geri kalan müminler!. (Yoksa) siz (sandınız mı ki) öyle cihad ile artık memur olmayacak bir halde (bırakılacaksınız) dır. (ve) yine fasit bir zan ile sandınız mı ki, (Allah Teâlâ, sizden) hak yolunda ihlaslıca (cihadda bulunanları ve) bununla beraber (Allah Teâlâ’dan ve Resûlünden ve mü’minlerden başkasını öz dost) sırdaş (edinmeyenleri bilmeyecek) bu haller o ezelî mabudun ilmî huzuru ile malûmu olmayacak!. Hâşâ (halbuki. Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.) O herşeyi bilen Yaratıcı, sizin bütün fiil ve hareketlerinizi, bütün hayallerinizi ve din düşmanlarıyle olan gizlice münasebetlerinizi tamamen bilir. Onun mukaddes zatına karşı hiçbir şey gizli kalamaz. Artık bunu güzelce düşünmeli, yapılacak bir cihadı, bir ibadeti yalnız Allah rızası için yapmalı, yoksa nefsanî arzular için, gösterişler için yapılacak bir savaşın ve diğer şeylerin bir kıymeti yoktur.

§ Bu hitap!. Cihatdan geri duran bir kısım mü’minlere ve bir görüşe göre de münafıklara yöneliktir.

§ Velice kelimesi: Bir kimsenin sırdaşı demektir ki, kendisine bir takım sırları bildirir. Buna “bitane == sırdaş” da denir. Velice: Büyük çuval mânâsına da gelir.

17. Müşrikler için, kendi nefislerinin küfrüne şahitler oldukları halde Allah Teâlâ’nın mescitlerini imar etmeleri câiz değildir. Onlar o kimselerdir ki, onların ameleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebediyen kalıcılardır.

17. Bu mübarek âyetler, yapılan birmâbedin, bir ibadetin Allah katında makbul olabilmesiiçin bunu yapan kimsenin imân ile nitelenmiş ve üzerine düşen vazifeleri ifaya götürücü olması lüzumunu göstermektedir. Şöyle ki: (Müşrikler için, kendi nefislerinin küfrüne şahit oldukları halde) meselâ Yahudi veya Hırıstiyan olduklarını itiraf veya İslâm dinini inkâr edici olduklarını ifade ettikleri veya diğer hareketleriyle, lâkırdılariyle ilâhî dinden mahrum bulunduklarını meydana koydukları halde (Allah Teâlâ’nın mescitlerini imar etmeleri) yani: O mescitlere devam etmeleri, onların içinde oturmaları, onları inşa ve tamir eylemleri (câiz) doğru (değildir) onlardan bunun doğru ve makbul olacağı imkânsızdır. Çünki (onlar) o kâfirler (o kimselerdir ki, onların amelleri) onların yapmış oldukları hayırlı görülen işleri, küfrleri sebebiyle (boşa gitmiştir.) bâtıl olmuştur. Kendileri için uhrevî bir mükâfat temin edecek bir mahiyette bulunmamıştır. (Ve onlar) küfrleri yüzünden ahiretde cehenneme atılarak (ateşte ebediyen kalıcılardır.) bu onların küfrlerinin cezasıdır. Çünki küfür en büyük bir cinayet olduğundan cezası da bu kadar büyüktür, ebedîdir.

18. Allah Teâlâ’nın mescitlerini ancak Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve namaz kılan ve zekâtı veren ve Cenab’ı Hak’tan başkasından korkmayan kimse imar eder. Artık umulur ki, bunlar hidayete ermiş olanlardan olacaklardır.

18. (Allah Teâlâ’nın mescitlerini) Cenâb-ı Hak’ka ibadet için hazırlanan mabetleri öyle kâfirler değil (ancak Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, ortak ve benzerden uzak olduğuna (ve ahiret gününe) bütün insanlığın sonunda oraya sevk edileceğine (imân eden) kaani bulunan (ve namazı kılan) en büyük bir kulluk arzetme alâmeti olan namazları erkân ve şartları içerisinde kılan (ve zekâtı veren) dindaşlarının ihtiyaçlarını gidermek için onlara mal ile yardım eyleyen (ve) dinî işlerde (Cenâb-ı Hak’tan başkasından korkmayan)yani: Kulluk vazifesini gerektiği gibi ifa edemeyip de uhrevî sorumluluğa uğrayacağını düşünerek kalben yalnız Cenab’ı Hak’tan korkup bu hususta başkalarından korku ve endişede bulunmayan (kimse imar eder) mabetleri tamire, aydınlatmaya çalışır, içlerinde ibadet ve itaate devam eder durur. (Artık umulur ki) yani: Artık bu gibi zatlar ilâhî lûtuf lardan bekleyebilirler ki: (bunlar hidayete ermiş olanlardan olacaklardır.) burada bir işaret var ki: Öyle yüksek vasıfları haiz zatlar bile kendi ibadet ve itaatlerine aldanarak mutlaka hidayete ereceklerine hükmedemeyip bunu ancak bir ilâhî lûtuf olmak üzere ümit ederler. Artık ehli küfür ve şirk, o hâl üzere bulundukça hiç hidayete erebilirler mi?. Onların yapacakları mabetler onlar için bir hidayet vesilesi olur mu?. Elbette olmaz.

19. Ya siz hacılara su vermeyi ve mescidi haramın imârını, Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve Allah Teâlâ yolunda cihadda bulunan kimse gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah Teâlâ’nın katında eşit olamazlar ve Allah Teâlâ zalimler olan bir kavme hidayet etmez.

19. Bu âyeti kerime, imânsız olan bir kimsenin ne kadar görünürde güzel hizmetlerde bulunsa da imân sahibi olup hak yolunda çalışan bir zat ile eşit olamayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ya siz) Ey Müşrikler!. Veya ey Beyti şerifin suculuğunu, imâretini hicrete ve cihada ve benzerlerine tercih eden bir kısım müslümanlar!. (hacılara su vemeyi) Hacılara su vermek, onlara su dağıtmak hizmetinde bulunmayı ve (mescid’i haramın) Kâbe’i Muazzama’nın (imârını) onun tamir ve tezyin Edirnesini, onun koruyucusu, mütevellisi bulunmayı (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eden ve Allah Teâlâ yolunda) kâfirler ile (cihadda) savaşta (bulunan kimse) nin imânı, Allah katındaki yeri (gibi mi tuttunuz?.) onları fazilet ve derece üstünlüğübakımından beraber mi kıldınız?. Bu ne yanlış bir kanaat!. Halbuki (Bunlar Allah Teâlâ’nın katında eşit olamazlar.) gerçek şekilde mümin olan ve hak yolunda cihad eden bir zatın imânı ile küfür üzere sebat eden bir şahsın sâdece hacılara su vermesi, Kâbe’yi koruması, tamir ve tezyin etmesi nasıl eşit görülebilir?. İmana dayalı olmayan öyle bir amelin Allah katında bir kıymeti yoktur, (ve Allah Teâlâ zâlimler olan bir kavme hidâyet etmez) Evet… Küfür ve şirk içinde yaşayan, Hz. Peygambere düşman bulunan bir topluluk, sapıklığa düşmüş kimselerdir. Artık onlar, öyle hayırlı görülen bazı hareketlerinden dolayı Allah yolunda cihadda bulunan mü’minlere nasıl eşit olabilirler?. Onlar ile mü’minler zümresini eşit görenler, zalimce bir kanaatte bulunmuş olmazlar mı?. Böyle zalimler ise doğru bir yolu takip etmeğe muvaffak olamazlar.

§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi hakkında birkaç rivâyet vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki: Mekke’i Mükereme’de bulunan müşrikler, Yahudi’lere sormuşlar ki: Biz bu mescid-i haramı tamir ve tezyin ediyor, hacılara su veriyor, ikramda bulunuyoruz. Artık biz mi daha üstünüz, yoksa Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshâbı mı daha üstündürler. Yahudiler de demişler ki: Siz daha üstünsünüz. Bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzil olarak onları yalanlamıştır.

20. O zatlar ki, imân ettiler ve hicrette bulundular ve Allah Teâlâ’nın yolunda mallarıyle, canlarıyla cihada atıldılar. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Ve işte kurtuluşa erenler de onlardır.

20. Bu mübarek âyetler, bir takım yüksek vasıfları taşıyan mü’minlerin pek büyük derecelere muvaffak olduklarını bildirmektedir. Onların ebedî nimetlere, pek büyük mükâfatlara nâil olacaklarını açıkça beyân ederek kendilerini şöylece müjdelemektedir: (O zatlar ki, imân ettiler) İslâmiyet’i kabul ileimân nimetine kavuştular (ve) Rasûlullah’a tâbi olarak yurtlarını bırakarak Medine’i Münevvereye (hicrette bulundular ve) dini İslâm’ı ufuklara yaymak için, din düşmanlarını cezalandırmak için (Allah yolunda) Allah’ın dini uğrunda (mallariyle, canlarıyla cihada atıldılar) kâfirlerle çarpıştılar, işte şüphe yok ki, bu pek seçkin vasıflara sahip bulunan muhterem zatların (Allah katında dereceleri pek büyüktür.) Artık bu pek yüksek vasıflara sahip olmayanlar elbetteki, o zatlara fazîletce, üstün mertebece eşit olamazlar. (Ve işte kurtuluşa erenler de) dünya ve ahiret saadetine tamamen nâil olanlarda (onlardır) o pek seçkin vasıflara sahip olan zatlardır.

21. Onları Rableri kendinden bir rahmet ile ve bir razı olmakla ve cennetler ile müjdeler. Onlar için o cennetlerde ebedî nimetler vardır.

21. (Onları) O pek muhterem mücahit zatları (rableri) onları terbiye etmiş, arındırmış öyle olgunluklara erdirmiş olan Yüce Yaratıcı (kendisinden) kendi ilâhî katından sırf bir lûtuf olarak (bir rahmet ile) pek büyük bir ihsan ile (ve) onlardan ebedî şekilde (râarı olmakla) onları ebediyen gazabına uğratmaksızın ilâhî rızâsına nâil kılmış bulunmakla (müjdeler) kendilerine böyle pek büyük ilâhî lûtuflarını müjdeliyor. Ne kadar büyük bir ilâhî iltifat!. Artık (Onlar için) böyle yüce bir müjdeye mazhar olan o muhterem zatlar için (o cennetlerde ebedî nîmetler vardır.) Onlar her güne kederlerden uzak, ebedî olarak devam eden nîmetlere nâil olacaklar, pek mutlu bir haîde yaşayıp duracaklardır.

22. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın katında pek büyük bir mükâfat vardır.

22. (-Onlar-) O yüksek vasıflara sahip olan müminler (orada) o cennetlerde, o ebediyet âleminde (ebediyen bâki kalacaklardır.) artık onlar için nail oldukları nimetlerden mahrum olmak düşünülecek değildir. (Şüphe yok ki,) ogibi zatlar için (Allah Teâlâ’nın katında) mânevî huzurunda (pek büyük birmükâfat vardır.) çünki o zatlar en güzel bir imân ile, bir fazilet ile vasıflanmış oldukları için haklarındaki mükâfat da pek büyük olacaktır. Özellikle onlar ahiret âleminde Yüce Allah’ı görmeye nâil olacaklardır ki, artık bunun ne kadar büyük bir ilâhî lûtuf olduğunu düşünmelidir. Ne mutlu bu saadete nail olanlara!.

§ Malumdur ki: Cenâb-ı Hak mekân ve zamandan yücedir. Hiçbir zâtın o Yüce Yaratıcıya yakınlığı, onun katında bulunması, mekân itibariyle değildir. Bilâkis bu yakınlîktan ve katında oluştan maksat, mânevî bir yakınlıktır. Hakikî mü’minlerin bir kalp temizliği ile ibâdette bulunup bir kulluk zevkine dalacak olmalarından, mânevî bir huzura ve ruhanî bir tecelliye nâil bulunmalarından ibarettir. Bu şekilde onların kalplerinde ilâhî muhabbet nurları parlamış olur. Kendileri her türlü düşüncelerin üstünde ruhânî bir neşeye ulaşmış bulunurlar. Ne büyük saadet!.

23. Ey müminler! Eğer küfrü imân üzerine tercih etmişler ise babalarınızı, kardeşlerinizi dost tutmayınız ve sizden onları kimler ki dost tutarsa işte zalim olanlar, onlardır.

23. Bu mübarek âyetler gösteriyor ki: Din düşmanlariyle alâkayı kesmeyi imkânsız görmemelidir. Her mü’min için lâzımdır ki, Allah’ının ve peygamberinin emirlerine uysun, bu uğurda her fedakârlığa katlansın, mukaddesatına engel olmak isteyenlerle bağlarını kessin, akrabalık gibi, dünyevî menfaat gibi şeyler bu dinî vazifeye mâni olmasın. Bunun aksine hareket edenler kendilerine zulm etmiş, hidayetten mahrum kalmış olurlar. Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel müslümanlara hicret etmeleri emir olunmuştu, içlerinden bazıları: Biz nasıl hicret edelim ki, yurdumuzda babalarımız, aşiretlerimiz vardır, ticaretimiz, ikametgâhımız vardır, bunlardan alâkalarımızı nasıl keselim,diye söylenmişlerdi. Bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: (Ey müminler!.) Ey İslâmiyet’i kabul ettikleri halde hicret etmek istemeyen müslümanlar!. (Eğer küfrü imân üzere tercih etmişlerse) küfür ve azgınlık içinde yaşamayı gerekli görmüş ve bunda israr ederek İslâmiyeti kabulden kaçınmakta bulunmuşlar ise, artık öyle olan (babalarınızı, kardaşlarınızı dost tutmayınız) sonra onları muhabbeti sizleri İslâmiyet’e hizmetten, İslâm yurduna hicretten mahrum bırakır, bu yüzden din kuvvetiniz bozulur. (Ve sizden onları kimlerki dost tutarsa) onların sözleriyle oturup kalkarsa, onların kötü halini görmez de onlar ile oturup kalkmayı hicrete, cihada tercih eylerse (işte zalim olanlar) Allah’ın emrine muhalefet edip kâfirleri müminler üzerine tercih etmek suretiyle nefislerine zulm etmiş bulunanlar (onlardır) o kâfirleri böyle tercih edecek ve gerekli görecek kimselerdir.

24. De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileleriniz ve kazanmış olduğunuz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşnut olduğunuz ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ’dan ve Resûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise artık Allah Teâlâ’nın emri gelinceye kadar bekleyiniz! Ve Allah Teâlâ fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.

24. Resûlüm!. Öyle yurtlarındaki alâkalarından dolayı hicreti, hak yolunda cihadı bırakan müslümanlara (De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardaşlarınız, eşleriniz, kabileleriniz) akrabanız (ve kazanmış olduğunuz mallar) ve sizin ayrılacağınızdan dolayı revacını, gelişmesini kaybederek (durgunluğa uğramasından korktuğunuz bir ticaret) bir iktisadî muamele (ve hoşnut olduğunuz) içinde seve seve oturduğunuz (ikametgâhınız sizin için Allah Teâlâ’dan veResûlündan) onların rızaları için hicret etmekten (ve Allah yolundan cihatdan daha sevgili ise) böyle dünyevî alâkalar, menfaatler, sizin gözünüzde Allah Teâlâya ve Resûlüne itaatten ve hak yolunda cihaddan daha iyi görünüyorsa (artık Allah Teâlâ’nın emri) mukadder olan azabı, kahır ve cezası (gelinceye kadar bekleyiniz!.) elbette lâyık olduğunuz âkibete kavuşursunuz. (Ve Allah Teâlâ fasıklar olan kavmi hidayete erdirmez.) Öyle Cenâb-ı Hak’kın emirlerine itaatten kaçınan kimselerin kalplerini hidâyet nurlariyle aydınlatmaz. Binaenaleyh Yüce Allah’ın emirlerine daima riâyet etmelidir ki, insan hidâyet nurundan mahrum kalmasın.

§ Bu âyeti kerime bizlere bildirmiş oluyor ki: Dünyevî menfaatler ile dinî menfaat ler arasında bir çatışma bir aykırılık bulunursa her müslüman için icabeder ki, dinî menfaatleri, dünyevî menfaatler üzerine tercih etsin. Vakıa baba, ana, çoluk çocuk sevgisi, yaratılıştandır, bunlardan kalplerin alâkasını tamamen kesmek, imkânsızdır. Fakat düşünmelidir ki: Bunlar insanın mânevî helâkina sebep olacak bir halde bulunurlarsa artık ne kıymetleri olabilir?. Özellikle bütün varlığımız, bütün nâil olduğumuz nîmetler Cenâb-ı Hak’kın birer ihsanıdır ve ebedî saâdetimizi sağlamaya vâsıta olan zat da Rasûlü Ekrem Efendimizdir. Artık Cenâb-ı Hak ile Rasûlü Ekreme olan muhabbetimiz her türlü muhabbetlerin üstünde olmalı değil midir?. Artık bizleri yaratanımıza Peygamberimize isyana sevk etmek isteyen saptırıcı kimselere karşı nasıl bağlılık gösterebilir de kendimizi ebedî hüsrana düşürmeye cesaret edebiliriz?. Cenâb-ı Hak cümlemize güzelce düşünceler, hareketler nasip buyursun Amin!.

25. Muhakkak ki. Allah Teâlâ size birçok mevkilerde yardım etmiştir. Huneyn gününde de. O gün ki, çokluğunuz sizi güvendirmişti. Fakat bu size fâide vermemişti. Yeryüzügenişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti. Sonra da arka çevirir olduğunuz halde dönüp gitmiştiniz.

25. Bu mübârek âyetler, müslümanları düşünmeye, teşekküre dâvet ediyor, her hususta muvaffâkiyetin ancak Allah’ın yardımı sayesinde meydana geleceğini bildiriyor. Zâhirî varlığa, çokluğa, akrabalığa değil, ancak Allah’ın lûtfuna îtimat edilmesine işaret buyuruyor, însanlık gereği meydana gelen kusurlardan, yanlış fikirlerden dolayı tövbekâr olarak ilâhî affa iltica edenlerin af ve mağfirete nâil olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. Düşününüz, İslâm dinî sâyesinde ne kadar başarılara nâil oldunuz. Evet… (Muhakkak ki. Allah Teâlâ size birçok mevkilerde) bir nice savaş alanlarında (yardım etmiştir.) Bu cümleden olarak Bedir, Kureyza, Nadir, Hudeybiye, Hayber savaşlarında Mekke’i Mükerreme’nin fethi gününde sizi ilâhî yardımına nâil buyurmuştur. (Huneyn gününde de) O Huneyn Savaşı zamanında sizi zafere kavuşturmuştur. Bir kere düşünün (o gün ki,) o Huneyn Savaşı başlarken (çokluğunuz) ordunuzun büyük bir kuvvete sahip olması (sizi güvendirmişti.) artık böyle bir kuvvetin mağlûp olamayacağına inananlarınız bulunmuştu. (Fakat bu) kuvvet, bu çokluk size başlangıçta (fâide vermemişti.) düşmanlarınızı hemen cezalandırmaya sebep olmamıştı. Hatta Ey Müslümanlar!. Orada (Yeryüzü genişliğiyle beraber sizin üzerinize dar gelmişti.) Çok korkmuştunuz, orada duramaz olmuştunuz, âdeta kalplerinizin yatışacağı emin bir yer bulamaz gibi bir hâle düşmüştünüz, (Sonra da) düşmanlarınız olan kâfirlere (arka çevirir olduğunuz halde) yenilmiş olarak (dönüp gitmiştiniz.) savaş alanında yalnız Rasûlüllah ile birkaç zat kalmıştı. Bu hâdise müslümanlar için bir hikmet dersi idi. Tâki, daima Cenâb-ı Hak’ka tevekkül ve sığınmada bulunsunlar, muvaffakiyeti ancakondan beklesinler, kendi maddî varlıklarına güvenmesinler, yurtlarına, akrabalarına, servetlerine alâka bahanesiyle din uğrunda fedakârlıkta bulunmaktan kaçınmasınlar.

26. Sonra Allah Teâlâ Resûlü üzerine ve mü’minler üzerine rahmetini indirdi ve sizin görmediğiniz ordular indirdi ve kâfîr olanları azaplandırdı ve bu ise kâfirlerin cezasıdır.

26. (Sonra Allah Teâlâ) Lütfetti (Resûlu üzerine ve) mağlup olup dağılmış olan (mü’minler üzerine rahmetini indirdi) kalplerine sükûnet verdi, tekrar kendilerini toplayarak Yüce Peygamberin yanına koştular, savaşa başladılar (ve) Ey müslümanlar!. Cenâb-ı Hak (sizin görmediğiniz ordular indirdi) size imdat için birçok melekler gönderdi. (Ve kâfir olanları) öldürmekle, esaret ile, mallarının ellerinden alınmasiyle (azaplandırdı) onları yenilgiye uğrattı, (ve bu) azap (ise kâfirlerin) dünyevî (cezasıdır.) onların ahiretteki cezaları ise daha büyüktür ve ebedîdir.

27. Sonra Allah Teâlâ bunu müteakip dilediğini tövbeye muvaffak kılar ve Allah Teâlâ çok bağışlayan pek esirgeyendir.

27. (Sonra Allah Teâlâ bunu) Bu savaşı ve galibiyet ve mağlûbiyeti (müteakip) o düşmanlarından (dilediğini tövbeye) imâna ve günahkârlarından tövbe ve istiğfar etmeye (muvaffak kılar) onun mağlûbiyeti hakkında bir ilâhî lûtuf olur, onun kurtuluş ve saadetine vesile bulunmuş olur. Gerçekten de bunlardan bir kısmı gelip İslâmiyeti kabul etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o tövbe edenlerin günahlarını af eder ve örter ve (pek esirgeyendir.) onları lûtuf ve merhametine nail buyurur. Elverir ki, bir insan, kendi kusurunu bilerek tövbe edip af dilesin.

§ Huneyn Savaşı: Huneyn Mekke’i Mükerreme ile Taif arasında bir vâdîdir. Mekke’i Mükerreme’inin fetihin müteakip bu vâdide Arap kabilelerinin büyüklerinden Havazin,Sakiyf gibi kabileler toplanmış, müslümanlar ile savaşa karar vermişlerdi. Ordularının mevcudu dörtbin kadar imiş, bazı siyer kitaplarına göre yirmi bin kişiden ziyade bulunuyormuş. Rasûlü Ekrem Hazretleri de on ikibin kadar erden oluşan bir ordu ile Huneyn mevkiine varmış, savaşa başlamışlardır. Müslümanlardan bazıları İslâm ordusunun çokluğuna, kuvvetine bakarak “bu ordu hiçbir vakit azlığından dolayı mağlûp olmaz” demişti. Bu ise doğru bir söz değildi. Çünkü hangi bir ordunun başarısı çokluğu ile kendi kuvvetiyle değil, Cenâb-ı Hak’kın dilemesiyle, yardımıyla meydana gelir. İşte müslümanlara böyle bir uyanma dersi verilmesi hikmetine binaen olmalıdır ki, savaşa başlayan İslâm ordusu, başlangıçta galip olmuş iken sonra bir lâubalice hareket neticesi olarak bozguna uğramış, her tarafa dağılmış, yalnız Rasûlü Ekrem ile amcası Hz. Abbas ve amcası oğlu Ebu Süfyan ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi birkaç zat yerlerinde sebat edip kalmışlardı. Rasûlü Ekrem Efendimiz tam bir metanetle savaşa atılmış:

“Ben peygamberim yalan yok ben Abdu’l-Muttalib’in oğluyum.”

Diyerek düşmana meydan okumuştu. Hz. Abbas da: Ey İslâm erleri geliniz, Peygamberinizin yanından ayrılmayınız, diye nidâ etmiş, derken bütün İslâm kahramanları tekrar savaş alanına gelmişler, Rasûlü Ekrem de yerden bir avuç toprak alarak düşmanların yüzlerine doğru atmıştı. Bu toprak zerreler! düşmanların gözlerine isabet ederek onları sersem bir hâle getirmiş, gökten melekler de imdade gelmiş idi. Bunun neticesinde düşman büyük bir yenilgiye uğramış, bir miktârı öldürülmüş, bir kısmı da esir alınmıştı, malları da müslümanların ellerine geçmişti. Daha sonra bunlarda müslüman olanlar yine serbestbırakılmıştı.

§ Rasûlü Ekrem’in gazveleri = düşmanlarına karşı savaşa çıkmaları on dokuzdur. Düşmanlara karşı gönderdiği küçük birlikler ve buus denilen askerî kıtalar ile beraber toplamı yetmiş veya seksen kadardır.

28. Ey imân edenler! Şüphe yok ki, müşrikler pis kimselerdir. Artık bu seneden sonra Mescid’i Haram’a yaklaşmasınlar. Ve eğer ihtiyaçtan korkarsanız elbette Allah Teâlâ dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herşeyi bilendir, hikmet sahibidir.

28. Bu mübarek âyetler, Allah’ın dininden mahrum olanların mânen pis olduklarını, binaenaleyh bunların haremi şerife girmelerine müsaade edilmemesini ve bu yüzden iktisadî bir bunalım meydana gelmeyeceğini bildirmektedir. Ve İslâm dinini kabul etmeyen milletler ile, zelilce bir şekilde cizyelerini verinceye kadar savaşta bulunulmasını âmir bulunmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey Müslüman Kahramanları!. (Şüphe yok ki, müşrikler, pis kimselerdir.) yani: Bütün kâfirler, putlara tapanlar İslâmiyet’i kabul etmeyenler, içlerindeki kötü inançlarından dolayı mânen temiz değildirler. Onlar abdest almazlar, cenabetten yıkanmazlar, şarap vesaire gibi bir takım dînen pis olan şeyleri kullanırlar, bu sebeple bunlar mânen pis şeyler mahiyetindedirler. Her nekadar cismen pis değillerse de. Bunun içindir ki, elleriyle temas ettikleri birşey pis olmuş sayılamaz. (Artık bu seneden sonra) yani: Yüce Hicretin dokuzuncu senesini müteakip (Mescid’i harama yaklaşmasınlar) yani: Artık onlar hac veya umre için haremi şerif sahasına gelip girmesinler. Nitekim Hz. Ebu Bekir, Mekke’i Mükerremeye girerek böyle bir tebliğde bulunmuştur.

§ İmamı Âzam’a göre müşrikler, yalnız ziyaret için mescidi harama ve diğer mescitleregirmekten engellenmezler. İmamı Şafiî’ye göre yalnız mescidi harama girmekten men edilirelr. İmamı Mâlik’e göre de, bütün İslâm mâbetlerine girmekten men olunurlar. (Ve eğer ihtiyaçtan korkarsanız) müşriklerin haram sahasına girmemesi yüzünden ticaretin, maddî menfaatlerinin durgunluğa uğramasından endişeye düşerseniz, bu bir boş endişedir. Çünki (Allah Teâlâ elbette dilerse sizi lütfundan zenginleştirecektir.) haram sahasına başka bir feyiz ve bereket verecektir, bitirme gücünü arttıracaktır, bir nice grupları İslâm şerefine nail edip Beytullah’ı ziyarete sevkedecektir. Daha nice fetihler ve ganimetler ihsan buyuracaktır. Nitekim de öyle olmuştur. Bugün o mübarek yerlerden akmaya başlayan petrollerde bu feyz ve bereket cümlesinden biridir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bilendir) Sizin ihtiyaçlarınızı, menfaatlerinizi tamamen bilir. Ve (hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı, her insan ve men’i bir hikmete dayanmaktadır. Artık onun dinî hükümlerine riayet ediniz, ondan başkasından korkmayınız. Sizin için kurtuluş ve saadet çaresi ancak budur.

29. Kendilerine kitap verilmiş olanlardan olup da ne Allah Teâlâ’ya ve ne de ahiret gününe imân etmeyen ve Allah Teâlâ ile Resûlunun haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve ne de hak dinini din edinmeyen kimseler ile zeliller olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşta bulunun.

29. (Kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil’in hükmleri bildirilmiş olan kimselerden (olup da ne Allah Teâlâ’ya ve ne de ahiret gününe imân etmeyen) yani: Hak Teâlâ’yı ilahlık şanına lâyık bir şekilde birlemeyen ve yüceltmeyen ve ahiret âlemine İslâmiyet’in haber verdiği şekilde inanmayan (ve Allah Teâlâ ile Resûlünün haram kıldığı şeyleri haram tanımayan) tecavüz edilmemesi gerekenhaklara tecavüzü câiz gören, haram olan bir kısım meşrubatı helâl sanan bir takım putlara tapınmanın yasaklandığını inkâr eden (ve ne de hak dinin) diğer dinlerin bir nice hükümlerini kaldırmış olan İslâm dinini kendisine (din edinmeyen kimseler ile) aranızda büyük bir ayrılık vardır. Samimî bir dostluk ve muhabbet câri olamaz, bunlar mukaddesatın düşmanlarıdır. Binaenaleyh bunlar (zeliller olarak) müslümanlara karşı zillet ve itaat göstererek (kendi elleriyle) İslâm hükümetine (cizye verecekleri zamana kadar savaşta bulunun) onları cezalandırıncaya veya kararlaştırılmış olan vergiyi vererek itaat ve boyun eğmeye mecbur olacakları vakte kadar kendileriyle savaştan ayrılmayınız. Tâki, İslâmiyet’in galip oluşu, hâkimiyeti her yerde görünüp dursun.

§ Bu cizye, İmam-ı Âzam’a göre hem ehli kitaptan, hem de Arap ve Acem müşriklerinden alınıp kabul edilebilir, İmam Ebu Yusuf’a göre bu cizye, Arap müşriklerinden ve ehl-i kitabından alınmaz, başkalarından alınabilir. İmamı Şafiî’ye göre cizye, Arap ve Acem olan ehli kitaptan alınabilir, putperestlerden alınıp kabul edilmez. İmamı Mâlik’e göre de cizye, bütün kâfirlerden kabul edilebilir. Mecusîlerden (ateşperestlerden) cizyenin kabul edileceği hususunda da eshabı kiramın ittifakı vardır. Çünki, onlar hakkında ehli kitap muamelesi yapılmasına dair bir hadisi şerif vardır.

§ Cizyenin miktarına gelince: Bu, kazanan fakirler hakkında on ikişer dirhemdir, orta halli kimseler hakkında yirmi dörder dirhemdir, zenginler hakkında da kırk sekizer dirhemdir. Kazançtan âciz, veya hasta, veya çok yaşlı ve kadınlar ile çocuklar hakkında cizye yoktur. Bu cizyeler sene başında alınır. İmamı Şafiî’ye göre cizyenin miktarı her şahıs için bir dinardır. Bu zenginden de, fakirden de sene sonunda alınır. Cizye ile mükellef olan şahısİslâmiyet’i kabul deince veya ölünce bu cizye düşer.

§ İslâm dinine göre hakikî mümin o kimsedir ki: Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği şekilde Cenâb-ı Hak’ki birler ve tasdik eder, bütün Peygamberlere bütün semavî kitaplara inanır, hiçbir mahlûka yaratıcılık, ilahlık isnat edmez. Cenâb-ı Hak’kın bütün hükümlerini kabul eder ve saygı gösterir. Halbuki, ehli kitap denilen kimseler, Allah Teâlâyı ilâhî zatına lâyık bir şekilde tasdik etmiş ve yüceltmiş bir durumda değildirler. Çünki onlar, Cenab’ı Hak’ki, lâyık olduğu şekilde birleme ve yüceltmede bulunmamaktadırlar. Kimisi insanlara ilahlık, mâbudluk isnat etmektedir. Bir kısmı bazı Peygamberleri, semavî kitapları inkâr eylemektedir. Ahiret âlemine de İslâm dininin haber verdiği şekilde imân etmekte değildirler. Binaenaleyh onlar gerçekte diğer inkarcılar ile beraber bulunmaktadırlar.

30. Ve Yahudi’ler dedi ki: Üzeyr Allah’ın oğludur. Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih, Allah’ın oğludur. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri lâkırdılarıdır. Evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar. Allah Teâlâ kendilerini kahretsin! Nasıl Haktan çevriliyorlar.

30. Bu mübarek âyetler, Yahudiler ile Hıristiyanların da bazı zatları tanrı ve Cenab’ı Hak’kın oğlu kabul ederek daha eski müşrikler gibi pek yanlış bir inançta bulunmuş,bu şekilde bir nevi şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ehli kitap denilen taifeler, hak dine aykırı pek yanlış inanışlarda bulunmuşlardır. (Ve) bu cümleden olarak (Yahudiler dedi ki: Üzeyr) adındaki zat (Allah’ın oğludur.) böyle Allah’ın şanına lâyık olmayan bir babalık ve oğulluk isnadında bulundular. (Hıristiyanlar da dedi ki: Mesih) Hz. İsa (Allah’ın oğludur.) onun insanlardan babası yoktur, babasız ise evlât olamaz. Öyle ise, Mesih’in babası Tanrı Teâlâ’dır. Hâşâ. (Bu)yakıştırmalar, bu cahilce iddialar (onların ağıızlariyle söyledikleri lâkırdılarıdır.) esassız delilden yoksun sözlerdir. Bu sözleri kendilerinden (evvelce kâfir olanların lâkırdılarına benzetiyorlar) nitekim vaktiyle bir takım müşrikler de “melekler” Allah’ın kızlarıdır demişlerdi. Yahut: Hıristiyanlar, kendilerinden önce olan Yahudiler gibi inanmış, bir insanı Allah Teâlâ’nın oğlu sanmışlardır… Yahudi’ler ise, daha evvel: Üzeyr’i Allah’ın oğlu sanmışlardı. Veyahut: Hz. Peygamber zamanındaki Yahudi’ler ile Hıristiyanlar da kendilerinden evvel gelip geçmiş olan kendi babaları, dedeleri gibi yanlış iddialarda bulunmuş, bunlar da bazı insanları Allah Teâlâ’nın oğlu sanıvermişlerdir. Bu ne cahilce bir iddia!. (Allah Teâlâ kendilerini kahretsin) yani: Böyle iddialarda bulunanlara lânet eylesin. Onlar (nasıl) haktan, Allah Teâlâ’nın birliğine, baba olmaktan yüce bulunduğuna dair inançtan bâtıla (çevriliyorlar) halbuki, bu bâtıla imkân yoktur, onun birliği, baba olmaktan yüceliği nice deliller ile sabittir.

31-60 ARASI AYETLER

31. Onlar bilginlerini, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i de Allah Teâlâ’dan başka tanrılar edindiler. Halbuki: Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet etmekle emir olunmamışlardır. Ondan başka ilâh yoktur. Onların ortak koştukları şeylerden yücedir.

31. (-Onlar-) O iki kavim, kendi içlerinden bir takım kimselerin saptırmasına uğradılar, Yahudiler “Ahbar” denilen kendi (bilginlerini) kendi din âlimlerini, hıristiyanlarda kendi (rahiplerini) kiliselerde kapanıp duran papazlarını (ve Meryem’in oğlu Mesih’i de Allah’tan başka tanrılar edindiler.) onlara secde eder oldular. O bilginlerinin, papazlarının Allah’ın bildirdiklerine aykırı olarak helâl ve haram diye telkin ettikleri şeyleri hemen kabul ediverdiler. Hz. İsa’yı da Allah’ın oğlu tanıyarak ona tapınmaya başladılar. Diğer insanlar gibi bir annedendoğan, yiyip içmeğe ve diğer şeylere muhtaç bulunan bir kimse, hiç Allah Teâlâ’nın oğlu olabilir mi?. Bunu düşünmediler. (halbuki. Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet etmekle emir olunmamışlardır.) Tevrat, İncil gibi kitaplarda böyle bir emir yoktur. Bilâkis yalnız Allah Teâlâ’ya ibadet edilmesi emredilmektedir. (ondan) O kâinatın yaratıcısından (başka ilâh) mabut (yoktur) o Yüce Yaratıcı (onların) o kâfirlerin Yüce Allaha (ortak koştukları şeylerden uzaktır) Evet. Onun yaratıcılıkta, ibadette, dinî hükmlerde, ilâhî zatına saygı ve ululama hususunda ortağı yoktur. Her türlü ortak ve benzerden uzaktır. Buna inanmışızdır!. Artık Üzeyr gibi, Mesih gibi, melekler gibi Allah’ın yarattıkları nasıl olur da o ezelî ve Yüce Yaratıcıya ortak ve benzer kabul edilebilir?.

§ Üzeyr Aleyhisselâm, İsrail oğulları erkeklerindendir. Peygamber olup olmamasında ihtilâf vardır. Tarihe göre: Buhtû Nesser tarafından Kudsü şerif harap edildiği zaman, Hz. Üzeyr de İsrail oğulariyle beraber esir edilerek Babil’e gönderilmişti. Onlara dinî rehberlikte bulunuyordu. Daha sonra Babil iran devletinin eline geçince iran Şahı, İsrail oğullarını Kudüs’e iade etmişti. Beyt’i Mukaddes’i yeniden bina ettiler. Tevrat kitabı birçok değişikliğe, tahrifata uğramıştı. Hz. Üzeyr bir ilâhî lûtuf olarak Tevrat’ı tamamen ezberlemiş bulunuyordu. Bunu yeniden yazıvermişti. Bu hâdise, milâttan (458) sene öncesine rastlamaktadır. Sonra Hz. Üzeyr vefat etmiş, yüz sene sonra bir harika olmak üzere Cenâb-ı Hak’kın kudretiyle yeniden hayat bulmuş, bir müddet daha yaşamıştır, İşte bu zatın bu hâline bakan bir takım Yahudi’ler, ve bu cümleden olarak Fenhas İbni Azura “Üzeyr”, Allah’ın oğludur, demişler, kendisine tapmakta bulunmuşlardır. Hatta deniliyor ki, Yahudilerden Selâm, Numan, Şas, Mâlik vesaire adlarındaki kimseler, Rasûlullah’ın huzuruna gelmişler, “Biz senindinine nasıl tâbi olabiliriz ki, sen bizim kıblemizi bıraktın, ve sen Üzeyr’in Allah’ın oğlu olmadığını iddia ediyorsun” demişler, bunun üzerine (30) uncu âyeti kerime nâzil olmuştur. “Hıristiyanların” teslis akidesine düşmelerinin sebebi hususunda da şöyle bilgiler verilmektedir: Hz. İsa’nın semaya kaldırılmasından sonra isevîler seksenbir sene kadar İslâm dinî üzere bulunmuşlar, kıbleye doğru namaz kılar, Ramazan orucunu tutarlardı. Tâki, Yahudiler ile aralarında bir savaş yapıldı, Yahudi’ler arasında “Pols” adında şecaatli bir şahıs vardı. İsevîlerden birçoklarını öldürdü, sonra da Yahudi’lere dedi ki: Ben hakkı İsevîler tarafında görüyorum, yarın isevîler cennete, biz ise cehenneme gireceğiz, ben bir hile yaparak onları sapıklığa düşüreceğini. Bunun üzerine görünürde Yahudi’lerden alâkasını kesmiş gibi görünerek isevî’lerin yanlarına gitmiş, bana Hıristiyanlığı kabul etmekliğim için gökten bir çağrı geldi, ben de kabul ettim, bu yüzden Yahudilerin birçok eza ve cefasına mâruz kaldım, şimdi size katılmış bulunuyorum, demiş, Hiristiyanları aldatmış. Onlar bu şahsı samimî, itaatkâr, takva sahibi bir zat sanarak kendi kiliselerine bırakmışlar, kendisine yardımda bulunmuş,büyük, ilgi göstermişler. Artık hilesini tatbike sıra gelmişti. Kendisinin talebesi yerinde bulunan “Nestur” adındaki bir şahsa: “İsa ile Meryem ve Tanrı üç ilahtır, hepsi de ilahlık vasfına sahiptir” diye gizlice ders vermiş, “Yakup” adındaki bir şahsa da “İsa şüphesiz ki, insan ve cisim değildir, fakat o Allah’ın oğludur” diye tâlimde bulunmuş “Milkâ” adındaki üçüncü bir öğrencisine de “Tanrı olan ancak İsa’dır; onun ilâhlığı ebedîdir” diye telkinde bulunarak bunu kendisi hayatta bulundukça başkalarına söylememeleri ayrı ayrı gizlice tavsiye etmiş ve bunlardan herbirine benden sonra benim halifem, yerime geçecek olan ancak sensin diye söylemiş, kendisine talim ettiği inancıinsanlar arasında yaymasını da tenbih eylemişti. Bunu müteakip kendisi intihar etmiş, bu talebelerinden her biri onun müstakil olarak halifesi kendisi olduğunu iddia ederek meydana atılmış, aralarında ihtilaflar yüz göstermiş, herbirisi kendine telkin edilmiş olan bâtıl inancı bir liderlik mevkiinde bulunmak hırsiyle yaymaya başlamış; bunun neticesinde de “Nesturiye Yakubiye, Milkâiye” mezhepleri meydana çıkmış, İsevîler Allah’ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. Bu hususa dair tefsirlerde ve mesnevîde mufassal malûmat vardır. “Nisa Sûresindeki ISJ’ncı âyeti kerimenin izahına da bakınız!.

§ Bu mübarek âyetler de: Yahudilerin, Hıristiyanların Üzeyr’i Mesih’İ Allah’ın oğlu tanıyarak onları tanrı edinmeleri hepsine isnat edilmektedir. Gerçek şu ki: Onların hepsi de bu inançta değildirler. Fakat içlerinden bir kısmı bu inançta bulunup bundan men edilemediği için bunun hepsine isnat edilmesi bir konuşma usulü gereğidir. Nitekim bir yerde bir iyiliğe veya bir kötülüğe bazı kimseler tarafından devam edildiği takdirde: O yer ahalisi, şu iyiliği veya kötülüğü yapıp durmaktadırlar deniliyor. Maamafih vaktiyle hepsinin de Öyle bir inanışta bulunup da daha sonra bu inançtan bir kısmının vaz geçmiş olmaları da düşünülebilir. Ve böyle birşeyin hepsine isnâdî, hepsinin de uyanık olarak o şeyden onu yapanları uyararak men’e çalışmalarına işaret hikmetine binaen de olabilir.

32. Onlar Allah Teâlâ’nın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Allah Teâlâ ise nurunu tamamlamaktan başka birşeye razı olmaz. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.

32. Bu mübarek âyetler, bir takım gayri müslimlerin İslâm dinine karşı ne kadar düşman olduklarını bildiriyor. Buna rağmen İslâm nurunun dâima ufukları aydınlatıp diğer dinlere galip geleceğini müjdelemektedir.Şöyle ki: (Onlar) O gayri müslimler, O Yahudi ve Hıristiyan önderleri (Allah Teâlâ’nın nurunu) İslâm dinini veyahut Allah’ın birliğini bildiren Kur’an’ı Kerim’i, Cenâb-ı Hak’kın eş ve benzerden uzak olduğuna ve Rasûlü Ekrem’in peygamberlik ve risaletine şahitlik edip duran delilleri, mucizeleri (agızlariyle) bâtıl lâkırdılariyle (söndürmek isterler.) öyle bir ebedîlik nurunun yok olmasını arzu ederler, öyle bir hakikat güneşini öyle üfürmeleriyle ortadan kaldırmak isterler. Ne kadar ahmakça bir gayret!. (Allah Teâlâ ise) o mukaddes (nurunu) bütün ufukları aydınlatıcı olmak üzere (tamamlamaktan başka birşeye razı olmaz) o hikmet sahibi Yaratıcı, kelime-i tevhid-i yüceltmeye, İslâm dinini güçlendirmeye muhalif olan şeyleri imha eder, herhalde ilâhî nurunun her tarafa yayılmasını irâde buyurur, aksini irâde buyurmaz. Herhalde İslâm dininin nurunu insanlık dünyasına vakit vakit daha fazla yayacaktır. (isterse kâfirler hoşlanmasınlar.) Bu ilâhî nurun öyle parlayıp günden güne ufuklara yayılmasını istemesinler. Onların bu düşmanlığına rağmen o apaçık nur fazlasıyla her tarafa yayılıp duracaktır. “Bir şem’iki. Mevlâ yaka bir veçhile sönmez.”

33. O bir Yüce Yaratıcıdır ki, Peygamberini hidayet ile ve hak din ile gönderdi ki, onu bütün dinlerin üzerine yükseltsin, isterse müşriklerin hoşuna gitmesin.

33. (O) Yüce Mabut (bir Yüce Yaratıcıdır ki. Peygamberini) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı (hidayet ile) insanlık için bir selâmet ve saadet rehberi olan Kur’an’ı Kerim ile (ve hak din ile) sırf hakikat olan İslâm dini ile, bütün insanlığın son ve en mükemmel bir Peygamberi olmak üzere (gönderdi ki onu) o İslâm dinini, kendisine muhalif olan bütün (dinlerin üzerine yükseltsin) diğer ilâhî dinlerinin de birçok hükümlerini bir hikmet ve menfaat gereği kaldırıp daha mükemmel hükmleri insanlığatebliğ buyursun, (isterse) İslâm dininin bu yücelmesi müşriklerin o insanlara ilahlık isnat eden, bu şekilde şirke düşmüş olan kâfirlerin (hoşuna gitmesin) bir takım bâtıl inançların merkezi olan kalpleri İslâmiyetin bu yücelmesiden dolayı zarar ve ziyanda olarak hüzn ve keder içinde kalsınlar, o İslâm’ın yücelmesi mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim de öyle olmuştur, daha da olup duracaktır. “Düşmanların alçaklığı ettikçe tevali” “Eyler o ziya küsteri âfâk teali”

§ Evet… İslâm dini, her tarafa yayılmaya devam edip durmaktadır, İslâm dininin bütün dinler üzerine galibiyeti, yükselmesi aklen, ilmen sabit bulunmuştur. Herhangi bir din ile İslâmiyet arasında ilmî bir şekilde tarafsız bir karşılaştırma yapılacak olsa İslâmiyet’in hepsinden fazla akıl ve hikmete uygun, bütün insanlığın idaresine, selâmet ve saadetine yeterli bulunduğu pek güzel anlaşılır. Bir kere düşünmeli: İnsanları ihtilâfa düşüren, insanlara ataleti, miskinliği tavsiye eyleyen, insanlara, putlara ilahlık, mâbutluk isnat eden dinler ile bütün insanlığı bir kardeşlik dairesinde yaşamaya davet eden, insanlara adaleti, ihsanı, hayırseverliği emreyleyen, bütün insanların bir yüce mâbuda kulluk, arzında bulunup mukkaddesata hizmeti, insanlığı aydınlatmaya çalışması, meşrû şekilde iktisadî faaliyette bulunmayı tavsiye buyuran İslâm dini eşit görülebilir mi?. Elbette birçok milletler bu apaçık dini kabul etmişlerdir, birçok milletlerde ergeç bu yüce dini kabul edecektir. Gerçek şu ki: Bir takım din düşmanları; sırf bir düşmanlık sebebiyle İslâm dini aleyhinde bulunabilir, bu pek yüksek dinin ne kadar mukaddes; yüce olduğunu inkâra cür’et gösterebilir, müslümanlığın ilerlemeye mâni, asrın ihtiyaçlarını temine yetersiz olduğunu iddia edebilir. Fakat bunların bu haince çalışmaları sonunda akamete mahkum olur,kendileri de hem dünyada hem de ahirette belâlarını bulurlar, İslâmiyet nurları yine beşeriyet ufuklarını tenvire devam eder durur. “Ey mihri nübüvvet seni mümkün müdür inkâr!” “Pür şaşaadır nurun ile enfüs-ü âfâk.” İslâmiyetin ufuklara yayılmasını müjdeleyen Kur’an-ı Kerim’in nasıl bir ebedî mucize olduğunu daha güzelce anlamak için İslâm tarihine şöyle bir bakmalıdır. Malûm olduğu üzere Yüce Peygamberimiz, başlangıçta pek yalnız bir halde bulunuyordu, bütün çevrsi kendisine düşman kesilmişti. Arap yarımadası bütün müşriklerin elinde idi, diğer kıtalarda bütün kâfirlerin, müşriklerin, putperestlerin hâkimiyetleri altında bulunuyordu. Derken bir takım yüksek zekâlı zatlar İslâmiyet’in güzelliğini görerek İslâmiyet’e can attılar, Peygamberin fedakârlığına iştirâk etmeğe başladılar, düşmanlarının kuvvetleri, düşmanlıkları o kadar çok idi ki, o mübarek Peygamber, kendi vatanını bırakarak hicrete mecbur olmuştu. Fakat diğer bir muhitte, Medine’i Münevvere’de İslâmiyet parlamaya başlamıştı, müslümanların sayıları günden güne artıp duruyordu. Az zaman sonra bir hâle geldi ki, büyük bir İslâm ordusu meydana gelmeye başladı, Arap müşriklerin cezalandırmaya muvaffak olup Mekke’i Mükerreme’yi fethettiler. Kâbe’i Muazzama, müslümanların eline geçmiş bulundu. Daha sonra İslâm ordusu, bütün Arap yarımadasını fethetti, İslâm bayrakları Arap yarımadasının dışında da dalgalanmaya başladı, müslümanlar, Yahudi’leri Arap beldelerinden çıkardılar, Şam taraflarında hıristiyanlara galip geldiler. Suriye’de, Filislin’de, İrak’ta bulunan mecusîlere, putperestlere galip gelerek onların bulundukları yerleri de İslâm hâkimiyeti altına aldılar. Daha sonra İslâm orduları doğu ve batıya seferlerde bulunarak nice beldeler! fethettiler, İslâmiyet bir nice ülkelere yayıldı. Birçok zümreler İslâm şerefinenail oldu. İslâmiyet, maddî bir gücün baskısıyla değil, kendi mahiyetindeki çekicilik ve mükemmellik tesiriyle birçok kimselerin kalplerine hakîm olmuştur, dünyanın her tarafına yayılmaya başlamıştır. Mısır, Kuzey Afrika, İran ülkeleri İslâm hakimiyetine tâbi oldular, İspanya’ya, Hollanda’ya, İngiltere’ye, Ümit Burnuna, Hindistana, Çine diğer yerlere kadar İslâmiyet yayıldı. Buralarda milyonlarca insan, kendi arzutariyle İslâm dinini kabul etmiş bulunmaktadır. Müslümanlar vaktiyle insanlığa, medeniyete, ilm ve fazîlete olağanüstü bir şekilde hizmet ederek diğer milletlere alınacak bir örnek olmuşlardır. Bunu bugün birçok batı bilginleri de itiraf etmektedirler. Bu cümleden olarak bu bilginlerden “L. A. Sedillot” Paris’te basılmış bir eserinde şöyle demiştir: “Müslümanları ve onların bütün ortaçağ boyunca yeni medeniyet üzerine icrâ ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte herhalde hususî bir maksat olsa gerek” İskenderiye mektebinde (Picrcoride’in göklere çıkarak methettiği tıbbî maddeler, ilmî şekliyle bir İslâm icadıdır. Kimyevî eczacılığı müslümanlar icat etmişlerdir. Bugün (Dispansa tolre) denilen ilâç maddeleri hakkındaki muazzam hükümler onlardan kalmıştır.” “İbni Sina tam altı asır boyunca mekteplere mutlak şekilde hakîm oldu. Beş kitaptan oluşan Kanun ismindeki eseri birçok defalar tercüme ve tab’edilerek Fransa ve italya Üniversitelerinde tedrisata esas alınmıştır.” Gerçekten de müslümanlar medeniyete, ilmi irfana çok hizmet etmişlerdir. Maalesef zaman zaman bir kısım müslümanlar, ihtiyatsız hareketlerde bulunmuşlar, aralarında zuhur eden ayrılıklar yüzünden ilerlemeleri duraklamaya uğramış, bazı mağlûbiyetlere mâruz kalmışlardır. Fakat bu da müslümanlar için bir terbiye ve uyanış dersi mahiyetinde bulunmuştur. Buna rağmen İslâmiyet’İn yayılması yine devam etmektedir. Hiçbir kuvvetin tesiri altında kalmaksızın birçokmünevver, hakikatları araştıran kimseler, İslâmiyet’i kabul edip durmaktadırlar. Özet olarak: Kur’an-ı Kerim’in müjdeler! tahakkuk ederek nasıl bir ebedî mucize olduğu bu şekilde de ortaya çıkmış bulunmaktadır, İslâmiyet daha fazla gelişecektir. Birçok yüksek zatların beyanına göre de sonunda Hz. İsa’nın inmesi ve Hz. Mehdinin çıkması ile İslâmiyet hâkimiyeti tamamen doğu ve batıyı kuşatacaktır. Bütün gayri müslimler ya İslâmiyet’i kabul edecek veya bir kısmı müslüman olacak, bir kısmı da müslümanlara cizye vermek mecburiyetinde kalacaktır. Bununla beraber maddeten olmasa bile İslâmiyet mânen bütün var olan dinlere galip olmuştur. Bunu bir kısım insaflı batı âlimleri de itirafa mecbur bulunmaktadır. Bu cümleden olarak “Marmadok” adındaki bir bilgin şöyle demiştir. “KUR’AN” en mükemmel bir ahlâk ve hukuk kitabıdır. Kur’an’ın tebliğ ettiği esastan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücut bulur. Yaratanın hukuku ile yaratılmışların hukuku ancak müslümanlık tarafından mükemmel bir şekilde tarif olunmuştur. Bunu yalnız müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Musevîler de itiraf ediyorlar. Cenab’ı Hak, cümle insanlığa insaf, uyanıklık ihsan buyurarak İslâm dinine kavuşmak nasip buyursun âmin. Fetih sûresine de bakınız!.

34. Ey imân etmiş olanlar! Yahudi bilginlerinden ve rahiplerinden birçoğu insanların mallarını elbette haksız yere yerler ve Allah’ın yolundan çevirirler. Ve o kimseler ki, altını ve gümüşü toplarlar da onları Allah yolunda sarfetmezler, artık onları acıklı bir azap ile müjdele.

34. Bu mübarek âyetler, ehli kitaba mensup bir takım din bilginlerinin dünya varlığına düşkün olup insanların mallarını birer bahane ile haksız yere ellerinden aldıklarını ve servetlerini hak yolunda sarfetmediklerinibildiriyor. Ve bu yüzden bir yakıcı azâba uğrayacaklarını kendilerine ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!) Ey hakikî müslümanlar!. (Yahudi bilginlerinden) kendilerine “ahbar” denilen musevî din âlimlerinden (ve) hırıstiyan olup ibadet için kiliselere kapanıp duran ve papaz ünvânını alan (rahiplerden birçoğu insanların mallarını elbette haksız yere yerler) yani: insanların mallarını rüşvet yolu ile, onlar aldatmak suretiyle ellerinden alır, o mallar ile kendileri istifâde etmek isterler. Meselâ: Bir takım dinî hükmlerde müsamaha gösterirler, insanların arzusuna uysun diye o hükmleri tevile ve değiştirmeye çalışırlar, bir takım kimseleri günahlarından kurtarmak bahanesiyle onlardan âdeta rüşvet almış bulunurlar. (Ve) O din adına rehberlik iddiasında bulunan şahıslar birçok kimseleri, saptırarak (Allah’ın yolundan çevirirler) onların İslâmiyet’i, hakikatı kabul etmelerine engel olurlar. Kendi kitaplarındaki bir takım mes’eleler! de bozarak ve değiştirerek insanların bir takım hakikatları olduğu gibi anlamalarını arzu etmezler. (Ve o kimseler ki) hangi bir milletten olursa olsunlar (altunu ve gümüşü) dünya servetini (toplarlar da onları Allah yolunda sarfetmezler.) Meselâ onların zekâtını vermezler, onları meşrû, lâzım olan cihetlere harcamazalr. (artık onları) öyle âdi, mallarını icabeden yerlere sarfetmekten kaçınan şahısları (bir azap ile müjdele) onlar öyle helâl ve haram demeksizin topladıkları malları yüzünden ahirette pek acıklı bir cezaya uğrayacaklardır. Bir kere bunu düşünmeli değil midirler?.

35. O günde ki, bunların üstü cehennemin ateşinde kızdırılıp onunla alınları, yanları ve arkaları dağlanır. İşte bu kendi şahıslarınız için hazine haline getirdiğinizdir, artık toplayıp biriktirdiğinizin tadını tadınız denilir.

35. O mallarından gereken harcamayı yapmayanlar (O gündeki) azabauğrayacaklardır, (bunların) Bu toplamış oldukları malların (üstü cehennemin ateşinde kızdırılıp) bir ateş parçası haline getirilir (onunla) o ateş parçasiyle, o malları toplamış olanların (alınları, yanları ve arkaları dağlanır) çünkü insanın haddızatında vücudu, yüzünden, iki tarafı ile arkasından ibarettir. İnsanların bütün varlığı esasen bunlar ile devam eder. Binaenaleyh bunların azap çekmesi, bütün vücudun azap çekmesin! gerektirir. Ve o azaba uğrayacak şahıslara denilir ki (işte bu) ateş parçası kesilen mallarınız, (kendi şahıslarınız için hazine haline getirdiğinizdir) yani: Bunlar kasalarınzda biriktirip zekâtını vermediğiniz, yerine sarf etmediğiniz servetinizdir ki, böyle bir hâle gelmiştir. (Artık toplayıp biriktirdiğinizin tadını tadınız) Evet… Onlara yarın ahirette denilir ki: İşte sizi saran bu yakıcı azap, sizin dünyadaki mallarınızdır ki, bakınız, bugün sizin için ne kadar bir cezaya sebep olmuştur. Kenz = Hazine, cem edilen, toplanılan, bir yere koyulan mal demektir. Define gibi. Buna “malı meknuz da” denir böyle bir malın zekâtı verilmezse, bu maldan hac gibi bir dinî vazife ifa edilmezse, bu maldan çoluk çocuğun nafakalarına sarfı icabeden miktar sarf edilmezse ve böyle bir mal ile gururlu bir vaziyet alınıp vatanın, vatandaşların menfaatine çalışılmaz ve özellikle böyle bir mal gayrı meşrû şekilde elde edilmiş bulunursa artık bunun hakikat açısından hiçbir kıymeti olamaz. Bilâkis sahibi için azaba, felâkete sebep olur. Artık böyle bir servet sahibi olmak için rüşvet gibi, hırsızlık gibi rezaletlerden kaçınmayan, hakikatları değiştirmeye çalışan, kendisini muhtaç olmadığı halde fakir göstererek zekât almak isteyen, dinî hükmleri yanlış göstermeğe cür’et eyleyen kimseler öyle ateşin azaplara uğrayacaklardır. Bunda şüphe yoktur. Kur’an’ı Kerim’in bu mübarek âyetleri başka milletlerin bir kısım kötü hallerini bize beyan buyuruyor ki, bizler deöyle gayri meşrû hallerde bukmmayahın, kendimizi ilâhî azaba mâruz bırakmayalım. Ne büyük bir ilâhî irşad!. Fakat meşrû şekilde kazanılan: Zekâtı verilen, hac için, çoluk ve çocuğun nafakaları için icabeden mikdarı sarfedilen bir mal ne kadar çok olsa da verilmiş bir kenz, bir servet sayılmaz. Bu övülmüştür. Nitekim: “İyi bir mal, iyi bir insan için güzeldir.” denilmiştir. Bu hususta şuna da riayet etmelidir ki: Elde edilen bir mal, sahibini gaflete, şehvete düşürmesin, dinî vazifelerini ifaya mâni olmasın, başkalarına karşı gumrlu bir vaziyet almasına sebebiyet vermesin, kalbini yüce düşüncelerden mahrum bırakmasın. Aksi takdirde o fazla mal ve servet sahibi için bir nimet değil, bir felâket sebebi olur. Cenab’ı Hak hayırlısını ihsan buyursun. Âmin…

36. Muhakkak ki, ayların sayısı. Allah Teâlâ’nın katında. Cenab’ı Hak’kın kitabında gökleri ve yeri yarattığı günden beri on ikidir. Bunlardan dördü haram olanlardır. İşte bu, doğru bir hesaptır. Artık o aylarda nefislerinize zulüm etmeyiniz. Ve müşrikler sizinle toplu bir halde savaşta bulundukları gibi siz de toplu bir halde müşrikler ile savaşta bulunun ve biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak korunanlar ile beraberdir.

36. Bu mübarek âyet, kameri senelerin kaçar aydan ibaret olduğunu ve bunlara uymanın lüzumunu bildiriyor, bunlara riâyet etmeyenlerin sorumluluğuna işaret buyuruyor Şöyle ki: Ey insanlar!. Biliniz!. (Muhakkak ki, ayların sayısı. Allah Teâlâ’nın katında) onun mukaddes hükmünce, o kâinatın yaratıcısı olan (Cenâb-ı Hak’kın kitabında) lâvh-i mahfuzunda (gökleri ve yeri yarattığı günden beri on iki) aydan ibaret (dir) ilâhî hüküm bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu aylar ise Muharrem, Sefer, Reblülevvel, Rebiülahir, Cemâziyelevvel, Cemaziyelâhir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce, aylarından ibarettir.Bunlar ay yılını meydana getirmektedir. Toplam: (335) gündür. Bir de güneş yılı vardır ki, bunun müddeti de (365) gün ile bir günün dörtte biri kadardır. (Bunlardan) Bu kamerî aylardan (dördü haranı olan) aylar (dır) Onlar da: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bunlara “eşhüri hürüm = haram aylar” denilir. (İşte bu) dört ayın haram kılınmış olması (doğru bir hesaptır) bir doğru yoldur, İbrahim Aleyhisselâm’ın takibetmiş olduğu bir ilâhî din yolundan başka değildir. (Artık o aylarda nefislerinize zulm etmeyiniz) Gerçek şu ki: Hiçbir vakit nefse zulm câiz değildir. Fakat bu haram kılınmış aylarda günâha girmek, bu ayların hürmetine de aykırı olacağından nefse daha ziyade zulüm olur. Bu aylar mademki, Allah katında fazlaca bir hürmete mazhardır, artık bunların bu hürmetine aykırı olarak bu ay larda’yapılacak günahların cezası da o oranda fazladır. Binaenaleyh bu hususa pek ziyade dikkat etmelidir. (Ve) Maamafih (müşrikler sizinle toplu bir halde savaşta bulundukları gibi siz de toplu bir halde müşrikler ile savaşta bulunun) o İslâm düşmanları herhangi ayda olursa olsun müslümanlara saldırdıkları takdirde müslümanların o haram aylara riâyet için elleri bağlı durmaları, o düşmana karşı cephe almamaları elbette uygun olamaz. Bu halde müslümanların da kendilerini müdafaa için o düşmanlara karşı savaşa başlamaları lâzım gelir. Bununla o aylara hürmetsizlik etmiş bulunmazlar. Bu bir zaruret icabıdır, bu Allah’ın dinine bir hizmet vazîfesidir. (ve biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak korunanlar ile) Allah Teâlâ’nın emrine riâyet edip ondan korkanlar ile zafer ve başarı ihsan etmek bakımından (beraberdir.) Hak Teâlâ Hazretleri daima öyle takva sahibi kullarını destekler, başarılı kılar.

37. Şüphe yok ki Nesî = Ertelemek, bir ayın hürmetini diğer aya bırakmak küfrde bir ziyadeliktir. Onunla kâfir olanlar şaşırtılır. Onu o tehir edileni bir yıl helâl, bir yıl da haramsayarlar ki, Allah Teâlâ’nın haram kıldığının sayısına uygun göstersinler de Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığını helâl kılsınlar. Onlar için kötü amelleri bezetilmiştir. Allah Teâlâ ise kâfir olan bir kavme hidayet etmez.

37. Bu âyeti kerime, bir takım kâfirlerin haram olan ayları değiştirdiklerini ve tehir eder olduklarını bildiriyor. Bu pek fazlasiyle kâfirce olan bir harekete cür’et edenlerin ise hidayetten mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Bir hikmet sahibi mâbud olan Allah Teâlâ Hazretleri bir kısım ibadetleri ifa hususunda kamerî aylara uyulmasını emretmiştir, İbrahim Aleyhisselâm da, diğer Peygamberler de kamerî aylara riâyet etmişlerdir. Daha sonra Arap müşrikleri bu kamerî aylara uymayı terketmişler, bunlara riâyeti kendi dünyevî menfaatlerine aykırı görmüşler, bunun neticesi olarak Arabî aylarını ertelemeye ve öne almaya başlamışlardı. Kamerî aylara uyulduğu takdirde hac mevsimi bazen kısa, bazen da yaza tesadüf ediyordu. Kısa tesadüf edince ziyaretler azalıyor, ticaretleri sekteye uğruyordu. Yahut hac mevsimi yaza tesadüf edince Mekke’de kalmak mecburiyetini hissediyorlar, ticaret için dışarı çıkmalar! sonraya kalıyor, bu yüzden iktisadî menfaatleri azalmış gibi oluyordu. Bir de haram olan dört ayda savaşta bulunmak yasaklı, halbuki Arap kabileleri zaman zaman çarpışmadan kendilerini alamıyorlardı. Artık haram olan bir ayı helâl sayarak, o ayda savaşta bulunuyorlar, diğer bir ayı onun yerine bir haram ay sayıyorlardı. Bu cihetle aylar tehire bırakılmış, değiştirilmiş oluyordu. Bir de Ay yılı ile, Güneş yılını âdeta birbirine karıştınyorlardı, bu şekilde bir senenin müddeti Ay yılı üzerine artıyor, bunun neticesi olarak bazı seneler, onüç ay olmuş bulunuyordu. Artık hac ayı, bazen Zilhicce’ye, bazen da Muharrem’e veya Sefere vesaireye tesadüf ediyordu. Bir müddet sonra da yine Zilhicce’ye tesadüf etmiş bulunuyordu. Artık buaylarda böyle bir değişiklik vücude geliyor, Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığı aylara riâyet edilmiyor, hac vakitleri çok kere terk ve tehir edilmiş oluyordu. İşte böyle dünyevî menfaatler için Allah’ın emrini terkedenleri kınamak, hareketlerinin küfrü artırmağa sebep olduğunu beyan için şöyle buyuruluyor. (Şüphe yok ki. Nesi) yani: Ayları değiştirip tehir etmek, bir ayın hürmetini diğer bir aya bırakmak, meselâ: Belirli bir vakitte yapılacak hac vazifesini başka bir vakte nakil edivermek (küfrde bir fazlalıktır) çünki buna cür’et edeler zaten kâfir bulunuyorlardı, Cenâb-ı Hak’kın bu husustaki emrini dinlemeyip onun aksini yapmak da fazlaca bir küfür eseridir. Böyle yapanlar, ya Hak Teâlâ’nın emrini inkâr etmiş veya o emrin hikmet ve menfaata muvafık olmadığını iddia ile Cenâb-ı Hak’ka hâşâ cehalet isnat eylemiş olacakları için küfrleri kat kat olmuştur, (onunla) Öyle Allah’ın emrine muhalif olarak ayları tehir etmek ve değiştirmekle (kâfir olanlar, şaşırtıhr) onların sapıklıkları artar, Cenâb-ı Hak’kın emirlerindeki hikmetleri anlamaktan mahrum kalırlar, (onu) O tehir ettikleri ayı (bir yıl helâl, bir yıl da haram sayarlar) haram olan bir ayı helâl tanırlar, helâl olan bir ayı’ı da onun yerine haram telâkki ederler, aradan seneler geçtikçe ilâve ettikleri günler sebebiyle yine haram tanımış olduğu ayın haram bir ay olduğunu söylerler, (ki Allah Teâlâ’nın haram kıldığının sayısına uygun göstersinler) Dört haram olan ay’a muvafakatte bulunmuş gibi olsunlar (da) artık (Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığını helâl kılsınlar) Bu cümleden olarak o hac yapılması icabeden ayları başka aylara tehir ederek böyle kendi kendilerine helâl ve harama hüküm versinler, (onlar için) O cahilce hareketlerinin bir cezası olmak üzere o (kötü amelleri bezetilmiştir) artık onu, güzel; faideli, takdire şayan birşey zannederek cüretleri artmıştır, daha ziyade azabı hak etmişlerdir. (Allah Teâlâ ise kâfirolan bir kavme hidayet etmez.) Onlar kendi kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için sapıklığa düşmüş olurlar, kendilerini selâmet ve saadete kavuşturacak bir hidâyete nâil olamazlar. Bu âyeti kerime gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, yüce bir mabuddur, hikmet sahibi bir yaratıcıdır. Onun bütün dinî hükmleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Onu takdir ve tasdik etmemek, onun zıddını yapmaktan kaçınmamak en büyük bir sapıklık eseridir. İşte bir kısım ibadetlerin kamerî aylara göre yapılması hususundaki emri ilâhî de bu cümledendir.

§ Bu konudaki şer’î hikmet bir işaret olmak üzere şöylece izaha lüzum görülmüştür:

(l) Kamerî aylar, öteden beri on iki olup bunlar bir Ay yılını teşkil ederler. Bu aylar öteden beri olduğu gibi İslâm dininde de ibadetlere mahsus günleri, vakitleri kapsamak üzere muteber bulunmuştur. Bu, ilâhî emre dayanan, Hz. Peygamberin fili ile sabit, ümmetin icmai ile gerçekleşmiş bir durumdur. Bu cümleden olarak = Sana hilal şeklindeki ayları soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir. (Bakara 2/189) âyeti kerimesi gösteriyor ki: İbadetler hussunda kameri aylar muteberdir. Ayın muhtelif safhalar göstermesi, insanlara ibadet zamanlarını ve özellikle hac vaktini bildirmek için açıkça bir alâmettir. Artık buna riayet edilmesi, bir hikmet ve menfaat gereğidir. Hikmete dayanan dinimiz, kamerî aylara bir ehemmiyet vermiştir. Ayın muhtelif safhaları sayesinde medeniler de. Bedevîler de ibadet vakitlerini tayine muktedir olurlar. Bu kamerî aylar ise on ikidir. Bunlar bir Ayyılını oluştumrlar. Bu senenin ilk ayı ise Muharremdir. Hz. Ömer, Radiallahu anhu, Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesselem efendimizin hicret buyurdukaln senenin Muharrem’ini, müslümanlar için bir tarih başlangıcı olarak tesbitetmiştir. Hicrî tarih bu aydan başlamış bulunmaktadır.

(2) Cahiliye zamanında bu kamerî ayların vakitleri değiştirilmiş, savaşta bulunmak için haram olan bir ay, ileri veya geri alınmak suretiyle helâl sayılmış, helâl olan bir ay da haram gösterilmiş, yani: Dînen belirlenmiş olan günler, keyfî surette değiştirilmişti. İşte “Nesi” denilen bu hal, âyeti kerimesiyle büyük bir küfr sayılmıştır.

(3) İbadetlerde Berat Gecesi, Miraç Gecesi, Velâdet Gecesi gibi mübarek günlerde kamerî aylara uymanın teşrî hikmeti de biraz düşünme neticesinde pek güzel anlaşılır. Bununla beraber bir takım ibadetler, şer’an belirli vakitlere tahsis edilmiştir. Bunlar birer teabbudî emirdir. Bizim vazifemiz de bu emirlere olduğu gibi riayet etmektir. İsterse onların hikmetini bilmeyelim: Bir kulun kerem sahibi mâbuduna olan tam bir kulluğu, onun emirlerine uymaktan ibarettir. Yoksa onun şahsına ait faidelerini, kolaylıklarını düşünüp araştırmak o hususta kendi kendine değiştirme ve bozmaya cür’et etmek değildir.

(4) Oruç, hac farizesinin güneş yılına göre muhtelif aylara tesadüfü, insanlık hakkında ilâhî adaleti ilâhî rahmetin büyük bir tecellisi demektir. Düşünmeli ki, omç fârizesini her sene meselâ: Haziran ayında ifa etmekle mükellef olsa idik, kuzey yarım küredeki müslümanlar her vakit sıcak bir mevsimde ve uzun günlerde oruç tutacaklardı, güney yarımküredeki müslümanlar ise daima soğuk ve kısa günlerde bu vazifeyi ifa edeceklerdi. Tersine bu vazifeyi ifa, ocak ayına mahsus olsa idi, bu halde kuzey yarımkürede bulunan müslümanlar, pek kolaylıkla oruçlarını tutacaklardı, güney yarımküredeki müslümanlar ise her zaman güç bir vaziyette kalmış olacaklardı. Kerem ve hikmet sahibi olan mâbudumuz ise bu farizenin edası için kamerî aylardan olan Ramazan ayını tâyin buyurmuş olmakla bütün müslümanları ilâhî lûtfuna mazhar kılmış, her otuz üç küsur sene içinde iki yarımkürenin müslüman ahalisini nöbetleşerek kolaylığa nail buyurmuştur.

(5) Şunu da düşünmeli ki, oruç günleri gibi, Hz. Peygamberin doğum günü gibi mübarek günler, bütün dünya günleri, mevsimleri için iftihara vesile olacak pek feyizli, şerefli zamanlardır. Artık bu yüce zamanların birer feyizler devresi sayılmak şerefine nail olmak, her mevsim, hergün için pek istenen bir saadettir. Halbuki, bu feyizler devresi, Güneş yılı itibariyle belirli bir mevsime, bir güne tahsis edilmiş olsaydı insanlık dünyasının diğer mevsimleri, günleri bu nailiyet şerefinden mahrum kalmış olacaklardır. Ay yılı dikkate alındığı takdirde ise Güneş yıVarının bütün mevsimleri, günleri de bir nöbetleşme neticesi olarak bu yüceliğinin sonu olmayan şerefe mazhar olmaktadırlar. Bu ise mânevî bakımdan pek büyük bir gayedir, bir hikmet gereğidir.

(6) Maamafih insanlar bir hikmete binaen bir imtihan dünyasında yaşamaktadırlar. Bunların mükâfatları Cenâb-ı Hak’kın emirlerine uyarak o uğurda katlanacakları güçlükler ile mütenasip olacaktır. Nitekim

( = amellerin en faziletlisi, en şiddetli olanıdır.) diye buyurulmuştur. Artıkoruç gibi bir ibadetin daima son bahara tesadüf etmeyip de diğer uzun veya sıcak zamanlara tesadüf etmesi de müslümanların daha ziyade sevaba nail olmalarına bir vesile olmuş olur. Her hakikî müslüman, üzerine düşen vazifeleri herhangi bir mevsime tesadüf ederse etsin, kerem sahibi Mabudunun emrine uyarak seve seve, bir neş’e içinde ifaya çalışır. Bu mânevî zevkten mahrum olanlar ise herhangi mevsime tesadüf ederse etsin o dinî vazifelerini ifaya yanaşmazlar. Artık onların bu hususta söz söylemeğe ne selâhiyetleri olabilir?. Cenâb-ı Hak, cümlemizi İslâm dininin yüce hükmlerini takdir ile onlara hakkiyle uymaya muvaffak buyursun. Âmin…

38. Ey imân edenler! Sizin için ne varki, size Allah yolunda seferber olunuz, denildiği zaman yere yığıldınız, kaldınız. Yoksa ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz. Halbuki, dünya hayatının metaı, ahiretin yanında pek az birşeyden başka değildir.

38. Bu mübârek âyetler, dünyevî menfaatler düşüncesiyle savaştan kaçınan müslümanları kınamaktadır. Hak yolundaki savaşların faidelerine işaret ederek müslümanları buna teşvik eylemektedir. Bu cihaddan kaçınanları azap ile tehdit ederek onların yerine başkalarının getirileceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey bir kısım İslâm erleri!. (Sizin için ne var ki) ne mâni mevcuttur ki (size Allah yolunda) İslâm dinî uğrunda (sefer ediniz) gazaya çıkınız (denildiği zaman) ağırlık gösterdiniz (yere yığıldınız, kaldınız) emre uyarak hemen savaşa hazırlanmadınız?. (Yoksa) Siz (ahirete bedel) öyle ebedî bir nimete karşlık (dünya hayatına mı razı oldunuz?.) bu dünya varlığına mı daha ziyade kıymet verdiniz. (Halbuki, dünya hayatının metaı) Dünyevî servetler, mevkiler (ahiretin yanında) uhrevî varlıklara menfaatlere göre (pek az) önemsiz (birşeyden başka değildir.) artık öyle ebedî nimetleri bırakıp da bu fanînimetlere böyle düşkünlük göstermek nasıl muvafık olabilir?.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre bu âyeti kerime Tebük gazvesi sırasında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Hicretin dokuzuncu senesi idi. Rum Kayseri nin emriyle Şam’da müslümanların aleyhine hareket etmek üzere bir ordunun toplanmış olduğu haber alınmıştı. Rasûlü Ekrem’in emriyle Medine’i Münevvere’den, Mekke’i Mükerreme’den ve diğer Arap kabileleri arasından bir hayli asker toplanarak Şam tarafına harekete karar verilmişti. Bu orduya Hz. Ebu Bekir bütün servetini vermişti. Hz. Osman da üçyüz deve yükü yiyecek ve bin altın bağışlamıştı. Bu ordu, Recep ayında Medine’den hareket ederek Medine ile Şam yolunun ortasında bulunan “Tebük” adındaki yere vardı. Etrafa korku vermişti. Bazı kabileler cizye vermek suretiyle müslümanların ahd ve emanına girdiler. Rum ordusu ise hareket edemez olmuştu, İslâm ordusu büyük bir şeref ve şan ile Medine’i Münevvereye dönmüştü. İşte bu Tebük seferine hazırlanırken bazı münâfıklar dedikodu yapmışlar, bu cümleden olarak münafıkların reisi olan Abdullah İbni Übeyy İbni Selûl: “Muhammed Aleyhisselâm- Roma devletini oyuncak mı sanıyor, eshabıyle beraber onlara esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum.” demişti. Maamafih o vakit havalar pek sıcak idi, Medine’nin mahsulâtı vücude gelmişti, gidilecek yer ise uzakca idi, Rumlar ise fazla kuvvetli görülüyorlardı. Binaenaleyh bazı müslümanlar da, bu gibi sebeplerden dolayı ağırlık göstermiş, hemen sefere koşmamışlardı. Bunun üzerine bir teşvik ve kınama mahiyetinde olmak üzere bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Gerçek şu ki: Eshabı kiramdan birçokları mallarıyle, canlariyle bu sefere seve seve iştirâk etmişlerdi. Fakat umuma hitab edip debunlardan bir kısmının kastedilmesi, meşhur bir mecaz üslûbudur, bir konuşma usulûdur. Binaenaleyh bu husustaki hitap da her ne kadar umuma yönelik ise de bundan bir kısmı kasdedilmiştir.

39. Eğer seferber olmazsanız, sizi pek acıklı bir azap ile cezalandırır ve yerinize başa bir kavmi getirir ve siz ona hiçbir şey ile zarar veremezsiniz. Ve Allah Teâlâ herşeye tam mânâsıyla kadirdir.

39. Ey mü’minler!. Artık düşününüz!. (Eğer) siz, Hz. Peygamber’in emrine muhalefet edip de (seferber olmazsanız) Yüce Peygamber ile cihada çıkmazsınız, Allah Teâlâ (sizi pek acıklı bir azap ile cezalandırır) sizi ahiretin pek müthiş azâbına uğratır veya düşmanların ortaya çıkmasıyla veya kıtlık ve pahalılık ile veya yağmurların kesilmesiyle sizi helâke mâruz bırakır, (ve yerinize başka bir kavmi getirir.) Peygamberin emrine itaat edecek, ahireti dünyaya tercih eyleyecek bir kavmi İslâm şerefine nail kılar, (ve siz ona) Cenâb-ı Hak’ka veya onun Peygamberine, öyle cihatdan geri kalıp ağır davranmaktan dolayı (birşey ile zarar veremezsiniz.) onun dini yine yayılır durur, onun dinine hizmet eden nice zümreler vücude getirilir. Nitekim getirilmiştir, İslâmiyet’i kabul eden Yemen, Fars, Irak, Türkistan ahalisinin İslâmiyet’i kabul edip İslâm dinine olan hizmetleri malumdur. (Ve Allah Teâlâ herşeye tam manâsiyle kaadirdir.) Kendi mukaddes dinini herhangi bir vasıta ile yüceltebilir, her tarafa yayabilir. Evet… Rasûlü Ekrem’in mübârek hayatı da buna şahitdir. Cenâb-ı Hak onu ne kadar zatlar ile desteklemiş, onun dinini kıyamete kadar da destekleyecek ve koruyacaktır. Bir takım hainlerin bu yüce dine karşı görünürde veya gizlice düşmanca bir vaziyet almaları, bunun dünya çapında yücelmesine, ufuklara yayılmasına ebediyen mâni olamayacaktır. Cenâb-ı Hak dileyince İslâm dinini başkamilletler ile de teyit buyurur, onlarda İslâmiyet’e hizmete atılırlar. Nitekim bir hadis-i şerifte de ) buyurulmuştur. Evet… Allah Teâlâ dilerse İslâm dinini bu dine müntesip olmayanlar ile de destekler. Nitekim bugün de birçok müsteşrik yabancı âlimleri, İslâm dininin güzelliği, yüksekliği hakkında yazılar yazıyor, eserler yayınlıyorlar.

40. Eğer siz ona yardım etmezseniz muhakkak ki. Allah Teâlâ ona yardım etmiştir: O zaman ki, kâfirler onu çıkarmışlardı. O ikinin biri bulunuyordu. O ikisi mağarada bulundukları sıra, o vakitte ki, arkadaşına diyordu: mahzun olma, şüphe yok ki. Allah Teâlâ bizimle beraberdir. Artık Allah Teâlâ onun üzerine sekinetini indirdi ve bunu da görmediğiniz askerlerle destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah Teâlâ’nın kelimesi ise o en yüksektir. Ve Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

40. Bu âyeti kerime, Eshab-ı Kiramı Rasûlullah’a yardım etmeğe teşvik etmektedir. Ve o Yüce Peygamberin daima Allah’ın yardımına mazhar olup bir nice görülmeyen kuvvetler ile desteklenmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Mü’minler!. (Eğer siz ona) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (yardım etmezseniz) Cenâb-ı Hak ona yardım eder, onu daima korumaktadır. (muhakkak ki. Allah Teâlâ ona) Evvelce de (yardım etmiştir.) Özellikle (o zaman) yardım etmişti (ki, kâfirler) Mekke’i Mükerreme’deki müşrikler (onu) o Yüce Peygamberi Mekke’den (çıkarmışlardı.) çıkmasına sebebiyet vermişlerdi, onu mübarek hayatına kastetmeğe karar vermişlerdi. (O) Yüce Peygamber (ikinin biri bulunuyordu.) biri kendisi, diğeri de arkadaşı ve eshab-ıı kiramının seçkini olan Ebu Bekir Hazretleri idi.(O ikisi) O mübârek Peygamber ile muhterem arkadaşı (mağarada bulundukları sıra) O Yüce Resûl (o vakitte ki) o muhterem arkadaşına teselli vermek için (diyordu:) Ey arkadaşım! (mahzun olma) Bana düşmalarımın bir zarar verebileceklerini düşünerek kalben üzülme (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bizimle beraberdir.) yani: O Kerem sahibi mâbudumuz, bizi dâima koruyacak ve muhafaza buyuracaktır. (Artık Allah Teâlâ) Rasûlü Ekrem’in bu müjdelediği şekilde (onun) Hz. Ebu Bekir’in (üzerine sekinetini) ona güven ve sükûnet verecek vadini (indirdi) kalbine ilham buyurdu. (Ve bunu da) Resûllerin sonuncusu olan bu Yüce Peygamberi de o sizin gözlerinizle (görmediğiniz askerlerle) yani meleklerle gerek bu mağarada ve gerek Bedir, Ehzâb, Hüneyin gibi savaşlarda (destekledi) artık bundan sonra da destekleyecektir. (ve) O Yüce Yaratıcı (kâfir olanların sözünü alçalttı.) onların müşrikce lâkırdılarını, başkalarını küfür ve şirke davete ait olan dırıltılarını veyahut Rasûlüllah hakkında yapacaklarını aralarında kararlaştırdıkları kötü hareketlerini, arzularını mahvetti, kendilerini mağlûp ve helâk etti, o çirkin emellerine kavuşamadılar. (Allah Teâlâ’nın kelimesi) Olan Yaratıcının birliğine, imana, İslâm dinini kabule (ise o en yüksektir.) o her şeyin üstündedir, ona hiçbir söz yücelikde eşit olamaz. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) herşeye yegâne galip olan o’dur, onun kudreti herşeye fazlasıyla kâfidir. Ve o ezelî yaratıcı (hikmet sahibidir). Onun bütün emir ve tedbiri, hikmet gereğidir. Onun irâdesi, kudreti daima hikmet ve menfaatı kapsar bir şekilde tecelli eder. Buna imân etmişizdir.

§ Bu âyeti kerime, Rasûlullah’ın hicretini, onun nâil olduğu Allah’ın korumasını gösterdiği gibi Hz. Ebu Bekir’in de yüksek mertebesini göstermektedir. Çünkü onun Rasûlullah’a fevkalâde hizmetlerde, fedakârlıklarda bulunması Rasûlullah’ın hicretinde arkadaşı,yoldaşı bulunması, mağaradaki iki zâttan birisi olmak üzere Kur’an’ı Kerim’de gösterilmesi onun eshabı kiramı arasında en seçkin bir zat olduğuna delildir. Malûm olduğu üzere müslümanlığı kabul eden zatlar, Mekke’deki müşriklerin pek çok ezâ ve cefâsına uğramakta idiler. Bunların bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Bu sırada Medine ahalisinden olan Ave ve Hazrec kabileleri İslâmiyeti kabul etmiş, müslümanlara kucaklarını açmışlardı. Artık gerek Mekke’deki ve gerek Habeşistan’daki müslümanlar. Medine’ye hicret etmişlerdi. Mekke’de yalnız Peygamber efendimizle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali gibi birkaç zat kalmıştı. Mekke müşrikleri İslâmiyet’in Medine’deki yayılmasını görünce endişeye düşmüşler, buna karşı bir çâre elde etmek için liderler! bulunan Kusayın, Darunnedve denilen hânesinde toplanarak istişarede bulunmuşlar, Ebu Cehlin görüşünü kabul ederek Rasûlü Ekrem’in hayatına kastetmeğe karar vermişlerdi. İşte bu sırada idi ki, Peygamber Efendimizin de Medine’ye hicret buyurmasına Allah tarafından müsaade olundu. Hz. Peygamber’in doğunun elli dördüncü ve milâdın (622) inci senesi idi. Sefer ayının son günlerinde Rasûlü Ekrem, bir gece saadet hânesinde kendi yatağına Hz. Ali’yi yatırmış, mübârek hânesinin etrafında dolaşıp kendisine suikastte bulunmak isteyen kâfirlerin üzerlerine bir avuç toprak saçmış, aralarından çıkıp bir tarafa gitmiş, o düşmanlarının kör olası gözleri ise o Yüce Peygamberin bu çıkıp gitmesini görememişlerdi. Rasûlü Ekrem, sonra Ebu Bekiri Sıddık’ın evine teşrif etmiş, onunla beraber hicrete izinli olduğunu müjdelemiş, onunla beraber geceleyin çıkarak Mekke şehrine bir saatlik bir mesafede bulunan “Sevr” dağına gitmişler, orada “Athal” denilen bir mağarada üç gün saklanmışlardı. Rasûlü Ekrem’in bu hicretinden haberdar olan müşrikler, o Yüce Peygamberi takibe başlamışlar, o mağaranın yanınagelmişlerdi, fakat bir harika olarak onun kapısını örümcekler kaplamış, güvercinler de orada yuva yapmış, yumurtlamışlardı. Artık müşrikler, orada kimsenin bulunamıyacağına kaani olup geri dönmüşlerdi. İşte bu sırada mağarada bulunan Hz. Sıddık, düşmanların öyle mağara etrafında dolaştıklarını görünce mahzun olmuş “Ya Rasûlüllah!. Beni öldürürlerse gam yemem ben bir şahısım, fakat senin mübârek hayatına kasdederlerse bütün ümmetin yok olmasına sebep olur, diye üzüntüsünü göstermişti. Fakat bunun üzerine Rasûlü Ekrem de ona teselli vererek: “gam çekme, Allah Teâlâ bizimle beraberdir” diye buyurmuştu. Rasûlü Ekrem Mekke’den çıkmadan evvel “Abdullah İbni Üreykıt” adında bir şahıs bir ücretle kılavuz tutulmuş, kendisine iki deve verilmiş, üç gün sonra bunlar ile mağaraya gelmesi tenbih edilmişti. Üreykıt belirlenen zamanda mağaranın yanına gitmiş, Rasûlü Ekrem de arkadaşıyla beraber mağaradan çıkarak bu develere binip Medine’i Münevvere tarafına yürümüşlerdi. Reblulevvelin ilk günleri idi, Medine’deki müslümanlar, Hz. Peygamber’in teşrif inden haberdar olarak karşılamaya çıkmışlar, büyük tezahüratta bulunmuşlar, kasideler okumuşlardı. “Kuba” köyüne yaklaşılmıştı. Rasûlü Ekrem üç gün Kuba’da kaldı, meşhur Kuba mescidini yaptırdı. Müslümanlar için ilk yapılan mescit o’dur. Sonra Medine şehrine teşrif etti, Halid Ebu Eyyubilensâri Radiallahü anhın hânesinde yedi ay kadar ikâmet buyurdu. Bu sırada Medine’i Münevveredeki Peygamber mescidi ile etrafındaki odalar yapılmış, Rasûlü Ekrem de bu odaları ikametgâh edinmişti. Mekke’i Mükerreme’den hicret eden eshâb-ı kirâma “muhâcirin” denildiği gibi bu zatlara yardım eden Medine’i Münevvere’deki müslümanlara da “Ensar-ı Kiram” denilmiştir. İşte Rasûlü Ekrem’in Medine’i Münevvere’ye hicret buyurmuş olduğu senenin Muharrem’i yılbaşı olmak üzere hicrî tarihin başlangıcı sayılmıştır.

41. Siz hafif ve ağırlıklı olarak cihada çıkınız ve Allah Teâlâ’nın yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihadda bulununuz. Bu, sizin için hayırlıdır. Eğer bilir kimseler oldunuz ise.

41. Bu mübarek âyetler, müslümanları herhalde cihada katılmaya teşvik ediyor ve özendiriyor, bir takım mazeretlerine binaen cihada iştirâk etmemiş olduklarına dair yalan yere yemin edeceklerin bu hallerini kınıyor. Bu gibi kimselerin halleri tamamen anlaşılmayınca cihada iştirâk etmemeleri için kendilerine verilen iznin uygun olmayacağına işaret buyuruyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Siz hafif ve ağırlıklı olarak cihada çıkınız) Yani: Size kolay gelsin gelmesin herhalde seferber olunuz. Fedakârlıkta bulunun, neş’eli olun olmayın, nakil vasıtaları bulunsun bulunmasın, gerek genç ve gerek yaşlı olun herhalde fevkalâde bir mâni bulunmadıkça cihaddan geri katmayın (ve Allah Teâlâ’nın yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihadda bulununuz) Yani: Mümkün oldukça böyle fedakârlıklardan çekinmeyiniz, böyle mal ile ve can ile cihad kâbil olmayıp yalnız biriyle kâbil olduğu takdirde o şekilde hareket edilmesi lâzım gelir. Meselâ: Bedenen cihada katılamayacak bir müslüman, malı var ise savaşa malıyle yardımda bulunmalıdır. (Bu sizin için hayırlıdır.) Yani: Böyle cihada atılmak, maddî ve mânevî bir nice faideleri içermektedir. Bu vatanın, İslâmiyet’in korunmasına hizmet eder. Uhrevî sevaplara vesiledir, (eğer siz) Bu faideleri düşünüp takdir eder, (bilir kimseler oldunuz ise) öyle hak yolunda mümkün olan fedakârlıkarı yapmaktan geri durmazsınız.

42. Eğer o, yakın bir ganîmet ve orta bir sefer olsa idi elbette sana tâbi olurlardı. Fakat o meşakkatli mesafe onlara uzak geldi ve az sonra Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir ki; eğer iktidarımız olsa idi elbette seninleberaber sefere çıkardık. Bunlar kendilerini helâk ediyorlar. Allah Teâlâ ise onların mutlâka yalancı kimseler olduklarını biliyor.

42. Resûlüm!. (Eğer o) Davet edildikleri şey (yakın bir ganimet) kolaylıkla elde edilebilir dünyevî bir menfaat olsa idi (ve orta bir sefer) ne pek uzak, ne de pek yakın olmayıp orta bir halde bulunmuş (olsa idi) ganimete ulaşmak arzusuyla (elbette sana tâbi olurlardı) o sefere iştirâk ederlerdi. (Fakat o meşakkatli mesafe) Kolaylıkla varılamayacak olan Tebük savaş alanı (onlara uzak geldi) o sebeple bahaneler yaparak bu sefere iştirâk etmediler, (ve az sonra) Tebük seferinden dönüşünüzü müteakip (Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir ki) biz bir Özür dolayısıyla geri kaldık (eğer iktidarımız olsa idi) o sefere bedenen katılmaya zamanımız, vücudumuz müsait bulunsa idi (elbette seninle beraber) o (sefere çıkardık) savaşa iştirâk ederdik, (bunlar) Böyle yalan yere yemin edenler, bu yüzden (kendilerini helâk ederler) kendilerini azabı hak ettirirler de bunu takdir edemezler.

Nitekim bir hadisi şerifte: (Yalan yere yapılan yemin, yurtları harabe yerine döndürür, felâketlere sebep olur. (Allah Teâlâ ise onların) O yemin edenlerin (mutlâka yalancı kimseler olduklarım bilir) onların bu sefere katılmaya muktedir olduklarını, bu hususta yalan yere yemin ettiklerni bilip cezalarını verir. Onlar bu yalan yere yeminleriyle kendilerini felâkete itiyorlar da bundan haberleri yok.

§ Bu âyeti kerime, Tebük savaşına katılmamış olan münâfıklar hakkında nâzil olmuştur.

43. Allah Teâlâ seni af etsin, ne için doğru söyleyenler sence belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar beklemeden onlaraizin verdin.

43. Ey Yüce Peygamber!. (Allah Teâlâ seni affetsin) Sen Allah’ın affına, ilâhî korumaya daima mazharsın, ne için ihtiyatta bulunmadın ne için daha iyi ve daha üstün olan yavaş davranmayı tercih etmedin de o sefere katılmayaların yeminlerine itimatta bulundun?. (Ne için doğru söyleyenler) Malî, bedenî iktidarları olmayanlar, doğru yere mazeret ileri sürenler (sence belli oluncaya) güzelce anlaşılıncaya kadar (ve sen yalancıları) yalan yere yemin edenleri (bilinceye kadar) beklemeden (onlara izin verdin?.) Cihada katılmamalarına müsaade de bulundun?.

§ Bu müsaade haddızatında bir iyi niyete, bir yemin yapılmasına, bir ictihada mebni vâki olduğundan bir günah mahiyetinde değildir. Bilâkis daha iyi olanı terk kabilindendir. Zaten Rasûlü Ekrem Hazretleri günahlardan korunmuştur. Onun böyle af ile müjdelenmesi ise hakkında bir ilâhî iltifattır, bir tazim ve yüceltmekten ibarettir. Nitekim hürmete şâyân olan zatlara yapılan hitaplarda: Allah Teâlâ seni af etsin, seni ıslah eylesin, seni izzetli kılsın, senden razı olsun denilir ki, bu bir iltifattır ve söze başlamak (için söylenen) önsözdür.

44. Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihadda bulunmak hususunda senden izin istemezler. Allah Teâlâ takva sahiplerini hakkıyla bilicidir.

44. Bu mübarek âyetler, müminler ile münafıkların arasındaki farkı gösteriyor. Müminlerin ne kadar fedakâr olduklarını, münafıkların da ne kadar imândan uzak, şaşkın bir halde bulunduklarını bildiriyor. Şöyle ki: Resûlüm!. (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân edenler) Bunları kalben tasdik eyleyenler (senden izin istemezler) cihada katılmak için birer bahane ileri sürerek, müsaade almak arzusunda bulunmazlar. Yahut cihada atılmak için o kadar arzuda bulunurlar ki, onu bir dinîvazife bildikleri için ayrıca bir müsaade istemeksizin hemen cihad sahasına atılırlar. Bu hususta onlar için bir ışaret yeterlidir. Nitekim Tebük savaşı sırasında Rasûlü Ekrem Efendmiz, Hz. Ali’ye Medine’de kalmasını emretmişti. Böyle cihada iştirâk etmemek Hz. Ali’ye pek ağır gelmiş, âdeta üzülmüştü Yüce Peygamber Efendimiz de ona teselli vermiş: “Ya Ali! İstemez misin ki, benim yanımda senin mevkiin. Musa’nın yanında Harun’un mevkii gibi olsun” diye buyurmuştu. Hz. Musa Aleyhisselâm Tür’a giderken kardeşi Harun Aleyhisselâm’ı kendi yerine kaymakam tâyin etmiş, yurdunda bırakmıştı. (Allah Teâlâ) ise o (takva sahiplerini) Cenab’ı Hak’kın emrine muhalefet etmeyip çabucak itaat gösterenleri (hakkiyle bilicidir) artık onları elbetteki, mükâfata nail buyuracaktır.

45. Senden ancak o kimseler cihada iştirâk etmemek için izin isterler ki. Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmazlar ve onların kalpleri şüpheye düşmüştür. Artık onlar o kuşku ve şüphelerinde tereddütlü bulunur dururlar.

45. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm. (Senden ancak o kimseler) Bir özürleri bulunmadığı halde cihaddan geri kalmak için (izin isterler ki) onlar münafıklardır, zahiren müslüman görünürler, fakat hakikatı halde onlar (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmazlar) onlar ne sevap isterler, ne de azaptan korkarlar, (ve onların kalpleri) imân hususunda (şüpheye düşmüştür.) onların kalpleri, vicdanları ilmî bir kanaate, sağlamlığa sahip değildir, (artık onlar) O kalplerinde yerleşmiş olan (kuşku ve şüphelerinde tereddütlü) şaşkın, ne yapacaklarını şaşırmış bir halde (bulunur dururlar.) onlar ne kâfirler ile beraber olurlar, ne de müminler ile. Onlar red ile kabul arasında tereddütlü buunurlar, hiçbirine kesin bir şekilde karar veremezler. O münâfıklar, nifak dolu bir kalb ile şaşkın şaşkın bir halde yaşarlar, İşte münafıkların halleri böylezelilce, cahilce olmaktan başka değildir.

46. Eğer cihada çıkmak isteseydiler, elbette onun için bir hazırlık bir kuvvet hazırlar idiler. Fakat Allah Teâlâ onların cihada çıkmalarını çirkin gördü de onları alıkoydu. Ve oturanlar ile beraber oturunuz denildi.

46. Bu mübarek âyetler, münafıkların cihada katılmak işlemediklerini, maamafih onların İslâm kuvvetlerine katılmaları, zarardan başka birşeye yarayamıyacağını bildiriyor. Nitekim onların evvelce de ne bozguncu arzularda bulunmuş olduklarını, buna rağmen hak teceli edip müslümanların başarılara nail olduğunu hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey Allah Teâlâ’nın Peygamberi!. Münâfıklar bir özürleri bulunmadığı halde seninle beraber cihadda bulunmamak için senden müsaade isterler. (Eğer) Onlar cihada, Tebük seferine (çıkmak isteseydiler elbette) daha evvelce o cihad için (bir hazırlık) bir kuvvet, bir silâh vesaire (hazırlar idiler) böyle cihad zamanı gelince silâhımız, nafakamız yok diye mazeret bildirmelerine yer kalmazdı. Bunlar birer bahane!. (Fakat Allah Teâlâ onların cihada çıkmalarını çirkin gördü) Onların o ahlâk bozuluğu seebiyle İslâm ordusuna karışmalarına razı olmadı da (onları) yerlerinde korku ile; tenbellik ile (alıkoydu) hapsetti, onları o cihad şerefinden, sevabından mahrum bıraktı. Artık onlara: Siz de (oturanlar ile beraber oturunuz) siz de kadınlar, çocuklar gibi, hastalar gibi yerinizden ayrılmayınız (denildi) yani: Cenâb-ı Hak öyle takdir buyurmuş oldu, onların kalplerinde böyle cihaddan geri kalmak hırsı yüz gösterdi. Artık öyle şerefli bir cihada katılmaya muvaffak olamadılar.

47. Eğer sizin aranızda cihada çıkacak olsalardı, size bozgunluktan başka birşey arttırmış olmayacaklardı ve sizin aranıza fitne sokmak isteyerek koşar dururlardı. Ve sizin aranızda onları ziyadesiyle dinleyenler devardır. Allah Teâlâ o zâlimleri tamamiyle bilicidir.

47. Bununla beraber o münafıkların İslâm kuvvetlerine katılmamaları, müslümanların menfaatleri icabıdır. Çünkü Ey müslümanlar!. (Eğer) O münâfıklar (sizin aranızda) cihada (çıkacak olsalardı) size bir faideleri dokunmazdı, bilâkis (size bozgunluktan) şer ve fesattan (başka birşey arttırmış olmayacaklardı) onların yüzünden zarara uğrayacaktınız (ve) onlar (sizin aranıza fitne sokmak isteyerek koşar dururlardı) İslâm kuvvetlerini şüpheye, yenilgiye düşürmek için düşman kuvvetlerini çokca gösterirlerdi. İslâm ordusunun hareketlerini düşmanlarına bildirirlerdi. Ara yerde koğuculuk yaparak nice alçaklıkları işlerlerdi. (Ve) Halbuki (sizin aranızda) ey Müslümanlar!, (onları) O münâfıkları (fazlasıyla dinleyenler de vardır) onların ciddiyetine inanan saf kimsler olabileceği gibi onlara kıymet veren İslâm düşmanları da vardır. Bir takım casuslar da vardır ki, o münâfıklar vasıtasiyle elde ettikleri malûmatı gider düşmanlara haber verirler. (Allah Teâlâ o) gibi (zâlimleri) müminlerin arasına fitneler, şüpheler düşüren münâfıkları (tamamiyle bîlicîdîr) elbette ki, onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.

§ Bu âyeti kerime, göstermiş oluyor ki: Müslümanların aralarında öteden beri bir takım münâfıklar, din düşmanları vardır. Bunlar görünşüte dost görünürler, müslümanlar ile beraber hareket eder gibi görünürler, sonra da bir takım saf kimseleri aldatmaya çalışırlar, kendilerini aydın, vatansever gösterirler. Halbuki, asıl maksatları, İslâm toplumunu perişan etmek, müslümanları dinden, vatanlarına bağlılıktan ayırmaktır. Artık böyle gizli düşmanları pek iyi anlamaya çalışmalıyız, onların yaldızlı sözlerine kıymet vermemeliyiz, ciddî meşrû bir şekilde çalışmamıza devametmeliyiz. O bedbaht düşmanlar da, ergeç lâyık oldukları cezaya kavuşacaklardır.

48. Muhakkak ki, onlar daha evvel fitne çıkarmak istemişlerdi ve sana işleri altüst etmişlerdi. Tâki, Hak geldi ve onların istememelerine rağmen Allah Teâlâ’nın emri yerini buldu.

48. (Muhakkak ki, onlar) O münâfıklar (daha evvel) Tebük seferinden önce: Uhud ve Huneyn savaşları sırasında (fitne çıkarmak istemişlerdi) İslâm ordusu arasına ayrılık düşürmeğe, bir takım engeller, musibetler meydana getirmeğe çalışmışlardı. Bu cümleden olarak Uhud savaşında münafıkların reisi olan “Abdullah İbni Übey” tam savaşa başlanıldığı sırada kendi gibi münâfıklar ile beraber savaştan kaçınmışlar, İslâm ordusunun geçici bir yenilgiye uğramasına sebebiyet vermişlerdi (ve) işte bu gibi hainler (sana) Resûlüm!, (işleri) savaşa ait muameleleri (altüst etmişlerdi) bir takım hileler ile eshâb-ı kiramı ihtilâfa düşürmüş, cihad işini müşkül bir durumda bulundurmuşlardı. Fakat onlar, maksatlarına nail olamadılar. (Tâki hak geldi) Cenâb-ı Hak’kın müslümanları desteklemesi, onlara yardımı tecelli etti (ve onların) o münafıkların (istememelerine) hoşlanmaz olmalarına (rağmen Allah Teâlâ’nın emri) İslâm dininin galibiyeti, şer’î şerifin yücelmesi (yerini buldu) o münâfıklar da eliboş ve ziyanda kaldılar.

§ Bu âyeti kerime, hem Rasûlullah’a, hem de müminler için bir teselli mahiyetinde bulunuyor. Buyurulmuş oluyor ki: Cenab’ı Hak, dinini herhalde yüce edecektir, müslümanları yaşatacaktır. İsterse, bunu istemeyen bir takım düşmanlar bulunsun. Cenâb-ı Hak, ehli imânı desteklemeğe her zaman kaadirdir. Buna inanmışızdır.

49. Ve onlardan “bana izin ver ve beni fitneye düşürme” diyen de vardır. Haberiniz olsun ki, onlar fitnenin içine düşmüşlerdir. Ve şüphesizki, cehennem, kâfirleri elbette kuşatmıştır.

49. Bu mübarek âyetler de cihada katılmamak için birer bahane ile izin elde etmek isteyen bir kısım münafıkların alçaklık halini ve müslümanlara karşı nekadar düşmanca davrandıklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve onlardan) o münâfıklardan (bana izin ver) Medine’de oturup durayım (ve beni) savaşa götürüp de (fitneye düşürme) canımı, malımı yok olmaya mâruz bırakma veya “ben herhalde cihada katılmayacağım bana bunu emredip de beni sorumlu hale düşürme” (diyen de vardır) onlar, ne kadar şaşkın kimselerdir!. Ey Müslümanlar!. (Haberiniz olsun ki, onlar) Böyle bir lâkırdıda bulunan münâfıklar (fitnenin içine düşmüşlerdir) böyle münâfık olmaları, emre muhalefet ederek cihaddan kaçınmaları, haddızatında kendileri için bir fitnedir, cezayı gerektiren bir harekettir. Onlar ise bunun farkında olamıyorlar. (Şüphe yok ki, cehennem) Öyle münâfıkları (kâfirleri) o kötü hareketlerinden dolayı her taraftan (kuşatmıştır.) Onların küfür ve nifakları, kendilerinin ebedî olarak azap çekmelerine sebep olduğu için onları şimdiden kuşatmış bir mânevî yakıcı azabdır. Yarın ahirette de mutlâka cehenneme atılacaklardır. Kendilerini cehennem ateşi her taraftan kuşatıp duracaktır.

50. Sana bir güzellik nasip olunca onları üzer. Ve eğer sana bir musibet dokunsa “biz muhakkak ki, tedbirimizi evvelce almış bulunduk” derler. Ve onlar sevinir bir halde geri dönerler.

50. O münâfıklar öyle kötü niyetli, düşman kimselerdir ki: Bazı savaşlarda (Sana) Ey Yüce Peygamber! (bir güzellik) bir fetih ve zafer, bir ganimet (nasip olunca) bu güzellik (onları üzer) pek fazla olan kıskançlıklarından, düşmanlıklarından dolayı kalben üzülür dururlar, (ve eğer) Bazı savaşlarda (sana bir müsibet) bir şiddet, bir sıkıntı (dokunsa)sevinirler (biz muhakkak ki) çok isabet etmişiz, birer bahane ile savaştan geri kalmak için (tedbirimizi evvelce) bu müslümanlara gelen şiddet ve musibetten önce (almış bulunduk derler) o münâfıkça hareketlerini tekdir etmiş olurlar. (Ve onlar) O münâfıklar: Müslümanlara gelen sıkıntıdan, kendilerinin cihada katılmamış olduklarından dolayı (sevinir bir halde) kendi arkadaşlariyle toplanmış oldukları yerden veya Hz. Peygamberin huzurundan (geri dönerler) halbuki, onlar bu münâfıkca hareketlerinden dolayı ne kadar müthiş bir felâketle karşı karşıya kalacaklardır, bunu asla düşünemiyorlar. Bu ne büyük cehâlet ve gaflet!.

51. Deki: Bize Allah Teâlâ’nın yazmış olduğu şeyden başkası isabet etmez. O bizim Mevlâmızdır ve mü’min olanlar artık Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.

51. Bu mübarek âyetler, müslümanların aleyhinde çalışan münâfıkları ümitsizliğe sevk etmektedir. Müslümanların Allah’ın takdirine razı, Hak’ka güvenir olduklarını ve herhalde güzel âkibetlere nail olacaklarını bildirmektedir, münafıkların da mutlaka mağlûp ve perişan olacaklarını, onların yapacakları iyiliklerin Allah katında makbul olamayacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Müslümanlara isâbet eden bazı musibetlerden dolayı sevinen münafıklara (De ki: Bize Allah Teâlâ’nın yazmış) takdir ve lâvh-i mahfuzda tesbit buyurmuş (olduğu şeyden başkası isabet etmez.) bu bir ilâhî hükümdür, bir ilâhî hikmet gereğidir, bunu hiçbir kimse değiştiremez, bozamaz. (o) hikmet sahibi yaratıcı (bizim Mevlâmızdır) bize kendi canımızdan üstündür. Bizi koruyan bize zafer veren ancak o’dur, (ve mü’min olanlar artık) Bütün işlerinde (Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) bütün işlerini o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfuna bırakmakla onun takdirine razı olsunlar, ondan başarılar beklesinler. İştemü’minlerin vazifesi budur. Çünki onlar, bilirler ki, Cenâb-ı Hak, mü’min kullarını ergeç başarılara, nimetlere nail buyuracaktır. Geçici bir ârızaya uğrasalar da bunun bir hikmet gereği olduğunu bilirler, kendilerini teselli eder ve bu kanaatlerinden dolayı da sevaba nail bulunurlar.

52. De ki: Siz bizim hakkımızda iki güzellikten birinden başkasını mı beklersiniz? Ve bizler ise size Cenab’ı Hak’kın katından veya bizim ellerimizle bir azabın isabetini bekliyoruz. Artık bekleyiniz. Biz de sizinle beraber bekleyicileriz.

52. Resûlüm!. O müslümalara isabet edip hoş görülmeyen bazı hallerden dolayı sevinen münafıklara (De ki: Siz bizim hakkımızda iki güzellikten) iki güzel sondan yani: Ya zaferden veya şehittikten birini görürsünüz, biz herhalde bu iki güzel sondan birine kavuşacağız. Siz bunların (birinden başkasınımı) biz müslümanlar hakkında (beklersiniz?.) Elbette beklemeye kâdir, selâhiyettar olamazsınız. (Ve bizler ise size Cenâb-ı Hak’kın katından) başkası sebebiyet vermeksizin gökten bir yıldırımın gelip isabet etmesi gibi bir şekilde (veya bizim ellerimizle) bizim öldürmemizle, esir etmemizle size (bir azabın isabetini bekliyoruz.) siz mutlaka bir azaba uğrayacaksınızdır. (Artık) Ey Münâfıklar!, (bekleyiniz) Bizim âkibetimizi, (biz de sizinle beraber) sizin kötü sonunuzu (bekleyicîlerîz.) herhalde takdir edilmiş olan sonlara kavuşulacaktır. Göreceksiniz ki, müslümanların akibeti sevinç verici olacak bir şekilde vücude gelecektir. Siz münafıkların âkibetleri de herhalde pek kötü olacaktır. Nitekim öyle de olmuştur. Arap yarımadasındaki o münâfıklar dağılıp yok olmuş, İslâm kuvvetleri bütün o havaliye hakîm bulunmuştur.

53. De ki: İster gönül rızasiyle ve ister gönülsüz verin, elbette sizden kabuledilmeyecektir. Çünki siz şüphe yok fâsıklar olan bir kavim olmuş oldunuz.

53. Resûlüm!. O münafıklara (De ki: İster gönül rızasiyle ve ister) kalben istemeksizin aldığınız bir emir sevkiyle (gönülsüz olarak verin) müslümanların yapacakları savaşlar için mallarınızı sarfetmek isteyiniz (elbette sizden kabul edilmeyecektir) bu malları müslümanlar almak istemiyeceklerdir veyahut bu yoldaki sarfiyatınız Allah katında makbul olmayacaktır. (Çünki siz şüphe yok fasıklar) zalim, inatçı, kâfirler (olan bir kavim olmuş oldunuz) artık sizin gibi bozguncuların, İnkârcıların öyle maddî sarfiyatının ne kıymeti olabilir?.

§ Rivayate göre bu âyeti kerime: Ced Bini Kays namındaki bir münafıkın bir teklifine cevap olarak nâzil olmuştur. Şöyle ki: Bu şahıs Tebük seferinde İslâm ordusuna iştirâk etmemiş, Rasûlullah’a hitaben “İşte bu benim malımdır, size buunla yardımda bulunayım, beni bırak” demiş, bu teklifi red için bu âyeti kerime nâzil olmuştur ki, bunun hükmü bütün bu gibi münâfıkları kapsar.

§ Bu âyeti kerimedeki fasıklardan maksat, o kâfir olan münafıklardır. Çünki ehli sünnet mezhebine göre bir mümin fasık bulunsa da yine güzel amelleri kabul olunur. Güzel amellerin makbul olmamasına sebep olan ise küfrden ibarettir. Nitekim şu âyeti kerime de bunu göstermektedir.

54. Onlardan verdikleri şeylerin kabul edilmesine mâni olan şey de onların Allah Teâlâ’yı ve peygamberini inkâr etmiş olmalarıdır ve onlar namaza ancak üşenici oldukları halde gelirler ve onlar ancak gönülsüz oldukları halde harcamada bulunurlar.

54. Bu mübarek âyetler, münafıkların yaptıkları harcamanın ne sebebe mebni kabul edilmeyeceğini beyan ile onların kötü hareketlerini teşhir ediyor. Ve öyle dinsizlerindünyada nail oldukları servetin, çoluk çocuğun hakikat açısından bir kıymeti olmayıp kendi haklarında birer azaba sebep olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlardan) O münâfıklardan görünürde müslümanlara bir yardım için (verdikleri şeylerin) Allah katında (kabul edilmesine mâni olan şey de) başka değil, ancak (onların Allah Teâlâ’yı ve Peygamberini inkâr etmiş) bu yüzden kâfir bulunmuş (olmalarıdır.) Kâfir olanların ise amelleri Allah katında makbul değildir, bazı amelleri, meselâ sadaka vermeleri dünyaca istif adelerine veya ahirette azaplarının kısmen veya geçici olarak hafifleştirilmesine sebep olsa da onların ebedî olarak azap çekmelerine sebep olamaz. (Ve onlar namaza ancak üşenici oldukları halde gelirler) onların öyle istemiyerek, bir ağırlık hissederek, tenbellikte bulunarak, sadece gösteriş için namaz kılmaları, onları küfürden kurtaramaz. Çünki esasen ilâhî bir emir icabı olduğuna inanılmaksızın kılınan bir namaz Allah katında makbul değildir. (Ve onlar) Bir sevap maksadiyle değil (ancak istemeyerek) kalben bir hayır arzusu ile olmaksızın, bir Allah rızasına kavuşmak niyetine dayanmış bulunmaksızın (harcamada bulunurlar.) Binaenaleyh bu harcama da onları küfrden kurtarmış olamaz. Öyle münafıkların bu harcamaları da kabule şayan olamaz. Çünkü bu harcama, ihlâsa, güzel bir niyete bağlı değildir.

55. Artık seni imrendirmesin onların ne malları ve ne de evlâtları. Allah Teâlâ ancak diler ki: Onları bununla dünya hayatında cezalandırsın ve onların kâfir oldukları halde canları çıkıversin.

55. (Artık) Ey Yüce Peygamberi. Ey İslâm Ümmeti!, (seni hayrete düşürmesin) hoşa gidecek, takdire şayan birşey imiş gibi bir anlayışa götürmesin (onların) o münafıkların, kâfirlerin (ne malları ve ne de evlâtları)bunların hakikat açısından bir kıymeti yoktur. Bunlar birer yavaş yavaş felâkete götürmek için verilmiş maldan, liyakatsiz olarak elde edilen fanî bir varlıktan başka değildir. (Allah Teâlâ) O mal ve evlada onlara vermiş olmakla (ancak diler ki, onları) o münâfıkları, kâfirleri (bununla) böyle elde etmiş oldukları fanî şeylerde (dünya hayatında azaplandırsın) bu servetleri, çoluk çocukları yüzünden onlara vakit vakit bir takım musibetler, meşakkatler, hoş olmayan haller, yüz göstersin, (ve onların kâfir oldukları halde canları çıkıversin) o kötü kanaatlarının, arzularının cezalarına kavuşsunlar.

§ Bu âyeti kerime, bizlere bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: Öyle çabucak yok olan, sahiplerinin uhrevî selâmetine faidesi bulunmayan dünya varlıklarının hakikat bakımından bir kıymeti yoktur, bilâkis bunlar çok kere uhrevî sorumluluğu gerektirerek sahiplerinin azap çekmelerine sebebiyet vermiş olur. Binaenaleyh bir takım dinsizlerin elde ettikleri bir takım dünya varlıklarına, mânevîyata aykırı ilerlemelerine bakıp da gıpta etmek lâyık değildir. Bu varlıklar onların çok kere dünyada da felâketlere uğramalarına sebep olacağı gibi, bu yüzden uhrevî azablara uğrayacakları da muhakkaktır. Bir cemiyet ancak dine, ahlâka hizmet etmeli, meşrû bir varlığa kavuşmak arzusunda bulunmalıdır, böyle bir ilerlemeyi sağlamaya çalışmalıdır ki, bu yüzden dünyada da ahirette de faidelere nail olsun…

§ İ’cab: Lûgatte hayrete düşürmek demektir. Teaccüp de: Şaşmak, hayrete düşmek, garip görmek demektir. İ’cab kelimesi ahlâk bakımından birşey ile sevinmek, birşey ile iftiharda bulunmak, kendisinde bulunan birşeyin, bir meziyetin dengine başkalarının sahip bulunmadığına kaani bulunmaktadır. Bu bir bencillik alâmeti olduğundan yerilmiş bir kanaattir. Nitekim bir hadisi şerifte şöylebuyurulmuştur:

İnsanı helâk edecek üç şey vardır. Birisi: Kendisine itaat edilen cimriliktir. İkincisi, kendisine uyulan hevâ ve hevestir. Üçüncüsü de bir kimsenin kendi nefsine mağrur olup onu başkalarından üstün görmesidir. İşte yüksek İslâm ahlâkı, bu gibi lâyık olmayan şeylere muhaliftir.

56. Ve Allah’a yemin ederler ki, onlar da muhakkak sizlerdendir. Ve halbuki, onlar sizden değildirler. Velâkin onlar korkudan ödleri patlar bir kavimdir.

56. Bu mübârek âyetler de münafıkların ne kadar yalan söylediklerini ve bir barınabilecek yer bulsalar hemen müslümanlardan yüz çevirerek oraya koşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Sizi aldatmak için o münâfıklar yalan yere (Allah’a yemin ederler ki, onlar da muhakkak sizlerdendir) biz de sizin gibi İslâm dinine tâbi, mü’min kimseleriz, diye söylenirler. (Halbuki) Onlar yalan yere yemin ederler, (onlar) O münâfıklar, Ey müslümanlar (sizden değildirler) sakın onların sözlerine bakıp aldanmayınız. (Velâkin onlar) O münâfıklar kendi haklarında müşriklere yapılan muamelenin yapılacağından korkarlar da bu endişe ile (ödleri patlar bir kavimdir.) artık kendilerini kurtarmak için müslüman görünerek takva sahibi imişlercesine hareket ederler.

57. Eğer bir sığınılacak yer veya mağaralar veya girecek bir delik bulsalardı onlar koşar oldukları halde oraya dönerlerdi.

57. (Eğer) O münâfıklar, kendileri için (bir sığınılacak yer) dağ başı, kale veya ada gibi bir yer (veya mağaralar) yer altındasaklanılacak oyuklar (veya girecek bir delik bulsalardı) müslümanlardan kaçar (onlar koşar oldukları halde oraya) o buldukları yere (dönerlerdi.) Ey müslümanlar, onlar sizden yüz çevirir o buldukları yere sokulurlardı. Onların müslümanlar arasında yaşamaları başka sığınacak yer bulamadıklarından dolayıdır. Yoksa hakikaten müslümanlar olduklarından dolayı değildir. Artık müslümanlara düşen vazife de öyle din düşmanlarını tanımaya gayret etmektir, onların sözlerine, yalan yere dostluklarına aldanmamaktır. Öyle münâfıklar yüzünden İslâm âleminin vakit vakit en büyük zararlara, ayrılıklara düşmüş olduğunu düşünerek uyanık bir halde yaşamaktır.

58. Ve onlardandır, sadakalar hususunda seni ayıplar olan şahıs da. İmdi kendilerine onlardan verilmiş olunca hoşnut olurlar ve eğer onlardan verilmezse o vakit kızarlar.

58. Bu mubarek âyetler de münafıkların nasiplerine razı olmayıp dünya hırsiyle ne edepsizce hareketlerde bulunduklarını, haklarında hayırlı olacak bir yola gitmediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve onlardandır,) o münâfıklar topluluğuna dahil kimselerdendir (sadakalar hususunda) ganimet mallarının ve diğer şeylerin hak kazanan müslümanlara taksimi hususunda (seni) yüzüne karşı (ayıplar olan şahsı da.) bu şahıs: Zülhüveysere veya Ebül Cevvaz denilen münâfıktır. Öyle bir edepsizlikte bulunan bir kimse, terbiyesiz münâfıklardan birisidir. Bu münafıkların hırsına bakınız ki, (İmdi kendilerine onlardan) o sadakalardan (verilmiş olunca hoşnut olurlar) bunu güzel bulurlar. (Ve eğer onlardan) o sadakalardan kendilerine (verilmezse o vakit kızarlar.) kendilerine neden hisse verilmedi diye hışım ve gazap gösterir, ayıplamaya cür’et ederler. İşte münafıkların kötü ahlâkı!. “Rivayete göre Beni Temim kabilesinden olup haricilerin reisi bulunan Zülhuveysire denilen bir şahıs Huneyn savaşına ait ganimetmallarının taksimi sırasında Hz. Peygamberin huzuruna girmiş, Rasûlü Ekrem, Mekke’i Mükerreme ahalisinin kalplerini kazanmak için kendilerine fazlaca ihsanda bulunuyordu. Bunu gören bu şahıs: Ya Rasûlüllah!. Adalette bulun diye söylenmiş, Rasûlü Ekrem de: Ben adâlet etmezsem ya kim adâlet eder, diye buyurmuştu. Hz. Ali bu şahsın boynunu vurmak istemiş ise de Peygamber Efendimiz müsaade etmemiştir. İşte bu âyeti kerime bu şahıs hakkında nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de Ebül Cevvaz adındaki bir münâfık hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem’in sadakaları taksimini görünce: Bakınız, sadakaları çobanlara taksim ediyor diye söylenmiş, Rasûlü Ekrem de: Senin baban yoktur. Musa’da Davud’da çobanlıkta bulunmuş değil midirler, diye onu tekdir buyurmuştur. Yani: Çobanlık bir kusur mudur ki, çobanlar sadakaların taksiminden mahrum bırakılsınlar.

§ Lemz: Ayıplamak, kınamak, bir kimseyi yüzüne karşı ayıplamak, kaş ile göz işaretinde bulunmak mânâsınadır.

§ Hamz de sıkmak, bir kimseyi gıyabında ayıplamak demektir. Bunu yapana “hammaz” denilir.

59. Ve eğer onlar Allah Teâlâ’nın ve Peygamberinin kendilerine verdiğine razı olsalardı ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ bize yeter, Allah Teâlâ lütfundan bize verecektir Resûlü de. Muhakkak ki, bizler Cenâb-ı Hak’ka rağbet eden kimseleriz deselerdi elbette haklarında hayırlı olurdu.

59. (Ve eğer onlar) O münâfıklar (Allah Teâlâ’nın ve Resulunun kendilerine) sadakalardan verdiklerine -isterse- az bir miktarda olsun (verdiğine razı olsalardı ve) bununla beraber (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bize yeter) onun lûtuf ve keremi bizi yaşatmaya kifâyet eder deselerdi ve (AllahTeâlâ fazlından bize) ümit ettiğiniz, arzu ettiğimiz nimeti (verecektir. Resûlü de,) verecektir. Sadakalardan, ganimet mallarından ve diğerlerinden bize kifayet edecek miktarı ihsan buyuracaklardır, diye kendilerini teselli etselerdi ve (Muhakkak ki, bizler Cenâb-ı Hak’ka rağbet eden kimseleriz) o kerem sahibi Yaratıcı, bizi her bakımdan rızıklandırır, isterse sadakalardan bize bir hisse verilmesin (deseler idi elbette haklarında hayırlı olurdu.)

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki hakikî müslümanlarda şu dört fazilet görülmektedir.

(1) Cenâb-ı Hak’kın takdirine, taksimine râzı olurlar. Çünkü Hak Teâlâ’nın adâlet ve ihsan sahibi olup zulümden hatadan yüce olduğunu bilirler.

(2) Kalben olan kanaatlerini lisânlariyle de açıklayarak Allah Teâlâ bize yeter, derler. Zira Kâinatın Yüce Yaratıcının azamet ve kudretine inanmış bulunurlar. Bunu itiraf ı bir vazife bilirler.

(3) Dünyada geçici olarak ihtiyaca, mahrumiyete düşseler de Kerem sahibi Yaratıcının kendilerini dünyada da ahirette de lûtuf ve keremine nâil buyuracağını düşünerek kendilerini teselli ederler. Çünki bilirler ki, mâruz oldukları haller birer hikmete dayanmaktadır. Bunlara karşı yapılacak sabrın sonu selâmettir.

(4) Bütün ibadetlerini, muamelelerini Allah’ın rızâsına kavuşmak temenisiyle yaparlar, sırf bir nimete, bir istikbal endişesine binaen yapmış olmazlar. Zira bilirler ki, insan için en büyük saadet, Allah’ın rızasına kavuşmaktır.

60. Sadakalar, ancak fakirlere ,miskinlere, onun üzerine memur olanlara, kalpleri telif edilmiş bulunanlara, azad edilecek kölelere, borçlulara. Allah yolunda cihada atılanlara ve yolculara Allah tarafından bir farize olarak mahsustur ve Allah Teâlâ pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.

60. Bu âyeti kerime, zekât gibi ganimet malı gibi muhtelif nevîlere ayrılan sadakaların kimlere verilip sarf edileceğini beyân ile bu husustaki taksimâta münafıkların itiraza selâhiyetleri olamayacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Sadakalar) Muhtelif nevilere ayrılan zekât, öşür, ganimet malı gibi hak rızası için sarf edilecek mallar, sekiz sınıfa aittir. Bu mallar, birinci olarak (ancak fakirlere) yani: Geçimini temin edecek hiçbir şeye sahip olmayan yoksullara verilir. İkinci olarak (miskinlere) yani: elindeki malı idaresine kâfi gelmeyen kimselere verilir. Üçüncü olarak (onun) o sadakaların tahsili (üzerine memur olanlara) tahsildarlara verilir. Dördüncü olarak (kalbleri telif edilmiş bulunanlara) yani: İslâmiyet’i henüz kabul edip tam bir kalp kuvvetine sahip, sağlam bir inanca nâil olması arzu edilenlere veyahut sahip olduğu mevki itibariyle İslâmiyet’i kabul etmesi, başkalarının da İslâmiyet’ine vesile olacağı umulan kimselere verilir. Beşinci olarak (azad edilecek kölelere) yani: Bir bedel karşılığında azad edilmesi şart koşulmuş olup da o bedeli bulamayan ve mükâtep adını alan kölelerin azad edilmeleri için verilir. Altıncı olarak (borçlulara) yani: Bir günah uğrunda olmaksızın borçlandığı halde bunu ödeyebilecek fazla bir malı bulunmayan kimselere verilir. Yedinci olarak (Allah yolunda cihada atılanlara) yani: Fakir olan gazilere verilir. Sekizinci olarak da (yolculara) yani: Yanında bir malı bulunmayı? yurdundan ayrılmış olan misafirlere, hacılara verilir. Kısaca: Bu sadakalar (Allah Teâlâ tarafından bir farize) bir ilâhî emir, bir dinî gerek (olarak) bu sekiz sınıfa (mahsustur) bunlarda başkalarının bir hakkı yoktur. (Ve Allah Teâlâ pek iyi bilendir) bu sadakaların kimlere verilmesinin uygun olacağını, bunlara kimlerin lâyık bulunduğunu tamamiyle bilir ve o Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir.) işte bu sadakaların bu sınıflara tahsisi de onun hikmeti gereğidir.Artık buna kimse itiraz edemez.

§ Sadakaların bir kısmı farz olan zekâtlardır ki, bunlar yalnız fakir, miskin olan müslümanlara verilir, gayri müslimlere verilemez ve bir kimse zekâtını herhalde bu sınıflara taksime mecbur değildir, bunlardan bir kısım fakirlere verebilir. Eshab-ı kiramdan bir çoklarına ve İmamı Azam’a göre bu böyledir. Bir de İslâm’ın başlangıcında zekâtlar! tahsile ve fakirlere dağıtmaya memur tâyin edilen kimseler var idi, zekâttan onlara da bir miktar verilirdi. Bilahara Hz. Osman’ın hilâfetinden beri bu memuriyete son verilmiş, bu zekâtın verilmesi, bununla mükellef müslümanların kendi selâhiyetlerine bırakılmıştır. Artık her müslüman kendi zekâtını dilediği fakir bir müslümana verebilir. Bir de İslâmiyet her tarafa yayılmış, İslâm cemiyeti kuvvet bulmuş olduğundan artık müellifetülkulûp = kalpleri ısındırılmış denilen kimselere bir ihtiyaç kalmamıştır. Bunlara da sadakalardan bir hisse verilmesi icab etmemektedir. Ancak nâfile kabilinden olan sadakalar, müslümanlara da gayri müslimlere de verilebilir. Ve bu gibi sadaklar ile bir takım hayır kurumları da meydana getirebilir. Gazilere gelince bunlar da fakir bulunmadıkça farz olan zekât kendilerine verilemez. Bu Hanefî mezhebine göredir. İmamı Mâlik ile İmamı Şafiîye göre bunlara zengin olsalar da zekât verilebilir.

§ Sadaka, Allah Teâlâ’nın rızâsı için muhtaç olanlara vesaireye sarf edilen maldır ve yapılan yardımdır. Çoğulu sadâkattır. Sadakalar, bir sıdk ve sedâkat esridir, Cenab’ı Hak’ka karşı bir muhabbet ve sedâkat belirtisidir. Bu itibarla bu adı almıştır. Sadaka tabiri farz olan zekât içerdiği gibi nâfile, yani farz olmadığı halde sadece Allah rızası için, bir sevap kazanmak için verilen malları da, yardımları da içerir.

61-90 ARASI AYETLER

61. Ve yine onlardan öyle kimseler vardır ki. Peygamberi incitirler. O bir kulaktır, herkesi dinler derler. De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah Teâlâ’ya imân eder ve mü’minler için sözlerinin doğruluğuna inanır ve sizden imân edenler için bir rahmettir. Ve o kimseler ki. Allah Teâlâ’nın Peygamberini incitiverirler, onlar için pek acıklı bir azap vardır.

61. Bu mübarek âyetler, münafıkların Rasûlü Ekrem hakkındaki cahilce bir sözlerini kmamaktadır. Onların yalan yere yemin ederek müslümanları kendilerinden hoşnut etmek istediklerini bildirmektedir. O münafıkların Cenâb-ı Hak’ka ve Resûlüne muhalefetlerinden dolayı ebedî olarak azap çekeceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve yine onlardan) O münâfıklardan (o kimseler de vardır ki) kötü sözleriyle hareketleriyle (Peygamberi incitirler) onun mübarek kalbini incitmekten geri durmazlar. Bu cümleden olarak (O) Peygamber (bir kulaktır) yani: Herkesi dinler, aldanır, saf kalpli bulunur, herkesin sözüne inanır kıymet verir (derler) Resûlüm o cahillere de ki: (o) Peygamber (sizin için bir hayır kulağıdır.) o öyle sizin iddianız gibi değil, belki hayrı, hak sözü dinler, onu kabul eden bir kulak sahibidir. O öyle bir Peygamberdir ki (Allah Teâlâ’ya imân eder) mazhar olduğu ilâhî vahye, ve nail bulunduğu yüce delillere, mucizelere dayanarak Cenâb-ı Hak’kın varlığını, birliğini, kudret ve büyüklüğünü bilir tasdik eyler. (Ve mü’minler için) Sözlerinin doğruluğuna, onların samimiyetine, kalbinin ihlasına (inanır) onları mümin olarak kabul eder, onları yalanlamaz. Ve o Yüce Peygamber (sizden imân edenler için bir rahmettir) Allah’a ve Resûlüne imân ettiklerini söyleyenleri taltif eder, onların görünür hallerine bakar, müslümanlıklarını tasdik eyler, haklarında iyi muamele gösterir. Onların sözlerini bir bilmezlik veya safdillik eseri olarak değil, bir şefkat ve merhamet eseri olarak dinler,haklarında şefkat ve merhametle muamelede bulunur. (Ve o kimseler ki,) O Yüce Peygamberin o kadar, şefkatle, yumuşaklıkla muamelesine rağmen (Allah Teâlâ’nın) o muhterem (Peygamberini incitîverirler) hakkında lâyık olmayan sözleri sarfederler, o bir kulaktır, diye ona safdillik isnat ederler, artık (onlar için) öyle bir iyiliğe, güzel muameleye karşı böyle kötü yakıştırmalarda bulunanlara, bu cahilce cüretlerinden dolayı (pek acıklı bir azap vardır) onlar dünyada da, ahirette de belâlarını bulacak, ebedî azaba tutulacaklardır. İşte kâfirce, münâfıkca hareketlerinin cezası..

§ Rivayete nazaran münâfıklar bir yerde toplanarak Rasûlü Ekrem Hazretlerini şanına lâyık olmayan şeylerle anmaya başlamışlar, içlerinden birisi demiş ki: Öyle söylemeyiniz, korkarım ki sözlerinizden o haberdar olur. (Cellas İbni Süveyd) demiş ki: O her söyleneni dinler, inanır bir kulaktır. Biz dilediğimizi söyleriz, sonra da onun yanına gider, söylemedik diye yemin ederiz, o da inanır durur. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmşutur.

62. Sizin için Allah Teâlâ’ya and içerler ki, sizi kendilerinden razı kılsınlar. Halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir. Eğer mü’min kimseler işler onların rızasını elde etmeye çalışsınlar.

62. Ey mü’minler!. O münâfıklar (Sizin için) sizi inandırmak maksadiyle (Allah Teâlâ’ya and içerler ki, sizi -kendilerinden- razı kılsınlar) yani: Tebük savaşına vesaireye katılmadıklarının bir mazeret sebebiyle olduğunu iddia eder ve bu iddialarını yalan yere yemin ile kuvvetlendirmek isterler ki, müslümanlar kendilerinden yüz çevirmesinler, onlardan hoşnut bulunsunlar, (halbuki, kendisini razı kılmaya en haklı olan Allah Teâlâ ile Peygamberidir.) onların emirleine itaat etmelidir. Onlara muhalefeten sakınmalıdır.(Eğer mü’min kimseler iseler) öyle iddia ettikleri gibi hakikaten imân sahipleri bulunuyorlarsa Cenâb-ı Hak ile Peygamberinin rızasını kazanmaya çalışmalıdırlar.

§ Bir rivayete göre Tebük savaşına iştirâk etmeyen münâfıklardan bir grup, Medine’i Münevvereye dönen Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelmişler, yemin ederek özür beyan etmişler. Artık onların hakkında bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

63. Bilmezler mi ki, şüphesiz her kim Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne muhalefette bulunursa artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır. Bu ise en büyük, daimî bir helâktir.

63. O münâfıklar (Bilmezler mi ki, şüphesiz herkim Allah Teâlâ’ya ve Resulüne muhalefette bulunursa) onların emirlerine uymaktan kaçınır, kendilerine düşmanlıkta bulunur, İslâmiyet sahasından uzaklaşırsa (artık onun için içinde ebediyen kalmak üzere cehennem ateşi vardır) o bunu hak etmiştir (bu ise) böyle ebedî bir azap ise (en büyük, daimî bir helâktir) ebedî bir rüsvaylıktır. Acaba o münâfıklar, böyle pek elem verici bir âkıbeti hiç düşünmezler di?. O ne kadar cehalet!.

64. Münâfıklar, üzerlerine bir sûre indirilip de onlara kalplerinde olanı açıkça haber vereceğinden korkarlar. De ki: Siz alay edip durunuz. Şüphesiz ki Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz şeyi açığa çıkarıcıdır.

64. Bu mübarek âyetler, bir takım münafıkların hem nifaka devam, hem de bu kâfirce hallerini teşhir edecek bir sûrenin nüzûlunden endişe eder olduklarını bildirmektedir. Ve onların bu münâfıkca vaziyetleri kendilerine ihtar edilince boş bir mazeret ileri sürer olduklarını beyan etmektedir. Bu münâfıkca hallerinden tövbe edeceklerin affa nail olduklarını, etmeyenlerin de azaba uğrayıp duracaklarını kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münâfıklar,üzerlerine) yani: Kendi kötü hâl ve durumları hakında Allah tarafından Rasûlü Ekrem’e (bir sûre indirilip de onlara) o münafıklara (kalplerinde olanı) kötü maksatlarını, gizli düşüncelerini, müminlere karşı olan düşmanlıklarını, alay eder lâkırdılarını (açıkça haber vereceğinden korkarlar) kendi kötü maksatlarının, ahlâkî kötülüklerinin daha iyi anlaşılmış olacağından endişeye düşerler. Resûlüm!. O münafıklara (de ki: Siz alay edip durunuz) bu alçaklığında devam ediniz, bu emir onların haklarında bir ilâhî tehdittir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin çekinir olduğunuz şeyi) kalplerinizde sakladığınız nifak ve ayrılığı bir sûre indir inzaliyle (açığa çıkarıcıdır.) Sizin o denaatinizi elbette teşhir buyuracaktır. Nitekim teşhir de buyurmuştur.

§ Münâfıklar, hem Rasûlü Ekrem’de görünen olgunlukları, bir takım sırlara ait şeyleri haber vermesini görüyorlar, hem de kıskançlıklarından heva ve hevese düşkünlüklerinden dolayı onun peygamberliğini samimî şekilde tasdik etmiyorlardı. Bu sebeple bir korku içinde yaşıyorlardı.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki, Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinden dönerken kendisine sui’kastta bulunmak için on iki münâfık Akabe mevkiinde gizlice toplanmışlardı. Yüce Resûl Hazretleri Cibrili Emin’in haber vermesi üzerine bunların bu maksatlarını öğrenmiş, eshab-ı kiramdan “Huzeyfe”yi göndermiş, onların binmiş oldukları hayvanların yüzlerine Hz. Huzeyfe tokat vurmuş, onları ürkütmüştü. O münâfıklar da yoldan çekilmişlerdi. Fakat Hz. Hüzeyfe bu münafıkların kimler olduğunu anlamamıştı. Rasûlü Ekrem Hazreleri onların adlarını bildirmiş, kendilerine dair malûmat vermişti. Bu münafıkların öldürülmesi istendi. Fakat Yüce Peygamberimiz buna müsaade vermedi.”Muhammed, savşata galip olunca kendi eshabını da öldürmeğe başladı” denileceğinden onların öldürülmesini uygun görmeyip Cenâb-ı Hak bize yeter diye buyurmuştur. İşte bu iki âyeti kerime bu gibi münâfıklar hakkında nâzil olmuştur.

65. Ve and olsun ki, onlardan soracak olsan “elbette biz ancak söze dalmış, şakalaşıyorduk” diyeceklerdir. De ki: Siz Allah ile mi ve onun âyetleriyle ve Resûlu ile mi eğleniyorsunuz?

65. (Ve) Habibim!. Bir olan zatıma (and olsun ki, onlardan) o munaıklardan seninle ve Kur’an’ı Kerim ile yaptıkları alaylara nasıl cür’et ettiklerini (soracak olsan elbette) özür beyanında bulunurak (biz ancak söze dalmış) neşe ile yol alabilmek için (şakalaşıyorduk) bununla bir alay etme kasdinde bulunmuş değildik (diyeceklerdir) Resûlüm!. Sen onların bu alay etmelerine iltifat etme. Onlara (de ki: Siz Allah ile mi) onun emirleriyle, farzlariyle, hükmleriyle mi (ve onun âyetleri) ile mi, onun Kur’an’ı ile mi ve diğer dine ait olup değiştirme ve bozma mümkün olmayan delilleri ile mi (ve Resûlu ile mi) o Yüce Yaratıcının sizi islâh etme ve yüceltmeye çalışan Yüce Peygamberi ile mi (eğleniyorsunuz?.) Bu ne kadar cahilce bir cür’et, nekadar kınamaya, ceza vermeye lâyık bir hareket!.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Tebük seferine giderken İslâm ordusu arasında bir takım münâfıklar da bulunmuştu. Bunlar kendi arlarında Kur’an ile, Rasûlü Ekrem ile eğlenmede bulunuyorlar, “Bakınız şu kişi Şam’ın kalalarını, köşklerini fethetmek istiyor, ne kadar uzak!.” diyorlardı. Cenâb-ı Hak bunların bu aşağılık halinden Peygamber Efendimizi haberdar kıldı, o Yüce Peygamber de bu münâfıkları yolda durdurarak: Siz neden şöyle şöyle söylediniz” diye ihtar buyurmuş, o münâfıklar da “Ey Allah’ın Resûlü!. Biz senin ve eshabının hakında birşey söylemiş değiliz,biz yol- alabilmek için lâtif ede, şakada bulunduk” demişlerdi. İşte bunların böyle yalan yere mazeret ileri sürdüklerini tekzib etmek kendilerini kınamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

66. Özür beyanında bulunmayınız, muhakkak ki, siz imanınızdan sonra kâfir oldunuz. Eğer sizden bir zümreyi tövbe edeceklerinden dolayı affedersek bir topluluğu, onlar suçlu kimseler oldukları için azaba uğratacağızdır.

66. Artık ey münâfıklar!. (Özür beyanında bulunmayınız) Öyle bâtıl mazeretler ileri sürmeyiniz. (muhakkak ki, siz imanınızdan sonra) mü’min olduğunuzu söyliyerek imân izhar eylediğinizi müteakip (kâfir oldunuz) Rasûlüllah ile alay etmekte, ona ezâda, sövme ve ayıplamada bulunmaya cür’etle küfrünüzü meydana çıkardınız. (Eğer sizden bir zümreyi) Bu nifaktan sonra tövbe ederek ihlaslıca bir imâna sahip olanları veya alay etmekten ezâ ve cefâdan kaçınanları (af f edersek) diğer (bir grubu) af f etmeyiz. Çünki (onlar suçlu) tövbe etmeyip nifak ve eğlenmede israr edip duran (kimseler oldukları için) onları sürekli olarak (azâba uğratacağızdır) elbette küfr ve nifakın cezası böyle ebedî bir azaptan başka değildir.

§ Rivayete göre Hümeyri Eşceînin oğlu Yahya, böyle bir affa nâil olmuştur. Bu münâfık imiş, bu âyeti kerime nâzil olunca nifaktan tövbe etmiş ve “Ya Rabbi!. Ben devamlı olarak âyet dinliyorum ki, ondan deriler soyulur, kalpler heyecana gelir” Ya ilâhî!. Ben senin yolunda öyle bir ölüm ile öleyim ki, hiç bir kimse: Onu ben yıkadım, ben kefenledin, ben defnettim demesin” diye duada bulunmuş, sonra dinden dönenler ile yapılan Yemâme savaşında şehit düşmüş, fakat nerede şehit düşüp kaldığına müslümanlardan hiç bir kimse vâkıf olmamış, duası bu şekilde kabul olmuştur.

§ Itizar, bir kusurdan dolayı özür göstermek, af dilemek mânâsınadır. Özür ise, mâni, engel, sakatlık ve lâyık olmayan birşeyinistenilmeksizin meydana gelesi veya yapılan bir kusur ve kabahatin affı için söylenilen sebep ve bahâne ve bir emrin icrasını terke sebep ve, vesile olacak şey demektir. Çoğulu azardır, mazeret de özür ve bahâne göstermek af dilemek ve özür ve bahâneyi kabul etmek demektir. Tazîr de yalan yere özür ileri sürmektir. Şöyle gerçeğe aykırı bahâne gösteren kimseye, muazzir denilir. Çoğulu: Muazzirun’dur. Müazere de yalan yere özür göstermektir. Özür, itizar, esâsen kesmek, kesilmek mânâsınadır, İleri sürülen bir sebep ve bahâne de cezayı, kınama ve tekdiri kesmeğe, bertaraf etmeğe sebep olduğu için böyle özür itizar adını almıştır.

67. Münâfık olan erkekler ve münâfık bulunan kadınlar, bazıları bazılarındandır. Kötülük ile emir ve iyilikten alıkorlar. Ve ellerini sımsıkı yumarlar. Onlar Allah Teâlâ’yı unuturlar, artık o’da onları unuttu. Şüphe yok ki, münâfıklar, onlar tam fasık kimselerdir.

67. Bu mübarek âyetler, münâfık olan erkekler ile münâfık kadınların nifak hususunda biribirlerinin parçaları mahiyetinde olup ne kadar çirkince hareketlerde buundukarını bildirmektedir. Ve o erkek münâfıklar ve kadın münâfıklar ile kâfirlerin lânete Jğrayıp ebedî azaplara mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Münâfık olan erkekler ve münâfık bulunan kadınlar) küfr ve nifaktaki birlikleri itibariyle (bazıları bazılarıdandır) birbirine benzemektedirler, birbirinin parçaları yerinde bulunmaktadırlar. Onların hepsi (kötülük ile) küfür ve günah ile, Rasûlü Ekremi yalanlamak ile (emir) ederler (ve iyilikten) imândan, ibadet ve itaattan (alıkor) durur (lar) İslâmiyet’e, insaniyete kötülük etmekten geri durmazlar, (ve ellerini sımsıkı yumarlar) Allah yolunda birşey vermezler, zekât gibi, sadaka gibi insanî vazîfelerden kaçınırlar. (Onlar Allah Teâlâ’yı unuttular) onun zikrinden gafil bulundular,emirlerine uymayı terkettiler (artık o’da) o Yüce Yaratıcı da (onları) o münâfıkları (unuttu) yani: Onları rahmetinden, lûtuf ve kereminden mahrum bıraktı. Cenâb-ı Hak’kın birşeyi unutması asla düşünülemez. Böyle buyrulması, karşılıklı konuşma hususundaki bir müşakele (iki cümlenin lafzı aynı mânasının farklı olması) kabilindendir. Bu unutmadan maksat, onların rahmetten, lûtf ve ihsandan mahrum bırakılmalarıdır. (Şüphe yok ki münâfıklar) küfür hususunda, hayır ve iyiliklerden kaçınmak hususunda (tam) son derece (fasık kimselerdir) Onlar her türlü İslâmî faziletlerden mahrum bulunmaktadırlar.

68. Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da kâfirlere de cehennem ateşini, orada ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir. O onlara yeter. Ve onlara Allah Teâlâ lânet etti. Ve onlar için daimî bir azap da vardır.

68. (Allah Teâlâ erkek münafıklara da kadın münafıklara da) Küfrelrini izhar eden (kâfirlere de cchennem ateşini) o pek müthiş ahiret azabını (orada) o cehennemde (ebedî olarak kalıcılar olmak üzere vâd etmiştir.) onların cehennemde ebedî olarak kalmaları Allah tarafından takdir edilmiştir. (O) Cehennem ateşi (onlara) o dinsizlere açınmak, elem vermek için (yeter.) Bu, cezaların en büyüklerindendir. (Ve) Bununla beraber (onlara Allah Teâlâ lânet etti) onları rahmetinden uzaklaştırdı, ihanetlere uğrattı (ve onlar için daimî bir azap da vardır.) ki hiç kesilmiyecektir. Onlar dünyada rezil olacak ve cezalandırılacaklardır. Ahirette de çeşit çeşit azaplara uğrayacaklardır. İşte küfrün ve nifakın pek müthiş, sonsuz cezası!.

69. Ey münâfıklar! Siz de evvelkiler gibî ki, onlar sizden kuvvetce daha şiddetli idiler ve mal ve evlâtca daha çok idiler. Artık onlar kendi nasipleriyle faidelendiler. Siz de kendi nasibinizle faidelenmek işlediniz, o sizdenevvelkilerin kendi nasipleriyle faidelendikleri gibi ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz. İşte onların amelleri dünyada ve ahirette bâtıl oldu ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.

69. Bu âyeti kerime, münafıkların da kendilerinden evvelki kâfirler gibi harekette bulunarak dünya varlığından istifadeye çalıştıklarını bildirmektedir ve kâfirleri daha çok olan varlıkları helâkten kurtaramadığı gibi münâfıkları da kendi varlıklarının helâkten kurtaramıyacağını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey münâfıklar!. (Sizden evvelkiler gibi) Sizden önce yaşamış, sonra helâk olmuş kâfirler gibi harekette bulundunuz (ki, onlar) o kâfirler, ey münâfıklar!, (sizden kuvvetce) bedenî kudretce (daha şiddetli) idiler ve onlar (mal ve evlâtca) sizden (daha fazla) ya sahip (idiler) bununla beraber onlar helâk oldular, daimî bir azaba uğradılra. O fazla varlıkları kendilerini kurtaramadı. Artık sizin de öyle bir âkibete uğrayacağınız şüphesizir. (Artık onlar kendi nasipleriyle) dünyada varlıklariyle (faidelendiler) dünyevî zevklere dalıp ahireti fedâ ettiler. Âdî geçici zevklerine, şehvetlerine düşkünlük gösterdiler, sonlarını hiç nazara almadılar şimdi (siz de) Ey münâfıklar!, (kendi nasibinizle faydalanmak istediğiniz) Kendi ehemmiyetsiz, çabucak yok olan varlığınıza güvendiniz, (o sizden evvelkilerin kendi nasipleriyle faidelendikleri gibi) siz de faidelenmekte bulundunuz, o eski kâfirleri taklide çalışınız, (ve siz de bâtıla dalanlar gibi dalıverdiniz) onların izini takibettiniz, siz de onlar gibi Cenâb-ı Hak’kın Resûlünü yalanlamaya, müminler ile ayal etmeye cür’et gösterdiniz. (işte onların) O eski kâfirler ile onların yolunda yürüyen münafıkların (amelleri) dünyevî varlık uğrunda koşup durmaları, dünya ve ahirette (bâtıl oldu) zâyi oldu, bir fayda, bir meyve vermedi (ve işte ziyana uğramış olanlar da onlardır.) Evet dünyevî ve uhrevî ziyana, felâkete tamamiylemâruz kalmış olanlar, bunlardan ibarettir. Çünki bunlar hem dünyadaki varlıklarını kaybetmiş, hem de bu varlıklarını kötüye kullandıkları için bu yüzden uhrevî azabı da hak etmişlerdir. Artık bir insan böyle bir varlığa nasıl mâruz olur da ebedî hayatını, saadetini sağlayacak dinî vazifelerini terkedebilir?.

70. Onlara, o kendilerinden önce olanların. Nuh, Âd, Semud kavminin ve İbrahim kavminin ve Medyen ile Mütefikât eshabının haberi gelmedi mi? Onlara Peygamberleri açık mucizeler ile gelmişti. Artık Allah Teâlâ onlara zulüm eder olmadı, velâkin onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.

70. Bu âyeti kerime, eski kâfirlere benzemekte bulunan münafıkların gaflet ve aşağılığına işaret etmekte, onların küfrleri yüzünden nekadar felâketlere uğramış olan geçmiş kavimlerin tarihî hallerinden ne için ibret almamakta olduklarını kınamaktadır. Şöyle ki: (Onlara) O münafıklara (o kendilerinden önce olanların) haberleri gelmedi mi?. Elbette gelmiş bulunmaktadır. O geçmiş kavimlerin ilâhî emre muhalefet, Peygamberlerine karşı isyana cür’et etmeleri yüzünden nekadar helâke uğramış oldukları bilinmektedir. Bahusus (Nuh, Âd, Semud kavminin ve İbrahim kavminin) haberleri size gelmedi mi? Şüphe yok ki gelmiştir. Malumdur ki: Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi tufan ile Hud Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd taifesi, rüzgârlar ile Salih Aleyhisselâm’ın kavmi olan Semud taifesi, yer hareketi ile mahvolup gitmişlerdir. İbrahim Aleyhisselâm’ın kavmi olan Bâbil ahalisi de bütün nimetlerinden mahrum kalmışlar, hükümdarları olan Nemrud da dimağına musallat olan bir sivri sinekle geberip gitmiştir. (Ve medyen ile mütefikât eshabının haberi) de (gelmedi mi?.) elbetteki gelmiştir. Tarihen meşhurdur ki: Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmi olan Medyen ahalisi birazap sesiyle mahvolmuşlardır. Ve yine o Yüce Peygamberin gönderilmiş olduğu iyle ahalisi de bir şiddetli sıcağa yedi gün tutulmuşlar, bütün ırmakları kaynamıştı. Üzerlerine gelen bir bulutun altında toplanmışlardı, derken o buluttan bir ateşyağarak hepsini de yakıp bitirmişti. Buna “Yevmüz Zille” azabı denilmektedir. Lût Aleyhisselâm’ın Peygamber gönderilmiş olduğu “Mütefikât” ahalisi de başlarına yağdırılmış olan taşlar ile ve yurtlarının uğradığı depremler ile mahvolup gitmişlerdir. İşte bütün bu tarihî hadiseler de Ey münâfıklar!. Sizin malûmunuzdur. (Onlara) O zikredilen altı tâifeye (Peygamberleri açık mucizeler ile gelmişti) açık deliller ile davalarını isbat etmişlerdi. O taifeler ise bu mucizelere, hüccetlere rağmen yine o muhterem Peygamberleri inkâr etmiş, Allah Teâlâ’nın emirlerine muhalefette bulunmuşlardır. Şimdi Ey münâfıklar!. Siz de o eski milletler gibi hareket ederseniz şüphe yok ki, siz de onlar gibi felâketlere” mâruz kalırsınız. Bunu bir düşününüz. (Artık Allah Teâlâ onlara) O helâk olan kavimlere (zulmeder olmadı) onların öyle kahra uğramaları bir ilâhî zulm değildir. Hâşâ (velâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular) kendi küfrleri, isyanları sebebiyle o felâketlere uğramışlardır. Şimdi sizde bu kötü hareketlerinize devam ederseniz kendi felâketinize kendiniz sebebiyet vermiş olursunuz. Daha nice kavimler, küfür ve isyanları yüzünden helâk olup gitmişlerdir. Fakat bu beyan olunan altı kısım taifenin yaşadıkları yerler Arap yarımadasına yakın ve bunların tarihî durumları Arap’larca daha fazla meşhur olduğu için bu âyeti kerime de bunlar bir ibret örneği olmak üzere zikredilmiştir. “Mütefikât”, Lût Aleyhisselâm’ın kendilerine Peygamber gönderildiği bir kavmin ikamet etmiş oldukları birçok bucaktan ibârettir. Müfredi: Mütefikedir. Bu kavim, büyük bir inkılâba uğramış, yurtları altüst olmuş olduğuiçin onların yurtlarına bu ad verilmiştir. Çünki “itifak” kelimesi lûgatte inkılâp mânâsınadır, bu halde mütefikât da münkalibat (altüst olmuşlar) mânâsına olmuş oluyor.

71. İmân sâhibi olan erkekler ile kadınlar ise bazıları bazılarının velileridir. İyiliği emir ederler, kötülükten alıkorlar ve namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler. Ve Allah Teâlâ’ya ve peygamberine itaatte bulunurlar. İşte bunları elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

71. Bu mübarek âyetler, imân şerefine sahip olan erkekler ile kadınların pek Aiksek olan evsafını beyan etmektedir. Ve onların nâil olacakları pek yüce mükâfatları açıklamaktadır. Şöyle ki: (İmân sâhibi olan erkekler ile kadınlar ise) hakikî bir mâna: Yüksek bir fazîlete ermişlerdir, münâfık erkekler ve münâfık kadınlar gibi ieğildirler. Onların pek çirkin durumlarından nefret etmektedirler. Bu imân sahiplerinin bazıları bazılarının velîleridir.) aralarında imân bakımından birlik, ve dayanışma iakımından bir samimî dostluk vardır. Bunlar (iyiliği emrederler) şer’an hayır ve taat sayılan şeyler ile, Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine riâyet edilmesi ile birbirine emir ve tavsiyede bulunurlar. Öyle münâfıklar gibi kötülüğü emretmezler, bilâkis kötülükten men ederler) şer’î şerifin reddettiği, selim tabiatın kendisinden nef- et eylediği şeylerden, küfür ve nifaktan insanları engellemeye, irşada çalışırlar. Münâfıklar gibi kötülüğü ile emretmezler. Ve o imân sahibi zatlar (namazı) kendilerine farz olan namaz ibadetini (dosdoğru) erkân ve şartlarına tamamen uyarak (kılarlar) öyle münâfıklar gibi istemeksizin sadece gösteriş için kılmazlar (ve) üzerlerine farz olan (zekâtı) da (verirler) öyle münâfıklar gibi ellerini sıkıp durmazlar, harcamadan kaçınmazlar, (ve) O mümin olan erkek ve kadınlar (Allah Teâlâ’ya vepeygamberine itaatte bulunurlar) onların mübarek emirlerine, yasaklarına tam mânâsıyla riayet ederler. Öyle münâfıklar gibi Allah’ı da Peygamber’ini de unutmuş gibi hareketlerde bulunmazlar, (işte bunları) bu yüce vasıfları taşıyan müminleri (elbette ki. Allah Teâlâ rahmetine nail buyuracaktır) muhakkak ki, bu sâdık kullarına rahmetinin eserlerini bolca verecektir. Bunların dünyada zafere, ahirette cennete kavuşturacaktır. Bu bir ilâhî vâddır ki, mutlaka meydana gelecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ azîzdir) herşeye galiptir, İmân sahiplerini güçlendirmeğe, din düşmanlarını kehir ve helâk etmeğe kaadirdir ve o Yüce Yaratıcı (hakîmdir) bütün iradeleri, hükmleri hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Ehli imanı nimetlerine mazhar buyurması: Kâfir ve münâfıkları kahr ve azâba uğratması da onun ilâhî bir hikmeti gereğidir.

72. Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara içinde ebedî olarak kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler ve Adn cennetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur. Ve Allah Teâlâ tarafından olan bir rızâ ise daha büyüktür. İşte en büyük kurtuluş da budur.

72. Cenâb-ı Hak’kın ehli imân hakkındaki rahmet ve lûtfuna bakınız ki: (Allah Teâlâ imân sahibi olan erkeklere ve kadınlara) Ahiret âlemine gidecekleri zaman (içinde ebediyen kalıcılar olmak üzere altlarından ırmaklar akar cennetler) hazırlamıştır. Fevkalâde güzel ve hoş olan bağlar, bahçeler, bostanlar vücude getirmiştir. Oralarda geçici olarak değil, ebedî olarak kalıp neşeli olacaklardır. (ve) O imân sahipleri için (Adn cenetlerinde pâk ikametgâhlar vâd buyurmuştur) bu Adn cennetleri, incilerden, zümrütlerden, yakutlardan oluşmuş, pek yüksek birer makamlardır ki, hâlis, ruh temizliğine sahip müminler için birer saadet yurdu olmak üzere hazırlanmıştır. (Ve Allah Teâlâ tarafından birrıza ise) yani: Ebedî saadet sağlayan, her türlü başarı ve kurtuluşa kavuşmaya vesile bulunan, temiz ruhlar için her türlü nimetlerin üstünde olan Allah rızası ise bütün dünyevî ve uhrevî nimetlerden (daha büyüktür) daha Öncedir, daha fazla istenen şeydir. Bütün ruhanî saadetler o sayede tecelli eder. Artık şüphe yok ki, bu Allah rızası, bütün nimetlerin saâdetlerin üstündedir. O mutlu müminler, bu ilâhı uzaya da kavuşmuş olacaklardır. (İşte en büyük kurtuluş da budur) mümin erkek ve kadınlar için mevcud olan bu ilâhî rızâdır veya bütün bu uhrevî nimetlerin toplamıdır. Artık bunun karşılığında diğer geçici, dünyevî nimetlerin ne kıymeti olabilir?. O münafıkların, kâfirlerin kendisine güvenip durdukları bütün varlıkları, çabuk yok olucudur, sahipleri için mesuliyeti gerektirir, kendilerinin ilâhî rızadan mahrumiyetlerini gerektirir. O halde bir insan bu gibi fanî, sorumluluğu gerektiren şeylere nasıl bağlanır durur da kendisini ebedî selâmete, saadete kavuşturacak olan imândan mahrum bırakır?. Eyvah!. Ne kadar gaflet!.

73. Ey Yüce Peygamber! Kâfir ve münâfıklar karşı cihadda bulun ve onların üzerine şiddetli davran ve onların varacakları yer cehennemdir. Ve ne fena bir dönülecek yer!

73. Bu mübarek âyetler, kâfirlere, münafıklara karşı şiddetli bir mücahedenin lüzumunu bildiriyor. Münafıkların nasıl yalan söylediklerini, nasıl nankörlükte bulunduklarını bildiriyor, içlerinden tövbekâr olmayanların ne kadar büyük bir azaba tutularak her türlü yardımdan mahrum kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey Yüce Peygamber!. Kâfirler ile) küfrlerini açıklayan düşmanlar ile (ve münâfıklar ile) küfrlerini gizleyip görünürde müslüman görünen ve gizlice hiyanette bulunun bozguncu kimseler ile (mücahedede bulun) kâfirleri kılıç ile cezalandırmaya çalış, münâfıkları da delil ile, burhan ile uyandırmaya gayret et (ve onlarınüzerine şiddetli davran) onlara karşı mülâyemet gösterme, münafıklara senden istedikleri izni verme, haklarında şefkatli olma (Ve onların) O kâfirlerin, münafıkların ahirette (varacakları yer cehennemdir) artık öyle bir kötü sona namzet olan dinsiz kimseler nezâkete ve yumuşak davranmaya lâyık olabilirler mi? (ve) o dinsizlerin varacakları yer (ne kötü bir dönülecek yer) kendisine ne kötü, ne korkunç gidilecek bir azap âlemi!. Bunu bir düşünmek icabetmez mi?.

74. Allah Teâlâ’ya yemin ederler ki; söylemiş değillerdir. Ve and olsun ki, o küfür lâkırdısını söylediler ve İslâmiyet’i kabul etmiş olduklarından sonra kâfir oldular ve yetişemedikleri şeye yine yeltendiler ve onlar inkârcı bir biçimde harekette bulunmadılar, ancak Allah Teâlâ’nın ve Resulünün ilâhî lütuf ile onları zengin kılmış olmalarından dolayı bulundular. İmdi onlar tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Ve eğer yüz çevirirlerse Allah Tealâ onları dünyada ve ahirette pek acıklı bir azap ile azaplandırır ve artık onlar için yeryüzünde ne bir koruyacak ve ne de bir yardımda bulunacak kimse yoktur.

74. Münâfıklar (Allah Teâlâ’ya yemin ederler ki) Rasûlullah’ın haberdar olduğu o kâfirce sözleri, Rasûlü Ekrem aleyhindeki lâkırdıları kendileri (söylemiş değillerdir) onlar o söylediklerini böyle inkâr ederler. Halbuki, onlar öyle hezeyanlarda bulunmuşlardı evet.. (Ve and osunkr, o küfr lâkırdısını) o Rasûlü Ekrem aleyhindeki sözleri vesaireyi onlar (söylediler) şimdi de sıkılmadan inkâr ediyorlar (ve) onlar (İslâmiyet’i) görünürde (kabul etmiş olduklarından sonra) küfrlerini, içlerinde olanı açıklayarak (kâfir oldular ve) onlar vaktiyle isteyip de (yetişemedikleri şeye) Rasûlü Ekrem’i şehid etmeğe veya Medine’den müslümanları çıkarmaya (yine yeltendiler) yine eliboş ve ziyanda kaldılar, (ve onlar) O münâfıklar Rasûlü Ekrem hakkında (inkârcı birbiçimde harekette bulunmadılar) bir intikam arzusuna, bir kin beslemeğe, bir ziyadesiyle kötü görmek hissine kapılmadılar, (ancak) bir nankörülk tesiriyle bu cür’ette bulundular. Evet… O nankörler (ancak Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün fazlı ilâhî ile onları zengin kılmış olmalarından) dolayı böyle bir nankörlüğe kıyam ettiler. Bu ne kadar alçaklık!. Bu ne büyük bir iyiliğe karşı kötülükle karşılık. Bir kere düşünmeli ki: Bunların birçokları vaktiyle Medine’de pek dar bir geçim içinde yaşıyorlardı, bir devlete, bir ganimete nail bulunmuyorlardı. Rasûlü Ekrem’in Medine’ye teşrifinden sonra ise nimete, devlete nail oldular, çevreye hâkim oldular. Artık buna karşı o Yüce Peygamber’e fevkalâde bir sevgi ve bağlılık göstermeleri lâzım iken aksine hareket etmek istediler. Fakat o münâfıklar, bu işlediklerine kaadir olamadılar, zelilce bir halde kaldılar, (İmdi) Onlara yine pek iyilik ister bir ihtar. Şöyle ki: Eğer (onlar tövbe ederlerse) küfrlerini, nifaklarını tamamen bırakır, İslâmiyet’i samimi bir şekilde kabul ederlerse (kendileri için) dünyada da ahirette de (hayırlı olur) felâketlerden, azaplardan kurtulmuş olurlar, (ve eğer yüz çevirirlerse) imândan, tövbeden kaçınır, küfrlerinde, nifaklarında israr eder dururlarsa (Allah Teâlâ onları dünyada) öldürülmek ile, esaret ile, zelilce bir duruma düşürerek felâkete uğratır (ve ahirette) de (pek acıklı birer azap ile) kendilerini cehennem ateşinde ebedî olarak bırakmakla ve nice muhtelif cezalarla (azaplandırır.) Artık öyle bir azaba, felâkete ebedî olarak mâruz kalır dururlar. (Ve artık onlar için yeryüzünde) Koca bir dünya sahasında (ne bir koruyacak) muhafaza edecek (ve ne de) kendilerine (yardımda bulunacak) onları şefaatleriyle veya savunmalarıyla o felâketlerden kurtarabilecek (bir kimse yoktur) onlar ebedî olarak mahrumiyetler, felâketler, azaplar içinde kalmış olacaklardır. Artık bu müthiş âkibetlerinibir düşünmeli değil midirler?.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Tebük seferinden dönerken on beş münâfık geceleyin yolda pusuya girmiş, Hz. Rasûlullah’a su’ikastte bulunmak istemişlerdi. Fakat Rasûlullah’ın beraberinde bulunan “Huzeyfetülyaman” o hainlerin bu vaziyetini anlayınca: Ey Allah’ın düşmanları!. Çekiliniz diye bağırmış, onlar da bırakıp kaçmışlardı. İşte bu hainler, işlediklerine nail olamamışlardı.

§ Yine rivayet olunuyor ki, Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük seferinde iki ay kalmıştı. Münâfıkları ayıplayan âyetler nâzil oluyordu. Münafıklardan bulunan “Cellâs tbni Süveyd” demiş ki: Eğer Medine’de kalan kardeşlerimiz ki; bizim eşrafımızdan bulunuyorlar, onların hakkında Muhammed’in -Aleyhisselâm- dediği doğru ise vallahi ben artık bir eşekten daha kötüyüm. Orada bulunan Âmir İbni Kaysil Ensârî de demiş ki: Evet… Vallahi Muhammed -Aleyhisselâm-şüphe yok ki, doğru söylüyor. Sen isen Ey Cellâs!. Eşekten daha kötüsün. Bu konuşmadan haberdar olan Hz. Peygamber, Cellâs’ı huzuruna davet etmiş, Cellâs yemin etmiş ki: Ben böyle birşey söylemedim. Bunun üzerine Âmir, ellerini kaldırarak: “Allah’ım!. Resûlün olan Muhammed Aleyhiseslâm üzerine doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyeni tekzib edecek bir âyet indir” diye dua etmiş bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Cellâs da: Allah Teâlâ bu âyette tövbeyi beyan buyuruyor, ben hakikaten yalan söylemiştim, diyerek tövbe etmiş ve güzelce bir tövbeye nail olmuştu. İşte bu mübarek âyet bu hadiselere işaret buyurmaktadır.

75. Ve onlardan bazıları da Allah Teâlâ’ya söz vermiş ki: Eger lütfundan bize verir ise elbette sadaka vereceğiz ve elbette salih kimselerden olacağız.

75. Bu mübarek âyetler, münafıkların birçokkısımlara ayrılmış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: Münâfıklar çeşit çeşittir. Kimisi Rasûlü Ekreme eziyet verir, kimisi sadaka verenleri ayıplar, kimisi cihada katılmamak için yalan bahane; mazeret ileri sürer, Hz. Peygamber’den izin ister (Ve onlardan) o münâfıklardan bazısı da (Allah Teâlâ’ya ahd etmişti ki: Eğer fazlından) lûtuf ve kereminden olarak (bize) mal ve servet (verirse elbette sadaka vereceğiz) zekâtınızı, sadakalarımızı vereceğiz. (Ve elbette) Biz hac gibi, namaz gibi vazifelerimizi yaparak (salih kimselerden olacağız) demek ki, bir kısım münâfıklar, her ne kadar Cenab’ı Hak’kın varlığını, onun kullarına lûtuf ve ihsanda bulunduğunu biliyorlarsa da Rasûlü Ekremi inkâr ettikleri için, bir takım dinî vazifeleri ifadan kaçındıkları için kendilerini küfür ve nifaktan kurtaramamışlardır. Çünkü imânın bütün esaslarını; şartlarını bilip kabul etmeyen herhangi bir şahıs, kendisini küfrden, nifaktan kurtarmış olamaz.

76. Vaktaki, Allah Teâlâ onlara lütfundan ihsan buyurdu. Onunla cimrilikte bulundular ve yüz çevirdiler. Ve zaten onlar yüz döndürür kimselerdir.

76. (Vakta ki: Allah Teâlâ onlara) O mal ve servet talebinde bulunan münafıklara (lutfundan) bir ilâhî lûtfu olarak nimet ve servet (ihsan buyurdu) onları hiç ummadıkları yerden bol bol rızıklandırdı (onunla) o elde ettikleri servetlerle (cimrilikte bulundular) o servetin icabeden zekâtını, sadakasını vermediler, Allah’ın hakkına riayetten kaçındılar (ve) Cenâb-ı Hak’ka ibadet ve itaatten (yüz çevirdiler) hac gibi, namaz gibi vazifelerini terkeylediler. (ve zaten onlar) o münâfıklar, Cenâb-ı Hak’ka ibadet ve itaatten (yüz döndürür kimselerdir) onlar öyle dinî, yüce vazifeleri bir temiz kalp ile yapmazlar, fırsat bulunca bunlardan bedenen kaçınırlar. İşte onlar böyle âdi bir topluluktur.

77. Artık Allah Teâlâ’ya vâd ettikleri şeyde ona muhalefet ettikleri için ve yalan söyler oldukları için o da onların bu hareketlerinin âkibetini ona kavuşacakları güne kadar onların kalplerinde bir nifaka döndürdü.

77. Fakat onlar böyle Hak’ka itaatden kaçınmalarının cezalarına kavuşmuşlardır ve daha da kavuşacaklardır. Evet… (Artık Allah Teâlâ’ya vâd ettikleri şeyde) sadaka gibi, iyi davranma gibi teahhüt eyledikleri hususta (ona) Cenâb-ı Hak’ka karşı onun mukaddes emirlerine karşı (muhalefet ettikleri için) vaadlerinde, vazifelerinde durmayıp ondan kaçındıkları için (ve yalan söyler oldukları için) bütün sözlerinde yalan söyledikleri için ki, bu vaadlerindeki yalan da o cümledendir (o da) o Yüce Yaratıcı da (onların) o münafıkların (bu hareketlerinin sonunu ona) o Kâinatı Yaratanın hükmü kazasına ebedî azabına (kavuşacakları güne kadar) ölecekleri, sona mahşere sevkedilecekleri zamana değin (onların kalplerinde) pek yerleşmiş (bir nifaka döndürdü) artık o münâfıklar, kıyamete kadar onun tesiri altında kalacaklar, o sonsuzluk âleminde bu hareketlerinin cezasına kavuşup duracaklardır.

78. Daha bilmediler mi ki: Allah Teâlâ, onların sırlarını da fısıltılarını da muhakkak ki, bilir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ gayıpları pek iyi bilendir.

78. O münâfıklar veya Cenâb-ı Hak’ka karşı söz vermiş bulunmayanlar (daha bilmediler mi ki, Allah Teâlâ) bütün mahlûkatının hallerini hakkiyle bilendir. (Onların) O nifak sahiplerinin (sırlarını da) kalplerinde sakladıkları kuruntularını da, sözlerinde durmayacaklarına dair kalben kararlarını da mutlâka bilir (fısıltılarını da muhakkak bilir) onların kendi aralarında. gizlice konuştuklarını tamamen bilir işitir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Halkın gözünden gaib olan, sırlar kabilinden bulunan bütün (gayıpları pek iyi bilendir) Bunainanmışızdır. Artık Ey münafıklar!. Kendi iş ve fikirlerinizi o Yüce Yaratıcıdan nasıl gizleyebilirsiniz?. Elbette hiçbir şeyi gizlemek mümkün olamaz. O halde vaziyetinizin ne kadar tehlikeli olduğunu hiç düşünmez misiniz?.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Münâfıklardan Salebetübnü Hatibil’ Ensârî” Rasûlullah’ın huzuruna gitmiş “Ya Rasûlüllah!. Cenâb-ı Hak’ka dua buyur, beni mal ile rızıklandırsın” demiş, Rasûlü Ekrem de “Ey Salebe!. Hakkını ödediğin az bir mal, hakkını ödemeyeceğin çok maldan hayırlıdır” diye buyurmuş, Salebe ise “Seni hak ile göndermiş olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bana mal verirse elbette bütün hak sahiplerine haklarını veririm” diye talebinde israr eylemiş, Rasûlü Ekrem dua etmekle Salebe zengin olmaya başlamış, koyunları az zaman içinde o kadar artmış ki, onlar Medine’i Münevvere’nin bir vadisini işgal edip durmuş. Salebe artık mallariyle uğraşmaya başlamış, namaz için cemaatten kesilmiş, cuma günü bile namaza gelemez olmuş. Rasûlü Ekrem: Salebenin nerede kaldığını sormuş, demişler ki: Onun koyunları o kadar arttı ki, bir vadiye bile sığamaz oldu. Rasûlü Tem de: Yazık Salebeye diye buyurmuş ve malının zekâtını almak için iki zatı memur olarak Salebeye göndermiş, Salebe de, bu peygamber emrini işitince: Bu bir cizyeden, bir cizye kız kardaşından başka değil, diye söylenmiş, memura da şimdi gidiniz, sonra geliniz bakalım demiş. Bu zatlar ikinci defa olarak yine gitmişler ise de yine zekâtı vermekten kaçınmıştır. Bu memurlar Hz. Peygambere gelip bu durumu haber vermişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Salebenin akrabasından biri bu âyeti kerimenin inişinden haberdar olunca gidip, Salebeye haber vermiş, ya Salebet. Yazık sana, aleyhinde şöyle bir âyet nâzil oldu demiş. Bunun üzerine Salebe Hz. Peygamber’in huzuruna gitmiş, zekâtınınkabulünü istemiş, Yüce Peygamber hazretleri de: Senin zekâtını almaktan Cenab’ı Hak beni men eyledi, diye buyurmuştur. Salebe başına toprak saçmaya başlamış, Hz. Peygamber Efendimiz de: Ben sana vaktiyle demedim mi idi?. Sen ise bana itaat etmedin, diye buyurmuş, Rasûlullah’ın vefatından sonra Salebe sadakasını yerine harcaması için Hz. Ebu Bekire götürmüş, o da kabul etmemiş, daha sonra Hz. Ömer’e götürmüş, o da alıp kabul etmemiş, Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ona götürüp teslim etmek istemiş, o da kabul buyurmamıştır. Salebe Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ölmüştür.

§ Bu sadakanın fukaraya tevzi için kabul edilmemesinin hikmetine gelince, sadaka, bir temizleme ve arındırma vesilesidir. Bir münâfık ise nifaktan tamamen ayrılmadıkça hiçbir sadakası Allah katında makbul, kendisinin anndırılmasına, sevaba kavuşmasına sebep olamaz. Ve böyle sadakayı almaya bir müslüman da tenezzül etmemelidir.

§ Bu âyeti kerime de şuna da işaret vardır ki: İnsan, dünya varlığına düşkün olmamalıdır, Cenab’ı Hak’tan hayırlısını niyâz etmelidir, eğer meşrû şekilde bir servete kavuşursa bunun da kadrini bilip Rabbilâlemine şükürde bulunmalıdır, bu servetin zekâtını, sadakasını da vermelidir tâki, kendisi için hakikaten faideli bir nimet mahiyetinde bulunmuş olsun. Ve illâ birçok gayrimeşru servetler sahipleri için nihayet bir felâkete, bir azaba sebep olmuş olur.

79. O kimseler ki, mü’minlerden sadakaları gönül hoşluğu ile fazlaca verenleri ve kendi güçlerinin ettiğinden fazlasını bulamayanları ayıplarlar, onlar ile alayda bulunurlar. Allah Teâlâ’da o kimseleri maskaraya çevirir ve onlar için acıklı bir azap vardır.

79. Bu mubârak âyetler, münafıkların, zekât, sadaka vazifelerini fazlasıyla yapan veya bir hikmet gereği durumu fakir bulunan mü’minlerile alay etmek alçaklığına cür’et ettiklerini bildiriyor, artık o gibi kâfir kimselerin ilâhî affa nâil olamayacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (O) Münâfık topluluğundan olan (kimseler ki) imanları pek kuvvetli olan (müminlerden sadakları gönül hoşluğu ile) kalben samimî şekilde isteyerek (verenleri) zekatlarından başka Hak rızâsı için fazlaca nâfile olarak teberrularda bulunanları (ve kendi güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanları) böyle oldukları halde yine sadaka vermeğe koşanları (Ayıplarlar) ve (onlar ile) öğle güçlerini sarf ederek sadaka vermeğe çalışanlar ile (alayda bulunurlar) artık (Allah Teâlâ’da) onların o kötü hareketlerinin bir cezâsı olmak üzere (o kimseleri maskayara çevirir) yani: Onları o alay etmeleri yüzünden cezaya uğratır, (ve onlar için) Öyle mü’minleri ayıplayan, onlar ile alay eden münâfık kimseler için (acıklıbir azap vardır) onların böyle ebedî bir azaba uğrayacakları kararlaştırılmıştır.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gün bir hutbe okuyup müslümanları sadaka vermeğe teşvik buyurmuştu. Bunun üzerine Abdullah İbni Avf, malının yarısı olan dört bin dirhemi getirip Rasûlullah’a teslim etmiş, dörtbin dirhemini de ailesinin geçimine tahsis ettiğini söylemişti. Yüce Peygamberimiz de: Allah Teâlâ senin için verdiğini de, yanında tuttuğunu da mübarek kılsın diye dua’a etmişti. Sonra Hz. Abdullah’ın serveti pek ziyade artmış, hattha vefatı zamanında iki eşine isabet eden miras payı yüz doksan bin dirhem bulunmuştu. Ashabı Kiramdan Hz. Ömer, Hz. Osman gibi zatlar da birçok sadakalar vermişlerdi. İşte münâfıklar bu verilen fazla sadakaları birer gösteriş eseri sayarak veren zatları ayıplamaya cür’et etmişlerdi. Ashabı Kiram’ın fakirleri de sadaka vermeğe çalışmış, hattâ “Ukayl” adındaki zat, bir kimsenin yanında iki ölçek hurma karşılığında çalışmış, sonra bununbir ölçeğin! getirip fukaraya verilmek üzere sadaka olarak Rasûlullah’a tesim eylemişti. Münâfıklar bu gibi zatlar ile alay etmişler, bunlar da büyüklerden sayılmaları için böyle sadaka veriyorlar diye söylenmişlerdi. İşte bu münâfıkları rde ve kınamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

80. Onlar için istiğfarda bulun veya onlar için istiğfarda bulunma. Eğer onlar için yetmiş defa af dileyecek olsa elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir. Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler. Allah Teâlâ ise fasıklar olan bir kavme hidayet etmez.

80. Resûlüm!. (Onlar için) O münafıkların ilâhî affa nail olmaları için, (istiğfarda bulun veya onlar için) böyle bir (istiğfarda bulunma) eşittir ve sen serbestsin, fakat bu af dilemenin onlara birfaidesi yoktur. Hatta (eğer onlar için yetmiş defa) yani: Ne kadar fazla olursa olsun (af taleb edecek olsan) onlar için bir faidesi olmaz. (Elbette Allah Teâlâ onları af etmeyecektir) onlar için af, imkânsız derecededir (Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resulünu inkâr ettiler) bu kadar haddi aşarak küfrü seçtiler. (Allah Teâlâ ise fasıklar olan bir kavme) küfrlerinde inat gösterip duran bir topluluğa (hidayet etmez) onları hayırlı bir maksada kavuşturacak bir hidayete nail kılmaz. Böyle bir hidayet, hikmete aykırıdır.

§ Rivayete göre önceki âyet nâzil olunca bir kısım münâfıklar, Rasûlü Ekreme müracaat ederek: “Ya Rasûlüllah!. Bizim hakkımızda af dileğinde bulun” demişler, Rasûlü Ekrem de: “Sizin için af dileğinde bulunurum” demişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların nifak üzere ölenlerine istiğfarın fâide vermeyeceği bildirilmiştir. Evet… Cenâb-ı Hak, birçok günahkâr kulları hakkındaki af dileğini kabul buyurur, o af edicidir, merhametlidir. Fakat bütün gördükleri âyetlere, delillere karşı küfür ve nifaklarındadirenip duranlar, bu hâl üzere ölüp gidince artık mağfirete kabiliyetlerini kendi elleriyle zâyetmiş olurlar. Artık onların haklarındaki af dileğinin kabûlü, hikmete, dinin hükümlerine uygun olmaz.

81. Rasûlullah’a muhalefet için geri kalmış olanlar, oturmalarıyle sevindiler ve Allah yolunda mallarıyle ve canlarıyle cihadda bulunmalarını kötü gördüler ve şu sıcakta cihada çıkmayın dediler. De ki: Cehennemin ateşi sıcaklıkca daha şiddetlidir, eğer iyice anlar kimseler olsalar idi.

81. Bu mübârek âyetler, münafıkların Allah yolunda cihadda bulunmaktan kaçınmış, başkalarını da alıkoymaya çalışmış olduklarını bildiriyor, ve onların bu kötü hareketlerinden dolayı nekadar kötü bir âkibete uğrayacaklarını haber vermiş bulunuyor. Şöyle ki: Tebük seferi sırasında (Rasûlullah’a muhalefet için geri kalmış olanlar) boş bahanelerle Cenâb-ı Peygamber’den izin almış bulunan münâfıklar (oturmalariyle) sefere gitmeyip yurtlarında kalmalariyle (sevindiler) Yüce Peygamber’e muhâlefeti bir başarı kabul ettiler, meşakkatli bir seferden kurtulduklarından dolayı sevindiler. (Ve) O cahiller (Allah yolunda malariye ve canlariyle mücahedede bulunmalarını kötü gördüler) öyle bir fedakârlığı, fuzulî, kötü sandılar, öyle bir yüceliğin kadrini, mânevî mükâfatını takdir etmek yeteneğinden mahrum bulundular. (Ve) seferber olan ashab-ı kirama veya kendi arkadaşlarına da (şu sıcakta cihada çıkmayın dediler) onları da bu fedakârlıktan geri bırakmak istediler. Allah yolundaki bir fedakârlığın kıymetini anlayamadılar. Resûlüm!. Onları reddetmek ve cehâletlerini ortaya koymak için (de ki, cehennemin ateşi sıcaklıkca) şu dünyada kendisinden kaçındığınız ve başkalarını da geri bırakmaya çalıştığınız sıcaktan (daha şiddetlidir) bunu siz hiç düşünmez misiniz?. Evet… (Eğer) bu dünyahayatının ve dünyevî meşakkatlerin geçici olduğunu, uhrevî hayatın sürekli ve uhrevî meşakkatlerin daha ziyade ve daha sıcak, eleme sebep bulunduğunu onlar (iyice anlar kimseler olsalardı) bunu bilir öyle bir muhalefette, münâfıkca bir harekette bulunmaya cesaret edemezlerdi.

82. Artık onlar kazanmış oldukları şeyin cezası olmak üzere pek az gülsünlür ve pek çok ağlasınlar.

82. (Artık onlar) O münâfıklar, o dünya meşakkatine bakıp da ahiret meşakkatlerini düşünmeyen kâfirler daha dünyada iken (kazanmış oldukları şeyin) çeşit çeşit günahların, emirlere muhalefetin, başkalarını saptırmaya çalışmalarının (cezası olmak üzere) bu muvakat dünya hayatında (pek az gülsünler) eğlensinler, zevklerine baksınlar bunların ne ehemmiyeti var, hepsi de yok olmaya mahkumdur. Fakat onlar bir kere de ahiret hayatını düşünsünler, oradaki görecekleri azapları göz önüne alsınlar (ve pek fazla ağlasınlar) sürekli olarak üzüntü ve kder içinde kalsınlar, onların hallerine münasip olan budur. Zaten de öyle olacaktır. Bu bir emirdir ki, haber verme mahiyetinde bulunmaktadır.

83. Eğer Allah Teâlâ seni onlardan bir taifenin yanına döndürür de başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse de ki: Artık siz benimle beraber çıkmayınız ve benim maiyetimde olarak savaşta bulunmayınız. Çünki, siz ilk defa da oturmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlar ile beraber oturunuz.

83. Bu mübarek âyetler, münafıkların ne kadar alçak, zelîl kimseler olduğuna işaret ediyor. Münafıkların cihada iştirâk ettirilmeyeceğini ve onların üzerlerine cenaze namazı kılınamıyacağını bildiriyor. Onların mal ve evlâtlarının kendi haklarında bir azap vesilesi olup gıpteye lâyık şeyler bulunmadığını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (EğerAllah Teâlâ seni) Tebük seferinden sonra (onlardan) o seninle beraber cihada çıkmayıp geri kalan münâfıklardan (bir taifenin) yani: Nifaktan tövbe etmemiş veya doğru bir özür ile özür beyanında bulunmamış olanların (yanına döndürür de) Tebük seferinden (başka bir cihada çıkmak için senden izin isterlerse) o nifak üzere devam etmiş olan tâifeye (de ki: Artık siz benimle beraber) hiçbir sefere (ebediyen çıkmayınız) Cenâb-ı Hak, beni size ihtiyaçsız kılmıştır. (Ve benîm beraberimde olarak) benimle beraber hiçbir (savaşta bulunmayınız) artık siz buna asla muvaffak olamayacaksınızdır. (Çünki siz ilk defa da) Tebük seferinde (oturmaya) Medine’de kalıp sefere çıkmamaya (razı oldunuz) bu sefere katılmamayı hakkınızda faydalı gördünüz. (Artık) Cihaddan (geri kalanlar ile) savaştan kaçınanlar ile, kadınlar ve çocuklar ile (beraber oturunuz)-siz cihada katılmaya lâyık kimseler değilsinizdir.

84. Ve onlardan hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebedî olarak namaz kılma ve kabrinin üzerinde durma. Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler ve onlar fasık olarak öldüler.

84. (Ve) Ey Yüce Resûl!, (onlardan) O nifakları gerçekleşmiş kimselerden (hiçbir şahsın üzerine ölmüş olunca ebediyen namaz kıma) cenaze namazı kılmaya kalkışma (ve) öyle bir münafıkın (kabrinin üzerinde durma) kabri yanında durup onun için duada, af talebinde bulunma. (Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ve Resûlünü inkâr ettiler) Sonra da küfrlerinden dönüp tövbe ve istiğfar etmediler, (ve onlar fasık) Küfür ve nifaklarında ısrarlı ve inatçı (olarak öldüler) artık öyle kâfirler hakkında ehli imâna ait dinî merasim nasıl yapılabilir?. Onlar bu merasime lâyık değildirler. Bundan faydalanacak kabiliyetten mahrum kalmış, beşeriyet için zararlı bulunmuş kimseleren başka değildirler…

§ Rivayete göre “Abdullah İbni Übey, adındaki şahıs görünürde müslüman görünüyor, haddızatında ise münafıkların reisi bulnuyordu. Hasta olmuş, Rasûlü Ekrem de onu görmeğe gitmişti. Rasûlü Ekrem Efendimizinden rica etmiş. Ben ölünce namazımı kıl, kabrimin üzerinde dur bana du’a et demiş, sonra da birisini Rasûlullah’a göndererek mübarek gömleğini kendisine kefen yapmak için istemişti. Yüce Peygamberimiz mübarek gömleğini gönderdi. Hz. Ömer o pis herife bu mübarek gömleğin gönderilmesini istememiş ise de Rasûlü Ekrem Efendimiz: Benim gömleğim onu azaptan kurtaramaz. Bir isteyeni reddetmek uygun değildir. Bununla beraber umulur ki, bu sebeple birçok münâfıklar nifakı terkederek samimî bir biçimde müslüman olurlar diye buyurmuştu. Gerçekten de O münafıkların reisi, bu mübarek gömlekten fâide beklediğini görünce, bin kadar münâfık, düşüncelerini düzelterek İslâmiyeti ciddî şekilde kabul etmişlerdir. Bir de deniliyor ki: Bedir savaşında esir düşmüş olan Peygamberimizin amcası, Abbas, Medineye getirilmiş. Gömleksiz bulunuyordu. İbni Übey ise, Peygamberimize bir iyilik göstermek için kendi gömleğini Abbas’a vermişti. Bu defa Rasûlü Ekrem de o iyiliğe -bir karşılık olmak üzere mübarek gömleğini ona göndermişti. Zaten Yüce Peygamber Efendimiz pek fazla merhamet ve şefkat sahibi olduğundan herhangi bir isteyeni reddetmek istemezdi. Sonra İbni Übey ölmüş, kendisi gibi Abdullah adında bulunan oğlu ise, halis bir müslüman bulunuyordu. Bu, Rasûlullah’ın huzuruna gelmiş, babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etmişti. Rasûlü Ekrem de “sen namazını kıldır ve demet” diye emreylemişti. Fakat Abdullah; Ya Rasûlüllah!, eğer onun cenaze namazını sen kılmazsan hiçbir müslümankılmaz” diye tekrar ricada bulunmuş, Rasûlü Ekrem de bu namaz için ayağa kalkmış ise de Hz. Ömer, Rasûlüllah ile kıble arasına engel olmuş, bu namazın kılınmasını istememişti. İşte bu sırada idi ki, Cibril Emin gelerek bu âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, öyle küfür üzere ölmüş münâfıklar için cenaze namazının ve dua ile af dilemenin câiz bulunmadığı belli olmuştur. İbni Übey son zamanlarında Rasûlü Ekrem’den dua ve istiğfar niyazında bulunmuş idi. Bu hal, kendisinin fikir değiştirerek İslâmiyet’i kabûlüne delâlet ettiği için olmalıdır ki, Yüce Peygamber Efendimiz onun namazını kıldırmak lûtfunda bulunmak istemişti. Fakat bu âyeti kerimenin inişiyle onun yine nifak üzere ölmüş olduğu bilinmiştir.

85. Onların malları ve evladları seni imrendirmesin. Allah Teâlâ, diliyor ki, onları bunlar sebebiyle dünyada azaba uğratsın ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin.

85. Bir takım münâfıklar, kâfirler bu dünyada bir takım varlıklara sahip olabilirler. Fakat bunlar onların haklarında gelecekte büyük mes’uliyetlere, azaplara sebep olacaktır. Artık ey mü’minler!. (Onların malları ve evlâtları sizi imrendirmesin) bunlar haddizatında imrenmeğe lâyık şeyler değildir. (Allah Teâlâ deniliyor ki: Onları) O münâfıkları, kâfirleri (bunlar sebebiyle) böyle malları, evlâtları yüzünden (dûnyada azaba uğratsın) birçok meşakkatlere, facialara mâruz bıraksın (ve onların canlarını kâfirler oldukları halde gidersin) öyle dünyevî şeyler ile uğraşarak hak ve hakikattan gafil, hakikî geleceği, dost ve saadeti teamül ve tefekkürden mahrum olarak ölüp ebedî mücazata kavuşsunlar. İşte bütün bunlar, hakikî şekilde İslâmiyet’ten mahrumiyetin pek feci bir neticesidir. (55) inci âyeti kerimenin izahına da müracaat ediniz!.

86. Allah Teâlâ’ya imân edin ve Peygamberininberaberinde cihadda bulunun diye bir sure indiği zaman onlardan kudret ve servet sahipleri senden izin dilediler ve “bizi bırak oturanlar ile beraber olalım” dediler.

86. Bu mübarek âyetler, münafıkların imân etmeleri, cihada katılmaları hakkında ilâhî emre nekadar muhalefette bulunduklarını, bu sebeple kalplerinin nekadar katılaşıp hakikatları anlamaktan mahrum kaldığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Münafıklara hitaben (Allah Teâlâ’ya imân edin) onun varlığına, kudret ve büyüklüğüne tam bir samimiyet ile inanın (ve Peygamberinin beraberinde) onunla beraber hak yolunda (cihadda bulunun diye bir sûre) Kur’an’ı Kerim’in bir kısım âyetleri (indiği zaman) onlar bu ilâhî teklife karşı yine itaat göstermezler. (Onlardan kudret ve servet sahipleri) O münafıkların zenginleri veya reisleri, büyükleri (senden) Ey Yüce Peygamber (izin dilediler) cihada katılmamak için müsaade istediler (ve) o kudret sahipleri (bizi bırak oturanlar ile) bir mazeret sebebiyle savaştan geri kalanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olalım dediler) yurtlarından ayrılmadılar. Böle mal ve beden bakımından cihada mukteir oldukları halde ilâhî emre muhalefet ederek bundan kaçındılar, ne kadar yerilmeye lâyık, hakikî selâmet ve saadetlerni düşünmeden mahrum kimselerdir.

87. Onlar, seviye kalanlar ile beraber olmaya râzı oldular ve onların kalpleri üzerine mühür vurulmuştur. Artık onlar güzelce anlayamazlar.

87. (Onlar) Öyle mazeretsiz olarak cihaddan kaçınanlar, lüzumsuz yere izin isteyenler (geriye kalanlar ile beraber olmaya razı oldular) kendilerinin de insanların âcizleri gibi, evlerinde oturup durmaları icabeden kadınlar gibi bir vaziyette bulunmalarını hoş gördüler, nâil oldukları nîmetlerin kadrini bilip şükrünü yerine getirmeye çalışmadılar (ve) artık bu sebeple (onların kalpleri üzerine) küfür ile,sapıklık ile (mühür vurulmuştur) onların kalpleri yüce duygulardan mahrum kalmıştır, (artık onlar güzelce anlayamazlar) İmandaki selâmet ve saadeti, cihaddaki faideleri bilâkis küfür ve nifaktaki bedbahüık ve felâketi, cihaddan kaçınmaktaki ferdî ve ictimâî zararları bilip takdir edemezler. Onlar böyle yüksek bilgilerden mahrum kalmışlardır.

§ Havalif, halifenin çoğuludur ki, bundan maksat, evlerinde oturan kadınlardır veyâhut halkın alçakları, sefilleridir.

88. Fakat peygamber ve onunla beraber bulunan mü’minler, mallarıyle ve canlarıyla cihada atıldılar. Ve işte bütün hayırlar, onlarındır. Ve kurtuluş bulunanlar da işte onlardır.

88. Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’in ve ona tâbi olan ehli imânın hak yolunda ne kadar fedakâriıklarda bulunduklarını ve bu sebeple ne kadar yüce, ebedî nimetlere, nâil olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Münâfıklar, cihaddan kaçındılar, hak dine hizmette bulumadılar (Fakat) en büyük bir şeref ve şana, dinî değerlere sâhip bulunan (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ve onunla beraber bulunan) onun muhterem eshabı kirâmından bulunmak nîmetine nâil olan (mü’minler, mallariyle ve canlariyle cihada atıldılar) Allah Teâlâ’nın rızasını tahsil için her türlü fedakâriıklarda bulundular (ve işte bütün hayırlar) dünyada zafer ve ganimet ahirette de cennet ve ikram (onlarındır) o Yüce Peygamber ile onun o güzîde ashâbınındır (ve kurtuluş bulunanlar da) bütün yüksek nîmetlere saadetlere nail olanlar da (onlardır) o pek mübârek, muhterem zatlardır,

89. Allah Teâlâ onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar ebedî olarak kalıcılardır. İşte en büyük kurtuluş budur.

89. Evet… (Allah Teâlâ onlar için) oPeygamberlerin en üstünü olan Peygamberi ile onun o seçkin eshâbı için âhiret âleminde (altından ırmaklar akar cennetler hazırlamıştır.) O ebedî, neşe artıran yerlerde nice nimetlere, tecellilere mazhar olacaklardır. (Orada) O cennetler âleminde (ebedî olarak kalıcılardır) artık onlar için, bir ölüm, bir zevâl yoktur. Onlar oralarda sürekli olarak tam bir mutîulukla yaşayıp duracaklardır.. (işte en büyük kurtuluş budur) Bu uhrevî nimetlere, saadetlere kavuşmaktır. İşte Allah’ın dinine hizmetin ebedî mükâfatı. Artık bunun yanında geçici dünya hayatının ne kıymeti olabilir ki, icab edince insan, bu geçici hayatı, ebedî ve mutlu bir hayata kavuşmak için feda etmesin!. Artık hangi akıllı bir kimsedir ki, böyle yüce, ebedî bir gayeye kavuşmak arzusuyla ilâhî dine hizmeti bir kutsal vazife telâkki eylemesin?.

90. Ve bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne yalan söyleyenler de oturdular. Onlardan kâfir olanlara elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.

90. Bu âyeti kerime, bedevîlerden bir kısmının da cihada katılmamak için gelip mazeret ileri sürdüklerini, bir kısmının ise bir mazeret bile bildirmeden yerlerinde oturup kaldıklarını, ve bunlardan kâfir olanların pek kötü sonunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve bedevîlerden) Yani: Çölde yaşayan, kendilerine Arabî denilen kimselerden (mazeret ileri sürenler) mazur oldukarını söyleyenler (kendilerine izin verilmesi için) cihada iştirâk etmemelerine müsaade edilmesi için, Ey Yüce Resûl!. Sana (geldiler) böyle bir müsaade aldılar. Bunlar bir rivayete göre Esed ve Getfan kabilelerinden idiler. Bunlar ihtiyaçlarından ve ailelerinden bahsile izin istemişlerdi. Veya Amir İbni Tüfeyl’in kabilesinden idiler, sefere katıldıkları takdirde Tay Bedevîlerinin kendi yurtlarına hücum ederek mallarını yağma edeceklerinisöylemiş, izin almışlardı. (Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne yalan söyleyenler de) bir özür bile göstermeksizin cihaddan geri durdular, yerlerinde (oturdular) kaldılar, cihada iştirâk etmediler. Artık (onlardan) o bedevîlerden (kâfir olanlara) tövbe ve istiğfar etmeyip küfür üzere ölenlere (elbette ki, pek acıklı bir azap isabet edecektir.) Onlar dünyada öldürülmek, esaret gibi felâketlere uğrayacaklardır. Ahirette de cehennem ateşine atılacaklardır, İşte küfür ve nifakın müthiş neticesi budur.

91-129 ARASI AYETLER

91. Ne zayıflar üzerine, ne de hastalar üzerine ve ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine bir günah yoktur. Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır dileğinde bulundukları takdirde. İhsanda bulunanların aleyhine hiçbir yol yoktur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

91. Bu mübarek âyetler, dört kısım kimselerin gerçekten mazeret sahibi olup cihada iştirâk etmemelerinden dolayı mes’ul olmayacaklarını bildiriyor, ve mes’uliyetin, sorumluluğun kimlere yöneleceğini ihtar buyuruyor. Şöyle ki: Cihad, bir dinî görevdir. Fakat mutlâka her müslüman bununla mükellef değildir. Bu cümleden olarak (Ne zayıflar üzerine) Yani: Pek ihtiyarlar üzerine veya yaratılıştan zayıf nâhif olanlar üzerine (ne de harcayacakları birşey bulamayanlar üzerine) yani: Cihad yolunda nafakasını temin edebilecek bir mala sahip bulunmayanlar üzerine böyle cihada iştirâk edemediklerinden dolayı (bir günah yoktur) bunlar geri kalabilirler. Fakat onların hakkındaki bu şer’î müsaade (Allah Teâlâ için ve Peygamberi için hayır isteğinde bulundukları takdirdedir) Evet… Onlar tâm bir imân sahibi gizli ve açıkça ibadetten ve itaatden geri durmamalıdırlar. Müminleri cihada teşvik için nasihatta bulunmalıdırlar. Mücahitlerin geride kalmış ailelerine mümkün olan yardımları yapmalıdırlar. Mücahitlerin aleyhinde bulunmayı? fitneye sebebiyetverecek sözlerden sakınmalıdırlar. Müslümanlara sevinç verecek haberleri ulaştırmayı bir vazife bilmelidirler. Elden gelen iyiliklerden geri kalmamalıdırlar. Bu şekilde hareket edecek zatlar, İslâm toplumuna yine yardımda lûtuf ve ihsanda bulunmuş olurlar. (Ihsanda bulunanların aleyhine) ise (hiçbir yol yoktur.) onları kimse yeremez ve kınayamaz. Onlar milletin fâideli, kıymettar uzuvlarından sayılırlar, (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır) kullarının günahlarını af ve mağfiret buyurur ve (pek esirgeyendir) bütün kulları hakkında merhameti gahpür. İnsanlar kusurlardan uzak olamazlar. Elverir ki, kusurlarını bilsinler, tövbe ve istiğfar etsinler, kerem sahibi olan Yüce Mâbud’un merhametine iltica etsinler. Bir mazeret sebebiyle cihaddan mahrum kalanlar da yine insanlık icabı kusurları bulunsa bu ilâhî affa mazhar olabilirler. Elverir ki hayır isteğinde bulunmak suretiyle mensup oldukları İslâm cemiyetine ihsanda, güzel muamelede bulunacak olsunlar.

92. Ve o kimselere de günah yoktur ki, her ne zaman kendilerine binek veresin diye sana geldikçe “sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum” dedin de sarf edecek bir şey bulamadıkları için gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler.

92. (Ve) Cihada iştirâk etmediklerinden dolayı (o kimselere de günah yoktur ki) onlar cihada katılma arzusunda bulundukları için (her zaman kendilerine binek) deve vesair gibi nakil vasıtaları (veresin diye sana geldikçe) Resûlüm!. Sen onlara (sizi üzerine bindirecek birşey bulamıyorum, dedin de) onlar cihad yolunda nakil vasıtası ve benzeri şeyler tedâriki için (sarfedecek birşey bulamadıkları için) cihaddan mahrum kaldıklarını düşünerek fevkalâde bir üzüntü ile (gözleri yaş döke döke geri dönüverdiler) maksatları temin edilemediği için cihada iştirâk edemediler. İşte bunlar da mazeretlidirler.

§ Rivayete göre bu müracaat eden zatlar arasında eshabı kiramdan Ebu Musel Aşari, Abdullah İbni Kaab, Makil İbni Yesar gibi zatlarda var imiş. İşte bu âyeti kerime, bu gibi muhterem, mazeret sahibi zatlar hakkında nâzil olmuştur.

93. Ancak sorumluluk o kimseler üzerinedir ki, onlar zengin kimseler oldukları halde senden izin isterler, geriye kalanlar ile beraber olmaya razı olmuş bulunurlar. Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir. Artık onlar bilmezler.

93. (Ancak sorumluluk yolu) Mesuliyet ve eza yolu (o kimseler üzerine) yönelmiş (dîr ki, onlar zengin) cihada çıkmak için lâzım gelen vasıtaları ve diğer şeyleri tedarike kaadir (kimseler oldukları halde) cihaddan geri kalmak için Resûlüm!, (senden izîn isterler) Kendilerinin bir özürleri bulunmadığı halde birer mazeret sebebiyle cihaddan (geriye kalanlar ile) özürleri olanlar ile veya kadınlar ve çocuklar ile (beraber olmaya razı olmuş bulunurlar) Tabiatlarındaki alçaklıktan dolayı kahramanca bir harekete cür’et gösteremezler. İşte bu hallerinden dolayıdır ki, (Allah Teâlâ da onların kalpleri üzerini mühürlemiştir.) onları rezil ederek sonlarını düşünebilmekten mahrum bırakmıştır. (Artık) Böyle kalpleri mühürlenmiş, hakikatları göremez bir hâle gelmiş olmalarından dolayıdır ki, (onlar bilmezler) cihadda olan dünyevî ve uhrevî menfaatleri takdir edemezler. Halbuki, cihad sayesinde dünyada fetih ve zafer tecelli eder, düşman hücumundan İslâm yurdu kurtulmuş olur. Ahirette de bu yüzden İslâm gazileri, şehitler! ebedî nimetlere nail olur dururlar. İşte bu gibi yüce gayeleri bilip düşünen zatlardır ki, lüzumu tahakkuk eden bir cihada katılmayı bir kutsal vazife bilirler. Bunu takdir edemeyenler de bundan kaçınmaya bahane ararlar.

94. Onlara döndüğünüz zaman size mazeretbeyan edeceklerdir. De ki: Mâzerette bulunmayınız, elbette size inanmayacağızdır.Muhakkak ki, Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden bizi haberdar buyurdu ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir. Sonra gizliyi de âşikâreyi de bilene döndürüleceksiniz. Artık o neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.

94. Bu âyeti kerime, cihaddan kaçınan bir kısım münafıkların daha sonra yalan yere mazeret beyanında bulunacaklarını bildiriyor. Fakat bu mazeret göstermelerine iltifat olunmayıp kendilerinin yalancı olduklarını bildirmekte ve amellerinin cezasına kavuşacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Rasûlü Ekrem!. Ey Eshab-ı Kiram!. Cihadı müteakip (Onlara) o münafıkların yanına (döndüğünüz zaman) onlar ne için geri kaldıklarına dair (size mazeret beyan edecekelrdir.) Resûlüm!. Onlara (de ki: Mâzerette bulunmayınız,) öyle asılsız, uydurma bir mâzerette bulunmak da ayrıca bir kusurdur, (elbette size inanmayacağızdır.) Sizin bâtıl mâzeretinizi tasdik etmeyeceğizdir. Öyle hakikate aykırı bir mazeret kabul edilebilir mi?. (muhakkak ki. Allah Teâlâ sizin bir kısım hallerinizden) şer ve fesada ait amellerinizden, hareketlerinizden (bizi haberdar buyurdu) bu hususa dair ilâhî vahiy tecelli etti. (Ve sizin amellerinizi Allah Teâlâ ve Peygamberi görecektir.) O nifak hallerinizden tövbe edecek misiniz, etmiyecek misiniz, bu zahir olacak, belli olacaktır, (sonra) Kıyamet günü sizler (gizliyi de âşikâreyi de bilene) ve bütün münafıkların içlerinde sakladıkları yalanları, kuruntuları, düşmanlıkları bilen Yüce Yaratıcıya (döndürüleceksiniz) onun büyük mahkemesine sevk olunacaksınızdır. (artık o da) O ezelî ilminden hiç bir şey saklı kalamayan o ezelî mabut da dünyada iken (neler yapmış olduklarınızı size haber verecektir.) Nekadar nifakta, çirkinhareketlerde bulunmuş olduğunuzu teşhir ederek sizi lâyık olduğunuz’ azaplara kavuşturacaktır.

§ Bir rivayete göre Tebük seferinden döndükten sonra Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelerek böyle mazeret beyanında bulunanlar, seksen kadar münafıktan ibaret bulunuyormuş.

95. Yanlarına döndüğünüz zaman onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için size karşı Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir. Artık onlardan vazgeçiniz. Şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir. Ve onların varacakları yer, kazanır oldukları şeye bir ceza olmak üzere cehennemdir.

95. Bu mübârek âyetler, cihaddan geri kalmış olan münafıkların daha sonra özür beyanetmelerini yemin ile takviye etmek, bu suretle sorumluluktan kurtulup müslümanların rızasını kazanmak isteyeceklerini, fakat onların herhalde lâyık oldukları ilâhî azâba kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Tebük seferinde bulunan mücahit müslümanlar! Siz cihaddan sonra o münafıkların (Yanlarına döndüğünüz zaman) haklarında af ve bağış ile muamele yaparak (onları cezalandırmaktan vazgeçmeniz için sizlere karşı Allah Teâlâ’ya yemin edeceklerdir.) gösterdikleri mazereti bu suretle kuvvetlendirmek isteyecektir. (Artık) Siz de (onlardan vaz geçiniz) onlardan uzak durunuz, onlar zaten lâyık oldukları cezalara uğrayacaklardır, (şüphesiz ki, onlar murdar şeylerdir) Ruh pisliğine yakalanmış kimselerdir. Cismanî pisliklerden kaçınmak lâzım olduğu gibi öyle mhanî pisliklerden de sakınmak eîzemdir. (Ve onların varacakları yer) öldükten sonra atılacakları azap yurdu, onların dünyada iken (kazanır oldukları şeye) küfür ve nifaka, yalan yere özür dileyerek yemin etmelerine (bir ceza olmak üzere cehennemdir) onlar sonunda öyle bir ateşinazâbına uğrayacaklardır. Bu ceza onlara kâfidir, isterse onlar dünyada cezaya uğratılmasınlar.

96. Size yemin ederler ki, onlardan razı olasınız. Siz onlardan razı olacak olsanız da şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fâsıklar olan taifeden razı olmaz.

96. Ey mü’minler!. O münâfıklar (Size yemin ederler) mâzeretlerine ait sözlerini and içerek kuvvetlendirmek isterler (ki) siz (onlardan) o münâfıklardan (razı olasınız) onların haklarında yine evvelki gibi muamelede, iltifatta bulunasınız. Bununla beraber (siz onlardan) diyelim (razı olacak olsanız da) onların özürlerini kabul etseniz de bu onlara fâide vermeyecektir. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o fasıklardan olan taifeden razı olmaz) çünki Cenâb-ı Hak onların kalplerindeki nifak ve ayrılığı tamamen bilir, onları lâyık oldukları cezaya kavuşturur. Artık onlar, mü’minleri aldatarak rızalarını celbedecek olsalar da bu onları o elem verici sondan elbette ki kurtaramaz. Asıl istenen,selâmet ve saadete vesile bulunan Allah rızasıdır.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Tebük seferinden dönüp Medine’i Münevvere ye gelince bir takım münâfıklar ile görüşüp konuşmayınız diye ashab-ı kiramına emretmişti, İşte bu âyeti kerime o münafıkların hakkında nâzil olmuştur. Artık hakikî bir mümin, bir münafıkı, bir dinsizi nasıl dost tutabilir, onun kâfirce hal ve etvarından nasıl razı olabilir?.

97. Bedevîler, küfrce ve nifakça daha beterdirler. Ve Allah Teâlâ’nın Resulüne indirmiş olduğu kanunları bilmemeğe daha lâyıktırlar. Allah Teâlâ ise bilendir, hikmet sahibidir.

97. Bu mübarek âyetler, Bedevî olan munafıların daha cahilce hareketlerini, temennilerini bildirmektedir. Fakat bir kısımbedevîlerin de güzel bir imâna sahip olup Allah rızası için harcamada bulundukları ve onların ilâhî lutfa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bedevîler) yani: -Arabistan’ın çöllerinde oturup kendilerine “A’rab” denilen bir takım taifeler, (küfrce ve nifakca daha beterdirler) bunların küfür ve nifakı şehirlerde ikamet eden münâfıklardan daha şiddetlidir, (ve) bu bedevîler (Allah Teâlâ’nın Resûlüne indirmiş olduğu şeyin) şer’î J-ıükmlerin, farzların, sünnetlerin (hududunu) derecelerini, ehemmiyetlerini (bilmemeğe daha lâyıktırlar) bunların bu hududu bilmemeleri haydi haydi sabittir. Çünkü bunlar medenî merkezlerden uzakta bulunmaktadırlar. Bilgin kimseler ile görüşememektedirler. Özelikle peygamberin meclisinde bulunup Hz. Peygamber’e nâzil olan Kur’an-ı Kerim âyetlerini işitmekten, mucizeleri görmekten mahrum bulunuyorlar, İşte onların bu durumları, kendilerini başkalarından ziyade nifaka, ayrılığa sevketmektedir. (Allah Teâlâ ise bilendir) bedevîlerin de başkalarını da hallerini, kalplerinde olanları tamamiyle bilir ve o Yüce Mâbud (hikmet sahibidir.) onun bütün emirleri, yasakları, kullarını sevaba ve cezaya kavuşturması hikmete, menfaata dayanmaktadır.

98. Ve bedevîlerden öyleleri vardır ki, harcayacağı şeyi bir ziyan sayar. Ve sizin hakkınızda hâdiselerin gelmesini bekler. Kötü bir hâdise onların üzerlerine olsun. Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir ve bilicidir.

98. (Ve) Bedevîler muhtelif şûbelere ayrılmışlardır. (Bedevîlerden öyleleri vardır ki) riyakârca bir halde bulunurlar, Hak Rızası için değil, sadece gösteriş için mallarını sarfederler, sonra da o (harcadığı şeyi bir ziyan sayar) bir ceza bir zarar, bir hüsran telâkki eder. Çünki onun karşılığında bir sevaba nail olacağına inanmış değildir. Ve o münâfık yok mu, Ey müslümanlar!. (Sizinhakkınızda hâdiselerin) inkılâpların, kendisinden kaçınılamayacak musibetlerin (gelmesini beklerler) müslümanların hakkında bu kadar kötülük ister olmaktan geri durmaz, (kötü bir hâdise) O müslümanların aleyhine istedikleri felâketler, fecî durumlar (onların) o münâfık bedevîlerin (üzerlerine olsun,) Amin. İşte onlar böyle bir bed duayı hak etmişlerdir. (Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir ve bilendir) Binaenaleyh o münafıkların müminler aleyhine ne söylediklerini, ne münâfıkca lâkırdılarda bulunduklarını tamamen işitir, bilir, ona göre haklarında ceza verir.

99. Ve bedevîlerden öylesi de vardır ki. Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân eder ve harcayacağı şeyi Allah Teâlâ katında yakınlığa ve Peygamberin duâlarına vesile edinir. Haberiniz olsun ki, onlar kendileri için bir yakınlıktır. Elbette Allah Teâlâ onları rahmetinin içine girdirecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığaycıdır, esirgeyicidir.

99. (Ve bedevîlerden) O taifeden (öylesi de vardır ki,) onlar nifaktan ayrılıktan beri, temiz bir inanca sahiptirler. Onlar (Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe imân eder) dinî esaslara inanır, riayette bulunur (infak ettiği şeyi) öyle riya için değil, sırf (Allah Teâlâ katında yakınlığa) mânevî bir yakınlığa (ve Peygamberin) mübarek (duâlarına) kavuşmak için bir (vesile edinir) böyle yüksek bir gaye uğrunda malî ve bedenî fedakârlıkta bulunur durur. Nitekim “Cüheyn” ve “Müzeyne” kabileleri ferterinden bir kısmı böyle güzel bir durumda bulunmuşturlar. Artık (haberiniz olsun ki, onlar) o zatların hak yolunda yaptıkları harcamalar, verdikleri sadakalar (kendileri için bir) büyük (yakınlıktır) mânevî yakınlığa bir vesiledir, Cenab’ı Hak’kın rızasına kavuşmak için bir yakınlıktır, bir itaattir, (elbette Allah Teâlâ onları) o halis, mümin kullarını (rahmetinin içine girdirecektir.) onları o sonsuz olan rahmet deryasından istifâde ederkılacaktır, böyle mânevî bir yakılığa nail buyuracaktır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yarlığayıcıdır) Mümin kullarının insanlık icabı meydana gelecek bir kısım günahlarını af eder ve örter. Ve o Yüce Yaratıcı (esirgeyicidir) güzel inanca sahip kulları hakkında ilâhî merhamet, ilâhî şefkati ziyadesiyle tecelli eder. Buna inanmışızdır.

100. Muhacirler ile Ensardan ilk önce İslâmiyet’i kabul ile başkalarından öne geçenler ve onlara güzellikle tâbi olanlar var ya! Allah Teâlâ onlardan razı oldu, onlar da ondan razı oldular. Ve onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İçlerinde ebediyen bâki olacaklardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur.

100. Bu âyeti kerime, müslümanlar arasında en yüksek mertebeye, fazîlete sahip Allah rızâsına nail, cennetlerle müjdelenmiş olan seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu beyan byurmaktadır. Şöyle ki: (Muhacirler ile ensardan) Medine’i Münevvereye hicret etmiş olan eshab-ı kiram ile Medine’i Münevvere ahalisinden olup İslâmiyeti kabul ile muhacirlere yardım etmiş bulunan zatlardan (İlk İslâmiyet’i kabul ile başkalarından öne geçenler) diğer müslümanlardan önce İslâm şerefine nail olanlar var ya!, (ve) Bir de (onlara) yani: Muhacirini kiram ile ensarı kirama (güzellikle tâbi olanlar) kıyâmete kadar onların yolunda gidenler, o iki mübarek zümreyi dâima hayır ile anarak Allah Teâlâ onlardan razı olsun diye dua edenler veyahut daha sonra İslâmiyeti kabul edip eshab-ı kiram zümresine katılanlar var ya!. (Allah Teâlâ onlardan razı oldu) o üç zümreden herbirinin itaatlarını kabul etti, amellerini takdire lâyık gördü. (Onlar da) O mübârek zümreler de (ondan) o kerem sahibi, merhametli olan Yüce Allah’dan (razı oldular) kendilerine lûtuf ve ihsan buyurmuş olduğu dünyevî ve uhrevî nimetlerden ve özelliklekendilerini her nimetin üstünde olan ilâhî rızâsına nâil buyurduğundan dolayı şükran borçlu olarak kalben fevkalâde haz almış bulundular. (Ve) Kerem Sahibi Yaratıcı (onlar için) o seçkin zatlar için ebediyet âleminde (altından ırmaklar akan cennetler) bağlar, bahçeler, fevkalâde gönül açan ikametgâhlar (hazırladı) bugün bu cennetler mevcuttur. Orada cismanî, mhanî nice nimetler vardır ve bunlar geçici değil, daimîdir. Bu muhterem mü’min kullar o cennetlerin (içlerinde ebediyen bâki olacaklardır) artık bu nimetlerden hiçbir vakit mahrum kalmayacaklardır. (İşte bu, en büyük bir kurtuluştur) bir kurtuluştur, bir ebedî saadettir.

§ Muhacirini kiramdan önceliğe sahip olan zatlar ya iki kıbleye karşı namaz kılmış olanlardır veya Bedir savaşında bulunanlardır veya “Beyatur Rıdvan” da bulunanlardır veyahut hicretten evvel müslüman olanlardır veya Rasûlullah’ı ilk tasdik eden zatlardır ki: Erkeklerden Hz. Ebu Bekir, kadınlardan Hz. Hatice, gençlerden Hz. Ali, azadlı kölelerden Zeyid İbni Hars gibi zatlar ilk önce İslâm şerefine nâil olmuşlardır. Allah onlardan razı olsun!. “Beyatülndvan” için fetih sûre’i celîlesi tefsi-rine bakınız!. Ensarı kiramdan önceliğe sahip olanlar da birinci, ikinci ve üçüncü akebe bey’atlerinde bulunan zatlardır. Şöyle ki: Hz. Muhammed’in -Sallallahu Aleyhi ve Sellem- Peygamberliğinin on birinci senesi hac mevsiminde Mekke’i Mükerreme dışında bulunan “Akabe” mevkiinde Medine’i Münevvere ahalisinden ve Hazrec kabilesinden altı zat İslâmiyet’i kabul etmiş, Rasûlullah’a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. İşte ensarı kiramdan ilk İslâmiyet’i kabul eden bu altı zattır. Peygamberliğin on ikinci senesinde de yine hac mevsiminde ve Akebe mevkiinde Medine’i Münevvere halkından on iki zat Peygamberimizle görüşmüş, İslâmiyet’i kabul etmiş, İslâmhükümlerine riâyet edeceklerine dair söz vermişlerdi. Bu da ikinci Akabe bey’atı bulunmuştur. Yüce peygamberliğin on üçüncü senesi de, Medine’i Münevvere halkından İslâmiyet’i kabul etmiş olan yetmiş üç erkek ile iki muhterem kadın Mekke’i Mükerreme’ye gitmişler, yine Akebe mevkiinde Rasûlü Ekrem ile görüşmüşler, Rasûlullah’a her bakımdan hizmette bulunacaklarına dair söz vermişlerdi. İşte bununla da üçüncü Akebe bey’ati vâki olmuş, bunu müteakip Yüce Peygamber Hazretleri Medine’i Münevvereye hicret buyurmuştur.

§ Bu âyeti kerime de gösterilen üç zümrenin neden Allah’ın rızasına mazhar oldukları sebebine gelince: Bir kere muhacirini kiram, Rasûlü Ekrem’i ilk evvel tasdik eden, onun uğrunda her türlü zahmetlere, fedakârlıklara katlanan zatlardır. Dinlerini muhafaza için yurtlarından, aşiretlerinden ayrılmışlar, her türlü meşakkatlere katlanmışlar, Rasûlü Ekrem’e fevkalâde bir bağlılık göstermişlerdir. Ensarı kirama gelince: Bunlar birçok kimselerden evvel, Mekke’i Mükerremeye girerek Rasûlullah’ı tasdik etmişler, Rasûlü Ekrem’i kendi yurtlarına davette bulunmuşlar, hicret eden din kardeşlerine pek çok yardımlar yapmışlardır, İslâmiyet’in yayılmasına pek çok çalışmışlardır. Mübârek muhacirler ile Ensar’a muhabbette bulunanlar, onlara karşı güzelce muameleleri bir dinî vazife telâkki eyleyenler, onların güzel vasıflarını dâima düşünerek kendilerini rahmetle, Allah rızâsına kavuşmak temennisiyle ananlar da İslâm dinine büyük bir bağlılık göstermekte bulunmuşlardır. Artık bu üç zümrenin hepsi de Allah’ın rızâsına kavuşmak gibi büyük nîmetine elbette lâyıktırlar. Yüce Allah hepsinden razı olsun!.

101. Ve sizin etrafınızdaki Bedevîlerden ve Medine halkından münâfıklar vardır. Münâfıklık üzerine sebat edip durdular. Onları senbilmezsin, onları biz biliriz. Elbette onları iki kere cezalandıracağız, sonra da daha büyük bir azâba döndürüleceklerdir.

101. Bu mübarek âyetler, müslümanlarca bilinmeyen bir kısım münafıkların Medine’de ve çevresinde bulunduğunu ve onların iki kere azap göreceklerini, sonra da daha büyük bir cezâya uğrayacaklarını haber veriyor ve yapılacak tövbelerin Allah katında kabul edileceğini müjdeliyor. Şöyle ki: Ey Medine’i Münevvere’deki Müslümanlar!. (Ve sizin etrafınızdaki Bedevîlerden) ki, bunlar Cühende, Eslem, Eşca ve Gıfar kabileleridir (ve Medine ahalisinden münâfıklar vardır) bunlar, İslâmiyet’i kabul etmiş, değildirler, (münâfıklık üzerine sebat edip duruyorlar) tövbe etmemişlerdir. Resûlüm!. (Onların) Onların birer münâfık kimseler olduğunu (sen bilmezsin) onlar nifaklarını son derece gizli tutarlar. Senin gibi pek büyük bir fetanet ve feraset sâhibi olan bir zat bile onların münâfıklığını anlayamaz. Fakat (onları biz biliriz.) Ben Yüce Yaratıcı onların bütün sakladıklarını, nifaklarını tamamiyle bilmekteyim, elbette onları lâyık oldukları cezalara kavuşturacağım (elbette onları iki kere muazzep edeceğiz) dünyada öldürülme ve esarete, ölünce de kabir azâbına uğrayacaklardır. Hatta deniliyor ki: Bu münafıkların kimler olduğu daha sonra Rasûlullah’a bildirilmiş, o Yüce Peygamber de bir cuma günü hutbe okurken cemaat arasında bulunan bu münâfıklardan herbirine hitâben: “Sen münâfıksın, mescitten çık” diye emretmiş, onların durumlarının rezâleti böyle teşhir edilmiş, onlar mescit-i saadetten çıkarılmıştır. Bu birinci azaptır, ikinci azabı da kabirde göreceklerdi. O münâfıklar (sonra da) ahirette (daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir) bu da cehennemin ateşidir, İşte nifakın müthiş neticesi!.

102. Ve günahlarını itiraf eden başkaları da iyibir ameli diğer bir kötü ile karıştırmışlardır. Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

102. (Ve günahlarını itiraf eden başkaları da) Diğer bir cemaat de (iyi bir ameli) evvelce yapmış oldukları bir cihadı veya günahlarını itiraf etmiş olmalarını veya diğer güzel bir hareketlerini daha sonra (diğer bir kötü ile) ikinci bir cihada iştirakten geri kalmakla (karıştırmışlardır) artık hem sevabı gerektiren, hem de günahı gerektiren şeyleri yapmış bulunmaktadırlar. (Umulur ki. Allah Teâlâ onların tövbelerini kabul eder) Elverir ki, onlar kusurlarını bilip tövbekâr olsunlar. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.) Tövbe edenlerin kusurlarını af eder ve örter, kendilerini rahmete, lûtuf ve yardımına nail buyurur.

§ Rivayete göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden kaçınmış olan bir taife hakkında nâzil olmuştur. Bunlar ya onüç veya sekiz veya beş veyahut üç kimse imiş. Bunlar, bu seferden geri kalanların aleyhinde nâzil olan âyeti kerimeden haberdar olunca pek ziyade korkmuşlar, pişman olmuşlar, “biz yurdumuzda ağaçların gölgeleri altında ailelerimizle beraber rahat rahat yaşayalım da Rasûlü Ekrem ile eshabı kiramı cihada atılarak birçok zahmetlere katlansınlar. Bu nasıl olabilir? Diye pişmanlık göstermişler ve Rasûlullah’ın Medine’i Münevvereye dönüşü sırasında kendilerini mescid’i şerifin direğine bağlamışlar “Yüce Peygamberimiz, bizi açıp kurtarmadıkça biz kendimizi bu bağdan kurtarmayacağız” diye yemin etmişler. Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem de Medine’i Münevvereye dönünce yüce adetleri üzere saadet mescidine girmiş, iki rekât namaz kılmış, bunların bu halini görmüş. Fakat “bir ilâhî emir olmadıkça ben bunların bu bağlarını çözemem” diye buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerimenâzil olmuş, Rasûlü Ekrem de onları o halden kurtararak, tövbelerinin kabul edildiğini kendilerine müjdelemiştir. Yine rivâyet olunuyor ki: Bu zatlar, böyle tövbelerinin kabulünü öğrenince çok sevinmişler, mallarını Hz. Peygamber’in huzunma arzederek: Biz bu mallar yüzünden geri kaldık, bunları kabul buyur, bizim adımıza fakirlere sadaka ver, bizim için af dileğinde bulun” diye rica etmişler. Fahri Âlem Hazretleri de: “Bana sizin mallarınızdan bir şey almaklığım emir olunmadı” diye buyurmuş, bunun üzerine de şu 103 üncü âyet nâzil olmuştur.

103. Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olursun. Ve onlara dua et, şüphe yok ki, senin duan onlar için bir sükûnettir ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, bilicidir.

103. Bu mübarek âyetler, tövbelerin, sadakaların Allah katında makbul ve bir nice mükafatlarını tecellisine vesile olacağını bildirmektedir. Hz. Peygamber’in duasına nail olmanın fâidesini ve Cenab’ı Hak’kın yüce vasıflarını anlatmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Onların) O günahlarından tövbe edenlerin (mallarından bir sadaka al) verecekleri bir kısım mallarını kabul et. Nitekim o tövbe eden zatların Hz. Peygamber’in huzuruna takdim ettikleri malların üçte birini Rasûlü Ekrem Efendimiz kabul ederek fakirlere dağıtmıştır. (Onunla) Onlardan alacağın sadaka ile (kendilerini) günahlardan, mala düşkünlük lekesinden (temizlemiş) pâk, nezih bir hale getirmiş (onları tezkiye etmiş) yani; Berekete nail kılmış, amellerinin sevabını çoğaltmış, arttırmış, onları ihlaslı zatların derecelerine kavuşturmuş (olursun.) Resûlüm!. (Ve onlara dua et) Haklarında istiğfarda bulun. “Cenâb-ı Hak malınıza feyiz ve bereket versin” gibi bir temennide bulunmak, bir muhabbet, bir hayır isterlik nişanesidir, (ve şüphe yok ki, seninduan) Ey Yüce Peygamber!. (Onlar için bir sükûnettir) O dua sayesinde nefisleri rahat eder, kalpleri mutmain olur, tövbelerinin kabul edildiğini anlayarak neşelenirler. (Ve Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir.) Duaları da yapılan tövbeleri de, günahların itiraf edilmesini de işitir ve o kerem sahibi mâbud (bilicidir.) kullarının amellerini, pişmanlıklarını, niyetlerin!, bütün hareketlerini tamamen bilir. Buna inanmışızdır.

104. Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, o kerem sahibi mâbud kullarından tövbeyî kabul eder ve sadakaları alır. Ve şüphe yok ki tövbeleri kabul eden, pek merhametli olan ancak Yüce Yaratıcıdır.

104. (Onlar) O tövbe edenler (bilmediler mî ki,) elbette bilmişlerdir ki, (muhakkak Allah Teâlâ, o) Yüce Mâbud (kullarından tövbeyî kabul eder) hâlisane olan tövbeleri kabul buyurmak ilahlık şanının gereğidir. (Ve) fakirlere zayıflara hak rızası için verdikleri (sadakaları alır) yani: Kabul eder, karşılığında sevaplar ihsan buyurur, (ve şüphe yok ki,) Kullarının yaptıkları hâlisane (tövbeleri kabul eden) ve onların günahlarını af buyuran ve (pek merhametli olan) bütün mahlûkatını lûtuf ve ihsânına nail kılan (ancak o Yüce Yaratıcıdır) artık öyle kerem sahibi, merhametli olan Allah Teâlâya karşı isyana, onun emirlerine, hükümlerine muhâlefete nasıl cesaret edilebilir?. Onun rızasını tahsil için fedakârlıktan nasıl kaçınılabilir? Bu mübarek âyetleriyle insanları sadaka vermeğe, tövbe ve istiğfar etmeye teşvik buyurmuş olması da onun merhameti ilâhîyesinin bir eseri bulunmaktadır.

105. Ve de ki: Dilediğinizi yapınız. Elbette ki. Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir. Ve siz gaybı da, görüleni de bilen zata elbette döndürüleceksinizdir. Artık o da neler yapar olduğunuzu size haber verecektir.

105. Bu mübarek âyetler, insanları tövbeye teşvik, tövbeden kaçınanlar! da tehdit mahiyetini taşımaktadır. Cihatdan geri kalan bir taifenin de ya azaba uğrayacaklarını veya affa nail olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. O cihada katılmayanlara veya bütün insanlara hitaben (de ki: Dilediğinizi- yapınız) tövbenin lüzumu, faidesi açıkça bildirilmiş olduktan sonra artık dilediğiniz amellerde bulununuz (elbette Allah Teâlâ ve onun Peygamberi ve mü’minler sizin yaptıklarınızı göreceklerdir.) Şüphe yok ki, Cenâb-ı Hak’ka hiç bir şey gizli kalamaz. Yüce Peygamber de mazhar olduğu ilâhî vahiy sayesinde bunları bilecektir. Temiz mü’minler de iyi kimselere karşı kalben muhabbette, bozguncu kimseler hakında da nefretlerde bulunacaklardır. (Ve siz) Ey insanlar!. (gaybı da, görüneni de bilen) Kendisine hiç bir şey gizli kalamayan (zata) Cenâb-ı Hak’ka (elbette) söz öldükten sonra (döndürüleceksinizdir.) Bu muhakkaktır. (Artık o da) O sizin zahir ve gizli bütün yaptıklarınızı bilen Yüce Yaratıcı da sizin dünyada iken (neler yapar olduğunuzu size haber verecektir) o yapmış olduklarınıza göre sizi mükâfata ve cezaya uğratacaktır. Artık bu akibeti düşününüz!. Ne güzel bir teşvik ve ne müthiş bir tehdit!.

106. Ve diğer bir takımı da Allah Teâlâ’nın emri için tehir edilmişlerdir. Ya onları cezalandıracak veya onların tövbelerini kabul buyuracaktır. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

106. (Ve diğer bir takımı da) Medine ahalisinden ve bedevîlerden olup da nifaklarından dolayı değil, sadece tenbellikten ve rahata düşkünlükten dolayı Tebük seferinden geri kalan ve gelip de özür dilemede bulunmayan üçüncü bir kısım taife de (Allah Teâlâ’nın emri için) haklarında bildirilecek ilâhî hükmün gelmesini beklemekiçin (tehir edilmişlerdir) haklarında bir hükm verilmemiştir. Cenâb-ı Hak, (ya onları) o bulundukları hal üzere devam edince (cezalandıracak veya) niyetleri hâlis tövbeleri samimî olunca (onların tövbelerini kabul buyuracaktır) onları azaptan kurtaracaktır. Bütün bu olup olacakları Hak Teâlâ bilir (ve) şüphe yok ki, (Allah Teâlâ bilendir) bütün kullarının hallerini hakkiyle bilmektedir, onların tövbe edip etmiyeceklerini de bilmektedir. Ve Yüce Mâbud (hakîmdir) kullarının haklarında her ne yapar, her he hükmederse bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, Tebük seferinden geri kalan Keab İbni Mâlik, Miravetübnür Rebi ve Hilâl İbni Ümiyye adında üç kimse hakkında nâzil olmuştur. Bunun inmesi üzerine Rasûlü Ekrem, eshab-ı kiramını, hattâ bunların kendi ailelerini de kendileriyle görüşmekten men buyurmuştu, haklarında bir karar verilmemişti. Bunlar da pek zor durumda kalmışlardı, bu hal elli gün devam etti, ardından tövbelerinin kabulüne dair bir âyeti kerime nâzil oldu, bu zatların da tövbeleri kabul olundu.

107. Ve o kimseler ki, zarar vermek için ve küfr için ve mü’minlerin aralarını ayırmak için ve evvelce Allah Teâlâ ile ve Resûlü ile savaşa cür’et etmiş olanı beklemek için bir mescit edindiler ve yemin de edeceklerdir ki: Biz iyilikten başka bir şey kasdetmedik. Allah Teâlâ ise şahitlik eder ki, onlar şüphe yok yalancı kimselerdir.

107. Bu mübarek âyetler de müslümanların aralarını ayırmak, onlara zarar vermek için münafıkların din adına başka bir hileye baş vurmuş olduklarını teşhir etmektedir. Onların öyle kötü bir maksatla yaptırmış oldukları bir mescidde değil, sırf Hak rızası için yaptırılmış bir mabede devamın lüzumunu şöylece göstermektedir. (Ve o kimseler ki)Münafıklardan on iki şahıs ki, müslümanlara (zarar vermek için) Kuba mescidine devam eden mü’minlere zarar vermek için (ve küfr için) nifaklarını kuvvetlendirmek için, Rasûlü Ekrem’in aleyhinde bulunmak için (Ve mü’minlerin aralarını ayırmak için) Kuba mescidinde namaz kılan müslümanların arasına ayrılık düşürmek için (ve evvelce Allah Teâlâ İle ve Resûlu ile savaşa cür’et etmiş olanı beklemek için) yani: İslâm dinine düşmanlıkta bulunmuş, Rasûlullah’a rakip kesilmek istemiş olan fasık bir rahip olan Ebu Âmir’in gelip kendilerine imamlıkta bulunması için (bir mescit edindiler) ki: Buna”mescid-i dırar” denilmiştir. (Ve) Bu münafıklar, sonra da gelip yalan yere (yemin edeeklerdir ki, biz) bu mescidi yaptırmakla (iyilikten başka birşey kasdetmedik) bununla müslümanlara kolaylık göstermek istedik, Kuba mescidine veya mescid-i nebeviye gidemiyecek olan müslümanlar burada namaz kılsınlar diye bunu yaptırdık. (Allah Teâlâ şahitlik eder ki, onlar şüphe yok ki,) bu sözlerinde bu yeminlerinde (yalancı kimselerdir) onların maksatları başkadır, müslümanları parçalamaktır, müslümanların aleyhinde bir dârunnedve ve, bir nifak ocağı vücude getirmektir.

108. Onun içinde ebediyen namaz kılma. İlk günden beri takvâ üzere kurulmuş olan bir mescit, elbette onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır. Onun içinde öyle bir takım adamlar vardır ki, tertemiz olmayı severler. Allah Teâlâ da çok temizlenenleri sever.

108. Artık Habibim!. Sen (Onun) o Dırar mescidinin (içinde ebediyen namaz kılma) onu bir mabed tanıyarak içinde durma (ilk günden beri) vücude getirildiği ilk zamandan itibaren (takva üzere kurulmuş olan bir mescid) yani: Kuba mescidi veya Medine’i Münevveredeki mescid-i nebevi (elbette) muhakkak ki, veya and olsun ki, (onun içinde namaz kılmana daha lâyıktır.) öyle sonradan güzel bir niyetebağlı olmaksızın yapılan bir mescidde Yüce bir Peygamberin gidip durması, namaz kılması uygun değildir, (onun) O takva üzerine tesis edilmiş olan mâbedin, o Kuba mescidinin (içinde öyle bir takım adamlar) samimî müslümanlar (vardır ki, tertemiz olmayı severler) Allah’ın rızasına kavuşmak için günahlardan, verilmiş özelliklerden kaçınırlar, güzel ahlâk sahibi bulunurlar. Bunlar ensarı kiramdan seçkin bir cemaat demektir. (Allah Teâlâ’da çok temizlenenleri sever) yani: Maddî ve mânevî kusurlardan kendilerini muhafazaya çalışanları ilâhî rızasına nail buyurur. Ne büyük bir mükâfat!.

§ Malûm olduğu üzere Rasûlü Ekrem, Sallallahu Teâlâ Aleyhi Vessellem Efendimiz, hicret buyururken reblulevvelin ilk günlerinde idi ki, Medine’i Münevvereye pek yakın olan “Kuba” köyünde Beni Neccar’dan bir zatın hanesinde misafir olarak birkaç gün kalmıştı. Bu müddet içinde “Kuba mescidi”ni yaptıdı. Bu İslâm cemaati için ilk yapılan mübarek bir mescitdir. Daha sonra Kuba köyünde bulunan on iki münafık orada başka bir mescit yapmışlar. Bunlar görünürde müslümanlara bir kolaylık göstermek istemişlerdi. Fakat asıl maksatları müslüman cemaati arasına ayrılık sokmak, orada toplanıp müslümanların aleyhine çalışmaktı. Hattâ İslâm düşmanı Ebu Âmir adında bir rahip vardı ki, Huneyn gazvesinde yenilgiye uğrayan düşmanlar arasında bulunmuştu. Bu yenilgi üzerine Şam’a gitmiş, Kayser’den kuvvet alarak müslümanların üzerine gelip saldırmak hülyasında bulunmuştu. Bu İslâmiyet düşmanı da o münafıklara haber göndermiş, kendisini yaptırdıkları mescide İmam tayin etmelerini istemiş, onlar ile beraber müslümanların aleyhine çalışacağım bildirmişti. Fakat az sonra Şam tarafında gebermişti. Bu Dırar mescidini yapanlar! .Tebük seferine gitmek üzere hazırlanmış olan Hz. Peygamber’e müracaat ederek yaptırdıkları mescidde namazkılarak kendilerine dua etmesini -melanetlerini saklamak maksadiyle- rica etmişlerdir. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz de: Ben şimdi yolculuk üzere bulunuyorum, inşallah dönünce gelir namaz kılarım diye buyurmuştu. Vaktaki Tebük seferinden döndü, o münafıklar yine müracaat ederek mescidlerine gitmesini istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Rasûlü Ekrem’in o nifak maksadiyle yapılmış olan bir mescide gidip namaz kılmasına Allah tarafından müsaade verimemiş oldu. Sonra da bazı zatlar gönderilerek o mescit yıktırılıp yaktırılmıştır. Binaenaleyh bir mescidin makbul bir İslâm mâbedi olabilmesi için helâl bir mal ile sırf Allah rızası için inşa edilmiş olması icabeder.

109. O halde binasını Allah Teâlâ’dan bir korku ve bir rıza üzerine kurmuş olan kimse mi hayırlıdır, yoksa binasını yıkılmakta bulunan bir yar’ın kenarı üzerine kurup da onunla beraber cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah Teâlâ da zalimler olan bir kavmi hidayete erdirmez.

109. Bu mübarek âyetler yaptıkları hayır ve iyilikleri, güzel bir itikada, yüce bir maksada dayanarak yapmış olan kimseler ile onları münafıkca bir fikre, bir gayeye dayanarak yapan kimseler arasındaki farkı fevkalâde edebî, müte’sirli bir üslûp ile bildirmektedir. Ve münafıkların meydana getirdikleri şeylerin kendi yüreklerinde sürekli bir korku ve endişeye sebep olacağını ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (O halde) yani: Mescidi Dîran yapan münaıkların halleri bilindikten sonra artık (binasını) mescid adına yaptığı yapısını (Allah Teâlâ’dan bir korku ve bir rıza üzerine) her türlü günahlardan sakınarak Allah’ın rızasına kavuşma temennisi gibi mânevî bir esas üzerine (kurmuş olan kimse mi hayırlıdır) kendi hakkında ve insanlık hakkında faidelidir (yoksa binasını) mescidi Dırar gibi bir yapısını (yıkılmakta bulunan bir yar’ın kenarı üzerinekurup da) yani: Gösteriş maksadiyle, dünyevî bir menfaat hırsiyle, müslümanların arasına ayrılık sokmak arzusu ile yapıp da (onunla beraber) öyle bâtıl bir maksada, bir gayeye dayanan binasiyle birlikte (cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?) hayırlıdı. İşte şüphe yok ki, hayır ve saadet, öyle selâmet dairesinde yaşayan kimsede tecelli eder. Bilâkis zelilce bir şekilde cehennem ateşine düşüp giden bir şahısta ise hayır ve selâmet adına hiçbir şey tasavvur edilmez. İşte temiz itikatlı müslümanlar ile münafıklar arasındaki fark!. Evet… Münafıklar, zalim kimselerdir. Kendi kötü hareketleriyle hem kendi nefislerine, hem de diğer insanlara karşı zulm etmekte bulunmuşlardır. (Allah Teâlâ da zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez) Onları hayır ve saadete kavuşturmaz. Bilâkis onları cehennem vadilerinde ateşelere düşürmüş olur.

110. Onların kurmuş oldukları bina, onların gönüllerinde bir işkil olarak yok olmayacaktır. Meğer ki gönülleri parça parça olsun. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

110. (Onların) O mescidi Dırarı yapan münafıkların (kurmuş oldukları bina) münafıkca bir maksattan dolayı mescid adıyla meydana getirdikleri müessese (onların gönüllerinde bir işkil) bir şüphe, bir vesvese, bir şek ve töhmet (olarak yok olmayacaktır.) Onların o yapmış oldukları bina, yıkılsa da yıkılmasa da onları daima endişe içinde bırakacaktır. Kendi münafıkca hallerini Rasûlullah’ın bilmiş olduğunu, haklarında nasıl bir muamele yapılacağını düşünüp duracaklardır. (İsterse, gönülleri parça parça olsun) Kendilerinde düşünebilmek, anlayabilmek kabiliyeti kalmasın. Ancak onlar yaşadıkça korkular, düşünceler içinde kalacaklardır. (Ve Allah Teâlâ bilendir) Herşeyi tamamen bilir, onların o münafıkca halleri de Cenâb-ı Hak’ca bilinmektedir. Ve o Yüce yaratıcı (hikmetsahibidir) bütün emirleri, hükmleri, hikmet ve menfaata dayanmaktadır. O münafıklar hakkında gelecek olan ilâhî emir de bu hikmet cümlesindendir. Artık durumlarının sonunu düşünsünler!.

§ Bünyan: Yapı, bina, duvar demektir.

§ Sefa: Birşeyin kenan, ucu, bir tarafı mânâsınadır.

§ Cüruf: Uçurum, yar, altı boş, çukurlaşmış, yıkılmaya yüz tutmuş yer demektir.

§ Hâr: Harap olmuş, yıkılmış ve düşmek üzere olan şeydir.

§ Rîbe: Şek, şüphe, töhmet demektir. Reyb de şek, şüphe ve ihtiyaç mânâsınadır. “Reybelmenûn” da musibet demektir..

111. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Teâlâ yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da zikiredilmiş, hak olan bir ilâhî va’ddır. Ve sözünü Allah Teâlâ’dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır? Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur.

111. Bu âyeti kerime, hak yolunda yapılan savaşların sahiplerine ne kadar faydalı olacağını müjdelemekte ve mü’minleri din yolunda fedakârlığa şöylece teşvik buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ mü’minlerden) Cenâb-ı Hak’ka ve onun Peygamberine ve o Yüce Peygamberin tebliğ etiği şeylere imân edenlerden (nefislerini, ve mallarını, cennet muhakkak onların) o müminlerin (olması karşılığında satın almıştır) yani: Hak yolunda nefisleriyle, mallariyle fedakârlıkta bulunacak mü’minler için yarın ahiret âleminde cennetler ihsan buyurulacaktır. Onlar dünyadaki o amellerininkarşılığında böyle mükâfata kavuşacaklardır. Bilinmektedir ki: İnsanların da, diğer bütün mahlûkların da olanca varlığı Cenâb-ı Hak’kın lûtfunun eseridir. Hepsinede hakikaten sahip olan Allah Teâlâ’dır. Binaenaleyh hiç bir şeyi satın almaya muhtaç değildir. O böyle bir ihtiyaçtan uzaktır. Ancak böyle satın almak gibi tabirler, Cenâb-ı Hak’ka göre birer misâl getirme kabilindendir, o Kerem Sahibi Yaratıcının lûtfunun bir işaretidir. Kullarının hak yolundaki fedakârlıklarını Cenâb-ı Hak’kın büyük mükâfatlarla karşılaması, bir nevi alışveriş kabilinden gösterilmiş, kulların bu fedakârlıklarına lütfen büyük bir kıymet verilmiş oluyor. Evet… Mü’minler böyle bir iltifata lâyıktırlar. Çünki, onlar (Allah Teâlâ yolunda) İslâm dini uğrunda (savaşacaklar da) savaş meydanlarına atılacaklarda hem din düşmanlarını (öldürecekler) hem de o uğurda (öldürüleceklerdir) şehit düşeceklerdir. Hakkın Rızasını kazanmak için böyle fedakârlıklarda bulunacaklardır. (Onların) O mücahitlerin (öyle cennete konulmaları) hakkındaki Allah’ın vadi (Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da zikredilmiş) bu semavî kitaplarda tesbit edilmiş (hak olan bir ilâhî va’ddir) ki, mutlaka gerçekleşecektir. (Ve sözünü Allah Teâlâ’dan daha fazla yerine getirebilen kim vardır?.) Elbette hiçbir kimse Cenâb-ı Hak’tan fazla sözünü yerine getirmeye güç yetiremez. Hak Teâlâ herşeye tam anlamıyla kadirdir, kullarına lûtfen vâd ettiği şeye engel olabilecek hiçbir kuvvet bulunamaz. (Artık) Ey mü’minler!. Cenab’ı Hak ile (yapmış olduğunuz o alış verişten) nefsiniz ve mallarınız karşılığında cenneti satın almış olduğunuzdan (dolayı size müjdeler olsun) Siz bu ilâhî müjdeden dolayı sevinin, neşeleniniz. (ve işte bu) Böyle bir lütufa ulaşmak (en büyük bir kurtuluştur) bu, en muazzam bir nimettir, bir kurtuluş ve selâmettir. Ne mutlu bu müjdeye kavuşanlara. İşte hak yolunda yapılan samimî cihadın ebedî mükâfatı böyle pek büyüktür.

§ Rivayete göre Akabe gecesinde ensarı kiramdan yetmiş zat, Rasûlüllah ile beyatte bulunmuş yani: Onu tasdik ile kendisine bağlılık göstereceklerine dair söz vermişlerdi. Bunlardan “Abdullah İbni Revahe” namındaki zat “Ya Rasûlüllah!. Rabbin için ve kendi nefsin için dilediğini şart koş” demiş, Yüce Peygamber de “Rabbim için ibadet edip ona ortak koşmayınız, nefsim için de siz kendi nefsinizi, malınızı neden men eder iseniz beni de ondan men eyleyiniz” diye buyurmuş. Ensarı kiram da “biz böyle yaparsak bizim için ne vardır” diye sormuşlar, Rasûlü Ekrem de “cennet vardır” deyince O Seçkin Ensâr Bey atimiz, faideli oldu, bize kazanç temin etti, artık biz bunu asla bozmayın” demişler. Bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

112. Onlar tövbe edenlerdir, ibadette bulunanlardır, hamd edenlerdir, oruç tutanlardır, rukû’a, secdeye varanlardır, iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır ve Allah Teâlâ’nın sınırlarını koruyanlardır. İşte o müminleri müjdele.

112. Bu âyeti celîle cennet ile müjdelenmiş mü’minlerin pek yüksek olan dokuz vasfını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Onlar-) Nefisleri ve maları karşılığında cenneti satın almış olan samimî mü’minler (tövbe edenlerdir) küfr ve isyandan kaçınıp tevbe ve istiğfar edenlerdir. (İbadette bulunanlardır) Cenâb-ı Hak’ka tam bir samimiyetle ibadete devam eyleyenlerdir. (hamd edenlerdir) Hak Teâlâ’nın verdiği dünyevî uhrevî nimetlerden dolayı kalp ve lisan yönünden şükre çalışanlardır, tesbih ve tehmitte bulunanlardır. (Oruç tutanlardır) Farz ve nafile oruçlara devam edenlerdir, (rukû’a, secdeye varanlardır) namaz kılanlardır, Cenâb-ı Hak’ka son derece hürmet için, kulluk için rukû’a ve secdeye kapananlardır. iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır) Din bakımından güzel, istenen şeyleri halka tavsiye eden din yönündençirkin, ve yasak olan şeylerden halkı men etmeğe çalışanlardır. (Ve Allah Teâlâ’nın sınırlarını) inancına göre, ibadetlere, muamelelere dair olan İslâmî hükümleri (koruyanlardır) bu pek önemli dokuz özelliği taşıyanlar hakikaten cennete lâyık zatlardır. (İşte) Resûlüm!. Sen bu yüksek özellikleri taşıyan o (mü’minleri müjdele) artık onlar için ne büyük nimetler, mükâfatlar vardır, onlara müjdele.

§ Bilindiği üzere “seyahat” yolculuk, yer yüzünde bir müddet gezip yürümek demektir. Seyahatte bulunan kimseye “sâih” denir. Çoğulu: “Saihun” dur. Bu âyeti kerimedeki “saihun” dan maksat, çoğu müfessire göre oruç tutanlardır. Çünki oruç tutan bir zat, muvakkat bir zaman için yemekten, İçmekten, ailesiyle yakınlaşmaktan ayrılmış, ibadete devam etmiş olacağı cihetle bu haline “seyahat” kendisine “sâih” denilmiştir. Bir de güzelce oruç tutan bir zat, bu sebeple birçok bereketlere, tecellîlere kavuşmuş olabilir, mânevî bir makamdan diğer bir makama intikâl etmiş bulunabilir. İşte bu cihetle de oruca seyahat denilmiştir. Bununla beraber bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimedeki “saihun” dan maksat, cihad için veya dinî ilimleri öğrenmek için

113. Peygamber için ve imân edenler için uygun değildir ki, müşrikler hakkında af talebinde bulunsunlar. İsterse akrabaları olsunlar. Onların cehennem ehli oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra.

113. Bu mübarek âyetler, kâfirler ile öldüklerinden sonra da alâkadar olmanın câiz ve haklarında af talebinde bulunmanın meşrû olmadığını gösteriyor bu yasaklamanın İslâm dinine mahsus olmayıp İbrahim dininde de mevcut olduğuna işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Peygamber için ve imân edenler için uygun) sahih, doğru, Allah’ın hükmüne uygun (değildir ki, müşrikler hakkında) yani: Küfr ve şirk üzereölmüş olanlar veya küfr ve şirk üzere sebat edip duranlar hakkında (af talebinde bulunsunlar) çünkü bunların bu halde affa ulaşamayacakları Allah’ın bir hükmü gereğidir. (İsterse) O kâfirler, müşrikler o af talebinde bulunan kimsenin (akrabları olsunlar) kendilerinin anaları, babaları amcaları bulunsunlar. Bu affın böyle câiz olmaması (onların) o akrabadan olan dinsizlerin (cehennem ehli oldukları) yani küfr ve şirk üzere öldükleri (kendilerine belli olduktan sonra) artık af talebinde bulunmaya mahal kalmamış olur. Fakat bir mü’min zat, daha dünyada bulunup duran bir kâfirin imâna kavuşmak suretiyle Allah’ın affına ulaşmasını temenni edebilir. Nitekim bütün dinsizlerin imânı kabul edip de ahiret azabından kurtulmaları hakkında dua ederiz. Fakat herhangi bir şahsın kâfir olduğu halde affa kavuşması asla temenni edilemez. Çünki öyle dinsizlerin ilâhî affa kavuşamayacakları Allah tarafından kesin şekilde beyân buyurulmuştur.

§ Bir rivayete göre ashabı kiramdan bazıları şirk üzere ölmüş olan yakınları hakkında af talebinde bulunmuşlardı. Bunu müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuş, böyle bir af istemenin câiz ve fayda verici olmadığı bildirilmiştir.

114. İbrahim’in babası için af dilemesi ise ancak ona yapmış olduğu bir vadden dolayı idi. Ne zaman ki onun Allah için bir düşman olduğu kendisine belli oldu. Hemen ondan beri oldu. Şüphe yok ki, İbrahim elbette çok ah vah eden yumuşak tabiatlı bir zat idi.

114. (İbrahim’in babası) Âzer hakkında (af dilemesi ise) bu yasaklamaya aykırı değildir, babası hakkında İbrahim Aleyhisselâm’ın af talebinde bulunması (ancak ona) o babasına evvelce (yapmış olduğu bir vadden dolayı idi) yani: Hz. İbrahim, vaktiyle babasına demişti ki: Senin hakkında imân konusunda başarılı olman için elbette dua edip af talebindebulunacağım. Bu bir vâd idi veyahut İbrahim Aleyhisselâm’ın babası: Allah’ın dinini kabul edeceğine dair söz vermişti, böyle bir vadde bulunmuştu. İşte bundan dolayı Hz. İbrahim af isteğinde bulunmuştu. (Ne zaman ki onun) Babasının (Allah için bir düşman olduğu) küfr üzere ölmesiyle veya Cenab’ı Hak’kın vahyen bildirmesiyle (kendisine) İbrahim Aleyhisselâm’a (belli oldu) Hz. İbrahim de (hemen ondan beri oldu) hakkındaki af talebine son verdi, yoksa babasının küfr üzere öldüğünü bildiği halde onun için af isteğinde bulunmuş değildir. Belki, daha küfr üzere ölmeden onun imâna kavuşarak ilâhî affa ulaşmasını temenni etmiş bulunuyordu. (Şüphe yok ki. İbrahim) Aleyhisselâm (elbette çok ah vah eden) bir çok dua ve niyazda bulunan (yumuşak tabiatlı,) eza ve cefaya tahammül gösteren, yumuşaklıkla muameleye devam eden (bir. zat idî) işte onun bu ahlâkî fazileti idi ki, kendisini en sert tabiatlı olan babası hakkında af istemeye sevketmişti.

§ Bir rivayete göre Hz. Ali radiallahü Teâlâ anh, bir müslümanın müşrik olan ana ve babası hakkında af isteğinde bulunduğunu görmüş: “Sen müşrik oldukları halde onlar için af talebinde bulunur musun” diye buyurmuş. O da demiş ki: îbrahim Aleyhisselâm, anası, babası müşrik oldukları halde onlar için af isteğinde bulunmuş değil midir?. Hz. Ali, bu hadiseyi Rasûlü Ekreme arzetmiş, bunun üzerine bu âyeti celîle nâzil olmuştur.

115. Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça bildirmedikçe onları sapıklığa düşürecek değildir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeyi tamamiyle bilicidir.

115. Bu mübarek âyetler, müşrikler için af talebinde bulunmanın men edilmesi hakkındaki ilâhî emir gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı mü’minlerin sorumlu olmayacaklarını bildiriyor, ve öyle müşriklerdenalâkalarını kesecek olan mü’minlerin Allah’ın yardımına kavuşacakları için öyle müşriklerin yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmelerine sebep bulunmadığına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ bir topluluğu doğru yola ilettikten) onları İslâmiyet’e nail buyurduktan (sonra onlara sakınacakları şeyi açıkça) vahiy yoluyla (bildirmedikçe) yasak olan şeylerin nelerden ibaret bulunduğunu yeteri derece beyan buyurmadıkca (onları) o doğru yola erdirmiş olduğu kullarını bilahara yasaklanacak ve men edilecek şeyleri evvelce yapmış olduklarından dolayı (sapıklığa düşürecek) sapıklar hakkında yapacağı şeyi onların haklarında da yapacak (değildir) meselâ: Şarap içilmesi bilahara yasaklanmıştır. Bu yasaktan evvel onu içmiş olanlar bundan mes’ul olmayacaklardır. Elverir ki, bu yasaktan sonra içmesinler. İşte müşrikler hakkındaki af talebinde bulunmanın yasaklanmasına dâir hüküm gelmeden evvel yapılmış olan af isteklerinden dolayı da bunu yapan müslümanlara bir mes’uliyet gerekmeyecektir. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir.) Artık ey mü’minler!. Sizin için yapılması uygun olup olmayan şeyleri de bilir beyan buyurur. Bu açıklamadan evvel yapmış olduğunuz şeylerden dolayı sizi ilâhî rahmetinin bir eseri olarak sorumlu tutmaz.

116. Muhakkak ki; Allah Teâlâ, bütün göklerin ve yerin mülkü onundur. Diriltir de, öldürür de. Ve sizin için ondan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

116. (Muhakkak ki. Allah Teâlâ) Öyle bir kâinatın Yaratıcısıdır ki, (bütün göklerin ve yerin mülkü) bir ortak ve benzeri olmaksızın tamamen (onundur) o Yüce Mâbudundur. Bütün varlıklar onun mülkü, hâkimiyeti altında bulunmaktadır. O Ezelî Yaratıcı (diriltir de öldürür de) dilediği kulunu imân ile yaşatır, imân ile öldürür ve dilediği diğer bir kulunu da küfr üzere yaşatır, küfr üzere öldürür. Onunilâhî fiillerine kimsenin itiraza selahiyeti yoktur, (ve) Ey insanlar!, (sizin için ondan başka ne) Hakikî, dâimî (bir dost) bir dost, bir koruyucu (vardır) ki, sizi koruyabilsin. (ne de) ondan başka hakikî bir halde (bir yardımcı) bir muavin vardır ki, sizi ilâhî azaptan kurtarabilsin. Artık bir kısım müşriklerin yardımlarından vesaireden mahrum kalacağınızı düşünmenize mahal yoktur.

§ Rivayete göre bu af talebinde bulunmanın yasaklanması hakkındaki âyet nâzil olunca bir kısım mü’minler vaktiyle yapmış oldukları af talebinden mes’ul olacaklarını düşünerek korkmuşlardı. Bazı mü’minler de müşrik olan yakınlarından alâkalarını büsbütün kesince onların yardımlarından mahrum kalacaklarını düşünmeğe başlamışlardı. Bunun üzerine bu iki âyeti celîle nâzil olmuş, onlara teselli vermiştir.

117. Andolsun ki. Allah Teâlâ, Peygambere ve o güçlük zamanında ona tâbi olan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti. Onlardan bir gurubun kalpleri az kalsın eğilecek bir hâle geldikten sonra tövbelerini kabul buyurdu. Şüphe yok ki, onların hakkında o, çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.

117. Bu mübarek âyetler, pek meşakkatli olan Tebük gazvesi sebebiyle meydana gelen ve terki daha uygun bulunan bazı hâdiselerden dolayı Rasûlü Ekrem ile eshabı kiramının ilâhî affa uğramış olduklarını ve kısacası savaştan geri kalıp da bilahara pişmanlık gösteren üç zatın da tövbelerinin kabul buyurulmuş olduğunu şöylece kendilerine müjdelemektedir. (Andolsun ki) muhakkak ilâhî bir lutuftur ki (Allah Teâlâ Peygambere) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (ve o güçlük saatinde) o Tebük seferi esnasındaki nakil vasıtalarının, gıda maddelerinin vesairenin noksanlığından dolayı pek meşakkatli olan bir sefer esnasındaki o vakte “saati usr” denilmiştir. (Ona) O Yüce Peygamber’e (tâbiolan muhacirler ile ensâra tövbe nasib etti.) Yani: Rasûlü Ekrem Hazretleri Tebük gazvesi sırasında bir takım münafıkların savaştan geri kalmalarına izin vermiştir. Bu “terki evlâ, zelle = en uygun olanı terketme ve sürçme” kabilinden bir müsaade idi. İşte bundan dolayı Yüce Peygamber af edilmiş, mes’ul tutulmamıştır. Ashab-ı Kiram’a gelince onlar da bu gazveyi ağır görmüş, başlangıçta bundan korkmuş iseler de sonra fikir değiştirerek savaşa atılmış olduklarından dolayı için bu hal onlar için bir tövbe mesabesinde bulunmuştur. Maamafih onların vaktiyle yapmış oldukları bazı kusurlar olabilirdi. Sonra bu ağır gazaya koşmuşlar, ağır sıkıntılara katlanmış olduklarından dolayı bu onlar için bir tövbe makamında olarak önceki kusurlarının affına, sevap kazanmalarına vesile olmuştur. Hattâ (onlardan bir zümrenin) Ebu Lübâbe ve arkadaşları gibi bazı zatların (kalpleri az kalsın eğilecek bir hale geldikten sonra) yani: O meşakkatli vaziyetten dolayı cihada katılmaktan geri kalmak gibi kalbî eğilimlerde bulunduklarında, sonra yine sabr ve sebat ederek Rasûlü Ekrem’den ayrılmamaları sebebiyle (tövbelerini) Cenâb-ı Hak (kabul buyurdu) onları mükâfatlara ulaştırdı. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ (onların) o mü’min kullarının (hakkında o) Kerem Sahibi Yaratıcı (çok esirgeyicidir) çok şefkat ve lûtuf sahibidir ve (çok merhametlidir) af ve rahmeti pek fazladır. Onlara nice ihsanlarda bulunur. Tövbelerinin kabulü de bu cümledendir.

118. Ve üç kişiye de ki: Geri bırakılmışlardı, hattâ yeryüzü genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti. Kalpleri kendilerine darlaşmıştı ve Allah Teâlâ’ya sığınmadan başka ondan sığınacak bir şey bulunmadığını anladılar. Sonra onlara tövbekâr olmaları için tövbe nasip buyurdu. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ’dır, tövbeleri en çok kabul eden, çok merhametli olan ancak, o’dur.

118. (Ve üç kişiye de) Cenâb-ı Hak tövbe nasip buyurdu (ki, gerî bırakılmışlardı.) vaktiyle mâzeretleri ne kabul ve ne de reddedilmeyip haklarında ilâhî bir emrin ortaya çıkmasına kadar beklenilmişti. Bunlar da Tebük gazvesinden geri kalmış olan Şair Kab İbni Eşref, Hilâl İbni Ümeyye ve miraret Übnür Rebi adındaki zatlar idi. (Hattâ yeryüzü) Olanca (genişliğiyle beraber onların üzerine dar gelmişti) o kadar ruhen bir sıkıntıya, bir üzüntüye düşmüşlerdi. Cihatdan geri kaldıkları ve henüz affa kavuşmadıkları için bir korku ve keder içinde yaşıyorlardı. (kalpleri kendilerine darlaşmıştı) Neşeden, güvenden mahrum kalmışlardı. Tövbelerinin kabulü geriye kalmış olduğudan dolayı heyecan içinde yaşıyorlardı, (ve Allah Teâlâ’ya sığınmadan başka) Ona iltica ederek af talebinde bulunmadan gayrı (ondan) o Yüce Yaratıcının azap ve cezasından kaçıp (sığınacak) iltica edecek (birşey bulunmadığını anladılar) o Kerem Sahibi Mâbud’un cezasından kurtulmak için yine onun lûtf ve keremine sığınmaktan başka çare bulunamayacağına kanaat getirdiler. (Sonra) O Kerem Sahibi Yaratıcı da (onlara tövbekâr olmaları için tövbe nasip buyurdu) onları tövbeye muvaffak kıldı. Bu tövbelerinin kabulü elli gün sonra kendilerine müjdelendi. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ’dır) Tevbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olan. Evet… (tövbeleri en çok kabul eden) isterse günahlar pek çok olsun, ve (en çok merhametli olan) kullarını birçok atlara lütuflara kavuşturan (ancak o’dur) o lûtf ve yardımı sonsuz olan Yüce Mâbud’tur. Artık daima onun ilahlık dergâhına sığınarak aflar, yardımlar niyâz etmeliyiz. Bu mübarek âyetler bizleri tevbe edip af dilemeye sevk etmektedir.

119. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’dan korkunuz ve doğrular ile beraber olunuz.

119. Bu mübarek âyetler, mü’minleri Allah Teâlâ’dan korkmaya, salih zatlar ile aynı halüzere olmaya dâvet ediyor. Gerek Medine ahalisi için ve gerek etrafındaki aşiretler için Rasûlü Ekrem’den ayrılmanın kendi nefislerini korumak için o Yüce Peygamber’in yolunu takip etmemenin, onunla beraber cihada çıkmamanın uygun olamayacağını ihtarda bulunuyor, ve Allah yolunda uğrayacakları sıkıntıların mükâfatını göreceklerini kendilerine müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Siz günahları: Peygamberimize muhâlefeti terketmek suretiyle (Allah Teâlâ’dan korkunuz) bütün yapacağınız ve terkedeceğiniz şeyler hususunda Allah’ın hükmüne aykırı hareketlerden sakınırız, Rasûlullah’ın davetine icabet ederek onunla beraber gazaya çıkılması da bir takva gereğidir. Bunun aksine hareket ise takvadan mahrumiyet demektir. Ve ey mü’minler!. Siz (doğrular ile beraber olunuz) yapmış olduğunuz yeminlerde, sözlerde veya Allah’ın dininde söz, fiil ve kalp yönünden doğru olan Rasûlü Ekrem ile ve onun seçkin ashab-ı kiramı ile beraber olunuz, onlara muhalefette bulunmayınız. “İnsana sadakat yakışır, görse de ikrah” “Yardımcısıdır doğruların Hz. Allah”

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyete göre bu âyeti kerime, kitap ehli arasından İslâmiyet’i kabul edenlere hitab etmektedir. Buyumlmuş oluyor ki: Ey Kitap Ehli!. Siz de muhterem muhacirler ile, ensarı kiram ile berber olunuz, doğruluk vesair ahlâkî güzellikler hususunda onlar ile aynı yolda bulununuz. Selâmet ve saadetiniz bununla mümkündür.

120. Ne Medine halkı için ve ne de onların civarında bulunan Bedevîler için doğru olmaz ki. Allah Teâlâ’nın Resulünden geri kalsınlar ve onun kendi nefisinde ne yaptığına bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler. Çünki onlara Allah yolunda ne bir susuzluk ve ne bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkie ayak basmazlar ki ve ne de bir düşmana kaşı birmuvaffakiyete nail olmuş olmazlar ki, ancak onun karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, iyilik yapanların mükâfatını zâyetmez.

120. (Ne) Bir hicret yurdu olan mübârek (Medine ahalisi için ve ne de onların civarında) Medine’i Münevvere’nin bütün nahiyelerinde (bulunan bedevîler için) Müzeyne, Cüheyne, Eşca ve Gıfar gibi kabileler için (sahih) doğru (olmaz ki. Allah Teâlâ’nın resulünden geri kalsınlar) onun emrine muhalefet etsinler, onunla beraber cihada çıkmaktan kaçınsınlar. (Ve onun) O Yüce Peygamber’in (kendi nefsinde ne yaptığına) nasıl cihadı seçmiş olduğuna (bakmayıp da kendi nefislerine rağbet göstersinler) kendi şahıslarını korumak için o Yüce Peygamber’in izinden ayrılsınlar, onun tercih buyurmuş olduğu cihadı kendileri tercih etmesinler. Bu nasıl doğru olabilir?. (Çünki onlara Allah yolunda ne) az (bir susuzluk ve ne de bir yorgunluk ve ne de bir açlık isabet etmez ki) mutlaka onun mükafâtını görürler. (Ve ne de kâfirleri kızdıracak bir mevkle ayak basmazlar ki) öyle bir yeri piyade ve süvari olarak işğâl etmiş olmazlar ki (ve ne de bir düşmana karşı bir muvaffakiyete) onları öldürmek, esir almak, yerlerini feth eylemek gibi bir gaîibiyete (nâil olmazlar ki, illâ onun) bu beyân olunan muamelelerden, başarılardan herbirinin (karşılığında kendileri için bir salih amel yazılmış olur.) Onların bu yüzden sevaplara, mükâfatlara kavuşmuş olmaları, Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Mabudumuzun ilâhî bir va’di gereğidir, mutlaka gerçekleşecektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenlerin) Hak yolunda beden ve mal yönünden fedakârlıkta bulunanların (mükâfatını zâyetmez) onları herhalde nice sevaplara, nimetlere kavuşturacaktır. İşte hak yolunda cihada iştirâk de bir ihsandır. Bunun da pek çok mükâfatı vardır. Artık bu hususta mazeretsiz Rasûlullah’tan ayrılmak nasıl uygun olabilir?.

121. Ve onlar ne küçük ve ne de büyük bir nafaka sarfetmezler ki ve bir vadiyi dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için yazılır. Tâki, yaptıklarından daha güzeli ile Allah Teâlâ onları mükâfata kavuştursun.

121. Bu mübarek âyetler, müslümanların hak yolunda yapacakları harcamalardan ve seferlerden dolayı büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdeliyor. Ve müslümanlardan bir grubun dinî ilimleri tahsil ile kendi kavimlerini irşat etmeye ve aydınlatmaya dinî hükmlere muhalefetten men etmeye ve sakındırmaya çalışmaları lüzumunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Onlar, o mücahit müslümanlar (ne küçük) isterse bir tutam ot olsun (ve ne de büyük) Hz. Osman’ın dağıtmış olduğu gibi pek büyük bir servet olsun (bir nafaka) İslâm ordusu için vesair muhtaç olanların geçimleri için birşey (sarfetmezler ki) ancak onların amel defterlerine yazılır (ve) onlar (bir vadiyi) hak yolunda herhangi bir yere gidip (dolaşmış olmazlar ki, illâ onlar için) amel defterlerine sevap (yazılır) onların bu infaklan, bu hareketleri tesbit edilir (tâki, yaptıklarından daha güzeli ile) daha üstünü ve daha fazlasiyle (Allah Teâlâ onları) o infakta, seferde bulunanları (mükâfata kavuştursun) onlara birçok sevaplar nimetler ihsan eylesin.

§ Bu âyeti celîle, hak yolundaki cihadın ve infakın fazilet ve ehemmiyetine bir delildir. Nitekim bir hadisi şerifte de:

Bir müslüman, bir gazada bulunacak dindaşının nafakasını, nakliye vasıtasını temin etmek gibi bir şekilde ona yardımda bulunmuş olsa kendisi de bilfiil gazada bulunmuş gibi sevaba kavuşur.

Diğer bir hadisi şerifte de şöyledir:

Allah yolunda bir günlük nöbet beklemek, düşmanın gelmesi muhtemel bir yolu muhafazaya çalışmak, dünyadan da ve dünyada bulunan şeylerden de hayırlıdır. Artık İslâm mücahitlerinin halleri ne kadar gıptaya, takdire lâyık bulunmuş olduğu pek güzel anlaşılmış olmuyor mu?.

§ Vâdi, asıl lûgatte, dere, iki dağ arası, su kanalı demektir. Çoğulu “Evdiye” dir. Mutlak anlamda yeryüzüne, ve tarz ve uslûba da vâdi denilmektedir.

122. Ve maamafih bütün mü’minlerin birden toplanıp sefere çıkmaları doğru değildir. Onların herbir fırkasından bir grup din de geniş bilgi elde etmeye çalışmalı ve kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler. Umulur ki, onlar sakınırlar.

122. İslâmyet’te cihad ve İlim tahsili, birer mühim vazifedir. (Maamafih bütün mü’minlerin birden toplanıp) cihad için veya İlim tahsili için (sefere çıkmaları doğru değildir) bu doğru ve yerinde bir hareket olamaz. Nasıl ki, hepsinin de oturarak lâzım gelen cihada ve İlim tahsiline gitmemeleri de câiz değilse bu da öğledir. Özellikle (onların) İslâm cemiyetlerinin (her bir fırkasından) her taifesiden (bir grup dinde geniş bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bu uğurda İlim merkezlerine girerek yeteri derecede lüzulu ilimleri tahsile gayret etmelidir. (Ve) Bu zatlar, tahsillerini tamamlayarak (kavimlerine dönünce de onları ikaz etmelidirler) kendi dindaşlarına dinî hükmleri bildirerek onlara muhalefetin nekadar sorumluluk gerektireceğini söylemelidirler, böyle bir muhalefetin ne gibi azaplarasebebiyet vereceğini bildirerek o dindaşlarını korkutmalıdırlar, onların haklarında böyle iyilik sever olmalıdırlar. (Umulur ki, onlar) O cemaat böyle elde edecekleri dinî bilgiler sayesinde dînen yasak, ahlâken kötü olan şeylerden (sakınırlar) kendilerini mes’ûliyetten kurtarırlar, temiz, takdire lâyık bir sosyal kurul örneği olurlar. Bu âyeti celîle gösteriyor ki: Bir İslâm toplumu için gerekli olan başlıca iki vazife vardır. Biri cihad, diğeri de İlim tahsili, İslâm varlığını korumak için bunlara kesin ihtiyaç vardır. Bir düşmana karşı müslümanlardan bir kısmının savaşa katılması, bir farzı kifayedir. Artık diğer kısımlarının da bu savaşa katılmaları mutlaka lâzım gelmez. Zaten katılmaları da menfaata uygun olmaz. Fakat düşmana karşı koyulabilmesi için bütün müslümanların harbe katılmasına lüzum görüldüğü takdirde harbe katılabilecek güce sahip olan her müslümanın buna iştirâk etmesi icabeder ki, o zaman cihad, umuma yönelik bir farz olmuş olur. Hepsinin de savaşa katılması lâzım gelir. Buna “Nefirlam” denir. Fakat böyle bir harekete çok kere lüzum görülmez, bu halde yurdun diğer ihtiyaçları başıboş bir halde kalmış olur ki, bu uygun değildir. İlim tahsiline gelince: Bir İslâm ülkesinin muhtaç olduğu şeylerin başında dinî bilgiler gelir, İslâm dinine göre her müslümanın dinî vazifelerini yerine getirebilecek derecede bilgi sahibi olması bir farzdır. Nitekim bir hadisi şerifte:

Her erkek ve kadın müslüman için İlim talebinde bulunmak bir farzdır. Her müslüman, namazına, orucuna, aile hayatına vesaireye ait dinî vazifelerini öğrenmelidir. Fakat dinî bilgiler pek fazladır, her müslüman bunlarıayrıntılı olarak tahsil edip bilemez. Bunları bilmek bir ihtisas meselesidir. Binaenaleyh bunları İslâm cemiyetleri arasından birer grubun güzelce tahsil etmesi lâzımdır. Bu da bir farzı kifayedir. Hepsi de bunu terkederse Allah katında mes’ul olurlar. Artık böyle bir ihtisas sahibi olan zatlar, öyle maddî, geçici bir mevki, bir nimet sahibi olmak için değil, sırf Allah rızası için dindaşlarını irşada çalışmalıdırlar, onlara lâzım gelen bilgiyi vermelidirler, dinî hükmlere muhalefet edenleri ilâhî azab ile korkutmalıdırlar, onları uyandırmaya gayret etmelidirler. Bu onların bir vazifesidir. Bu zatların böyle verdikleri öğütlere riâyet etmek de cemiyetin üzerine düşen bir vazifedir. Öyle iyilik sever öğütleri, uyanları takdir ödememek ise, bir nankörlük, bir kadir bilmezlik alâmetidir. Velhâsıl: Bir gurubun dinî ilimleri tahsil ederek geniş bilgi sahibi olması, büyük bir vazifedir.

Nitekim bir hadisi şerifte:

Cenâb-ı Hak, bir kulunun hayra kavuşmasını dilerse onu dinde malûmat sahibi eder ve ona doğru yola gitmeyi ilham buyurur.

§ Fıkıh, lûgatte bilmek, anlamak, herşeyin mahiyetine vâkıf olmak suretiyle güzelce anlamaktır. Istılahta: Fıkıh, bir kimsenin amel yönüyle lehine ve aleyhine olan şer’i hükmleri ayrıntılı delilleriyle beraber bir meleke halinde bilmesi demektir. İmamı Âzam Hazretleri de fıkıhı şöyle tarif etmiştir: Fıkıh, insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir. “Bu tarife göre fıkıh ilmi, hem ibadetleri, pratiğe ait hususları ve hem de inanç ve ahlâka ait meseleleri içine almaktadır. İşte bu meseleleri bilmek, bir fekahattir. Böyle bir bilgi sahibi olmayaçalışmak da “tefekkuh” demektir. Bu mes’eleler! bilen bir zâta da “fakıh” denir ki çoğulu: fukahâdır.

123. Ey imân edenler! Kâfirlerden yakınınızda bulunanlar ile savaşın ve onlar sizde bir şiddet bulsunlar ve biliniz ki. Allah Teâlâ sakınanlarla beraberdir.

123. Bu mübarek âyetler, cihad hususunda müslümanların hareket prensiplerini tâyin ve düşmanlara karşı bir kuvvet ve güç gösterilmesi lüzumuna tenbih buyuruyor. Dinsizlerin başkalarını da dinden mahrum bırakmak için inen sûreler ile alay ettiklerini bildiriyor. Fakat bu sürelerin inişinin mü’minlerin imânını, o dinsizlerin de küfrlerini arttırmaya sebep olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslümanlar!. Ey seçkin sahabiler!, (kâfirlerden civarmızda) Yurdunuzun çevresinde, en yakın yerlerinde (bulunanlar ile savaşın) evvelâ onlara karşı savaşa atılınız. Bunlardan maksat, ya Medine’i Münevvere havalisinde bulunan Beni Kureyze, Beni Nadir Yahudi’leridir, Veya Hayber ahalisür. Veya Bağdat vesaireye göre Medine’i Münevvereye yakın bulunan Şam’daki Rumlardır. Bu ülkelerdeki fırsat bekleyen düşmanlar dururken onları bırakıp uzaktaki düşmanlar ile savaşta bulunmak idare ve siyaset bakımından uygun değildir. Bunun içindir ki, müslümanlar, evvelâ kendi ülkelerine yakın bulunan düşmanları ile savaşmakla emrolunmuşlardır. Bir kere bütün düşmanlara karşı birden hareket etmek zordur, en yakın düşmanlar ile harbe başlamak ise kolaydır, âlet ve edavat vesaire itibariyle de daha az zahmetlidir. Ve ihtiyata da daha uygundur. Bununla beraber bunda bir dinî lûtuf da vardır. Müslümaların cihaddan asıl maksadlara insanlığı dine, saadete kavuşturmaktır. Bu halde müslümanlar, kendilerine daha yakın komşu durumunda bulunan kimselerin dîne, saadetekavuşmaları İçin çalışmayı, başkaları için çalışmaya tercih etmiş olacaklardır ki, bu da komşuluk adına bir iyilikten, hayrı tavsiye etmekten başka birşey değildir, (ve) Ey Müslümanlar!. (Onlar) O düşmanlarınız (sizde bir şiddet) bir kuvvet, bir sabır ve dayanıklılık (bulsunlar) bu hal onların fikir değiştirmelerine sebep olur, İslâmiyet’e karşı koyamayacaklarını anlayarak dostluğa eğilim gösterirler, belki de İslâmiyeti kabul ederek selâmet-eererler. (Ve biliniz ki. Allah- Teâlâ sakınanlar ile beraberdir) yani: Herhangi bir cemaat Allah’tan korkar, ilâhî dine sarılır, onun hükmlerine uyarsa Cenâb-ı Hak’kın yardımına zafer ve lûtfuna kavuşur. Binaenaleyh ey müslümanlar!. Siz de o yolda hareket edeceğinizden dolayı Allah’ın lûtfuna mazhar olacaksınızdır. Ne büyük bir müjde. Nitekim bu hakikat tecelli etmiş, İslâm orduları az bir zaman zarfında doğu ve batıda nice bölgelere hâkim olmuşlardır.

124. Ve ne zaman bir sûre indirilmiş olunca onlardan kimi der ki: Bu hanginizin imânını arttırdı? Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir, artık onlara imânı arttırmıştır ve onlar sevinirler.

124. (Ve ne zaman) Rasûlü Ekrem’e Allah tarafından (bir sûre indirilmiş olsa) Kur’an’ı Kerim’in bir kısım âyetleri nâzil olsa (onlardan) o münafıklardan (kimi) kardeşlerine veya mü’minlere (der ki: Bu) sûrenin inişi (hanginizin imânını arttırdı?.) tasdikini fazlalaştırdı, kanaatine bir fazlalık verdi. Bu münafıklar, böyle düşünsünler!. (Fakat o kimseler ki, imân etmişlerdir) İslâmiyetin yüceliğini anlayıp onu kabul eylemişlerdir, (artık) O sürelerin böyle azar azar inişi (onlara imânı arttırmıştır) onların kalplerinde kesin bir ilmin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Onların bir kısım hakikatleri öğrenmelerini temin etmiştir, (ve onlar) O sürelerin böyle inişi ile (sevinirler) bunlardaki dinî ve dünyevîmenfaatleri anlar, bilgileri artar, sevinç içinde kalırlar.

125. Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara gelince o sûrenin nüzûlü onların küfrlerine küfr katıp arttırmıştır ve onlar kâfirler oldukları halde ölüp gitmişlerdir.

125. (Fakat kalplerinde bir hastalık olanlara) Kendisinde şüphe ve münafıklık gibi, kötü inanç gibi mânevî bir hastalık bulunanlara (gelince) o sûrenin inişi (onların küfrlerine küfr katıp arttırmıştır.) yani: Onlar mânevî bir pislik olan öyle kötü kanaatler!, alaycı hareketleri yüzünden daha kâfirce bir vaziyete düşmüşlerdir. (Ve onlar, kâfir oldukları halde) Cenab’ı Hak’kın indirdiği âyetleri inkâr ederek (ölüp gitmişlerdir.) yani: Onların artık imâna ulaşmayı? küfr ve nifak üzere ölüp gidecekleri kesinleşmiştir. Bu onların öyle kötü hareketlerinin bir neticesidir.

§ Rics, Necaset, kötü koku, çirkin iş, maddî ve mânevî pislik, azap ve ıstırap mânâsında kullanılmaktadır. Küfre de mânevî bir pislikten ibaret olduğu için “rics” denimiştir. Maddî bir pislik su ile temizlenebilir, mânevî bir pislik ise temizlenemez. Binaenaleyh mânevî bir pislik olan küfr, maddî bir pislikten daha kötüdür, daha ziyade kaçınılması lâzımdır. Çünki mânevî bir pislik sahibini ebedî selâmetten mahrum bırakır.

126. Ya görmüyorlar mı ki, onlar her yıl mutlaka bir defa veya iki defa bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar da sonra tövbe etmiyorlar. Ve onlar düşünüp ibret de almıyorlar.

126. Bu mübarek âyetler, bir takım dinsizlerin vakit vakit uğradıkları musibetlerden ders almadıklarını bildiriyor. Onların ilâhî dine ait hükümlere karşı alaycı bir vaziyet almak alçaklığında bulunduklarını haber veriyor, İnsanlık hakkında pek iyilik sever olan Yüce Peygamber’in üstün özelliklerini beyan buyuruyor. O Yüce Peygamberin inklıarcılarakarşı ne şekilde hareket edeceğini, Cenâb-ı Hak’ka dayanarak kulluk lisanını Allah’ın zikri ile nasıl süsleyeceğini gösteriyor ve O Yüce Resûl’u teselli ediyor. Şöyle ki: (Ya) O münafıklar, o inkarcılar (görmüyorlar mı) hiç bakıp da düşünmüyorlar mı (ki, onlar her yıl mutlaka bir veya iki defa) yani çeşitli defalar (bir fitneye, bir belâya tutuluyorlar) hastalıklara, yoksulluklara uğruyorlar, savaşlarda bulunmaya mecbur kalıyorlar, çeşit çeşit sıkıntılara mâruz kalıyorlar (da sonra) yine münaf ırklarından, sözlerini bozmuş olduklarından dolayı (tövbe etmiyorlar) kusurlarını bilip Cenâb-ı Hak’kın af ve lûtfuna sığınınıyorlar. (Ve onlara düşünüp ibretde almıyorlar) Başlarına gelen belaların neden ileri geldiğini anlamıyorlar, kendilerine verilen o öğütlerin ne kadar uyulmaya lâyık bulunduğunu düşünmüyorlar, münafıklarını terke, hareketlerini düzeltmeye çalışmıyorlar. Yüce Peygamber’in ilâhî desteğe kavuştuğunu ve ona hizmetin faidelerini hiç düşünmüyorlar.

127. Ve her ne zaman bir sûre indirilse bazıları bazılarına bakıverirler, sizi bir kimse görüyor mu diye endişede bulunurlar. Sonra da savuşup giderler. Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir. Çünki onlar öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar.

127. (Ve her ne zaman) Münafıkların kötü hareketlerini bildiren (bir sûre indirilse) Rasûlü Ekrem’e vahiy yoluyla bildirilse o münafıkların (bazıları bazılarına bakıverirler.) gözleriyle alaycı bir şekilde birbirine bakarak o sûrenin beyanlarını kalben inkâra cür’et gösterirler. Yahut o sûreyi celîleye karşı bir hiddete, bir kızgınlığa tutulurlar, (sizi bir kimse görüyor mu? Diye endişede bulunurlar) yani: Bu sürelerin açıklamalarını duymamak için meclisi terkedecek olsanız, sizi mü’minlerden bir kimse görecek midir?. Eğer görmeyecek ise hemen meclisi terkediniz, aleyhinizdeki sözleri dinlemeyiniz ve eğer görecekler ise bir yerdeoturup kalınız, münafıklığınızı onlara sezdirmeyiniz. (sonra da savuşup giderler) O aleyhlerindeki âyetlerin okunduğu meclisi terkederek münafıklıklarında sebat edip dururlar. (Allah Teâlâ onların kalplerini çevirmiştir.) Onlar öyle hakkı kabulden kaçınarak peygamber meclisinden ayrılmak istedikleri için Cenab’ı Hak da onların kalplerini imândan, hidayet nurundan mahrum bırakmıştır. Veyahut mahrum bıraksın. (Çünki onlar) O münafıklar (öyle bir kavimdirler ki, güzelce anlayamazlar) onlar kötü düşünceleri, hakkı düşünmekten mahrum olmaları sebebiledir ki, öyle imândan, hidayetten mahrum kalmışlardır. Bu mahrumiyet, onların o münafıkca ve inkârcı şekildeki hareketlerinin bir cezasıdır.

128. And olsun, size kendi cinsinizden bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız onun üzerine pek güç gelir, üzerinize çok düşkündür. Mü’minler hakkında pek şefkatli ve pek merhametlidir.

128. (And olsun) Ey Arap kavmi veya ey diğer insanlar!. (Size kendi cinsinizden) Meleklerden değil, sizin gibi insan olan ve pek seçkin, pek büyük bir şeref ve fazîlete sahip bulunan (bir Peygamber geldi ki) o Hz. Muhammed Aleyhisselât-ü Vesselâm’dır. Hz. İbrahim’in, neslinden en seçkin bir kabile arasından muhterem bir aileye mensuptur. Onun hayatındaki temizlik, yücelik herkesçe bilinmektedir. Ve o Yüce Resûl, en yüksek ahlâk ile vasıflanmıştır, özellikle o öyle merhametli bir Peygamberdir (ki, sizin sıkıntıya uğramanız) fena şeyleri yaparak sapıklık içinde kalmanız, hidayetten mahrum bulunmanız (onun üzerine pek güç gelir) sizin o kötü hallerinizden dolayı şiddetli bir üzüntü duyar, hâlinize acır, o kadar şefkatli bir durumda bulunur. Evet… O mübarek Peygamber (üzerinize çok düşkündür.) hidayete ermenizi pek fazla ister sizlerin iyihal sahibi olmanızı pek çok arzu eder. Evet… İnsanlık hakkında sırf rahmet olan o Yüce Peygamber (müminler hakkında) rahmet ve merhamet itibariyle (pek şefkatlidir (ve) günahkâr olan mü’minler hakkında da, (pek merhametlidir) onların tövbe ederek Allah’ın affına uğramalarını çok arzu buyurur. Evet… Yüce Peygamberimiz, en yüksek ahlâkî olgunluklara sahiptir. Bütün insanlık hakkında iyilik severdir ki, ister ki, hepsi de İman şerefine kavuşarak selâmet ve saadete ersinler. Cenâb-ı Hak da o muhterem Resûlünü, kendi yüce varlığına ait olan “reûf ve rahîm” isimleriyle vasıflandırmıştır. Başka hiçbir yüce Peygamber böyle iki ilâhî isimle vasıflanmamıştır. Bu da mübârek Peygamberimize ait bir ayrıcalıktır. Ve Cenab’ı Hak, o seçkin Peygamberimize şu mânâ da hitâbederek onu teselli etmektedir.

129. Eğer yüz çevirirlerse artık de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir. Ondan başka mabut yoktur. Ben ancak ona dayandım ve o pek büyük olan arşın sahibidir.

129. Yüce Resûlüm!. Sen Peygamberlik vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun (Eğer) kendilerine İslâm dininin hükümlerini tebliğ etmiş olduğunu bir takım kimseler onları kabul etmeyip de (yüz çevirirlerse) imândan kaçınırlarsa (artık) sen üzülme, üzerine düşen vazifeyi tam bir lûtf ve merhametle yerine getirmiş bulunuyorsun, o inkârcılara de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir) size bir ihtiyacım yoktur. Bana O Kerem Sahibi Yaratıcı, yardım eder, beni muvaffakiyetlere kavuşturur. (ondan başka mâbud yoktur) Ondan başka ibadet ve itaate lâyık, onun hükümlerini redde kaadir, onun iradesine, kudretine muhalif hareketlere güç yetirebilen bir kimse bulunamaz. (Ben ancak ona) O azamet ve kudret sahibi olan, ortak ve benzerden uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısına (tevekkül ettim) bütün vazifelerimde başarımı ondan bekledim.Bütün başarıları ondan beklerim, ondan başka hiçbir kimseden korkmam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (pek büyük olan arşın sahibidir) bütün kâinatın hakîmidir. Artık bütün insanlık, bütün akıl ve irfan sahipleri O Kerem Sahibi Ezelî Mâbuda imân etmeli değil midir?. Ona sığınarak, dayanarak bütün muvaffakiyeti onun yüce zatından niyazda bulunmalı değil midir?. Ya âlemlerin ilâhı. Biz âciz kullarını senin hidayet yolundan mahrum bırakma. Hz. Muhammed hürmetine âmin!.

§ Übeyy İbni Kaab Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet olunduğuna göre Kur’an-ı Mübinin en son nâzil olan âyetleri bu sûre’i celîlenin işbu (128 ve 129) uncu son iki âyetinden ibarettir. Gerçeği Allah bilir.