ENFAL SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek Sûre, Medine’de inmiştir.

(75) Âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bedir Savaşında elde edilen ganimet mallarının taksimine dair emirleri ve Rasûlü Ekrem ile diğer bazı Yüce Peygamberlere ait kıssaları kapsamaktadır. “Enfal” nefelin çoğuludur. Nefel ise nafile gibi bir asıl üzerine fazla olan şey demektir. Nitekim edası farz, vacip ve sünnet olan namazların dışındakilere nafile namaz denilmektedir. Bu âyeti kerimedeki enfalden maksat ise cihat neticesinde düşmandan alınan ganimet mallarıdır. Çünkü bunlar Cenab’ı Hak’kın bir lütfudur, bir ihsanıdır, cihad ile asıl kazanılan sevaplar üzerine fazla bir ilâhî ihsandır. Evet… Ganimet mallarından istifade selahiyeti bu ümmet-i Muhammed’e mahsustur. Önceki ümmetler, harp neticesinde elde ettikleri mallardan istifadeye mezun değildirler, o mallar bir semavî ateşin gelmesiyle yanar giderdi, İslâm gazilerinden bir kısmının üstün kahramanlık göstermiş olacaklarından dolayı ganimet mallarından kendilerine fazlaca verilen şeylere de “enfal” denilir. Bedir savaşında elde edilen malların ne şekilde taksim edileceği hususunda ashab-ı kiramdan bazıları şöylece ihtilâfa düşmüşlerdi: Bu mallar, muhacirlere mi, yoksa ensarı kirama mı verilecek?. Yoksa bu savaşta daha fazla faaliyet göstermiş, olan genç sehabilere mi ait olacak?. Ve bu savaşta hazır bulunmayan seçkin sehabe var idi. Muhacirlerden Hz. Osman ile Hz. Talha gibi ve ensardan Asım ile Ebu Lübâbe gibi. Bu zatlar da buganimetlerden hisse alçaklar mı?. İşte bu sûre-i celilenin bir kısım âyetleri bu husustaki ihtilafları ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Bu sebeple de buna “enfal sûresi” ünvanı verilmiştir.

1. Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e aittir. Artık Allah Teâlâ’dan korkunuz. Aranızdaki hâli düzeltiniz ve Allah Teâlâ’ya ve resulüne itaat ediniz, eğer mü’min kimseler iseniz.

1. Bu mübarek âyetler, ganimet mallarının hakkındaki şer’î hükmü bildirmektedir. Müminlerin nasıl hareket edeceklerini tâyin etmektedir. Ve hakikî mü’minlerin en seçkin vasıflarını ve nail olacakları mükâfatları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. (Sana ganimetlerden soruyorlar) ki, bunlar kimlere aittir, nerelere sarfedilecektir, bu husustaki şer’î hüküm neden ibarettir?. Resûlüm!. Onlara (De ki: Ganimetler, Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e aittir.) bunların hükmünü tesbit Cenâb-ı Hak’ka mahsustur. Bunları Cenâb-ı Hak’kın emrine göre taksim etmek de Rasûlullah’a aittir. Bu hususta başkalarının görüşüne yer yoktur. (Artık Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun emirlerine muhalefette, ganimet malları hususunda tartışmada bulunmayınız. Hz. Peygamber’in taksim ve uygun görmesine aykırı hareketlerden sakınınız. (Aranızdaki hâli düzeltiniz) münakaşayı,. ihtilâfı bırakınız, aranızda sevgi ve dayanışmanın vücude gelmesini temine çalışınız, ganimetlere ait işleri Rasûlüllah a bırakınız, (ve Allah Teâlâ’ya ve Resulüne itaat ediniz) herhangi hususta olursa olsun Cenab’ı Hak ile Yüce Peygamberinin emirlerine, yasaklarına riayet ve itaatten ayrılmayınız. (Eğer siz mü’min kimseler iseniz) yani: İmân şerefine hakkiyle sahip iseniz, böyle Allah’ın hükmüne göre hareket ediniz, dinî vazifelere riayet edip günahlardan sakınınız ve adaletile, ihsan ile aranızı ıslaha gayret eyleyiniz.

2. Gerçekten mü’min olanlar, o kimselerdir ki. Allah Teâlâ zikiredildiği zaman yürekleri titrer ve onlara Cenâb-ı Hak’kın âyetleri okunduğu vakit imanlarını artırır ve Rab’lerine tevekkülde bulunurlar.

2. (Gerçekten mü’min olanlar) yani: Tam bir imâna sahip bulunanlar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ zikredildiği zaman) sırf onun mukaddes zikrinin etkisiyle (yürekleri titrer) kendilerinde bir mânevî korku ve saygı bir tazim ve yüceltme hissi görünür. İsterse o Yüce Yaratıcının korku ve saygıyı gerektiren vasıfları, fiilleri beyan buyrulmasın. (ve onlara, onun) O Yüce Mabudun (âyetleri okunduğu vakit) yani: O Yüce Yaratıcının kudret ve azametine birer delil olan herhangi bir âyeti okununca da (onların imanlarını artırır) onların kalben tasdikler! daha ziyade kuvvet bulur, inançları birer delile dayanarak pek sağlam bir mahiyet kazanır. Elbette ki, bilenler ile bilmeyenlerin kesin inanç mertebeleri eşit olamaz. Yüce Peygamber ile ve bir kısım mükâşefat sahipleri (İlâhî sırları bilenler) insanların fertlerinin kesin inancı, kalbî kanaatı arasında elbette büyük bir fark vardır. Bununla beraber Rasûlü Ekrem zamanında ilâhî vahy devam ediyor, yeni yeni şeyler emir ediliyor, bildiriliyordu. Bu sebeple ashab-ı kiramın imanları artıyor, yani imân edecekleri şeyler çoğalıyordu. Yüce peygamberden sonra vahy kesilmiş, dinî hükümler tamamen belirlenmiş olduğu için artık imânın bu bakımdan artması mümkün bulunmamıştır, İmân edilecek şeyler itibariyle her müminin imânı diğerine eşittir. Meselâ: İslâm’ın başlangıcında namazın farz olduğunu bilip tasdik eden bir müslümanın imânı, daha sonra zekâtın farz edilmesiyle artmış olurdu. Rasûlü Ekrem’in vefatından sonra ise artık şer’î hükümler belirlenmiş ve yerleşmiş olduğundan bu bakımdan imanların artmasına sebepkalmamıştır. Fakat asıl belirlenmiş imân edilen şeyler hakkındaki her müminin kuvvet itibariyle imân derecesi eşit değildir. Elbette birçok deliller ile donatılmış, dinî hükümlerin yüceliğini, hikmetini hakkiyle anlayan zatların imanları ile halkın fertlerinin imanları arasında büyük bir fark vardır. İşte bu itibar ile imânın artması mümkündür, bu âyeti kerime de bunu söylemektedir. Velhâsıl hakikî müminler (Rablerine tevekkülde) de (bulunurlar) her işte muvaffak olmalarını o Rabbi kerimden beklerler, ona işlerini bırakır ve havale ederler, başkalarından korkmazlar, ganimetlerin hüküm ve taksimine de razı olurlar, başka endişelere düşmezler.

3. Onlar o mü’minlerdir ki namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerini rızıklandırmış olduğumuz şeylerden infakta bulunurlar.

3. (Onlar) o vasıfları yazılı zatlar (o mü’minlerdir ki, namazı dosdoğru kılarlar) namazları bütün erkân ve şartlarına riayet ederek yerine getirmeye çalışırlar, (ve kendilerini merzuk etmiş) kendilerine bir ilâhî lûtuf olarak vermiş (olduğumuz şeylerden) mallardan ve diğerlerinden de yalnız Allah rızası için başkalarına- (infakta bulunurlar) mesela: Zekâtlarını, sadakalarını verirler, cihat yolunda servetlerini sarfederler, mabetler, medreseler, çeşmeler, köprüler gibi hayırlı müesseselere yardımda bulunurlar, başkalarını ilmen, irfanen aydınlatmağa da çalışırlar. Kısaca öyle hakikî müminlerde şu beş yüksek vasıf bulunur,

(l): Onlar ancak Cenâb-ı Hak’tan korkarlar.

(2): Hak Teâlâ’nın bütün tekliflerine itaat eder ve boyun eğerler.

(3): Yalnız Allah Teâlâya tevekkül ederler, ondan başkasına itimat edip durmazlar.

(4): Namazlarını dosdoğru kılarlar.

(5): Allah rızası için münasip kimselere, yerlere, yardımda bulunur, mallarını sarfederler. Ne güzel haslet!. Ne hayırlı hareket!.

4. İşte hakkıyla mü’minler onlardır. Onlar içinRab’lerinin katında dereceler ve mağfiret ile sonsuz bir rızık vardır.

4. (İşte) öyle seçkin vasıflar ile vasıflanmış olanlar yok mu, işte (hakkiyle müminler onlardır.) Çünkü onlar, imanlarına Allah korkusu gibi dinî hükümlere riayet gibi, hakka tevekkül gibi en seçkin kalbî amelleri ve namaz gibi, zekât ile sadaka gibi en güzel bedenî fiilleri ilâve etmiş bulunmuşlardır. (Artık onlar için) O muhterem müminler için (Rablerinin katında dereceler vardır) onlar cennetlerde birbirinden alâ makamlara nail olacaklardır. Tefsiri Şerbinîde yazılmış bulunan ve Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerif şu mealdedir: Rasûlü Ekrem efendimiz buyurmuştur ki: Cennette muhakkak yüz derece vardır. Her iki derecenin arasında ise yüz senelik bir mesafe vardır. Ve Ebu Saidülhudri Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: Yüce Peygamber Hazretleri buyurmuştur ki: Cennette yüz derece vardır. Eğer bu derecelerin birinde bütün âlemler toplanacak olsa genişliği hepsine de yeterli olur. (Ve) o müminler için insanlık icabı yapmış oldukları kusurlardan dolayı (mağfiret vardır) kerem sahibi mâbud Hazretleri onların o kusurlarını afedecek ve örtecektir. Ve onlar için bu mağfiret (ile) beraber (sonsuz bir rızık) da (vardır) onlar o cennetlerde değerli rızka, yani: Maddî ve mânevî nimetlere nail olacaklardır. Şöyle ki: Onlar kendilerine pek değerlice bir rızık olmak üzere cismanî lezzetlere nail olacakları gibi bu lezzetlerin çok üstünde olan ve Allah’ı tanımaktan, Allah sevgisinden meydana gelen mânevî lezzetlere nail bulunacaklardır. Kalbin nurlanmasını, ruhun yücelmesini temin eden bu ruhanî lezzetler ise şüphe yok ki, cismanî lezzetlerin çok üstündedir. Bütün bunlar, birer değerli rızıktır. Cenâb-ı Hak cümlemize bunları nasip buyursun. Âmin.

§ Kerîm, lûtf ve ihsan edici demektir. Hamd vesenaya, insana lâik olan herşeye ve cömert, alicenap olan her zata kerim denilir. Keremde iyilik lûtf ve ihsan mânâsınadır.

5. Nasıl ki, Rabbin seni hak uğrunda evinden çıkarmıştı, Müminlerden bir kısmı ise şüphe yok ki, bunu hoş görmüyorlardı.

5. Bu mübarek âyetler, Rasûlü Ekrem’in bütün hareketlerinin hikmet ve faydaya uygun olduğuna işaret etmektedir. İsterse bir kısımkimseler bu hareketlerin ne kadar güzel netice vereceğini evvelce anlamayarak bunları kötü görmüş bulunsunlar. Şöyle buyurulmuş oluyor ki Resûlüm!. Senin ganimet malları hakkındaki taksimini kötü görenler bulunmuştur. (Nasıl ki Rab’bin seni hak uğrunda) İslâm dinini yüceltmek için Bedir Savaşı zamanında (evinden çıkarmıştı) sen düşman kuvvetine karşı çıkmayı tercih etmiştin (Müminlerden bir kısmı ise şüphe yok ki, bunu) öyle az bir kuvvet ile büyük bir düşman kuvvetine karşı çıkmayı (hoş görmüyorlardı) fakat sonunda fetih ve zafere nail oldunuz, bu savaş tercih temenin faidesi anlaşıldı. İşte bunun gibi o ganimetleri taksimin de menfaata uygun olduğu anlaşılacaktır.

6. Hak belirdikten sonra on’da seninle mücadelede bulunurlar. Sanki onlar bakar oldukları halde ölüme sevkolunuyorlarmış!.

6. Hâtta o bir kısım müminler kendilerine (Hak belirdikten) yâni: Her ne tarafa yönelseler zafere nail olacakları kendilerine Hz. Peygamber tarafından haber verilmiş olduktan (sonra onda) öyle beliren ve görünen bir hakikat hususunda Habibim!, (seninle mücadelede bulunurlar) düşmana karşı hareketi uygun görmeyerek münakaşaya cür’et ederler, (sanki onlar) o düşman kuvvetlerine karşı sevkedilecek bir kısım erler, üzerlerine yönelen ölümün sebeplerine (bakar oldukları halde ölüme sevkolunuyolarmış) onlar böyle bir korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Fakat daha sonra bu hareketin nekadar güzel bir neticesini gördüler. İşte taksim hususunda da böyledir. Onun da menfaata ne kadar uygun olduğunu anlayarak fikir değiştireceklerdir. Bedir savaşı sırasında Rasûlü Ekrem Hazretleri eshab-ı kiramıyla müşaverede bulundu. Kureyş’in kırk kişiden ibaret bir kervanı Şam’dan dönmüş geliyordu. Yanlarında birçok mallar var idi. Kureyş ordusunun bu kervanı muhafaza için yola çıkacağı haber alınmıştı. Rasûlü Ekrem, Cenab’ı Hak’kın ehli İslâm’a yardım edeceğini ashabı kirama haber verdi. O halde kervana karşı mı, yoksa Kureyş kuvvetlerine karşı mı çıkılmasını sordu. Ashabı kiramdan bir kısmı, fazla bir kuvvete sahip olmadıkları için Kureyş kuvvetlerine karşı değil, kervana karşı çıkılması görüşünde bulundular. Çünki İslâm erleri hep piyade idi, içlerinde ancak iki suvâri bulunuyordu. Düşman kuvvetleri ise birkaç kat fazla ve suvarileri çokca idi. Fakat Rasûlü Ekrem, İslâmiyetin kuvvet ve şanını yüceltmek ve Allah’ın yardımını kazanmak için Kureyş ordusuna karşı çıkılmasını tercih buyurmuştu. İşte bir kısım zatlar, bunu başlangıçta hoş görmemişler, düşmanın fazla kuvvetine bakarak kendilerinin mağlûb, ölüme mahkûm olacaklarını zannetmişlerdi. Halbuki, daha sonra düşman ile karşılaşılmış, İslâm erleri büyük bir zafere nail olmuş, peygamberin görüşünün nekadar isabetli olduğu anlaşılmıştı. İşte bu savaş neticesinde elde edilen ganimet mallarının taksimi hakkında da Rasûlü Ekrem’in görüş ve düşüncelerinin pek uygun olduğu ortaya çıkacaktı. Nitekim de etmiştir. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem, Sallahü Teâlâ Aleyhî vesellem efendimizin mübarek görüşüne, emirlerine her hususta tâbi olmak mutlaka hikmet ve menfaat icabı bulunmuştur. Bedir savaşı için Âli İmran sûresindeki (125) inci âyeti kerimenin izahına müracaat ediniz!.

7. Ve hani Allah Teâlâ size iki taifeden birini “şüphesiz o sizindir” diye vaad etmişti. Siz ise arzu ediyordunuz ki, kuvvet sahibi olmayansizin olsun. Halbuki, Allah Teâlâ emirleriyle hakkı izhar etmeyi ve kâfirlerin arkasını kesmeyi irade buyuruyordu.

7. Bu mübarek âyetler gösteriyor ki: Bedir savaşı sırasında müslümanların düşmanlarından bir tâifeye galip olacakları Allah tarafından vaad buyurulmuştu. Müslümanların bir kısmı ise düşmanın zayıf olan bir taifesine karşı hareketi uygun görmüşlerdi. Halbuki, kuvvetli olan taifenin mağlûbiyetiyle hakkın tecellisi, İslâmiyetin yücelmesi, ilâhî maksat bulunmuş, müslümanlar da öyle bir muvaffakiyete nail olmuşlardı. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. Hatırlayınız!, (hani) Bedir savaşı sırasında (Allah Teâlâ size iki taifeden) yani: Ebu cehlin komutası altındaki bin erden oluşan, savaşçı bir düşman kuvveti ile o düşmanların Şam’dan dönen kırk suvariden ibaret bir ticaret kuvvetinden (birini “şüphesiz o sizindir” diye vaad etmişti) herhalde bunlardan birine karşı zafer kazanacağınızı size müjdelemişti. (Siz ise) Ey müslümanlar!, (arzu ediyor idiniz ki, kuvvet sahibi olmayan) yani: Kırk suvariden ibaret bulunan ticaret kafilesi (sizin olsun) bu az kuvvete karşı çıkmayı istiyordunuz. Bunların azlığı, diğer taifenin ise çokluğu, silâhlı bir halde bulunmaları sizi böyle bir arzuya sevketmişti. (halbuki. Allah Teâlâ emirleriyle) bu hususa dair indirdiği âyetleriyle veya meleklere yardım etmeleri için emir buyurmuş olmasiyle (hakkı) başarı ve zaferi (göstermeyi) tesbit ve ilân buyurmayı (ve kâfirlerin arkasını kesmeyi) onları kökünden koparıp darmadağın etmeyi (irade buyuruyordu) bu ilâhî irade öyle âdi bir kuvvete galip gelmekten ibaret olmayıp din düşmanlarının büsbütün kahrolmaları, müslümanların başarı ve zafere nail bulunmaları için idi.

8. Tâki: Hakkı isbat ve bâtılı iptal etsin. İsterse, günahkâr olanlar hoşnut olmasınlar.

8. Ve Cenâb-ı Hak, öyle bir yardım ve zaferintecellisini murat buyurmuştu. (Tâki hakkı isbat) yani: İslâm dinini tesbit buyursun ve yüceltsin, (ve bâtılı ibtâl etsin) küfür ve şirki dağıtsın. İşte o ilâhî irade böyle yüce bir hikmete dayanmıştı. (İsterse günahkâr olanlar) yani: Kâfir, müşrik bulunanlar, böyle hakkı ortaya çıkarma, bâtılı iptâlden (hoşnut olmasınlar) onların bu hoşnutsuzluklarının ne kıymeti var!. Onlar herhalde eliboş ve ziyanda olacaklardır. İşte düşmanın kuvvetli taifesi üzerine yürümek, böyle hakkı üstün kılma ve dini yüceltmeye vesile olacağı için bu ilâhî irade bu şekilde tecelli ve tahakkuk etmiş, müslümanlar ilâhî zafere nail olmuşlardır.

9. O zaman ki. Rabbinizden imdat istiyordunuz. Şüphe yok ki, size ardı ardına meleklerden bin ile imdat ediciyim, diye sizin için duanıza icâbet buyurdu.

9. Bu mübarek âyetler, Bedir savaşında müminlere birçok meleklerin imdada gelmiş olduklarını bildirmektedir. Ve bu gibi imdat kuvvetleri müminlere bir müjde ve kalblerini yatıştırma hikmetine dayanmış olduğunu, haddizatında fetih ve zaferin ise ancak ilâhî irade ile vücude geleceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Hatırlayınız (o zamanı ki) o Bedir Savaşı zamanını ki, siz ve Yüce Resûl (Rabbinizden imdat istiyordunuz) Yarabbi!. Senin din düşmanlarına karşı bize zafer ihsan buyur diye dua ediyordunuz. Özellikle Rasûlü Ekrem Hazretleri kıbleye yönelerek iki mübarek elini kaldırmış ve “Allah’ım!. Bana vaad buyurduğunu yerine getir, Allah’ım!. Bu cemaat helâk olursa yeryüzünde sana ibadet edenler kalmaz..” diye niyazda bulunmuştu. (Şüphe yok ki) o Kerem sahibi Yaratıcı ey müslümanlar!. O gün (size ardı ardına) arkalarından başkaları da katılmak üzere (meleklerden bin) zat (ile imdat ediciyim, diye sizin için) duanıza (icabet buyurdu) o Yüce mabut, o gün evvelâ bin melek ile sonra iki binmelek ile, daha sonra diğer iki bin melek ile yardım göndermiştir ki, toplamı beş bin melektir. “İstigase”; imdat istemek, şiddetten kurtulmak için yardım taleb etmek mânâsınadır.

10. Ve Allah Teâlâ bunu ancak bir müjde olmak ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Ve halbuki, zafer ancak Allah tarafındandır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

10. (Ve Allah Teâlâ bunu) Böyle melekler ile müslümanlara imdatta bulunmasını (ancak) ey müslümanlar sizin zafer kazanacağınıza dair size (bir müjde olmak ve bununla) bu meleklerin böyle gelmeleriyle (kalbleriniz yatışsın diye yapmıştır.) tâki, öyle azlığınızdan dolayı kalben endişede bulunmayasınız, (ve halbuki, zafer ancak Allah tarafındandır) öyle sayınızın artmasiyle, meleklerin size yardım etmesiyle değildir. Zaferin mutlak olarak meydana gelmesi, tahakkuku yalnız ilâhî irade iledir. Bir takım sebepler vesairenin zafere vesile olması ise bu hususta hikmet gereği cereyan eden ilâhî sünnet gereğidir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ azizdir.) güçlüdür, galiptir, asla mağlûp olmaz. Her dilediğini yapmaya fazlasıyla kadirdir ve (hâkimdir) her ne yaparsa hikmet ve fayda gereği olarak yapar. Bütün iradeleri, tedbirleri sırf hikmettir. Binaenaleyh Bedir savaşındaki zafer ve galibiyet de yine sadece Cenâb-ı Hak’kın kudret ve iradesiyle vücude gelmiştir. Artık mü’minler için lâzımdır ki, her hususta Hak Teâlâya itimat ve iltica etsinler. Bu melekler birçok zatlara göre Bedir savaşında fiilen savaşta bulunmuşlardır. Bu melekler insan şeklinde temessül etmişelr, atlar üzerinde bulunarak beyaz sarık sarmışlar, üzerlerinde beyaz elbise bulunmuştur. Bu melekler, Ahzab ve Huneyn savaşlarında ise hazır bulunmuşlar ise decihada bilfiil iştirâk etmemişlerdir. Seleften bazı zatlara göre melekler, Bedir gazvesinde de harbe iştirâk etmemişlerdir. Bunlar yalnız bir müjde, bir kalp yatıştırmaya sebep olmak için gelmişlerdir. Maamafih bunların imdade gelmiş olmaları, harbe iştirâk etmiş olduklarına dalâletten uzak değildir. Hikmet gereği harbe iştirâk etmiş olabilirler. Gerçek şu ki, Cenâb-ı Hak dilerse bir melek ile de bir düşman ordusunu darmadağın edebilir. Fakat onları birer insan suretinde göstermiş, onlar da yürürlükte olan adete göre hareket ederek sahip oldukları kuvvet ve gücü göstermemiş olabilirler. Bu husustaki bilgi Allah katındadır.

11. Hatırlayınız ki, onun tarafından bir eminlik olmak için sizi bir hafif uykuya daldırmıştı. Ve gökten üzerinize su da indiriyordu. Onunla sizi temizlesin ve sizden şeytanın vesvesesini gidersin ve kalplerinize bir râbıta versin ve onunla ayakları sabit kılsın diye.

11. Bu mübarek âyetler, Bedir savaşı sırasında müslümanlara yönelen ilâhî lütufları bildirmektedir. Ve meleklerin ne gibi hizmetler ile mükellef bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!. (Hatırlayınız ki) Bedir Savaşı esnasında (onun) Cenab’ı Hak’kın (tarafından) sizin için (bir güven olmak için) düşmanlarınızın üzerinize hücum edecekleri endişesinden, korkusundan emin bulunmanız için o Yüce Yaratıcı (sizi bir hafif uykuya daldırmıştı) o sayede istirahat etmiş, yorgunluktan kurtulmuş, düşmanlarınızla cihada elverişli bir hâle gelmiş idiniz. (Ve) O Yüce Mâbud (gökten üzerinize su da indîrîyordu) güzelce yağmurlar da yağdırmıştı tâki, (onunla sizi temizlesin) abdestsizliklerden, guslü icabeden hâllerden dolayı yıkanıp tertemiz olasınız (ve) tâki (sizden şeytanın vesvesesini gidersin) şeytanın kalblerinize düşürdüğü vesveseler gitsin. İhtilâm gibi hâllerden dolayı vücuduna lüzum görülen sular bulunsun, (ve kalblerinizebir rabıta versin) Cenâb-ı Hak’kın yardımına, zaferine nail olacağınıza dair kalblerinizi takviye buyurmuş olsun, (ve onunla) o su ile veya kalblerinizi öyle takviye etmekle (ayakları) İslâm erlerinin ayaklarını harp meydanında (sabit kılsın -diye-) böyle ilâhî lûtuf tecelli etti. Çünkü böyle bir durumda kalbler kuvvet bulur, korku ve ürpertiden kurtulur, cihat sahasında daha büyük bir metanet ve şecaat gösterilir, sahiplerinin zafer kazanmasına vesile olur. “Bedir savaşında düşman kuvvetleri Bedirdeki su mahallini daha evvel işgal etmişlerdi, İslâm kuvvetleri ise susuz bir yerde bulunuyorlardı. Abdest almak için, gusül edebilmek için su bulamıyorlardı. Eshabı kirama şeytan vesvesede bulunmuştu, veya içlerinde bulunmuş olan münâfıklar demişti ki: “Siz hak üzere bulunduğunuzu iddia ediyorsunuz, ve aranızda bir Yüce Peygamberin bulunduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki, suyu müşrikler elde etmişler, siz ise abdestsiz olarak namaz kılmaya mecbur bulunuyorsunuz. Bu gidişle onlar size galip geleceklerdir”. İşte bu tarzdaki kötü telkinleri defetmek için Allah Teâlâ lûtfetmiş, yağmurlar yağdırmış, müslümanları susuzluktan kurtarmış, kalblerine metanet vermiş ve nihayet ehli İslâm’ı galip kılmıştır.

§ Tağşiye: Gizlemek, üzerine birşey örtmek, bir elbise giydirmek mânâsınadır.

§ Nuas: Uyuklama, uykunun bir başlangıcı olmak üzere sinirlere ârız olan bir fütur, bir gevşekliktir.

12. Hani Rabbin meleklere vahy ediyordu ki: Şüphesiz ben sizinle beraberim. Haydin imân edenlere destek olun, kâfir olanların yüreklerine elbette korku düşüreceğim. Hemen boyunlarının üstüne vurun ve onların bütün parmaklarına vurun..

12. Ve Resûlüm!. Hatırla: (Hani Rab’bin) Kerem ve merhamet sahibi olan mabûdunmüslümanların imdadına koşacak olan (meleklere vahy ediyordu ki,) ey meleklerim!, (şüphesiz ben) Size yardım etmek, sizi zafer ve galibiyete erdirmek itibariyle (sizinle beraberim) sizi bu hususta destekleyip muvaffak kılacağım. (haydin) siz (imân edenleri) Hz. Muhammed’in ordusunu teşkil eden müslüman ları (tesbit) yani kalblerini takviye (edin) tâki, müşriklere karşı korkusuzca savaşa atılsınlar. (Kâfir olanların yüreklerine) de (elbette korku düşüreceğini) artık onlar savaşta sebat gösteremiyeceklerdir. Müslümanlar hakkında ne büyük ilâhî lûtuf!. Artık ey mü’minler, Ey melekler!. (Hemen) o kâfirlerin (boyunlarının üstüne vurun) onların kellelerini kılıçlarınızla kesiverin. (ve onların bütün parmaklarına) da, ellerinin ve ayaklarının bütün mafsallarına da (vurun) onları hayattan mahrum bırakınız. Tâki, İslâm ordusu, zafere ulaşsın.

§ Meleklerin de bu savaşta cihada bilfiil iştirâk etmiş oldukları görüşünde olan zatlara göre bu hitap, hem müslümanlara, hem de meleklere yöneliktir. Binaenaleyh melekler de bu cihada iştirâk ile memur bulunmuşlardır.

13. Bu da onların Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne muhalefet ettiklerinden dolayıdır. Ve her kim Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne muhalefet ederse şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın cezası pek şiddetlidir.

13. Bu mübarek âyetler, kâfirlerin ne gibi sebeplerden dolayı mağlup ve kahredilmiş olduklarını ve onların ahirette de ne şiddetli azaplara tutulacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Bu da) Cenâb-ı Hak’kın o kâfirleri öyle mağlûbiyete, felâkete düşürmesi de (onların Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne) onların emirlerine ve yasaklarına karşı (muhalefet ettiklerinden) başka bir cephe tercih eylediklerinden (dolayıdır) Cenâb-ı Hak’tan ayrılıp küfür tarafına gitmiş olduklarından ileri gelmiştir. (Ve herkim Allah Teâlâ’ya veResûlü’ne muhalefet ederse) onların tarafına muhalif bir taraf edinirse (şüphe yok ki. Hak Teâlâ’nın cezası pek şiddetlidir.) Onların bu dünyada mâruz kaldıkları esaret gibi öldürülme ve ağır ceza gibi felâketler nisbeten az birşeydir, onlar için asıl ahiret âleminde en şiddetli azaplar vardır.

14. İşte gördünüz ya! Şimdi bunu tadınız. Ve şüphesiz ki, kâfirler için ateş azabı da vardır.

14. Ey kâfirler!. (İşte gördünüz ya) Size gelen bu felâketi!. (Şimdi) bu dünyada (bunu) bu felâketi (tadınız) bunu siz daha dünyada iken çekiniz. (Ve şüphesiz ki, kâfirler için) ahiret âleminde (ateş azabı da vardır.) ki, o bu dünyadaki felâketlere benzemez, o pek fazla şiddetlidir ve ebedîdir. Öyle bir azap ve ikabın sebebi ise küfrdür, isyandır. Artık uyanınız, bu küfr ve isyandan vazgeçiniz, öyle ebedî bir azaptan kurtulmaya çalışınız. Sizin için başka bir kurtuluş çaresi yoktur.

15. Ey imân etmiş olanlar! Kâfir olanlara toplu bulundukları bir halde karşılaştığınız zaman onlara arkalarınızı çevirmeyiniz.

15. Bu mübarek âyetler, ehli İslama cihat meydanlarında sebat edip düşmandan yüz çevirmemelerini tebliğ ediyor. Bir lüzum ve fâide için olmaksızın bulundukları noktalardan ayrılanların ne fena sorumluluklara mâruz kalacaklarını ihtar buyuruyor. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) Ey İslâm ordusunu meydana getiren müslüman erler!, (kâfîr olanlara) muharebe esnasında (toplu bulundukları bir halde karşılaştığınız zaman) onların öyle çokluğuna bakıp da (onlara arkalarınızı çevirmeyiniz.) onlar çok olsalar da onlardan korkarak bozguna uğramış bir hâle gelmeyiniz. Sabır ve sebat ediniz ki, muvaffak olasınız.

§ Zahf; Zühuf: Yürümek, birşeye doğru azar azar hareket etmek ve düşman tarafından doğru çekilip giden asker mânâsınadır. Birçocuğun sürünüp emekliyerek yürümesine de Zahf denilir. Çokluklarından dolayı yavaş yavaş, azar azar sürünüp gider gibi görülen toplu haldeki bir kuvvete de Zühuf denilmektedir. Diğer bir yoruma göre de: (Ey İslâm erleri!. Siz düşmana karşı azar azar, usul usul yürüyerek onlarla karşılaşınca onlara arkanızı dönmeyiniz, sebat ediniz.) buyurulmuş oluyor.

16. Ve her kim o günde onlara arkasını çevirirse, cenk için bir tarafa dönmek veya diğer bir fırkada yer almak için müstesnâ, muhakkak ki. Allah Teâlâ tarafından bir gazap ile dönmüş olur ve onun yurdu cehennemdir ve ne fena bir dönülecek yer.

16. (Ve) Sizlerden (her kini o günde) o düşmanlarla karşılaşacağınız zamanda (onlara arkasını çevirirse) bozulaak savaştan kaçarsa pek büyük bir günah işlemiş olur. (cenk’için bir tarafa dönmek) müstesnadır. Yani: Düşmana ansızın atılmak için kendisini bir harp hilesi olmak üzere bozguna uğramış gibi göstermek hali müstesnadır. Veya kendileriyle cenk ettiği taifeden daha mühim bir tâifeye karşı vaziyet almak için yerinden ayrılmak müstesnadır (veya diğer bir fırkada yer almak için) arka çevirmek yani: İslâm ordusundaki diğer bir cemaate katılmak için yerinden ayrılmak (müstesnâ) bunlar savaşın gerektirdiği şeylerdendir. Bunlardan dolayı sorumluluk gelmez. Fakat böyle meşrû bir sebep olmayınca (muhakkak ki,) o düşmanlara karşı yüz çevirenler (Allah Teâlâ tarafından bir gazap ile) geri (dönmüş) yüz çevirmiş (olur) ilâhî azabı hak etmiş bulunur, (ve onun yurdu) ahirette (cehennemdir.) dünyadaki İslâm yurdunu meşrû bir sebebe dayanmaksızın savunmadan kaçındığı için onun ahiretteki yurdu cehennem olacaktır. (Ve) o cehennem (ne fena bir dönülecek yer!.) Artık hangi bir mümin, böyle bir âkibete mâruz kalmasını ister?.Binaenaleyh müslümanlar için cihat sahasında sabr ve sebattan ayrılmamak icabeder. Başarı Allah’tandır.

17. Sonra onları siz öldürmediniz ve lâkin Allah Teâlâ öldürdü. Ve attığın vakit sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı. Hem de müminleri Allah tarafından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, hakkıyla işiticidir, tam mânâsıyla bilicidir.

17. Bu mübarek âyetler, bütün başarıların, bütün sıkıntıların birer hikmete dayanmış olarak ilâhî takdir ile vücude geldiğini bildirmektedir. Ve istenilen fetihlerin vücude gelmiş olduğunu beyan ile ehli küfrü düşmanca hareketlerine son vermeğe davet etmektedir. Aksi takdirde çokca bulunmalarının kendilerine fayda veremeyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey İslâm mücahitleri!. (Sonra) Bedir Savaşında (onları) o düşman fertlerini (siz öldürmediniz) onlara siz kendi kuvvetinize kudretinizle galip gelmiş olmadınız (ve lâkin Allah Teâlâ oldu) sizlere zafer vererek o düşmanları yenilgiye uğratan gerçekte Cenab’ı Hak olmuştur. (Ve) Resûlüm!. O düşmanların üzerine bur avuç toprağı (attığın vakit sen almadın) o toprağı düşmanların yüzlerine haddızatında sen isabet ettirmiş olmadın (fakat Allah Teâlâ attı) o isabeti öyle harikulâde bir şekilde Cenâb-ı Hak meydana getirdi, düşmanların yenilgisine sebep kıldı, (hem de) Bu hârikanın vücude gelmesi, (müminleri ilâhi katından güzel bir imtihan ile imtihan etmek için) idi. Yani onlara şükür vesilesi olmak için böyle büyük bir nimet, bir başarı ve zafer ihsan buyurmuştu. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) sizin iddialarınızı, yardım talebinde bulunmanızı (hakkiyle işiticidir.) ve sizin hareketlerinizi, niyetlerinizi, dualarınızın kabulüne sebep olan kalbî hallerinizi (tam mânâsıyla bilicidir.) artık bütün bu muvaffakiyetleri o Yüce Yaratıcıdan bilmeli ve daima ona şülerde, hamd ü senadabulunmalıdır.

§ Rivayete göre Bedir savaşındaki başarıdan sonra müslümanlardan bir kısmı ihtilâfta bulunmuş meselâ; birisi: “Filân şahsı ben öldürdüm” demiş, diğer birisi de: “hayır onu ben öldürdüm” diye iddiada bulunmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bütün bu başarıların sadece Allah’ın kudreti ile meydana geldiği kendilerine tenbih olunmuştur. Bir de Rasûlü Ekrem, Kureyş ordusunun geldiğini görünce: Yarabbi!. Bana vaad buyurduğun zaferi nasip buyur, diye duaya başlamış, bunun üzerine Cibrili Emin gelmiş, “bir avuç toprak al, düşmanların üzerine at” demiş, Yüce Peygamber Hz. Ali’ye hitaben: “Derenin ufacık taşlarından bana bir avuç ver diye emretmiş, bunu alınca: “Şahetil vücûh = Yüzleri berbat olsun” diyerek düşmana karşı atmış, bu bütün müşriklerin gözlerine isabet ederek derhal yenilgilerine sebep olmuştur. İşte böyle bir harika da yalnız Cenâb-ı Hak’kın kudretiyle, takdiriyle mey dana gelmiştir. Yoksa tabii kanuna göre böyle bir isabet,böyle bir yenilgi nasıİ düşünülebilir. Binenaleyh biz bütün muvaffakiyetlerimizi Cenâb-ı Hak’tan bilmeliyiz.

18. Bu böyledir ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfirlerin hilesini iptâl edicidir.

18. (Bu böyledîr) Bütün muvaffakiyetleriniz Allah’ın kudreti iledir, sizi imtihandaki hikmet, bu savaştaki galibiyet, mü’minleri yüceltmek, kâfirleri de kahretmek ve zayıf düşürmek içindir, (ve şüphe yok ki, kâfirlerin hilesini ibtâl edicidir.) onları kötü maksatlarından dolayı böyle mağlubiyetlere, yenilgilere daima uğratacaktır. Elverir ki, müslümanlar, kendi vazifelerini bilsinler ve her hususta muvaffakiyet! Cenâb-ı Hak’tan niyâz etsinler.

19. Eğer ey kâfirler fetih istiyorsanız işte size fetih gelmiştir. Ve eğer vazgeçerseniz artık o sizin için hayırlıdır. Ve eğer dönerseniz biz de döneriz. Ve elbette cemaatiniz çok olsa dasize birşey ile fayda verir olamayacaktır. Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ müminler ile beraberdir.

19. Ey müslümanlara karşı cephe alan kâfirler!. (Eğer) siz (fetih istiyorsanız) Kâbe’nin perdelerine sarılarak: “Yarabbi!, İki ordudan hangisi daha yüksek, daha hidayet üzere, daha değerli ise ona zafer ver” diye dua ediyor idiniz, (işte size fetih geldi) Allah Teâlâ daha üstün ve daha değerli olan müslümanlar grubuna zafer verdi, onları galip kıldı. Artık uyanınız!, (ve eğer siz vazgeçerseniz) Rasûlü Ekrem’e olan düşmanlığa, müslümanlara karşı savaş cür’etine son verirseniz (artık o) son vermek (sizin için hayırlıdır.) o sayede esaretten, öldürülmekten kur tulmuş, selâmete ermiş olursunuz, (ve eğer) savaşa (dönerseniz bîz de done” riz.) şu gördüğünüz fetih ve zaferi Resûlümüze tekrar tekrar ihsan ederiz. Nitekim de ihsan buyurmuş, Rasûlü Ekrem’i bütün cihat sahalarında mansur ve muzaffer kılmıştır. (Ve) Ey Düşmanlar!. (Elbette cemaatiniz çok olsa da) sizi zafere kavuşturamayacaktır. Ve (size birşey ile fâide verir olamayacaktır.) sizi müdâfâya, yenilgiden kurtarmaya kâdir bulunamayacaktır. (Ve muhakkak ki. Allah Teâlâ) zafer ve yardım hususunda (müminler ile beraberdir.) onları fetih ve zafere nail buyuracaktır.

20. Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya ve peygamberine itaat ediniz. Ve siz işitir olduğunuz halde ondan yüz çevirmeyiniz.

20. Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâya ve Resûlüne itaatın lüzumunu bildirmektedir. Dinî emirleri, yasakları işitip bildikleri halde onlara riayet etmeyenlerin ise sağlam duygulardan mahrum, en kötü hayvanlardan sayılmış kimseler olduklarını ve onların bile bile haktan yüz çevirdiklerini kınama makamında olarak beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş olanlar!.) ey İslâmîyet nimetine nailbulunanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve reshulüne) her emir ve yasak buyurmuş oldukları hususlarda, bu cümleden olarak cihada iştirâk hususunda (itaat ediniz) aykırı bir harekette bulunmayınız. (Ve siz) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına, dinî nasihatları (işitir olduğunuz halde ondan) Rasûlü Ekrem’den, onun dinî tebliğatına uymaktan (yüz çevirmeyiniz) üzerinize düşen dinî vazifeleri yerine getirmekten kaçınmayınız. Böyle bir hareket, insanlığa, kulluk şanına yakışmaz. Binaenaleyh cihat hususunda da Rasûlullah’a muhalefet ederek ondan ayrılmayınız.

21. Ve öyle kimseler gibi olmayınız ki, onlar işittik derler ve halbuki onlar işitmezler.

21. (Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (öyle kimseler gibî olmayınız ki) öyle kâfirler ve münâfıklar gibi emir ve yasağa muhalefette bulunmayınız ki, (onlar işittik derler,) sadece böyle bir iddiada bulunurlar (ve halbuki onlar işitmezler) onlar işittiklerine riayette bulunmazlar, ona karşı işitmemiş gibi bir vaziyet alırlar. Artık onların o işitmeleriyle işitmemeleri eşit bulunmuş olmaz mı?.

22. Şüphesiz ki. Allah Teâlâ katında canlıların en kötüsü, sağırlar ve dilsizlerdir ki, akıl erdiremezler.

22. (Şüphesiz ki Allah Teâlâ’nın katında) Onun hüküm ve kazası hususunda (hayvanların en kötüsü) yeryüzünde dolaşan hayvanların en şerlisi, en zararlısı (o sağırlar ve dilsizlerdir ki) onlar hakkı işitmezler ve hakka dair bir söz söylemezler. Hakkı işitip söyleyecek bir kabiliyetten mahrum bulunurlar. Ve onlar (akıl) da (erdîremezler) onların kusurları, kötü halleri bu derece fenâdır. Bazı sağırlar ve dilsizler vardır ki, bazı şeyleri bilir, aklen anlarlar. O inkârcı insanlar ise böyle bir aklî kabiliyete bile sahip değildirelr. Bu yaratılış kabiliyetini onlar zâyetmişlerdir.

23. Ve eğer Allah Teâlâ onlarda bir hayır bilseidi elbette onlara işittirirdi. Ve eğer işittirecek olsaydı elbette onlar yine dönerlerdi. Ve onlar kaçınan kimselerdir.

23. (Ve eğer Allah Teâlâ onlarda) O inkârcılarda kabiliyetleri itibariyle (bir hayır bilseydi) Onların kendi kuvvetlerini hakkı araştırmaya sarf edeceklerini, hidayete tâbi olacaklarını Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle bilmiş olsa idi (elbette onları işittirirdi.) onları hakkı kabul ve hakikatı tefekkür edip düşünecek bir işitme kabiliyetine nail buyururdu. (Ve) halbuki onlarda öyle bir kabiliyet kalmamıştır, (eğer) onları (işittîrecek olsa idi) onlara, diyelim, anlama ve düşünme çerçevesinde işitme duygusu verse idi (elbette onlar yine dönerlerdi.) işittikleri hakikatlerden yine yüz çevirirlerdi. O işitecekleri haklardan yine istifade etmezlerdi. Veyahut hakkı kabulden sonra yine inkâr ederek dinden dönerlerdi. Sanki hiç işitmemiş gibi olurlardı. (Ve onlar) hakkı kabulden (kaçınan kimselerdir.) işittikleri şeyleri kalpleriyle inkâr ederler. Onlar inatçıdırlar, böyle birkaçınmak onların adetleridir.

§ Bir rivayete göre Kureyş müşrikleri Rasûlü Ekreme demişlerdi ki: Bizim ceddimiz olan Kusay, mübarek bir şeyh idi, onu dirilt, eğer o sana şahitlik ederse biz de sana imân ederiz. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki: Eğer Kusay hayat bularak Hz. Peygamber’in risaletini tasdik etse bu inkarcılar da bunu işitseler, yine imân etmezler, bu diriltme olayını bir gösteriş sanarak yine küfürlerinde devam ederler. “Şûre yerde bitmemiş asla benefşe, lâle, gül” “Kabiliyet konmamış aslında baran neylesin”

24. Ey mü’minler! Sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği vakit Allah için ve Peygamber için icâbet edin ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ kişi ile kalbi arasına girer ve şüphe yok ki, onun huzurundatoplanacaksınız.

24. Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak ile Yüce Resûlü tarafından olan tekliflerin birer hayat unsuru olduğunu ve onlara icabet etmenin lüzumunu bildirmektedir. Ve bütün insanlar Hak Teâlâ’nın tasarmfu altında bulunduklarından ve onun mânevî huzuruna sevkolunacaklarından ona söve hareketlerini tanzim etmelerini ve bütün cemiyet hayatına zarar verecek olan gayrı meşrû hareketlerden kaçınılmasını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey mü’minler!.) Ey imân nimetine nail bulunmuş olan kullar!. (sizî) Allah Teâlâ’nın muhterem Resûlü (kendinize) maddî ve mânevî (hayat verecek şeylere) meselâ: Millî hayatı koruyacak olan cihada, veya ebedî hayatın vesilesi olan dinî ilimleri tahsile veya sahibini ebedî hayata, kavuşturacak olan güzel inançlara veya içki gibi, fuhşiyat gibi terkedilmeleri cemiyetin hayatî temizliğini temine sebep olan şeyleri terketmeğe (davet ettiği vakit) hemen (Allah için ve Peygamber için) güzelbir itaat göstererek o davete (icabet edin) öyle mükellef olduğunuz şeyleri bir kalp rahatlığı ile ifaya çalışınız. (Ve) Ey müminler!. (Biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ) yaratmış olduğu herhangi bir (kişi ile kalbi arasına girer.) yani: Hak Teâlâ Hazretleri kullarına İlim ve tasarruf bakımından kendilerinden daha yakındır, kullarının bütün düşüncelerini bilmektedir, kullarını kalbî ilhamlarını istediği gibi değiştirebilir. Ve dilerse bir kulu ile onun kalbi arasına bir engel bırakır, artık mümin ise, kâfir, kâfir ise mümin olamaz. Binaenaleyh her hususta ve bu cümleden olarak imanda sebata muvaffakiyet hususunda Cenâb-ı Hak’ka daima-sığınmalıdır, Allah’ın korumasına sığınılmalıdır. Nitekim Rasûlü Ekrem Efendimiz bile çok kere (= Ey kalpleri evirip çeviren Rab’bim!. Benim kalbimi senin dinin üzerine sabit kıl, diye dua ederdi. Ve ey müslümanlar!. (şüphe yok, ona) o Yüce Yaratıcı huzurunda (toplanacaksınızdır.) başkasına değil. O hikmet sahibi mabut da amellerinizin mahiyetlerine, mertebelerine göre size mükâfat ve ceza verecektir. Artık gaflette bulunmayınız, sonunuzu göz önüne alınız, ona göre hayatınızı tanzime çalışınız, ibadet ve itaatten geri durmayınız.

25. Ve bir fitneden sakınınız ki, sizden yalnız zulüm edenlere dokunmakla kalmaz ve biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın cezası pek şiddetlidir.

25. (Ve) Ey müslümanlar!. Öyle (bir fitneden) gayrı meşrû bir harketten, felâkete sebep olacak bir hadisenin meydana gelmesinden (sakınınız ki) onun kötülüğü, felâketi; maddî ve mânevî zararları (sizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz) bilâkis zulmetmemiş, o hadiseyi fiilen yapmamış olanları da kapsar. Meselâ: Bir cemiyet arasında bir takım gayrı meşrû şeyler yapılıp dururken bunları yapanların engellenmesine çalışılmaması, umumî bir sorumluluğa, bir kötülüğe sebep olabilir. Aynı şekilde: Gerektiğinde cihat hususunda bir taifenin tembelik göstermesi, o taifenin mensup olduğu bütün bir cemiyet hakkında mağlûbiyet!, zarar ve ziyanı doğurabilir. Artık bu gibi kötü neticeleri doğuracak şeylere meydan vermemelidir. (Ve) Ey mü’minler!. Kesin olarak (biliniz ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın cezası) ona muhalefet edenler hakkında (pek şiddetlidir) onun hükümlerine riayet etmeyenlerin sonlan pek kötüdür. Nitekim bu gibi ilâhî emirlere riayet edilmediğinden dolayı İslâm tarihinde pek acıklı hâdiseler vücude gelmiştir, müslümanlar arasındaki mücadeller nekadar korkunç, genel musibetlere sebebiyet vermiştir. Binaenaleyhöyle şiddetli bir azabı hak etmemek için Allah’ın hükümlerine riayete devam etmelidir. Toplumun zarar ve ziyanına sebebiyet verecek şeylerin vücude gelmemesine elden geldiği kadar çalışmalıdır, şahsî ve genel selâmet ve menfaat bunu gerektirmektedir.

26. Ve hatırlayınız ki, bir zaman siz yeryüzünde azlık idiniz, zayıf sayılan kimseler idiniz. İnsanların sizi çarpıp kapmasından korkardınız. Sonra Allah Teâlâ sizi yerleştirdi ve sizi yardımıyla destekledi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı, tâki, şükredesiniz.

26. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın başlangıçta zayıf olan İslâm toplumunu daha sonra kuvvet ve güce kavuşturmuş olduğunu beyan ile onları şükre, itaate davet etmektedir ve dinî hükümlere muhâlefeti ve hiyâneti yasaklamaktadır. Ve bir imtihan, bir denemeden ibaret olan dünya servetine, evlât gayretine kapılarak bir takım muhterisce hallerde bulunulmamasını ihtar buyurmaktardır. Şöyle ki: (Ve) Ey muhacirler topluluğu!. (Hatırlayınız ki) Siz (bir zaman yeryüzünde) Mekke’i Mükerreme sahasında (azlık idiniz) sayınız noksan idi ve siz (zayıf sayılan kimseler idiniz) sizde bir kuvvet, bir güç görülemiyordu (insanların sizi çarpıp kapmasından korkardınız) Kureyş müşriklerini ve diğer Arap kâfirlerinin sizi sür’atle mahvedip cezalandırmalarından endişe içinde yaşardınız. Nitekim bütün Arap kavmi de Fars ve Rum kâfirlerinin elleri altında zelilce bir vaziyette bulunmuşlardı. (Sonra) Allah Teâlâ (sizi) Ey müslüman muhacirler!. Medine’i Münevvere’de (yerleştirdi) düşmanlarınızdan emin olacağınız bir barınağa sizi kavuşturdu, (ve sizi yardımıyla destekledi.) Ensar-ı kiramın yardımıyla veya meleklerin imdadiyle sizi düşmanlarınız olan kâfirler üzerine galip kıldı, (ve sizi temiz şeylerden) Ganimet mallarından (rızıklandırdı) bu ganimet mallarını size helâl kıldı, halbuki, sizden evvelki milletlere helâldeğildi, (tâki) Nail olduğunuz bu muazzam nimetlerden, muvaffakiyetlerden dolayı Cenab’ı Hak’ka (şükredesiniz) kulluk vâzifenizi bilip Allah Teâlâ’nın rızasına aykırı hareketlerden kaçınasınız.

27. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz ve emanetlerinize hiyanette bulunmayınız. Halbuki, siz bilirsiniz.

27. (Ey imân edenler!.) Ey Rasûlü Ekreme tâbi olanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve Peygambere hiyanet etmeyiniz) farzlara, sünnetlere aykırı hareketlerde bulunmayınız. Açıktan kabul ettiğiniz İslâmiyet’e aykırı şeyleri kalben gizleyip durmayın, müslümanların aleyhinde, dinsizlerin lehinde olacak hareketlere cür’et etmeyin, meselâ: İslâm hükûmetinin sırlarını düşmanlara ihbarda bulunmak kötülüğünü işlemeyin (ve emanetlerinize hiyanette bulunmayınız) kendi aranızdaki emanetlere de, sözleşmelere de riayet etmez bir hâle düşmeyiniz veya üzerinize düşen dinî ve dünyevî vazifelerde istikametten ayrılmayınız. (Halbuki, siz bilirsiniz.) Hiyanet etmekte olduğunuza vâkıf bulunuyorsunuz. O halde öyle bile bile hiyanete nasıl cür’et edebilirsiniz?. Veyahut siz hiyanet ile istikametin, güzellik ile çirkinliğin arasını ayırd edecek bir bilgiye sahip bulunmaktasınız. O halde nasıl olur da hiyanet gibi bir aşağılığı işleyebilirsiniz?.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında birçok rivayet vardır. Bu cümleden olarak: Deniliyor ki, bu âyeti kerime “Hatip İbni Ebi Belten” hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem, Mekke üzerine yürüyeceği zaman Hatıb Mekke’lilere gizlice bir mektup yazarak Yüce Peygamberin bu hareketini haber vermişti. İşte bu müslümanlık aleyhinde bir hiyanet idi. Bu gibi hiyanetlerden müslümanlar men edilmişlerdir. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet edildiğinegöre de bu âyeti kerime, eshabdan Rifae veya Mervan ismindeki “Ebu Lübâbe” hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Hazretleri Yahudi’lerden “Beni Kureyza” kabilesini muhasara altına almıştı. Onlar Şam’da “Enha” denilen yere çıkıp gitmek üzere uzlaşma yapmak istemişlerdi. Rasûlü Ekrem buna müsaade etmedi, bu hususta eshab-ı kiramdan “Sad İbni Muaz’ı” hakem tâyin etti. Beni Kureyza kabilesi, eshabtan “Ebu Lübabe”nin kendilerine gönderilmesini istirham ettiler, bu zat kendilerine gönderildi. Beni Kureyza dediler ki; “Ya Eba Lübâbe” nasıl görürsün? Saad İbni Maaz’ın hükmüne muvafakat edelim mi? Ebu Lübâbe ise: Eli ile boğazına işaret ediverdi. Demek istemiş idi ki: Eğer Sad’ın hükmüne razı olursanız, onun hükmü sizi öldürmekten başka olmayacaktır. Ebu Lübabe’nin malı ve aile efradı Benî Kureyza arasında bulunduğu için onların hakkında böyle bir iyilik ister işarette bulunmuştu. Fakat muhterem zat, deral hata ettiğini, İslâmiyet’e hiyanette bulunduğunu anlayarak nâdim ve pişman oldu, kendisini yedi gün kadar mescidin bir direğine bağladı, yiyip içmeyi terketti, tövbesinin kabulünü bekledi. Nihayet tövbesinin kabul edildiğini Rasûlü Ekrem Hazretleri kendisine müjdledi. Bu zat da tövbesinin hakkiyle tamam olması için içinde bu günaha düşmüş olduğu bu kavmin yurdunu terkedeceğini ve malını harcamda bulunacağını söylemiş, Rasûlü Ekrem Efendimiz de malın üçte birini sadaka olarak vermesi yeterlidir, diye buyurmuştu. İşte bu zat hakkında mal ve evlât temayülü, böyle bir sıkıntıya sebep olmuştu.

28. Ve biliniz ki, muhakkak mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın katında pek büyük bir mükâfat vardır.

28. (Ve) Ey müslümanlar!, (biliniz ki, muhakkak mallarınız ve çocuklarınız bir imtihandır.) biribtilâdır. Bunların yüzünden günaha düşüp cezaya çarpılmak düşünülebilir. Artık bunların muhabbetleri sizi hiyanete, Allah rızasına muhâlefete sevk etmemelidir. Aksi takdirde büyük zararlara düşmüş olursunuz. (Ve şüphe yok ki,) Allah’ın rızasını kazanmak için hiyanetlerden kaçınan müminlere (Allah Teâlâ’nın katında) mânevî huzurunda, ahiret âleminde (pek büyük bir mükâfat vardır) Artık Yüce Allah’ın hükümlerine riayet etmelidir, mal ve evlât ve aile muhabbeti insanı Allah’ın rızasına aykırı, hiyâneti gerektiren hareketlere sevk etmemelidir. Aksi takdirde mal ve servet, evlât ve aile insan için bir fitneden, bir imtihandan başka birşey olmuş olamaz.

29. Ey imân edenler! Eğer Allah Teâlâ’dan korkarsanız sizin için bir furkan kılar ve sizin günahlarınızı örter ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük bir lûtuf sahibidir.

29. Bu mübarek âyetler, takva sahibi olan müminlerin mağfirete, ilâhî lütuflara nail olacaklarını müjdelemektedir. Rasûlü Ekrem’e karşı düşmanca hareket edenlerin de eliboş ve ziyanda olacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Cenâb-ı Hak’ki tasdik etme ve birliğine inanma, peygamberine tâbi olma şerefine nail olanlar!. (Eğer Allah Teâlâ’dan korkarsanız) bütün yapacağınız ve yapmayacağınız şeyler hususunda takva sahibi olarak harekette bulunursanız, bu sebeble o Yüce Yaratıcı (sizin için bir furkan kılar) yani: Kalplerinizde hak ile bâtılın arasını ayırdetmeğe vesile olacak bir hidayet meydana getirir veyahut size hakkı yerine getiren battal edenin arasını ayıracak, müminleri yüceltecek, kâfirleri de zelil edecek bir zafer ihsan buyurur. (Ve) O Yüce Mâbud, siz öyle takvâ üzere bulundukça (sizin günahlarınızı örter) setreder, teşhir buyurmaz, (ve sizin için mağfiret buyurur.) Günahlarınızı af ve mahv eyler. (Ve) Şüphe yok ki, (AllahTeâlâ pek büyük bir lûtuf sahibidir.) Takva sahipleri hakkındaki bu ilâhî vada onun lûtuf ve ihsanı cümlesindendir. Yoksa sadece takva, sahibinin böyle bir lütufa kavuşmayı icabetmez. Zaten tekvada bulunmak, Allah Teâlâ’dan kormak bir kulluk vazifesidir. Bunun karşılığında öyle bir af ve mağfiret tecellisi bir ilâhî lütuftan başkası değildir.

30. Ve hani bir zamanda o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri veya seni çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurmaktalar. Allah Teâlâ da tuzak kuranların hayırlısıdır.

30. (Ve) Resûlüm!. Şunu da hatırla ki, (hani bir zaman da) Mekke’i Mükerreme’de mukim bulunduğun vakit (o kâfirler senî tutup bağlamaları) kayıt ve hapis altına almaları için (veya seni) kılıçlariyle (öldürmeleri) için (veya seni) Mekke’den (çıkarmaları için sana hud’ade>) tuzak kurma ve hilede (bulunuyorlardı.) İşte o zamanı bir düşün, Cenâb-ı Hak sana o zaman ne kadar lûtuf ve keremde bulundu. (Ve onlar) sana (mekirde) hilede, su’ikasitte (bulunurlar) daima sana karşı dşümanca bir vaziyet almak isterler. Fakat onların bu hareketleri sana bir zarar veremez. Çünki (Allah Teâlâ da) onlara (tuzak kurar) onların tuzaklarını, hilelerini kendi üzerlerine çevirir. Evet… Allah Teâlâ Resûlüne düşmanlarının kötü maksadını vahiy yoluyla haber verir, Mekke’den çıkıp Medine’ye gitmesini emreder, Bedir savaşında müslümanları düşmanlarının gözüne pek çok göstererek o düşmanları mağlûp bırakır. İşte bunlar, o kâfirlerin tuzak ve hilelerinin cezasıdır. (Ve Allah Teâlâ) şüphe yok ki (tuzak kuranların hayırlısıdır) herkesin tuzağını, hilesini ziyadesiyle bilicidir, onların bu fena hareketlerini sonuçsuz bırakmaya tam mânâsıyla kaadirdir. İşte hayra, hikmete dayanan şeyler, ancak Cenab’ı Hak’kın bu şekilde tecelli eden ilâhî fiilleridir.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi, tefsirlerde şöylece beyan olunmaktadır: Ensar denilen Medine’i Münevvere ahalisi İslâmiyeti kabul edince Mekke’i Mükerreme’deki Kureyş müşrikleri telâşa düştüler, Ebül Bühteri Hişam İbni Amr, Ebu Cehil, Tuayme Bini Adiy gibi reisleri Darun Nedve’de toplandılar, Rasûlü Ekrem hakkında ne yolda muamele yapacaklarına dair istişareye başladılar. İblis de Necit ahalisinden ihtiyar bir şahıs imiş gibibir şekle girerek o topluluğa katılmıştı. Ebül Buhter! demişti ki: Benim görüşüm şöyledir: “Muhammed’i -Aleyhisselâm- bir hanede hapsetmeli, penceresinden yiyip içeceğini vermeli; orada ölünceye kadar beklemeliyiz. Necidli ihtiyar, derhal itiraza başladı: Eğer siz onu öyle bir hanede hapsederseniz elbette onun kavmi gelir, sizinle savaşta bulunur, onu ellerinizden kurtarırlar. Bu sözü tasdik ettiler. Hişam’da demişti ki: Benim görüşüme göre onu bir deveye bindirip kendi aranızdan çıkarınız, artık onun yapacağı size zarar vermez, siz de istirahat etmiş olursunuz. Necidli ihtiyar yine itiraz etti, bu ne kötü görüş!. O kimse ki, sizin beyinsizlerinizi- bozdu, böyle dışarı çıkarılınca da sizden başkalarını bozar, onun konuşmasındaki tatlılığı, lisanındaki güzelliği, kalpleri büyüleyen sözlerini görmüyor musunuz?. Vallahi onu öyle serbest bırakırsanız, gider birçok kimseleri kedisine tâbi kılar, sonra gelir sizi yurdunuzdan çıkarır atar. Evet… Doğru söylüyorsun diye o lânetli iblisi tasdik ettiler. Sonra lânetli Ebu Cehil dedi ki, benim görşüüm şudur: Kureyş’in her kabilesinden birer genç alırsınız, ellerine birer keskin kılınç verirsiniz, hepsi birden hücum edip Muhammed’i -Aleyhisselâm- öldürürler, onun kanı kabilleer arasına dağılmış olur. Artık Haşim oğulları, Kureyş ile savaşa kaadir olamaz. Diyet isterlerse onu verir rahat ederiz. Mel’ûn Necidli ihtiyar, Ebu Cehlin bu görşünü doğru gördü, işte bu gencin == EbuCehlin reyi en muvafıktır, demişti. Darun Nedve’de toplanmış olanlar buna karar verdiler. Böyle üç görüş şeklinde bir tuzak ve hilede bulunmak istemişlerdi. İşte Cenâb-ı Hak bunların bu tuzağını ibtâl buyurdu. Bu hadiseyi Cibrili Emin gelip Rasûlullah’a haber verdi, Medine’den çıkıp Mekke’ye hicret buyurmasını tebliğ etti. Rasûlü Ekrem de bir gece yatağına Hz. Ali’yi yatırarak Hz. Ebu Bekir ile beraber Mekke’den çıktılar. Kureyş’in takibatından kurtulmak için bir aralık “Sevr” dağındaki bir mağaraya girdiler. Bir harika olmak üzere mağaranın her tarafını örümcekler sardı, oraya kadar gelen Kureyş’liler, mağar içinde kimse olmayacağına inanarak oradan ayrıldılar. Rasûlü Ekrem de sonra tam bir emniyet içinde Medine’i Münevvere’ye kavuştu. İşte Cenâb-ı Hak, o din düşmanlarının görüşlerini, hilelerini böyle tesirsiz bırakmış, Yüce Resûlünü nice başarılara kavuşturmuştur.

31. Ve onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: Artık işittik, eğer dileyecek olsak elbette bunun benzerini biz de söyleyebiliriz. Bu evvelkilerin efsanelerinden başka birşey değildir.

31. Bu mübarek âyetler, bir takım inkârcıların Kur’an-ı Kerim’in benzerini yapabilecekleri hakkındaki cahilce iddialarını ve Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğu takdirde mühim felâketlere uğramaya razı olduklarını bildirmektedir. Bununla beraber aralarında Rasûlü Ekrem bulundukça veya kendileri tövbe ve istiğfar ettikçe azaba uğramayacaklarını da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) Rasûlullah’ın aleyhinde bulunan inkârcılara (ayetlerimiz okunduğu) Kur’an’ı Kerim tilâvet edildiği (zaman dediler ki: Artık işittik) biliyoruz, bize karşı tilavete hâcet yok (eğer dileyecek olsak elbette bunun benzerini biz de söyleyebiliriz) biz de bu âyetler gibi edebî sözler tanzim edebiliriz. (Bu) Kur’an kitabı (evvelkilerin) geçmiş kavimlerin tarihihayatlarına dair (efsanelerinden) yazılmış kıssalarıdan (başka birşey değildir.) Bu cahiller, böyle kuru bir iddiada bulunmuşlardı. Yirmi seneden beri Kur’an’ı Kerim’in bir sûresinin olsun benzerini meydana getirmeleri kendilerine teklif edildiği halde bunu meydana getirmeğe asla kaadir olamamışlardı. Şimdi, sırf bir inat ve kibir etkisiyle böyle bir lâf’ta bulunmuşlardı.

§ Esatir; üstûranın çoğuludur. Yalan, batıl söz demektir. Kitaplarda tetkik ve tanzim Edirneksizin yazılan, eski milletlere ait bulunan kıssalardan, hikâyelerden ibarettir. Kur’an’ı Kerim hakkında böyle cahilce iddialarda bulunanlar, Darun Nedvede toplanmış olan kâfirler idi. Veyahut onların reisi, hâkimi makamında bulunan Nadr ibnil Hars idi. Bu lânetli ticaret için Hiyre’ye ve diğer Rum ve Fars ülkelerine gitmiş, o eski kavimlerin tarihine ait kitapları okumuş,bir takım asılsız kıssalara, efsanelere vâkıf olmuştu. Bunları Mekke’i Mükerreme ahalisine anlatır dururdu. İşte Kur’an’ı Kerim’in haber verdiği hakikî kıssaları da o kabilden telâkki etmiş, o hakikatları açıklayan kitabı da hâşâ efsane kabilinden zannetmiştir.

32. Ve bir vakit dediler ki: Ey Allah! Eğer senin tarafından hak olan bu ise hemen üzerinize gökten taşlar yağdır veya bize pek elemli bir azap getir.

32. (Ve bir vakit) O lânetli Nadr ibnil Hars ile ona tâbi olanlar (dediler ki: Ey Allah!. Eğer senin tarafından hak olan bu ise) yani: Bu Kur’an hakikaten Allah tarafından nâzil olmuş kutsî bir kitap ise (heman üzerimize gökten taşlar yağdır.) Bizim inkârımıza bir ceza olmak üzere bizi böyle bir azâba uğrat. (Veya bize) ondan başka (pek elemli bir azap getir.) Onunla bize azap et, görelim.

§ Bu lânetli Nadr, daha sonra Bedir savaşında müslümanların eline esir düşerek öldürülmüş,isteği azaba kavuşmuştur.

33. Ve halbuki, sen onların aralarında bulundukça Allah Teâlâ onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfarda bulundukları halde de Allah Teâlâ onları azaplandırıcı değildir.

33. Resûlüm!. Bütün o inkarcılar azâbı hak etmiş bulunmaktadırlar. (Ve halbuki, sen onların aralarında bulunukça) sana tazim için onların hakkında kökleri kesilecek şekilde umumi bir azap gelmeyecektir. İlâhî âdet böyle yürümketedir. Hud, Salih, Lut Aleyhimüsselâm gibi evvelki Peygamberlerin ümmetleri hakkında bu âdet uygulanmıştır. Hiçbir belde ahalisi, içlerinden Peygamberleri çıkıp gümedikçe üzerlerine umumî bir ilâhî azap gelmemiştir. (Ve onlar istiğfarda bulunduları halde de) yani: Onlar istiğfar ederek İslâmiyeti ilerde kabul edecekleri takdirde de veya onların aralarında istiğfar eden müminler bulundukça da veyahut onların içlerinde daha sonra İslâmiyet’i kabul ederek küfür ve isyandan tövbe edip af dileyecek bazı kimseler mevcut olunca da (Allah Teâlâ onları) azabı istişât ile,yani hepsini birden kökünden koparıp mahvetmek suretiyle (azaplandırıcı değildir.) Bir cemaatin kusurlarından tövbe edip af dilemeleri, kendileri için bir emniyettir, bir selâmettir. Binaenaleyh gerek fertlere ve gerek cemiyetlere lâzım olan odur ki, küfür ve isyana tutulmuş oldukları takdirde bunun kötü sonunu düşünsünler, bir an evvel tövbe edip af dileyerek Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine iltica etsinler, bu sayede ilâhî azaptan kurtulsunlar. Bunun aksine hareket edenler ise elbette ki, her türlü azâbı hak etmiş olurlar.

34. Ve neleri vardır ki. Allah Teâlâ onları azaplandırmasın? Ve onlar Mescid i Haramdan men ediyorlar. Halbuki onun mütevellileri değildirler. Onun mütevellileri takvâ sahiplerinden başkası değildir. Ve lâkin onların birçokları bilmezler.

34. Bu mübarek âyetler, müşriklerin azâbı hak etmiş olduklarının sebebini göstermektedir. Ve başkalarının ibadetlerine mâni oldukları halde kendi ibadetlerinin bir takım adaba aykırı, yersiz hareketlerden ibaret bulunduğunu ve binaenaleyh azâba yakalanacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) O müşriklerin (neleri vardır ki) kendilerine fâide verecek ne gibi güzel amelleri vardır ki, (Allah Teâlâ onları azaplandırmasın?.) halbuki, onlar çirkin amelleri yüzünden azâbı hak etmişlerdir. (Ve) Bu cümleden olarak (onlar) Rasûlü Ekrem’i ve onun eshâbını (mescidi haramdan) orada bulunup ibâdet ve taat’de bulunmaktan (men ediyorlar) nitekim bu yüzden Rasûlullah’ı hicrete mecbur etmişlerdi. Ve Hudeybiye senesinde de Beytullah’ı ziyaret için müslümanlara müsaade de bulunmamışlardı. (halbuki onun) o mescid’i şerifin (mütevellileri değildirler) o müşrikler, biz Beyti şerifin sahipleri, mütevellileriyiz, oraya dilediğimizi bırakır, dilediğimizi bırakmayız, diye iddiada bulunuyorlardı. Bunların ise böyle bir iddiaya selâhiyetleri yoktur. (Onun mütevellileri takva sahiplerinden) şirkten uzak olan ehli İslam’dan (başkası değildir.) onun mütevelliliğine sahip olanlar, ancak mü’minlerdir. (Ve lâkin onların) o mütevellilik iddiasında bulunan müşriklerin (birçokları) böyle bir mütevelliliğe kendilerinin sahip olmadıklarını (bilmezler.) öyle cahilce, hakikata aykırı iddiada bulunur dururlar. Halbuki o kutsal mâbedin mütevelliliği, idaresi ancak ehli takvâ olan müslümanlara ait bulunmuştur. Binaenaleyh aralarında Rasûlü Ekrem çıkıp ayrılınca başlarına ilâhî azap gelecektir. Nitekim de Bedir savaşında ve Mekke’i Mükerreme’nin fethi esnasında böyle bir azâba uğramışlardır.

35. Ve onların Beyti şerifteki namazları, ıslık çalmaktan ve el çarpmaktan başka değildir. Artık azabı tadınız, küfreder olduğunuzdan dolayı.

35. (Ve onların) O müşriklerin (beytişerifteki namazları) namaz adını verdikleri duaları, âyinleri (ıslık çalmaktan, ve el çarpmaktan başka değildir) onların bu âyinleri mabetlerin kutsiyetine aykırı, dinî adaba muhalif hareketlerden ibaret bulunmuştur. Artık onlar beyti şerifin mütevellileri olmak selâhiyetine nasıl sahip olabilirler, (artık) Ey böyle mü’minleri mâbetlerden men eden, namaz adına öyle edepsizce hareketlerde bulunan müşrikler!. Lâyık olduğunuz (azabı tadınız) dünyada öldürülme gibi, esaret gibi cezalara uğrayınız, nasıl ki, Bedir savaşında uğramışlardır. Ahirette de cehennem azabına ebedî olarak tutulacaksınızdır. Böyle dünyevî ve uhrevî felâketlere, azaplara uğramanız ise sizin öyle (küfreder olduğunuzdan dolayıdır. Siz inanç ve amel itibariyle imândan mahrum kalmış, küfr ve şirke düşmüş olduğunuz için böyle elem verici bir akibeti hak etmiş oldunuz.

36. Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlardır, mallarını Allah Teâlâ’nın yolundan men etmek için harcarlar. Artık onu yine harcayaklardır. Sonra onların üzerine yürek acısı olacaktır. Sonra da mağlûp olacaklardır ve kâfir olanlar cehenneme sevkolunacaklardır.

36. Bu mübarek âyetler, kâfirlerin yaptıkları malî harcamaların bir kötü maksada dayanmakta olduğunu, bundan dolayı daha sonra yürek acısı duyacaklarını ve mağlûp olacaklarını ve nihayet Hak Teâlâ Hazretlerinin temiz olanlar ile temiz olmayanları ayırt ederek temiz olmayanları cehenneme sevk edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak o kimseler ki) İslâm dinine karşı cephe alarak (kâfir olmuşlardır.) İmândan mahrum bulunmuşlardır. Onlar (mallarını. Allah Teâlâ’nın yolundan) İslâm dininden insanları ayırmak için (men etmek için infak ederler.) Nitekim Bedir Savaşı sırasında müslümanların aleyhine olarak mallarını sarfetmişlerdi. (Artık)o kâfirler (onu) o mallarını (yine) tamamen (harcayacaklardır.) Nitekim sonra Uhud savaşı sırasında birçok mallarını müslümanların aleyhine olarak sarf etmişlerdi. Fakat bu harcamalarından dolayı bir fâide mi göreceklerdi?. Ne gezer. (Sonra) bu harcamaları maksatlarına yardım etmemiş olacağı için (onların üzerine yürek acısı olacaktır.) pişmanlıklarına, üzüntü ve kederlerine sebebiyet vermiş bulunacaktır. Daha (sonra da mağlûp olacaklardır.) Nihayet fetih ve zafer müslümanlar tarafında görülecektir. Nitekim de görülmüştür. Bununla beraber o düşmanlar bu mağlubiyetle kalmayacaklardır. (Ve kâfir olanlar) küfür üzere devam edip hayatı terk edenler (cehenneme sevkolunacaklardır.) öyle ebedî bir ziyana, cezaya mâruz kalacaklardır.

37. Tâki, Allah Teâlâ pisi temizden ayırt etsin. Ve pis olanın bazısını bazısı üzerine kılıp hepsini toplasın. Artık onu cehenneme koysun. İşte ziyana uğramış olanlar, ancak onlardır.

37. Evet!. Cenâb-ı Hak, öyle küfrlerinde israr edip duran inkârcıları daha sonra cehenneme de sevk edecektir. (Tâki, Allah Habisi) pis ruhlu olan kâfirleri (temizden) temiz bir ruha, inanca sahip olan müminlerden (ayırt etsin) aralarındaki fark ortaya çıksın (ve pis olanın) kâfir bulunan şahısların (bazısını bazısı üzerine) ekleyip, ilâve (kılıp hepsini toplasın) büyük bir ateş kütlesi meydana gelsin. (Artık onu) o kütlenin tamamını (cehenneme koysun) hepsi birden azap çekip dursunlar. (İşte ziyâna uğramış) eliboş ve ziyâna uğramış (olanlar, ancak onlardır.) öyle birden ateşe sevk edilecek olanlar, o pis ruhlu kâfirlerden ibarettir. Çünki onlar, mallarını ve canlarını böyle ebedî bir ziyana mâruz bırakmış kimselerdir.

§ Rivayete göre bu âyetler, Bedir savaşı sırasında kâfir ordusuna mallarını sarfetmiş olan oniki Kureyş müşriki hakkında nâzilolmuştur. Ebu Cehil, Utbe, Şeybe bunlardandır. İşte bütün bunlar daha sonra mağlûp olmuş, pişmanlığa düşmüşlerdir. İçlerinden bazıları daha sonra İslâm şerefine nail olarak ebedî azaptan kurtulmuştur. Küfür üzere ölüp gidenler de ebedî olarak cehennem azabına aday bulunmuşlardır. Ne fena bir âkibet!.

38. Kâfir olanlara de ki: Son verirlerse geçmişteki günahları onlara bağışlanır. Ve eğer yîne geri dönerlerse, artık şüphe yok ki, evvelkilerin sünneti geçmiştir.

38. Bu mübarek âyetler, inkârlarında israr etmeyip ilâhî dinî kabul edecek olanların af olunacaklarını, küfrlerinde israr edip duranların da bir ilâhî âdet gereği olarak mahv olacaklarını ve yıkılıp gideceklerini ihtar etmektedir. Ve dini yüceltmek için müslümanların cihad ile mükellef olduklarını ve onların bütün hareketlerini Cenâb-ı Hak’kın kemâliyle görüp bildiğini ve dinden yüz çevirenlere karşı mü’minlere Hak Teâlâ’nın yardım edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Kâfir olanlara) Sana karşı düşmanlık gösterip savaşa cür’et edenlere (de ki:) eğer onlar, İslâmiyet’i kabul edip düşmanlıklarına (son verirlerse geçmişteki) kâfirlik zamanındaki (günahları onlara bağışlanır) o günahlardan dolayı Allah katında sorumlu olmaz ve azaba uğramazlar (ve eğer yine geri dönerlerse) yine savaşa başlar, düşmanlık gösterirlerse (artık şüphe yok ki, evvelkilerin) vaktiyle Peygamberlerine karşı cephe alan dinsizlerin hakkında Allah Teâlâ’nın (sünneti) ilâhî âdeti (geçmiştir) bu ilâhî âdet, Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerine, velilerine yardım edip din düşmanlarını mahv ve cezalandırmaktır. Binaenaleyh Allah Teâlâ vaktiyle din düşmanlarını mahv ve perişan ettiği gibi Son Peygamber Hazretlerine karşı cephe alan müşrikleri de mahvedecektir. Bu ilâhî adetin tecellisine kimse mâni olamaz.Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri bütün düşmanlarına galip olmuş Mekke’i Mükeremeyi fethederek oradaki düşmanlarını cezalandırmıştır.

39. Ve onlar ile bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah için oluncaya kadar cihatda bulunun. Bunun üzerine küfrlerine son verirlerse şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacak oldukları şeyleri tamamiyle görücüdür.

39. (Ve onlar ile) Öyle İslâm dinin düşmanlariyle (bir fitne kalmayıncaya) kadar, yani: Küfr ve şirk yok oluncaya, İslâmiyet’i kabul edenleri saptırıp İslâmiyet’ten döndürmeğe çalışanlar bertaraf edilinceye kadar (ve dîn tamamiyle Allah için oluncaya) bâtıl dinler yok olup, müntesipleri mağlûp ve helâk olup gidinceye (kadar cihatda bulunun.) İlâhî dini müdafaaya,korumaya çalışınız. (bunun üzerine) Böyle onlar ile cihat neticesinde o düşmanlar (küfrlerine) dinsizliklerine, İslâmiyet’e saldırmalarına (son verirlerse) Cenâb-ı Hak, onların geçmiş günahlarını af eder. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) onların (yapacak olduktan şeyleri tamamiyle görücüdür.) hak dini kabul edip ne gibi güzel amellerde bulunacaklarını Cenâb-ı Hak, tamamen görüp bilici olduğu için onlara ona göre mükâfatlar ihsan buyurur.

§ Tarihen sabittir ki; İslâm’ın başlangıcında birçok müslümanları, müşrikler çeşit çeşit hileler ile, kötü kötü telkinler ile fitneye düşürmeğe, dinden çevirmeğe çalışıyorlardı. Bu yüzden bir kısım müslümanlar, Rasûlullah’ın emriyle Habeşistan’a çıkıp gitmişlerdi. Sonra Medine’i Münevvere ahalisi Akabe beyatini yaparak müslümanlığı kabul edince de Mekke’de müşrikler, Mekke’deki müslümanları İslâmiyetten ayırmaya çalışıp durmuşlardı. Bu şekilde müslümanların arasına bir fitne, bir ihtilâf düşürmek istemişlerdi. Binaenaleyh Yüce Peygamber Hazretleri kâfirler ile cihada memur olmuştur ki, İslâm milleti o gibifitnelerden emin bulunsunlar.

40. Ve eğer yüz çevirirlerse artık biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.

40. (Ve eğer) O dinsizler, İslâmiyet’i kabulden .(yüz çevirirlerse) inkârlarında israr eder, müslümanlara karşı düşmanlıklarına son vermezlerse (artık) Ey müslümanlar!. Siz (biliniz ki. Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir) sizin yardımcınızdır ve işlerinizin yöneticisidir, size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip kılar. Siz Allah Teâlâya tevekkül ve güvende bulunun, düşmanlarınızın düşmanlığından korkmayın, (o) kerem sahibi mabut (ne güzel sahiptir) işlerini üzerine aldığı kimseyi zâyetmez. (ve ne güzel yardımcıdır.) Kendisine yardım ettiği kimse mağlûp olmaz. Binaenaleyh ey ehli İslâm erleri!. Düşmanlarınıza karşı dininize sarılın, Cenâb-ı Hak’tan imdat bekleyin, din düşmanlarının hilelerine, tuzaklama kıymet vererek aldanmayınız. Allah Teâlâ Hazretleri sizi korur, başarıya kavuşturur.

41. Ve biliniz ki, muhakkak herhangi birşeyden edindiğiniz ganimet malının beşte biri mutlaka Allah Teâlâ içindir. Ve Peygamber içindir ve akrabalarla, yetimler, fakirler ve yolcu içindir. Eğer siz Allah Teâlâ’ya ve furkan gününde, o iki cemiyetin karşılaştığı günde kulumuza indirmiş olduğumuza imân etmiş iseniz. Ve Allah Teâlâ herşeye tam mânâsıyla kadirdir.

41. Bu âyet-i kerime cihad neticesinde müslümanların elde edecekleri ganimet mallarına ait şer’î hükmü ve bu hükme riâyetin dinin gereği buunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!.. (Ve) şu şer’î hükmü de (biliniz ki, muhakkâk) düşman olan kâfirlerden savaş neticesinde (herhangi şeyden) isterse az olsun elde (edindiğiniz ganimet malının beşte biri mutlâkaAllah içindir) yani: Onun rızası içindir. Cenab’ı Hak’ka öyle bir maldan hisse ayırımı yapılamaz, onun ilâhî zatı buna muhtaç değildir. Bunun böyle zikredilmesi bir saygı ve bereket ümidi içindir. Fakat âlimlerden “Ebul Aliye”ye göre Cenâb-ı Hak adına da bir hisse ayırarak bu, Kâbe’i Muazzama’ya sarfedilir, (Ve) o malın beşte biri, beş kısma ayrılır ki, bunlardan biri (Peygamber içindir) bu kısım Rasûlullah’a verilir, o da bununla muhterem ehli beytinin ihtiyaçlarını temin eder. Kalanını da müslümanların ihtiyaçlarına sarfeyler. (ve) kalan dört kısmı da (akrabalar ile) yani: Rasûlü Ekrem’in akrabaları olan Beni Haşim, Beni Muttalip ile müslüman (yetimler ve fakirler ve yolcu) olanlar (içindir.) Bu beşte bir hissenin üç kısmı hazineye konularak fakir olan yetimlere ihtiyacını tamamen görmeğe kâdir olamayıp miskin adını alan yoksullara, ve nafakasını temin edemeyen müslüman yolculara sarfedilir. (Eğer siz,) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’ya) İmân etmiş iseniz (ve furkan gününde) yani: Hak ile bâtılın arasını ayırmaya vesile olan Bedir savaşında (o iki cemiyetin) müslümanlar ile müşriklerin (karşılaştığı) savaş için birbirine karşı cephe aldıkları (günde) yani Bedir harbi zamanında (kulumuza) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (indirmiş olduğumuza) ona nâzil olan âyetlere, ona yardıma gelen meleklere, ona ihsan ettiğimiz zafere (imân etmiş iseniz) artık biliniz, kabul ediniz ki elde edilen ganimet mallarının beşte biri, şu açıklanan zatlara aittir. Onu kendilerine teslim ediniz. Kalan beşte dördü de bu ganimetleri elde eden mücahitlere mahsustur. Yani: Cihat niyetiyle harp sahasına atılmış bulunan İslâm erlerine aittir, onlara dağıtılır. İsterse içlerinden bir takımı fiilen harbe katılmamış olsunlar. (Ve Allah Teâlâ herşeye tam mânâsıyla kadirdir.) Az bir kuvveti, çok bir kuvvete galip kılabilir, nitekim, sizi de Bedir Savaşında büyük bir kuvvete galip kılmıştı.Artık o Yüce Yaratıcının emirlerine, şer’î hükümlerine hakkiyle riayetten ayrılmayınız. Bu ganimet malları hakkındaki ilâhî hükme de tamamiyle itaatkâr bulununuz.

§ İmam-ı Âzam’a göre Rasûlü ekrem Efendimizin ahirete irtihaliyle kendisine ve Haşim oğulları ile Muttalip oğullarına ait olan hisseler düşmüştür. Ancak Haşim oğulları ile Muttalip oğullarının fakirleri var ise onlara da diğer fakirler gibi bu ganimet hissesinden yardım edilir. İmam Şafîi’ye göre peygamberin vefatından sonra Rasûlü Ekrem’e ait hisse, müslümanların ihtiyaçlarına meselâ harp araçlarının teminine sarfedilir. Haşim oğulları ile Muttalip oğulları yine hisselerini alabilirler. Kalan üç hisse de hazineye konularak fakir yetimlere, yoksullara ve yolculara sarfedilir.

42. O vakit ki, siz yakın vâdide idiniz, onlar ise uzak vâdide idiler. Kervan ise sizden aşağıda idi. Eğer birbirinizle vâdeleşe idiniz, elbette vâde mahallinde ihtilâfa düşerdiniz. Ve lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri yerine getirmek için böyle yaptı tâki, helâk olan kimse, apaçık bir delilden helâk olsun ve diri kalan da âşikâr bir delilden diri kalmış olsun ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ tam mânâsıyla işiticidir, tamamıyle bilicidir.

42. Bu âyeti kerime, Bedir Savaşı esnasında görünen ilâhî delili ve ümmet-i muhammed hakkında tecelli eden ilâhî lütufları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Eshab-ı kiram!. Ey ümmeti Muhammed!. Hatırlayınız (O vakit ki) O Bedir Savaşı sırasındaki (siz) Medine’i Münevvereye (yakın) bir (vâdide idiniz. Onlar) o düşmanlarınız olan Kureyş müşrikleri (ise) Medine’i Münevvere’den (uzak) bir (vâdîde idiler.) Mekke’i Mükerreme’ye, su kaynağına yakın bulunuyorlardı. Şam’dan dönüp gelen, düşmanlara ait bulunan (kervan ise sizden aşağıda idi.) Sizin mevkinizden uzakta bulunuyordu. Bedir mevkiinden üç mil kadaruzakta bulunan bir sahilde idi. (eğer biri birinizle vâdeleşe idiniz) eğer muharebe için sizinle düşmanlarınız birbirinize söz vermiş olsa idiniz (elbette vade mahallinde ihtilâfa düşerdiniz) siz ey müslümanlar!. Düşmanların daha müsait bir mevkide bulunduklarını anlayarak aranızda ihtilâf yüz gösterirdi, onlardan korkardınız, zaferden ümitsizliğe düşerdiniz. (Ve lâkin Allah Teâlâ yapılmış olan) ilmi ezelisinde kararlaşmış bulunan (bir emri) müslümanların muzaffer, kâfirlerin ezilmiş olmasını (yerine getirmek için) böyle yaptı. Müslümanlar ile düşmanlarını öyle bir yerde topladı, onları savaşa düşürdü. (Tâki helâk olan kimse) gözleriyle görüp anlayacağı (apaçık bir delikten) öyle bir delili gördükten sonra (helâk olsun) kendi küfrünü açık bir delil ile gördükten sonra gebersin, (ve diri kalan da) müslüman kuvveti de (âşikâr bir delilden) öyle açık bir alâmeti gördükten sonra (diri kalmış olsun) çünkü düşman kuvvetleri pek fazla idi ve pek elverişli bir sahada bulunuyorlardı. Müslümanlar ise az bir kuvvete sahip idiler, savaş durumları müsait değildi. Bu hâle göre galibiyete kavuşmaları umulmazdı. Halbuki bu vaziyete rağmen müslümanlar galip gelmişlerdir. Bu galibiyeti Rasûlü Ekrem Hazretleri de daha evvel eshab-ı kiramına haber vermişti. İşte bu galibiyet, bir harikadır, Allah’ın kudretine bir delildir. Peygamberimizin bu haberi de büyük bir mucize mahiyetindedir. Artık bu açık delilleri, hüccetleri müslümanlar da, onların düşmanları da görmüşlerdir. Bu pek açık kudret delillerini kâfirler göre göre helâk olup gitmişlerdir, haklarında ilâhî delil tamam olmuştur, biz hak ve hakikaten haberdar olamadık, bizi aydınlatıp uyaracak bir hâdise karşısında kalmadık derneğe selâhiyetleri kalmamıştır. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ) müminlerin tasdiklerni, ve nail olacakları mükâfatları, kâfirlerin de kâfirce lâkırdılarını ve uğrayacakları azapları (tam mânâsıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.) Hiçbirşey o Yüce yaratıcıya karşı gizli kalamaz, buna inanmışızdır…

43. O vakit ki. Allah Teâlâ onları sana rüyanda az gösteriyordu. Ve eğer onları sana çok göstermiş olsaydı elbette korkacak idiniz ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz. Ve lâkin Allah Teâlâ selâmete erdirdi. Şüphe yok ki, o, göğüslerin içinde olanı hakkıyla bilicidir.

43. Bu mübarek âyetlerde Bedir Savaşı sırasında müslümanlar hakkında Allah’ın yardımının gelmesi için iki taraftaki kuvvetlerin birbirine bir harika olarak birer az miktarda gösterilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Hatırla (O vakti ki) o Bedir Savaşı zamanını ki (Allah Teâlâ onları) o düşmanları (sana rüyanda az gösteriyordu.) tâki, bunu eshabına haber veresin, onların cihad için kararlı ve cesur olmalarına vesile olsun. (Ve eğer onları) o düşmanları Cenab’ı Hak (sana çok göstermiş olsa idi elbette korkacak idiniz) savaşa cesaret edemiyecek idiniz. (Ve cihad işinde ihtilâfa düşerdiniz) aranıza ayrılık düşerdi, harpte sebat edip etmemek hususunda görüşleriniz başka başka olurdu, (ve lâkin Allah Teâlâ selâmete erdirdi) sizi korkudan, ihtilâftan kurtarmak suretiyle selâmet nimetine nail buyurdu. (Şüphe yok ki, o) hikmet sahibi yaratıcı (göğüslerin içinde olanı hakkiyle bilicidir) Herkesin kalbinde olanı tamamen bilicidir. Harp sahasında cesaret, sabır ve sebat gösterecek olanlar ile korkacak, feryad ve figanda bulunacak olanları da tamamiye bilir. Bundan dolayıdır ki, sana rüya âleminde düşman kuvvetlerini hikmetine binden az göstermiştir.

44. Ve hani karşıkarşıya geldiğiniz zaman onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu ve sizleri de onların gözlerinde azaltıyordu. Tâki, Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri yerine getirsin. Ve bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülür.

44. (Ve) Ey mü’minler!. Ey Bedir mücahitler!!,(hani) O düşmanlar ile (karşı karşıya geldiğiniz zaman) Allah Teâlâ (onları size gözlerinizde pek az gösteriyordu) Rasûlü Ekrem’in rüyasında gördüğü vaziyet, düşman kuvvetlerinin azlığı, böyle uyanıklık halinde de görünüp duruyordu. Bu hâl, Yüce Resûlün rüyasını destekliyor, eshab-ı kiramın kuvvetini, direncinı artırıyordu. (Ve) Ey İslâm erleri!. (Sizleri de onların) o düşmanlarınızın (gözlerinde azaltıyordu) tâki, korkup kaçmasınlar, savaşa atılsınlar, (tâki. Allah Teâlâ yapılmış olan bir emri) bir ilâhî takdirini ilâhî ilminde sabit olan İslâm kelimesini yüceltisn, ehli İslâm’i zafere kavuşturmak hükmünü (yerine getirsin) varlık sahasına çıkarsın. (Ve) malumdur ki (bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülür.) bütün kâinatta dilediği gibi tasarrufta bulunur. Onun emrini reddedecek, hükmüne mâni olacak bir kuvvet yoktur. O bir hikmet sahibi Yaratıcıdır, kadirdir. Bu savaştaki olaylar da onun hikmet ve kudretinin gereğidir. Artık bütün kâinatın merci’i olan o Yüce Yaratıcının hükümlerine, emirlerine riayet etmelidir, hakikî geleceği temine çalışmalıdır. Bütün insanlık için en mühim vazife bundan ibarettir. Ve başarı Allah’tandır…

45. Ey imân edenler! Bir taife ile karşılaştığınız zaman artık sebat ediniz ve Allah Teâlâ’yı zikrediniz. Tâki kurtuluş bulasınız.

45. Bu mübarek âyetler, müslümanlara en lâzım olan bir dinî vazifeyi tebliğ etmektedir. Onlara kuvvet ve güçlerinin devamı için lâzım gelen sabır ve sebatı; birlikte hareketi, ihtilâftan sakınmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm şerefine sahip olanlar!. (Bir) kâfir (taife ile) cemaat ile harp için (karşılaştığınız) savaşa başladığınız (zaman artık) Cenâb-ı Hak’ka sığınarak savaşınızda (sebat ediniz) bu sebatın sonu zaferdir, galibiyettir. Nitekim Bedir Savaşında bu hâl görülmüştür, (ve AllahTeâlâ’yı) da kalplerinizle, lisanlarınızla (zikrediniz) kerem sahibi mâbudunuzu zikrederek ilâhî yardımını temenniden geri durmayınız, (tâki kurtuluş bulasınız) muradınıza eresiniz, fetih ve zafere nail olasınız. Çünki sabr ve sebat, Cenâb-ı Hak’ki devamlı anmak, maddî ve mânevî en büyük bir başarı vesilesidir. Artık buna riayet etmemek, Allah’ı anmaktan gafil bulunmak, asla uygun olamaz.

46. Ve Allah Teâlâ’ya ve Resulüne itaat edin ve ihtilâfta bulunmayın, sonra devletiniz gidiverir ve sabrediniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ sabr edenler ile beraberdir.

46. (Ve) Ey mü’minler (Allah Teâlâ’ya ve resulüne) her hususta (itaat ediniz) böyle cihad hususunda olduğu gibi diğer hususlarda da bütün emirlerine, yasaklarına uyunuz. Bunlara aykırı hareketlerden kaçınınız. (Ve ihtilâfta bulunmayın) Bedir ve Uhud Savaşları sırasında olduğu gibi muhtelif görüşlerde bulunarak birbirinizle mücadeleye, çekişmeye kalkışmayın. (Sonra) o ihtilâf ve çekişme neticesinde zayıf düşersiniz; birlikçe hareketten mahrum kalırsınız. (Devletiniz gidiverir) kuvvetiniz, hâkimiyetiniz elden çıkar muhitinizde başarı, zafer ve galibiyet rüzgârları esmez olur. Nitekim Uhud Savaşında müslümanların arasında ortaya çıkan bir münakaşa onların geçici olarak zaferden mahrum olmalarına sebep olmuştur. Binaenaleyh müslümanlar, daima birlikte hareket ederek Cenab’ı Hak’tan kendilerine zafer vesilesi olacak rüzgârların ortaya çıkmasını temenni etmelidir. Nitekim bir hadis-i şerifte “Ben sabah rüzgâriyle zafere nail oldum, âd kavmi ise Debûr rüzgârıyla helâk olmuştur” diye buyurulmuştur. Evet… Bazen savaş alanında esmeğe başlayan rüzgârlar, iki taraftan birinin yenilgisine sebebiyet verebilir. Artık Ey Müslümanlar!. Birlikte harekette bulununuz (ve sabrediniz) düşmanlar ilemücadele hususunda ve diğer bir kısım hayatî sıkıntılar hususunda sabırlı olunuz düşmandan korkup dağılmayınız, birbirinizle mücadelede, münakaşada bulunup durmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Zafer ve başarı vermek hususunda (sabr edenlerle beraberdir.) yani hak yolunda sabr ve sebat edenler, nifak ve ayrılıktan kaçınanlar ilâhî zafere, maddî ve mânevî muvaffakiyetlere nail olacaklardır.

§ Rasûlü Ekrem Efendimizin bir hadisi şerifi şu mealdedir: “Ey insanlar!. Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz ve Allah Teâlâ’dan afiyet temennisinde bulununuz. Düşmanlar ile karşılaştığınız zaman da sabr ediniz ve biliniz ki, Cennet muhakkak kılıçların gölgesi altındadır.” Yani: Dinî yüceltemek için yapılacak bir cihadın neticesi ebedî saadetlere kavuşmaktır. Bu âyeti kerime, bütün müslümanlar için en fâideli bir hareket düştüm mahiyetindedir. Çünki bu mübarek âyet gösteriyor ki: Bir millet, zafere, başarı ve kurtuluşa ermesi için dindar olmalıdır. Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine, hükümlerine riayet etmelidir. Cenab’ı Hak’ki zikrederek uyanık bir ruha mâlik bulunmalıdır. Ve din düşmanlariyle karşılaşacağı zaman da Allah Teâlâdan yardım dileyerek sabr ve sebattan ayrılmamalıdır. Ve kedi aralarında bir takım dünyevî gayelerden, şahsî menfaatlerden dolayı ayrılıklar, ihtilaflar yüz göstermemelidir. Aralarındaki vahdeti, din kardeşliğini, müşterek menfaatleri unutmamalıdır. Aksi surette hareket edildiği ve bir takım ihtiraslar yüzünden ihtilâflara düşüldüğü takdirde ise milletin bütün umumi hayatı, yardımdan mahrum, âciz ve meskenete düşmüş, başka milletlerin tehakkümü altında perişan olarak mahvolur gider. Nitekim dünya tarihi, buna dair pek çok fecî misaller kaydetmiş bulunmaktadır. Artık bunlardan ibret almalıdır.

47. Ve o kimseler gibi olmayınız ki,yurtlarından çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak ve Allah yolundan men ederek çıktılar. Allah Teâlâ ise ne yaptıklarını tamamiyle kuşatıcıdır.

47. Bu mübarek âyetler, müslümanların cihada ve diğer hayırlı işlere gösterişten uzak olarak tam bir ihlas ile başlamlarım emir ve tavsiye etmektedir. Ve kendilerini aldatmak isteyecek olan şeytan tabiatlı kimselerin sözlerine iltifat etmemelerine, düşmanların kahredilmeleri ile müslümanların zafer nimetine nail olacaklarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Müslümanlar!. Siz (o kimseler) o müşrikler (gibi olmayınız ki) Bedir Savaşı esnasında Şam’dan dönen kafilelerini kurtarmak için (yurtlarından çalım satarak) bir övünme ve gurura tutulmuş olarak (ve insanlara gösteriş yaparak) kendilerini kahraman, fedâkâr gösterip övgü kazanmak isteyerek (ve) insanları (Allah yolundan) İslâm dinine girmekten (men ederek çıktılar) hareketleri makul, faziletkârane bir halde bulunmuyordu. Artık müslümanların öyle kötülüğe yönelik, yok olmayı gerektiren hareketlerde bulunmaları nasıl uygun olabilir?. (Allah Teâlâ ise) onların (ne yaptıklarını tamamiyle kuşatıcıdır.) hepsini de tamamiyle bilmektedir. Binaenaleyh her insan bu hakikatı gözönüne almalıdır, mükâfatı gerektiren hareketlerde bulunmalıdır, cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Rivayete göre: Bedir Savaşı sırasında Mekke’de bulunan İslâm düşmanı müşrikler: Şam’dan gelen ticaret kervanını müslümanların tecavüzünden kurtarmak maksadiyle Mekke’den çıkmış “Cuhfe” denilen mevkie gelmişlerdi. Kervanın selâmet üzere olduğunu haber aldıkları halde yine geri dönmediler. Ebu Cehil ile yardımcıları Bedir mevkiine kadar gitmekte israr ettiler. Oraya gidip övünürcesine bir vaziyet almaya, gösteriş için ziyafetler vermeğe, içki İçerek şiirler söylemeğe, cariyeleri oynatıp zevk yapmaya,İnsanların İslâmiyet’i kabûlüne mâni olmaya karar verdiler. Fakat Cenâb-ı Hak onların bu emellerini tersine çevirdi, onları mağlûp etti, matemler içinde bıraktı. İşte gayri meşrû, kâfirce isteklerin neticesi bundan başka değildir. Artık müslümanlar için o kâfirler gibi hareketlerde bulunmak ebette câiz değildir ve hiçbir şekilde uygun olamaz. Binaenaleyh bu âyet-i kerime, müslümanlara böyle hareketleri yasaklamış ve bundan men’etmiştir.

§ Betar: Öğünmek, iftihar etmek, tekebbürde bulunmak, bir işi gösteriş için yapmak demektir. Bir malı sırf insanlara gösteriş için harcamak bir betardır. Bir malı harcamak ve bir ibâdet ve itâatte bulunmak, Allah rızası için olunca: Şükr mahiyetinde bulunmuş olur.

48. Ve o vakit ki, şeytan onlara amellerini bezemiş ve demişti ki: Bugün nâstan size galip olacak yoktur. Ve ben de şüphe yok ki, sizi himaye ediciyim. Vaktaki, iki ordu karşı karşıya görünmeğe başladı. Arkasına dönüverdi. Ve dedi ki: Şüphesiz ki, ben sizden uzağım, ben muhakkak ki, sizin görmediklerinizi gördüm. Şüphe yok ki, ben Allah’tan korkarım. Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir.

48. Ve ey müminler!. Allah Teâlâ’nın size olan nimetlerini hatırlayınız. (O vakit ki, şeytan) yani lânetli İblis, Benî Kinane kabilesi eşrâfından ve şairlerinden olan “Sürâka Bini Mâlik” adındaki şahsın şekline bürünerek (onlara) o müslümanlar ile savaşta bulunmak isteyen Mekke müşriklerine, onların kötü olan (amellerini bezemiş). O müşrikleri müslümanlar ile savaşta bulunmak için teşvik ve cesaratlendirmede bulunmuştu. (Ve) o lânetli şeytan, o müşrikleri gurura düşürmek için onlara (demişti ki: Bugün insanlardan size galip olacak yoktur.) Siz pek kuvvetli bulunuyorsunuz. (Ve ben de şüphe yok ki, sizi koruyucuyum) bende size yardımcıyım. Sizi aranızda düşmanlık bulunan Benî Kinanekabilesinden de korurum. Çünki ben onların reisi bulunmaktayım. İşte şeytan o müşrikleri böyle kandırıp harbe teşvik etmiş bulunuyordu. (Vaktaki iki ordu) müslümanlar ile müşrikler (karşı karşıya görünmeğe) birbirine karşı cephe almaya (başladı) müslümanlara meleklerin imdada geldiğini lânetli iblis görüverdi, hemen korkarak (arkasına dönüverdi) müşriklerin artık zafer kazanamayacaklarını anladı, kaçmaya yüz tuttu (ve dedi ki: Şüphesiz ki, ben sizden uzağım) ben artık sizinle teşriki mesai edemem. ‘(ben muhakkak ki, sizin görmediğinizi gördüm.) İslâm ordusuna nasıl bir kuvvetin katıldığını gördüm. (Şüphe yok ki, ben Allah’tan korkarım) müşrikler ile beraber benim başıma da bir belânın bir ilâhî kahrın geleceğinden korkarım. (Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir.) ona muhalefet edip küfre düşenler, elbette ki, pek şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Artık kimdir ki, bu ilâhî azâbı düşünüp korkusundan titremesin?. İşte şeytan tabiatlı insanlar da birgün gözlerinin önünde Cenâb-ı Hak’kın kudret ve azametini, düşmanlarını kahrı, cezalandırması görülünce böyle pişmanlığa düşüp firar edeceklerdir. Fakat artık yakalarını Allah’ın kahrından kurtaramıyacaklardır.

§ Allah’ın azabı ise pek şiddetlidir. Denilmesi, ya şeytanın itirafı ifadeleri cümlesindendir. Veya bu ayrıca bağımsız bir cümledir.

49. O zaman münâfıklar ve kalplerînde hastalık bulunanlar diyordu ki: Onları dinleri aldatmıştır. Halbuki, herkim Allah Teâlâ’ya tevekkül ederse artık şüphe yok ki. Allah Teâlâ galiptir, hikmet sahibidir.

49. Bu mübarek âyetler, münafıkların ve bir takım ruhen hasta kimselerin müslümanlar hakkındaki yanlış telâkkilerini kınıyor ve teşhir ediyor. İslâmiyet’i kabul etmeyip de küfr ve nifak üzere ölecek kimselerin de ne kadar fecî, şaşılacak bir şekilde ölüp felâketlereuğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O zaman) müslümanlar harp için Bedir sahasına yürüdükleri vakit Medine’i Münevvere’de bulunan (münâfıklar ve) Mekke’i Mükerreme’de bulunup vaktiyle İslâmiyet’i kabul ettiklerini lisânen söylemiş oldukları halde kalben kuşku ve şüphe içinde kalmış, samimî bir şekilde müslüman bulunmamış bir takım (kalplerinde hastalık bulunanlar diyordu ki: Onları) o erleri (dinleri aldatmıştır.) onlara galip olacaklarına dair bir kanaat vermiştir. Yoksa öyle az bir kuvvet oldukları halde büyük bir kuvvete karşı nasıl savaşa cesaret edebilirlerdi?. Müslümanların adedi görünüşte üçyüz küsur erden ibaret olduğu halde düşmanlarının kuvveti bin erden ziyade idi. (halbuki) bu cahiller, yanlış düşünüyorlardı. Galibiyet mutlaka sayının çokluğuna bağlı değildir. (Her kim Allah Teâlâ’ya tevekkül eder) onun mukaddes dinine hizmet için harp meydanına atılır (sa artık) Allah Teâlâ ona yardım eder ve başarılı kılar, (şüphe yok ki; Allah Teâlâ galiptir) Kudreti herşeye galiytir. Az bir kuvveti dilerse pek büyük bir kuvvete galip kılabilir. Ve o Yüce Yaratıcı (hâkimdir.) ilâhî iradesi hikmetin gereğine göre tecelli eder. Binaenaleyh o münafıkların ve benzerlerinin düşünceleri, sözleri pek mânasızdır!.

50. Ve görecek olsan, o zaman ki, melekler, kafir olanların canlarını alırlar, yüzlerine ve arkalarına vururlar ve yangının azabını tadın derler.

50. (Ve) Ey Yüce Peygamberim!, veya ey kendisine hitap edilebilen herhangi bir insan!. Eğer (görecek olsan, o zaman ki, melekler, kâfir olanların canlarını alırlar) ölecekleri vakit ruhlarını alarak kendilerini dünya hayatından mahrum bırakırlar. Ve onların (yüzlerine ve akalarına) onların ileri gelen, geri kalan her azasına demir çomaklar ile (vururlar ve) onlara (yangının) cehennem ateşinin (azabını tadın-derler-) artık şüphe yok ki, ne fecî, nekadar tasvirî imkânsız bir musibet görülmüş olur.

51. Bu işte ellerinizin takdim ettiği şey yüzündendir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için zulümeder değildir.

51. Ey kâfirler!. Ey münâfıklar. (Bu) Sizi yakalayacak olan öldürülme, dövülme, ateşin azap yok mu, (işte) bütün bunlar sizin dünyada iken (ellerinizin takdim ettiği şey) küfr ve isyan (yüzündendir) siz o küfr ve isyanı işlemiş olduğunuzdan dolayı bu felâketlere mâruz kaldınız, bütün bunlar kendi amellerinizin neticesidir. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kulları için zulmeder değildir.) Küfr ve isyan erbabının yakalanacakları azaplar, felâketler bütün kendi kötü hareketlerinin gereğidir. Artık insanlar bu akibeti düşünüp daha dünyadalarken durumlarını ıslah etmelidirler ki, Allah’ın azabından kurtularak ilâhî lütuflara hak kazanmış olsunlar.

52. Bunların hâli Firavun’un kavmi ile onlardan evvelkilerin âdeti gibidir ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler. Allah Teâlâ da bunları günahları sebebiyle yakaladı. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir; azabı pek şiddetlidir.

52. Bu mübarek âyetler, peygamber zamanındaki müşrikler ile Firavun’a tâbi olanların ve daha evvelki kâfirlerin aynı âdetlerde bulunduklarını ve bu yüzden Allah’ın kahrına uğradıklarını bildirmektedir. Ve bir kavmin makbul olan ahlâk ve tavırlarını değiştirmedikçe nail oldukları nimetlerden mahrum kalmayacağını ihtar etmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın her şeyi hakkiyle bilen, güç yetiren ve azabının şiddetli olduğunu beyan ile insanları uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: (-Bunların hâli-) yani: Bedir Savaşında müslümanlara karşı cephe alan müşriklerin âdeti (Firavun’un kavmi ile onlardan evvelkilerin) Nuh, Âd kavmi gibi eski miletlerin (âdeti gibidir ki) bunlar da o eskimilletler gibi (Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler) gördükleri mucizelere, hârikalara rağmen yine Peygamberleri tasdik etmediler. Artık (Allah Teâlâ da bunları) bu müşrikleri (günahları) küfr ve isyanları, Yüce Peygambere muhalefetleri (sebebiyle yakaladı) eski kâfir kavimleri sulara boğduğu ve diğer felâketlere uğrattığı gibi bu müşrikleri de, öldürülmek ile, esaret ile cezalandırdı. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kuvvet sahibidir) din düşmanlarını mahv edip cezalandırmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir. Ve Yüce Yaratıcının (azabı pek şiddetlidir.) Bu dinsizleri dünyada cezaya uğrattığı gibi bunların hakkındaki uhrevî azapları daha şiddetli olacaktır.

53. Bu da, şüphe yok ki. Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti değiştirici değildir, onlar kendi nefislerinde olanı değiştirinceye değin. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.

53. (Bu da) Bütün bu kâfirlerin böyle ilâhî azaba yakalanmaları da kendi kötü hareketlerinin bir neticesidir. Yoksa (şüphe yok ki. Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti) azap ve felâkete dönüştürmek suretiyle (değiştirici değildir.) o nimeti onların ellerinden almaz (onlar kendi nefislerinde olanı) kendi yaratılış kabiliyetleri, sahip oldukları akıl ve zekâyı, imâna, ibadet ve itaata olan kudretlerini, kendi kötü düşüncelerile, fena hareketlerile (değiştirinceye değin) Fakat onlar öyle kendi nefislerinde olanı değiştirdiler mi?. Küfr ve nifaklarını yaymaya, dine karşı hürmetsizliklerini açıklamaya cür’et gösterdiler mi, Cenâb-ı Hak’da onları yakalar, lâik oldukları azaplara kavuşturur. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkiyle işiticidir) kullarının bütün sözlerini, iddialarını işitir ve o hikmet sahibi Yaratıcı (tamamiyle bilicidir.) herkesin bütün fiillerini ve hareketlerini hakkiyle bilir. Herbirini lâik olduğu mükâfata veya cezayakavuşturur. Nimetlerini devam ettirir, veya yok eder. Binaenaleyh insanlar, Allah Teâlâ’nın nimetlerine karşı şükran vazifesini yerine getirmeye çalışmalıdırlar, diyanet ve ibadet ve itaat dairesinden çıkmalıdırlar ki, o nimetlerden daha sonra mahrum kalmasınlar. Bunların üstündeki uhrevî nimetlere de aday bulunsunlar.

54. Firavun’un kavminin ve onlardan evvelkilerin âdeti gibi ki, Rablerinin âyetlerini yalanladılar. Artık onları günahları sebebiyle helâk ettik. Ve Firavun’un kavmini boğduk. Ve hepsi de zalimler olmuşlardı.

54. Bu mübarek âyetler de peygamber zamanındaki müşrikler ile aynı âdette olan eski kâfirlerin nasıl helâk olduklarını izah ediyor. Ve en fazla şerli hayvanların, küfrlerinde israr edip duran dinsizlerden ibaret olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Evet… Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik etmeyen kâfirlerin âdeti, (Firavn’un kavminin ve onlardan evvelkilerin âdeti gibi) dir ki, hepsi de (Rablerinin âyetlerini) O Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine, lûtf ve ihsânına şahitlik eden delilleri inkâr, Peygamberlerin doğruluğunu isbat eden mucizeleri (tekzib ettiler) böyle küfr ve azgınlıkta israr edip durdular. (Artık onları) o kâfirleri o büyük (günahları) inkâr ve yalanlamaları (sebebiyle helâk ettik) bazıları deprem ile, bazıları yerlerin batmasiyle, bazıları başlarına yağdırılan taşlar ile, bazıları rüzgârlar ile, Kureyş müşrikleri de İslâm kahramanlarının kılıçlarıyle mahv-ı perişan oldular. (Ve Firavn’un kavmini) de kendisiyle beraber (boğduk) öyle büyük bir helâke uğrattık. (ve hepsi de) Gerek o evvelki kavimler olsun, ve gerek Kureyş kâfirlerinden olup müslümanların elleriyle öldürülen ve cezalandırılan şahıslar olsun (zalimler olmuşlardı.) nefislerine küfr ve isyan ile zulmetmiş oldukları gibi başkalarına da saptırmak ye bozmak suretiyle zulmederbulunmuşlardı. Böyle bir zulmün cezası da işte dünyada böyle bir helâkten ibarettir. Ahiretteki cezaları ise elbette bunun çok üstündedir.

55. Şüphe yok ki, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah Teâlâ katında en şerlisi, o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır. Artık onlar imân etmezler…

55. (Şüphe yok ki,) Bu helâk olan şahıslar, kavimler, en şerli ve umum hakkında en zararlı kimselerdi. Çünki onlar kâfir bulunuyorlardı, (yeryüzünde yürüyen canlıların) hayvanların, hayat sahibi kimselerin (Allah katında) Cenâb-ı Hak’kın hükm ve kazası hususunda (en şerlisi ise o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır.) Küfrlerinde israr edip durmuşlardır, yeminlerini bozmuş, halkı saptırmaya Çalışmış şahıslardır. Bir halde ki, (artık onlar imân etmezler.) onların imân edecekleri beklenilemez. İşte o helâk olan kavimler, şahıslar da hep böyle imân etme kabiliyetinden mahrum kalmış oldukları için öyle bir mahvü helâke mâruz kalmışlardır.

56. Onlar ki, kendileriyle antlaşma yapmış idin, sonra her defasında ahilerini bozarlar ve onlar hiç çekinmezler.

56. Bu mübarek âyetler Rasûlü Ekrem ile yapmış oldukları antlaşma hükümlerine müşriklerin uymadıklarını bildirmektedir. Artık savaşlarda onlara galip gelince haklarında şiddetli muamele yapılmasını emir etmektedir, tâki, arkalarındaki cemiyetler için bir vesilei ibret olsun. Ve antlaşma hükümlerine hiyanet edecekleri anlaşılan düşmanlar ile de, kendilerine evvelce haber vermek üzere antlaşmayı bozmanın lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Onlar ki) O Kureyze Yahudileri ki, (kendileriyle antlaşma yapmış idin) onlar bu anılaşmaya riayet etmediler, (sonra) tekerrür eden antlaşmaların (her defasında) onlar (ahilerini bozarlar) verdikleri sözlerde durmazlar.Antlaşma gereğine aykırı harekette bulunurlar. (Ve onlar hiç çekinmezler.) böyle ahda; muhalefetin nekadar cezayı, ilâhî azabı gerektirir olacağını düşünüp korkmazlar. Nitekim Kureyze Yahudileri, müslümanların aleyhinde hareket etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Halbuki, bu sözlerinde durmadılar, Mekke’i Mükerreme müşriklerine silâh vermek suretiyle yardım ettiler. Sonra yine bir sözleşme yapılmış idi, buna da riayet etmediler, Hendek Savaşında yine müşriklerin lehine hareket ettiler.

57. İmdi her ne zaman savaşta onları kesin bir şekilde yakalar isen onlar ile arkalarındaki kimseleri ansızın korkut. Umulur ki, ibret alırlar.

57. (İmdi) Onların halleri böyle olunca artık Yüce Resûlüm!, (her ne zaman savaşta onları) o antlaşmalarını bozanları (kat’î surette yakalar isen) onları elde eder, üzerlerine zafer kazanır isen (onlar ile) olan mahv etmek ve cezalandırmak suretiyle (arkalarındaki kimseleri) Arap yarımadasında Yemen’de bulunan ve müslümanlar aleyhinde hareketleri düşünülebilen gayri müslimleri de (ansızın korkut) onlara da dehşet saç (umulur ki) onlar, o savaşçı müşrikler hakkındaki yapacağınız şiddetli cezalandırma muamelesinden (ibret alırlar) da İslâm dairesine can atarlar, müslümanlara karşı cephe almaya cesaret edemez olurlar.

§ Sekf; Süratle tutmak, yakalamak, zafere ulaşmak demektir.

§ Teşrîd: Dağıtmak, ıstırap ile olan ayırmak ve ceza vermek demektir ki burada savaşan bir kuvvet hakkında geride kalan kuvvetler ile aralarını ayıracak bir muamelede bulunmaktan ibarettir.

58. Ve eğer bir kavmin hiyanet edeceğinden kesin olarak korkar isen ahdlerini kendilerine açıkça aynı şekilde at. Şüphe yok ki, AllahTeâlâ hain olanları sevmez.

58. (Ve) Yüce Resûlüm!, (eğer) Kendileriyle antlaşma yapmış olduğun (bir kavmin) sözlerinde (hiyanet edeceğinden kesin olarak korkar isen) bir takım yüz gösteren alâmetlerden dolayı buna kanaat getirirsen nitekim Kureyze ve Nazir kabilelerinin müslümanlara karşı böyle bir durumda bulundukları anlaşılmışdı. Artık (ahdlerini kendilerine açıkça aynı şekilde at) aranızdaki sözleşmenin bozulduğunu kendilerine açıkça haber ver, bunun böyle hükmü kalmadığına her iki taraf da eşit şekilde haberdar tâki, arada bir hiyanet töhmeti bulunmasın. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) anlaşmalarım bozmak hususunda ve diğer muamelelerde (hain olanları sevmez) binaenaleyh sözleşme hükümlerine riayet etmelidir. Bu hükümlere riayet etmediği anlaşılan hasma karşı da anlaşmayı kaldırmaya lüzum görülünce bunu o hasım tarafına evvelce bildirmelidir. Tâki: Düşman ahdin başkası zannında b-uunarak lâzım gelen tedâriki terk etmesin. Bu ahdin kaldırılmasını düşmana evvelce haber vermemek, düşmana karşı bir hiyanet demektir. Hiyanet ise İslâm ahlâkına aykırıdır. Adalete muhaliftir. Meğer ki, düşmanın antlaşmayı bozduğu her bakımdan ortaya çıksın. O halde kendilerine antlaşmanın karşılıklı olarak bozulduğuna dair bir haber vermeğe gerek kalmaz.

59. Ve o kâfirler asla zannetmesinler ki, ilerleyip kurtulmuşlardır. Şüphe yok ki, onlar âciz bırakamayacaklardır.

59. (Ve) Müslümanlara karşı düşmanlıkta, savaşa cesarette bulunmuş oldukları halde henüz belâlarını bulmamış olan (o) bir takım (kâfirler asla zannetmesinler ki ilerleyip kurtulmuşlardır.) Bedir Savaşında öldürülmekten, esaretten kurtulmuşlardır. Hayır, bu bir muvakkat kurtuluştur. (Şüphe yok ki, onlar) Allah Teâlâyı hâşâ (âcizbırakamayacaklardır.) Onlar yine bir gün lâyık oldukları mağlûbiyete, cezalara uğrayacaklardır.

§ Bu âyeti kerime Rasûlü Ekrem için teselli edici olmuştur. Çünki bir takım müşrikler, Bedir Savaşında ve diğer yerlerde kaçıp kurtulmuş, hak ettikleri cezaya henüz çarpılmamışlardı. Bu âyeti kerime ise onların ergeç mağlûp, azaba çarpılacaklarını, kendilerinden intikam alınacağını haber vermiş bulunuyor. Nitekim daha sonra öyle de olmuştur.

60. Ve onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten ve bağlı atlardan hazırlayınız. Bununla Allah Teâlâ’nın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve onlardan başkalarını ki bunları siz bilmezsiniz, Allah Teâlâ bilir korkutursunuz. Ve her neyi ki, Allah yolunda harcarsanız size tamamen ödenir ve siz asla zulüme uğratılmazsınız.

60. (Ve) Ey müslümanlar!. Ey İslâm diyarının sahipleri, savunuculan (onlara karşı) o din, vatan düşmanlariyle savaşta bulunabilmeniz için, fedakârlık ediniz, (gücünüzün yettiği her kuvvetten) her türlü harp vasıtalarından (ve bağlı atlardan) saldırıyı sağlayacak, düşmanı dehşete düşürecek nakil vasıtalarından (hazırlayınız) bu hususta kusur göstermeyiniz. Çünki (bununla) bu kuvvet ile veya bu harp vasıtalariyle (Allah Teâlâ’nın düşmanını ve sizin düşmanınızı) korkutmuş olursunuz ki, bunlar vaktiyle Mekke’i Mükerreme’deki müşrikler ile diğer İslâmiyet düşmanlarından ibarettir. (Ve onlardan başkalarını) da korkutmuş olursunuz ki, bunlarda münâfıklardan, İslâmiyet’e karşı gizlice düşmanlıkta bulunan dinsizlerden veya Yahudi’ler ile Mecusi’lerden ibarettir. Evet… Ey müslümanlar!. Aleyhinizde bulunan bir takım kimseler de vardır (ki, bunları siz bilmezsiniz) çünki onlar etrafınızda bulunurlar, size dost görünürler, kalplerindeki düşmanlığı gizlemiş olurlar. Fakat bunları (Allah Teâlâ bilir) sizherhalde kendinize düşen vazifeyi yapınız, lâzım gelen kuvvetleri hazırlayınız, bununla o açık ve gizli düşmanlarınızı (korkutursunuz) da artık size karşı cephe almaya cesaret edemezler, İslâm yurduna saldırmaya kalkışamazlar. Size karşı dost görünmeğe çalışırlar, bir kısmı da cizye vererek itaatkâr bir vaziyet almış olur. Hatta bu sayede bir kısmının İslâmiyet’i kabul etmesi de düşünülebilir. Ve bu gibi vâsıtaların mevcudiyeti İslâm yurdunun kuvvetini, ziynetini, medeniyet hayatındaki ilerlemesini dost ve yabancılara göstermiş bulunur. Binaenaleyh bir ilerleme dinî, bir yücelme ve fazilet dini olan İslâmiyet, müntesiplerine böyle maddî ve mânevî mühim vâsıtaların hazır edilmesini emretmektedir. Müslümanlıkta boş durmak, medenî vasıtalardan mahrum olmak, düşmanlara karşı miskince bir vaziyete düşmek kesinlikle yasaktır. Kur’an’ı Kerim’in nasıl ebedî bir mucize olduğuna bakmalıdır ki, bu âyeti kerime’nin inişi zamanında en malûm, en gerekli silâh, kılıçtan, kamadan ibaret bulunuyordu. Bu âyeti kerime de ise bunları hazırlayın diye emir olunmuyor, bilâkis “gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayınız” diye emir olunuyor. Kuvvet tabiri ise bugünkü bütün harp vasıtalarına şamildir. Meselâ: Topları tüf ekleri, uçakları, otomobilleri, zırhlıları, tanklan, atomları ve diğerlerini de kapsamaktadır. İşte bu da bir Kur’ânî harikadır ki, bu müslümanlara gelecekte ortaya çıkacak her türlü harp vasıtalarının hazırlanmasını emretmiş, böyle vâsıtaların vücude geleceğine işarette bulunmuştur. Binaenaleyh müslümanlara düşen vazife de bu hususta her türlü fedakârlıklarda bulunmaktır. (Ve) Ey müslümanlar!, (her neyi ki. Allah yolunda infak ederseniz) yurdunuzun savunulması ve korunması için bu gibi harp vasıtalarını hazırlamaya nekadar çalışır, yardımda bulunursanız mutlak biliniz ki (size) karşılığı (tamamen ödenir) bunun maddî ve mânevîmükâfatını elbette görürsünüz. (ve siz asla zulme uğratılmazsınız) yaptığınız harcama boş yere zâyolup gitmez sizler de zarara uğramış bulunmazsınız. Güzel niyete bağlı olan hizmetinizin elbette sevabını, mükâfatını görürsünüz. Artık ey müslümanlar!. Hak yolunda yapılacak yardımların, hizmetlerin ne kadar mühim, mutluluk verici olduğu belli olmuş oluyor. Cenâb-ı Hak, hepimizi bu gibi güzel vazifeleri yerine getirmeğe muvaffak buyursun, âmin…

61. Ve eğer onlar sulha meylederlerse sen de ona meylet ve Allah Teâlâ’ya tevekkül kıl. Şüphe yok ki, herşeyi hakkıyla işitici ve tamamiyle bilici olan ancak o’dur.

61. Bu mübarek âyetler, harîsa meyleden düşmanlar ile Hak’ka tevekkül edilerek barış yapılmasının câiz olduğunu bildirmektedir. Ehli İslâm’ın kendilerine karşı hilekârlıkla bulunacak düşmanlarından kurtulup Allah’ın korumasına nail olacaklarını müjdelemektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın dilediği takdirde iki düşmanın kalplerini birleştirerek düşmanlıklarını muhabbet ve dostluğa çevireceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. İslâm varlığını müdafaa için lâzım gelen vasıtaları hazırla (ve) eğer (onlar) o düşmanlar İslâmiyetin bu kuvvetini, savaşa olan kabiliyetini görür de korkar, (harîsa meylederlerse sen de ona) harîsa (meylet) onlar ile barış anlaşmasında bulun (ve Allah Teâlâ’ya tevekkül et) işlerini Hak Teâlâya bırak, onların görünüşte sulha meyledip kalben hile ve tuzağa meyilli olduklarını düşünerek korkma. (Şüphe yok ki, herşeyi) o düşmanların da kendi aralarında gizlice neler söylediklerini (hakkiyle işitici ve) onların neler düşündüklerini ve neler gizlediklerini de (tamamiyle bilici olan ancak o’dur.) o Yüce Yaratıcıdır. Onların hakkında lâyık oldukları ilâhî hüküm ne ise herhalde ortaya çıkar.

§ İbni Abbas Hazretlerine ve Mücahide görebu âyeti kerimenin hükmü “imân etmeyenler ile savaşın” “artık müşrikleri her nerede bulursanız öldürünüz” meâlindeki âyetler ile nesh olunmuştur. Fakat diğer zatlara göre nesh olunmamıştır. Belki bu barış emri, durdurulmuştur, müslümanların başkasının takdirine bağlıdır. Eğer barış müslümanların menfaatlerine uygun görülürse muvakkat bir zaman için, meselâ: On sene müddetle barış yönüne gidilir, aksi takdirde savaşa devam edilir. Zahir ve menfaate uygun olan da budur.

§ Mücahit’e göre bu âyeti kerime, Kureyze ve Nadir kabileleri ile barış hakkında nâzil olmuştur. Fakat bunların hakkında gelmiş olması, bunun zahirî üzerine umuma uygulanmasına mâni değildir. Nitekim bir âyetin muayyen bir sebepten dolayı nâzil olmuş olması, onun hükmünün umumiy etine mâni olmaz.

62. Ve eğer sana hile yapmak isterlerse şüphe yok ki, sana Allah Teâlâ yeter. O, O zattır ki, seni yardımıyla ve müminler ile desteklemiştir.

62. (Ve) Resûlüm!, (eğer) kâfirler barışı gösterip savaşı yok etmek suretiyle (sana hile yapmak) daha fazla kuvvet edinerek tekrar hücum etmek maksadıyle bir hilede bulunmak (istelerse) bundan endişeye düşme, Cenâb-ı Hak bunu bilir. Artık (şüphe yok ki, sana Allah Teâlâ kâfidir.) seni onların şerrinden korur. (O) Yüce Yaratıcı (O zattır ki, seni) hayatın boyunca (yardımıyla) vasıtasız veya bir harika olarak melekleriyle (ve müminler ile) ensar-ı kiram ile (desteklemiştir.) binaenaleyh senin hakkında hilekârlıkta bulunmak isteyecek düşmanlarına karşı da seni destekler, başarıya ulaştırır. Artık o düşmanlardan korkmaya mahal yoktur.

63. Ve onların kalplerinin arasını telif etti ki, eğer yerde bulunanın tamamını sarfedecek olsa idin onların kalpleri arasını birleştiremezdin. Ve lâkin Allah Teâlâ onların arasını birleştirdi. Şüphe yok ki, o galiptir,hikmet sahibidir.

63. Evet… Cenâb-ı Hak, bir ilâhî âdeti bir hikmeti gereği olarak Yüce Resûlünü müminler ile de desteklemiştir. Şöyle ki: Birçok kabileler arasında ve özellikle Eve ve Hazrec kabilesi arasında öteden beri pek büyük bir düşmanlık var idi. Bir derecede ki, biri diğerine bir tokat vuracak olsa bir cahilce teassup yüzünden kabileleri arasında bir savaş meydana gelirdi. Sonra Cenab’ı Hak onları İslâmiyet’e nail kıldı, aralarındaki düşmanlık, muhabbete çevrilmiş oldu. Aralarında bir din kardeşliği meydana geldi, İşte bu hadiseye işaret için buyuruluyor ki: (Ve) Cenâb-ı Hak (onların) sana yardım eden müminlerin (kalplerinin arasını birleştirdi) karşılıklı düşmanlık yerine muhabbet ve dostluk geçti. Öyle (ki eğer yerde bulunanın tamamnı) bütün dünya mallarını (sarf edecek olsa idin) düşmanlıklarını gideremezdin, (onların kalpleri arasına sevgi düşüremezdin.) Onların birbirine düşmanlıkları böyle bir son derecede ziyade idi. (Velâkin Allah Teâlâ) yüce kudretiyle (onların arasını birleştirdi) kalplerindeki bütün düşmanlık duygularını gidererek kendilerine karşılıklı muhabbet ve yardımlaşma ihsan buyurdu. Bu da bir peygamber mucizesi mahiyetinde bulunmuştu ki, onun teşrif iyle bu kavimler arasındaki müthiş düşmanlık yok olmuştu. Artık Cenab’ı Hak dilerse diğer kabilelerin, milletlerin de müslümanlara karşı olan düşmanlıklarını, husumetlerini; kötü maksatlarını yok eder. Binaenaleyh uygun görüldüğü takdirde onlar ile barış, antlaşma yapmaktan endişe etmeğe mahal yoktur. Herhalde Cenab’ı Hak’ka tevekkül etmeli, işleri ona bırakmalıdır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (azizdir) iradesi herşeye galiptir. Ona hiç bir şey muhalefet edemez. Ve o kerem sahibi ilâh (hakîmdir) hiç bir şey onun hikmet dairesinden çıkamaz. Artık vâki olacak herhangi bir harp veya sulh da o Yüce Yaratıcının kudret ve hikmetinin bir gereğidir.

64. Ey o Peygamber! Sana ve sana tâbi olan mü’minlere Allah Teâlâ kâfidir.

64. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın mü’minlere her hususta yardım ve zafer ihsan buyurmaya kâdir ve yeterli olduğunu bildirmektedir. Ve cihad sahasında yirmi İslâm mücahidinin galip olmaları için sabr ve sebat ederek iki yüz düşmana karşı durmalarını emretmektedir. Bununla beraber müslümanlar hakkında kolaylaştırmak üzere yüz İslâm ermin ikiyüz düşmana ve bin İslâm mücahidinin iki bin düşmana galip olmaları için sabr ve sebat ile memur olduklarını beyan buyurmaktaır. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey Son Peygamber olan Hz. Muhammed!, (sana ve sana tâbi olan mü’minlere) ensar-ı kirama (Allah Teâlâ) her hususta (kâfidir) yalnız düşmanların hile ve tuzak kurmaları halinde değil, herhangi bir takdirde, herhangi bir vaziyette sana ve senin ümmetine yardım eder. Onun kudret ve büyüklüğü sizi korumaya, yüceltmeye fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır.

§ Diğer bir yoruma göre bu âyeti kerime: “Ey Yüce Peygamber!. Sana Cenâb-ı Hak ile müminler yeterlidir.” Meâlindedir. Rivayete göre Bedir Savaşı sırasında henüz savaşa başlamadan nâzil olmuştur.

65. Ey Peygamber! Mü’minleri cihada teşvik et. Eğer sizden sabredici yirmi kişi olsa iki yüze galip olurlar. Ve eğer sizden yüz kişi olsa, kâfir olanlardan bine galip gelirler. Çünki onlar şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.

65. (Ey Peygamber!.) Ey Son Peygamber!. Allah Teâlâ size kâfidir. Fakat sizin vazifeniz, Allah yolunda cihad etmektir, dinî yüceltemeye hizmettir, siz bu yolda malınızı, canınızı feda etmek isterseniz Cenâb-ı Hak’ta size yardım eder. Binaenaleyh (mü’minleri cihada teşvik et) Allah yolunda fedakârlıkta bulunsunlar, (eğer sizden sabr edici yirmi kişi olsa) bu sabr ve sebat neticesinde düşmanlardan (iki yüze galip olurlar ve) Ey müslümanlar!, (eğersizden yüz kişi olsa) sabr ve sebat edince (kâfir olanlardan bine) bin savaşçı düşmana (galip gelirler.) Bu Kur’ânî açıklamalardaki haberler, emir mahiyetindedir. O halde buyurulmuş oluyor ki: Ey müslüman erleri!. Siz yirmi kişi olduğunuz takdirde iki yüz kadar düşmana karşı sabr ve sebattan ayrılmayınız. Ve siz yüz kişi olduğunuz vakit de bin kadar düşmana karşı sabr ve sebatta bulununuz. Tâki, bunun neticesinde zafere nail olasınız. (Çünki onlar) o düşmanlarınız (şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.) onlar, Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe inanmış, Allah rızası için harbe atılmış, sevaba ermek, azaptan kurtulmak gayesini tâkibetmiş kimseler değildirler. Onlar cahilce bir hamiyet ve teassup etkisiyle savaşa atılırlar. Binaenaleyh temiz inanca sahip olan Hak rızası için savaşa atılan siz müslümanlar; elbette sabr ve sebat edince galibiyete nail olursunuz. “İslâm’ın başlangıcında” Peygamber Efendimizin düşmanlara karşı gönderdiği seriyeler = suvâri bölükleri yirmiden noksan, yüzden fazla bulunmazdı. Bundan dolayıdır ki, bu âyeti kerime de bu iki adet zikredilmiştir.

66. Şimdi Allah Teâlâ sizden yükü hafifleştirdi ve bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var. İmdi sizden sabredici yüz kişi bulunursa iki yüze galip olurlar. Ve eğer sizden bin kişi bulunursa iki bine galip gelirler. Allah Teâlâ’nın izniyle. Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.

66. Ey müslümanlar!. (Şimdi Allah Teâlâ sizden -yükü- hafifleştirdi) size lûtf ve iyilikte bulundu, size kolaylıklar gösterdi. Öyle sizin kat kat üstünüzde olan düşmanlara karşı herhalde direnmekle sizi mükellef kılmadı, (ve) hikmet sahibi Yaratıcı (bilmiştir ki, siz de muhakkak bir zaaf var) Vücudunuz gayri mütehammil yani Cenâb-ı Hak’kın ezelden beri bilmiş olduğu bu zaafınız, şimdi fiilen meydana gelmek suretiyle de Allah’ın malûmubulunmuştur. (İmdi) bu zaafınızdan dolayı (sizden sabr edici yüz kişi bulunursa) Cenâb-ı Hak’kın yardımıyla (ikiyüze galip olurlar) yani: Galip oluncaya kadar sabr etsinler. (Ve eğer sizden bin kişi bulunursa) sabretsinler (iki bine galip gelirler) şimdi müslümanlar, bununla mükelleftirler. Onların bu zafer ve galibiyete kavuşmaları ise ancak (Allah teâlâ’nın izniyle), o Kerem Sahibi Yaratıcının iradesiyle, müslümanlara gösterdiği kolaylık ve teshîll ile tecelli eder. (Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.) yani: Onlara yardım eder, onları fetih ve zafere kavuşturur. Nitekim nice az kuvvetler o sayede birçok kuvvetlere galip gelebilmişlerdir. Elverir, Allah’ın desteğine nail olsunlar.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi olmak üzere rivayet olunuyor ki: Muhâcirin-i kiram, vatanlarını terk etmiş, gurbet diyarında yaşamağa başlamışlardı. Bu zatlar diyorlardı ki: Biz yurdumuzdan çıktık, evlât ve mallarımızdan ayrıldık, düşmalarımız ise kendi yurtlarında herşeleri yanlarında olarak yaşıyorlar. Ensar-ı kiram da diyorlardı ki: Biz düşmanlarımızla meşgul olmaya başladık. Kardeşlerimizi unutuverdik, onlara yardım edemez hâle geldik. Kısaca müslümanlar kendilerini böyle zayıf düşmüş gibi görüyorlardı. Bununla beraber bir taraftan da müslümanların sayısı artıyordu, artık İslâmiyeti müdafaa için daha fazla erler bulunmaya başlamıştı, İşte bu gibi hikmet ve menfaata binaen Cenab’ı Hak müslümanlara kolaylık ihsan buyurdu, bu âyeti kerimesiyle müslümanların yükünü hafifleştirmiş oldu.

§ Bu mübarek âyetlerde ehli imânın zafer ve galibiyete kavuşmalarına vesile olan sebeplere işaret buyurulmuştur. Şöyle ki: Mü’minler, güzel bir inanca nail buundukları için onlar Allah’ın korumasına aday bulunmuşlardır. Kâfirler ise Allah’ın dinihususunda cahillerdir, onlara göre sevinç ve saadet ancak bu dünya hayatından ibarettir. Binaenaleyh onlar bu dünya hayatına dört elle sarılırlar. Allah yolunda çalışarak hayatlarını feda etmek asla istemezler. Fakat müslümanlar, ebedî bir âlemin varlığına inanırlar, hakikî saadetin o âlemde görüleceğine inanmaktadırlar. Artık o ebedî saadete kavuşmak için hak yolunda savaştan geri durmazlar, bilâkis kuvvetli bir kalb ile, sağlam bir irade ile cihada atılırlar. Böyle bir çalışmanın neticesi de elbette fetih ve zaferdir. Sonra kâfirler yalnız maddî kuvvetlerine, güçlerine güvenirler. Müslümanlar ise Cenâb-ı Hak’ka sığınırlar, ona duada, yalvarıp yakarmada bulunurlar. Artık yardıma, zafere bunlar daha lâyık olmuş olmazlar mı?. Sonra hakîki müminler, kalblerinde parlayan Allah’ı tanıma nûrlarından dolayı büyük bir kuvvete, bir yüceliğe sahiptirler. Bunlar bu ilâhî muhabbet etkisiyle canlarını Allah yolunda feda etmeği bir nimet telâkki ederler. Bu sebeple düşmanlarına karşı yiğitlik göstermekten geri durmak istemezler. Artık düşmanlarının cesaret edemiyecekleri kahramanlıklara tam bir metanetle cesaret ederler, kalplerindeki din nuru, yollarını aydınlatır, yüzlerinde parlayan yiğitlik parıltısı düşmanlarının gözlerini kör ederek yenilmelerine sebebiyet verir. Artık umum müslümanlar için lâzımdır ki, bu gibi yüce özelliklerden ayrılmasınlar, daima birlik olsunlar, daima sabr ve sebatta bulunsunlar, daima Allah Teâlâya tevekkül ve itimat ederek dinî yüceltmeğe bir gaye bilsinler, şüphe yok ki, bunun neticesinde maddî ve mânevi nice fütûhata, nice nimetlere nail olurlar.

67. Hiçbir Peygamber için yerde tamamen kuvvetlenmedikçe esirler edinmesi uygun değildir. Siz dünya menfaatini istersiniz. Allah Teâlâ ise âhireti istemektedir. Ve Allah Teâlâgüçlüdür, hikmet sahibidir.

67. Bu mübarek âyetler, din düşmanlarını tamamen cezalandırmanın lüzumunu bildiriyor, eğer bir ilâhî hüküm geçmemiş olsa idi esirlerden fidye alanların büyük bir cezaya uğrayacaklarını ihtar buyuruyor. Ve daha sonra ganimet mallarından faydalanmaya müsaade buyurulmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hiçbir Peygamber için) Yüce Peygamberlerden hiçbiri için (yerde tamamen kuvvetlenmedikçe) kâfirleri öldürmek ve helâk etmek suretiyle müslümanlar kuvvet ve güç sağlamış bulunmadıkça (esirler edinmesi) sonra onları birer fidye mukabilinde serbest bırakıp yine düşman kuvvetlerinin çoğalmasına sebebiyet verilmesi (uygun değildir.) Bu iyi, doğru bir hareket olmadığından buna meydan vermelidir. (Siz) Ey müminler!. Müşriklerden fidye almakla (dünya menfaatini isterseniz) öyle sebat ve devamı olmayan birşeyi arzuda bulunursunuz (Allah Teâlâ ise) sizin hakkınızda (âhireti istemektedir.) din düşmanlarını kahr ve perişan ederek dininize yardım ile uhrevî sevaplara nail olmanızı diler. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür.) O herşeye kadirdir, galiptir, onun hakkında asla acz ve mağlûbiyet düşünülemez. Ve o (hikmet) sahibidir ondan meydana gelen her fiil, son derece doğrudur, hikmet ve menfaata dayanmaktadır.

§ İshan: Bir hastalığın bir şahısa ağırlık verip onu hareket edemez bir hâle getirmesi, zayıf ve güçsüz düşürmesi demektir. Burada öldürmek ve telef etmek mânâsınadır. Sehanet de katılık ve sertlik demektir.

68. Eğer Allah Teâlâ’dan bir yazı geçmiş olmasa idi, almış olduğunuz şey hususunda size elbette pek büyük bir azap dokunurdu.

68. Ey esirlerden fidye alan müslümanlar!. (Eğer Allah Teâlâ’dan bir yazı geçmiş olmasaydı) yani: Eğer müslümanlar için ganimet malarının helâl olacağı veyaictihatlarında hata edecek kimselerin cezalandırılmayacaklar veya Bedir’de bulunan İslâm erlerinin azaba uğramayacakları vaktiyle levhı mahfuzda yazılmış bulunmasa idi (almış olduğunuz şey hususunda) esirlerden aldığınız fidye = bedelden dolayı (size elbette pek büyük bir azap dokunurdu.) Fakat o levhı mahfuzdaki sabit, af f miza ait ilâhî hüküm sayesinde bu azaptan kurtulmuş bulunuyorsunuz. “Rivayete göre Bedir savaşında Eshab-ı kiram, düşmanlardan yetmiş kişiyi esir etmişlerdi. Bunların içinde Peygamberimizin amcası Abbas ile Ebu Talib’in oğlu Ukayl de vardı. Bunlar daha sonra müslüman olmuşlardı. Bu esirlerin hakında ne muamele yapılması için müşavere yapıldı. Hz. Ebu Bekir, bunlar Rasûlullah’ın akrabasından kimselerdir, bunlardan fidye alınmakla yetinilmelidir, o fidye ile ordumuzu kuvvetlendirmiş oluruz, bunların daha sonra tövbe edip müslüman olmaları da düşünülebilir, diyerek görşünü bildirdi. Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah bunlar seni yalanladılar, seni yurdundan çıkardılar, bunlar kâfirlerin reisleri bulunuyorlar. Cenab’ı Hak seni onların fidyelerine ihtiyaçsız kımıştır. Onların boyunlarını vurdur, diye görüş bildirdi. Saad İbni Muaz gibi bir kısım zatlar da Hz. Ömer’in bu görüşüne iştirâk ettiler. Sonunda fidye alınması ciheti tercih edildi, buna karar verildi. Rivayete göre bu fidyenin miktarı, yüz kıyye altın imiş. Her kıyye ise kırk dirhem miktarında bulunuyormuş. Bunun kırk kıyyesi yalnız Hz. Abbas’tan alınmıştı. İşte bu fidyenin alınmasını müteakip bu âyeti kerime nâzil oldu, bunun alınmasının uygun olmadığı bildirildi. Bundan dolayı Rasûlü Ekrem Efendimiz çok üzülmüştü. Hatta deniliyor ki: Bu sırada Hz. Ömer, Rasûlü Ekrem Efendimizin makamına gitmiş o Yüce Peygamber ile Hz. Ebu Bekiri ağlar bir halde bulmuştu. Ya Rasûlüllah!. Ne için ağlıyorsunuz!. Diye sormuş, O Rasûlü Ekrem de: fidye alındığından dolayı eshabınhakıknda ağlıyorum, Hz. Peygamber’in makamına yakın bir ağacı işaret ederek “onların azabı bana bu ağaçtan daha yakın olarak arz edildi, eğer gökten bir azap inecek olsa idi Ömer ile Sad İbni Muaz’dan başkası kurtulamazdı” diye buyurmuştur.

§ Bu fidye alınması, bir içtihat mes’elesi bulunmuştu. Fidye alınması görüşünde bulunanlar, düşmanların kâfi derecede kuvvetten mahrum kaldıklarına kaani olmuşlardı. Rasûlü Ekrem de İslâm mücahitlerinin bu esirleri elde etmelerine evvelce bilgi sahibi bulunmamıştı. Artık bunlar harp sahasından çıkarılmış oldukalrı için herhalde öldürülmeleri icab etmiyordu, bu öldürme savaş haline mahsustur. Bir de sadece dünyevî ve şahsî bir menfaat için fidye alınması uygun değildir, yoksa İslâm ordusunun, İslâm yurdunun takviyesi için fidye alınması fâideden hâli görülmeyebilir. İşte bu gibi düşünceler sebebiyledir ki, eshabı kiramın bir kısmı fidye alınması görüşünde bulunmuşlardı. Böyle ictihada dayanan bir hata ise af edilmiştir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak bu görüşte bulunmuş olanları cezalandırmamıştır.

69. Artık ganimet olarak elde ettiğiniz şeyden helâl ve hoş olarak yeyin ve Allah Teâlâ’dan korkun. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

69. (Artık) Ey müslümanlar!. Aldığınız fidyeler size bir ilâhî lûtuf olmak üzere helâl olmuştur. Onlar da ganimetlerden sayılmıştır. Binaenaleyh (ganimet olarak elde ettiğiniz şeyden) o fidyelerden (helâl ve hoş) güzel, temiz (olarak yeyin) istifade edin. (Ve Allah Teâlâ’dan korkun) günahlara cür’et etmeyin, onun emirlerine muhalefetten kaçınınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır.) günahlarınızı affeder ve örter. Ve (çok esirgeyendir) kullarına merhameti pek fazladır. Bir ilâhî rahmetinin eseridir ki, aldığınızfidyeleri, ganimet mallarını size mübah kılmıştır.

§ Deniliyor ki: (88) inci âyeti kerimenin inmesi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramını fidyelerden ve ganimet mallarından istifade etmekten men buyurmuştu. Sonra işbu (89) uncu âyeti kerime nâzil olarak onlardan istifadenin cevazını beyan buyurmuştur.

70. Ey Peygamber! Ellerinizde esirlerden olan kimselere de ki: Eğer Allah Teâlâ sizin kalplerinizde bir hayır bilirse sizden alınmış olan şeyden daha hayırlısını size verir ve sizin için mağfiret buyurur. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.

70. Bu mübarek âyetler, kendilerinden fidye alınmış olan esirlerin sırf hayır olan imânı kabul edince nice fazla nimetlere, bağışlara nail olacaklarını kendilerine bildirmekte, onları imâna tevsik eylemektedir. Dinsizliklerinde israr edip İslâmiyet aleyhinde bulunmaya devam edenlerin de daha nice mağlûbiyetlere, felâketlere uğrayacaklarını kendilerine ihtar ile Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Şöyle ki: (Ey Peygamber!.) Bedir Savaşı neticesinde yakalanıp şimdi (ellerinizde esirlerden olan kimselere de ki:) onlardan alınan fidyelerden dolayı üzülmesinler, ümitsiz olmasınlar. (Eğer Allah Teâlâ sizin kalbinizde bir hayır bilirse) yani: Kalbinizde ihlaslı bir imân, bir iyi niyet meydana gelirse (sizden alınmış olan şeyden) fidyelerden (Daha hayırlısını size verir) Sizi dünyevî ve uhrevî nice nimetlere nail kılar, (ve sizin için) ahirette (mağfiret buyurur.) geçmiş günahlarınızı af eder ve örter. (Ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) kullarının tövbelerini kabul ederek geçmiş günahlarını af eder ve (pek esirgeyendir.) kulları hakkında merhamet buyurarak onları nice nimetlere, mükâfatlara kavuşturur.

§ Bu gibi kutsal âyetler gösteriyor ki: İslâm dininin bütün gayesi, insanlığın imâna nail olması, o sayede selâmet ve mutluluğaermesidir. Müslümanlıkta savaşanları, fidyeleri almanın başlıca sebebi insanlığı İslâmiyet’ten haberdar ederek onları ebedî bir hayra, bir nimete kavuşturmaktır. Binaenaleyh bu yüce dinin mensupları, bütün insanlığın hayra kavuşmasını isterler, bu gaye uğrunda cihad meydanlarına atılırlar, onların bu hareketleri böyle yüce bir gayeye yöneliktir. Yoksa öyle dünyevî bir servete, fani bir varlığa kavuşmak için değildir, İşte Bedir Savaşı neticesinde bir kısım saveşçılar İslâm şerefine nail olmuş, verdikleri fidyelerin üstünde nice dünyevî nimetlere nail oldukları gibi âhiretleri de sağlanmıştır. Hz. Abbas ile kardeşi oğlu Hz. Ukayl bu cümledendir.

§ Bu âyeti kerime esir düşen Hz. Abbas ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Hz. Abbas’ın yanında bir hayli altın bulunuyordu, bunları Kureyş ordusuna sarf için yanına almıştı. Rasûlü Ekrem ona emir etti ki, kardeşin oğlu Ukayl’in ve Nevfel’in fidyelerini de sen ver. Hz. Abbas da dedi ki: Param yoktur, beni Mekke’de dilenci mi bırakacaksın?. Rasûlü Ekrem de buyurdu ki: Sefere çıkarken eşin “Ümmülfazr’ın yanına bırakmış olduğun altınlar ne oldu?. Bunun üzerine Hz. Abbas hayrette kaldı. Çünki o altınları eşine gizlice olarak geceleyin vermişti, “eğer ben ölürsem bunlar seninle oğullanmındır” demişti. Bundan hiçbir kimse haberdar olmamıştı. “Ya Rasûlüllah!. Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu, Rasûlü Ekrem de “bunu bana Rab’bim haber verdi” diye buyurdu. Bunun üzerine Hz. Abbas: “artık benim hiç şüphem kalmadı, sen bir Yüce Peygambersin” diyerek imân etti, kardeşi oğullarını da imâna dâvet eyledi. İşte bu zat da verdiği fidyenin çok üstünde bir servete bilahara nail oldu. Ahirette de ilâhî affa “kavuşacaktır. Diğer İslâmiyet’i kabul eden zatlar hakkında da bu ilâhî lûtuf tecelli etmiştir.

71. Ve eğer sana hiyanet etmek isterlersemuhakkak ki, daha evvel Allah Teâlâ’ya hiyanet ettiler de mağlûp edilmelerine imkân verdi. Ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

71. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (eğer) o esirler (sana hiyanet etmek isterlerse) sözlerinde dumaz, hâinâne hareketlere cür’et gösterecek olurlarsa, ona üzülme, onlar sana bir zarar veremezler. (Muhakkak ki, daha evvel) Bedir Savaşından önce (Allah Teâlâ’ya da hiyanet ettiler) küfr ile, ahit ve yemini bozmakla hiyanete cür’et gösterdiler (de) Cenab’ı Hak, onların Bedir Savaşında müslümanlar tarafından (mağlûp edilmelerine imkân verdi.) kimi öldürüldü, kimi de esir alındı. Yine hâinliklerine devam ederlerse yine o gibi felâketlere uğrarlar. (Ve Allah Teâlâ çok iyi bilendir) onların dışlarını da içlerini de bilir, imanlarını da, küfrlerini de tamamiyle bilir ve (hikmet sahibidir) bütün ilâhî iradesi hikmet ve menfaate dayanmaktadır. Binaenaleyh onların haklarında da, hikmet gereğine göre ilâhî iradesi tecelli eder.

§ Kur’an’ın bu açıklamları, Rasûlü Ekrem hakkında bir müjdedir ki, ona karşı hiyanette bulunup duranlara elbette o Yüce Peygamber, galip gelecektir. Nitekim de galip gelmiştir.

§ Rivayet olunuyor ki: “İbnü Izzetil Cühemi” adındaki bir şahıs fakirliğinden, çoluk çocuk sahibi olduğundan bahsederek bir yardım almış ve Rasûlü Ekrem aleyhinde hiçbir kimseye yardım etmiyeceğine söz vermişti. Halbuki, daha sonra sözünde durmamış, hâinlikte bulunmuştu. Sonunda “Hemraül Esed” Savaşında yakalanarak esir edilmiş, özür beyan ederek af dilemşiti. Rasûlü Ekrem de: “Bir mü’min bir delikte iki defa ısırılmaz” diye buyurarak boynunu vurdurmuştu. İşte bu şahıs da hiyanetinin cezası olarak böyle bir âkibete uğramıştı.

72. O kimseler ki, imân ettiler ve hicrette bulundular ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihada atıldılar ve o kimseler ki, yerverdiler ve yardım ettiler, işte onlar birbirlerinin velileridirler. Ve o kimseler ki, imân ettiler de hicret etmediler. Hicret edinceye kadar onların mirâsından hiçbir şey size ait değildir. Ve eğer din hususunda yardımınızı isterlerse yardım etmek üzerinize icabeder. Ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş olan bir kavim aleyhine değil. Ve Allah Teâlâ yapacaklarınızı tamamiyle görücüdür.

72. Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem’in zamanındaki müslümanların dört kısma ayrılmış olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Bunların birinci kısmı, ilk muhacir olan zatlardır. Ikinci kısmı da Medine’i Münevvere ahalisinden olup ensar ünvanına sahip bulunan zatlardır. Üçüncüsü de Mekke’i Mükerreme’de kalıp hicrette bulunmayan zatlardır. Dördüncüsü de Rasûlü Ekrem ile hicret etmeyip daha sonra hicret etmiş olan zatlardır. İşte buyuruluyor ki: (O kimseler ki, imân ettiler) Hz. Muhammed’in yaymaya memur olduğu İslâm dinini kabul eylediler (ve) Mekke’i Mükerreme’den çıkıp (hicrette bulundular) Allah rızasını taleb, dinlerini korumak için yurtlarından ayrıldılar, (ve Allah yolunda mallariyle ve canlarıyla cihada atıldılar) fakir müslümanlara yardım edip İslâmiyet”! müdafaa için savaşlara iştirâk eylediler, işte bunlar “muhacirini evvelin = ilk muhacirler” ünvânını taşıyan en seçkin eshab-ı kiramdan ibarettirler. (Ve o kimseler ki) Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik ederek İslâmiyeti kabul ettiler ve kendi yurtlarına hicret eden eshab-ı kirama (yer verdiler) onları kendi evlerinde misafir ettiler, onları kendi yurtlarında barındırdılar (ve) muhacir zatlara din düşmanlarına karşı bilfiil (yardım ettiler) onlar ile beraber cihâda atıldılar. İşte bu zatlar da Medine’i Münevvere ahalisinden olan ensar-ı kiramdır ki, ikinci tabakayı meydana getirmişlerdir. (İşte onlar) O mübarek muhacirler ile bu ensar-ı kiram(biribirlerinin velîleridir.) bunlar birbirine vâris olurlar. Bunlar ile gayrı müslim olan akrabaları arasında bu velilik ve veraset geçerli olamaz. İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre bunlar veraset hususunda birbirinin velîsidir. Muhacirler ile ensar birbirine vâris olurlardı, zevilerhamdan olan akrabaları vâris olamazdı. Ve mümin olduğu halde hicret etmemiş olan bir zat da, hicret etmiş olan akrabasına vâris olamazdı. Fakat Mekke’i Mükerreme feth edilerek hicret kesilince zevilerham arasında verâset geçerli oldu, ona aykırı olan hüküm (75) inci âyet-i kerime ile kaldırılmıştır. (Ve o kimseler ki, imân ettiler de muhacerette bulunmadılar) yurtlarında kaldılar. Onlar (hicret edinceye kadar onların mirasından hiç bir şey size ait değildir) yani: Onlar sizin akrabanızdan olsalar da hicret etmemiş olunca aranızda veraset geçerli olmaz, onlar ganimet mallarından bir hisseyi hak edemezler. Ne vakit ki, hicret ederler o zaman vâris, ganimet hak etmiş olurlar. İşte bunların yurtlarından ayrılmamış olanları müslümanlarır üçüncü kısmını, daha sonra hicret edenleri de dördüncü kısmını meydana ge tirmişlerdir. (Ve eğer) onlar (din hususunda yardımınızı isterlerse) kafirle tarafından dinlerine tecavüz edildiği takdirde onlara (yardım etmek) Ey muhacirle-ve ensardan olan müslümanlar!. Sizin (üzerinize icabeder) müşriklere karşı onlar? yardım ile mükellef bulunmuş olursunuz, (ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunmuş olan bir kavim aleyhine değil) o takdirde o kavim ile antlaşmanız bozarak üzerlerine hücum etmeniz câiz olmaz. Antlaşma hükmüne riayet lâzımdır (Ve Allah Teâlâ yapacağınızı tamamiyle görücüdür) artık onun emirlerine muhalif hareketlerde bulunmayınız ki, cezayı hak etmiş olmayasınız, İşte bu âyeti kerime de müslümanların verdikleri sözlerde nekadar sebat etmekle mükellef olduklarını göstermektedir. Ve insanları imâna, Hak yolunda hicret gibifedakârlıklara teşvik etmekte ve bunların hilâfına hareketlerden de tehdit eylemektedir.

73. Ve o kimseler ki, kâfir bulunmuşlardır, onların bazıları bazılarının yardımcılarıdır. Eğer bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve pek büyük bir fesat olur.

73. Bu âyeti kerime, kâfirlerin haddizatında bir millet hükmünde olduklarını bildirmektedir. Ve onlara karşı dînen mükellef oldukları vaziyeti almayan müslümanların büyük tehlikelere mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Müslümanlar, haddizatında bir birlik oluştururlar, bu bakımdan aralarında bir din kardeşliği vardır, bu sebeple birbirinin velîsidir, dostudur. (Ve) bunun aksine (o kimseler ki, kâfir bulunmuşlardır) İslâm dinine muhalif bir cephe almışlardır (onların bazıları) da (bazılarının) haddizatında (yardımcılandır) hepsi de İslâmiyet’e karşı düşmanlıkta birleşmişlerdir. Aslında onlar da birbirinin dinini inkâr eder, birbirinin malına, mülküne fırsat buldukça tecavüzden geri durmazlar. Fakat hepsi de hakikî bir dinden mahrum bulunmakda birleşmişlerdir, hepsi de İslâmiyet’e karşı düşmandırlar. İşte bu itibar ile birbirinin yardımcılarıdır. Hatta Kureyş müşrikleri ile Yahudiler ve hıristiyanlar arasında öteden beri düşmanlık var iken müslümanlara karşı birleşerek savaşa atılmışlardır. Ve kâfirler birbirine vâris olurlar. Müslümanlar ile onların arasında ise böyle bir veraset geçerli değildir. Binâenaleyh müslümanlar için lâzımdır ki, uyanık bulunsunlar, düşmanlarını tanısınlar, Cenâb-ı Hak’kın emirlerine tamamen riayet etsinler. Bütün müslümanlar, aralarındaki birliğin kadrini bilsinler, aralarındaki veraset mes’elelerine riayette bulunsunlar, biribirlerine yardım edip düşmanlarına karşı birleşik bir cephe alsınlar, düşmanlarının sözlerine aldanmasınlar, onlara meyil göstermesinler, kendi yüce dinlerine aykırıharekette bulunmasınlar. (Eğer) Ey müslümanlar!. (bunu) böyle memur olduğnuz vazifeleri (yapmazsanız) kesinkes biliniz ki (yeryüzünde) büyük (bir fitne) imânın zaafa uğraması, küfr ve fasıklığın yayılması gibi bir felâket ortaya çıkar (ve pek büyük bir fesat) dünyevî bir fenalık; uhrevî bir sorumlluk yüz göstermiş (olur) müslümanlar arasında iftiralar meydana gelir, kuvvetleri azalır; düşmanları cesaret bulurlar, üzerlerine atılırlar. Nitekim İslâm tarihi gösteriyor ki: Birçok müslüman cemiyetleri dinimizin bu gibi ihtarlarına yüce emirlerine aykırı hareketlerinden dolayı ne fecî hadiselere hedef olmuşlardır. Artık böyle bir fitnenin ve fesadın ortaya çıkmasına meydan vermemek için müslümanların pek uyanık bulunmaları lâzımdır. Din düşmanlarının maddî, geçici, dünyevî kalkınmalarına bakıp da onlara meyil göstermek cehaletinde bulunmamalıdırlar. Onların ne yanlış inançların ne kötü maksatların zebunu olduklarını güzelce tefekkür etmelidirler. İslâmiyet’in emirlerini, tavsiyelerini güzelce nazara alıp meşrû surette hem dünyalarına, hem de ahiretlerine çalışmalıdırlar. Müslümanlar, bu sayede kuvvet bulurlar, adetleri, şevketleri artar, aralarında büyük bir tesanüt vücude gelir, düşmanlarının şerlerinden emin olurlar, insaniyet âlemine de pek güzel bir surette hizmet etmiş bulunurlar.

74. Ve o kimseler ki, imân ettiler ve hicrette bulundular ve Allah yolunda cihada atıldılar. Ve o kimseler ki, muhacirleri barındırdılar ve yardım ettiler. İşte hakkıyla mümin olanlar onlardır. Onlar için bir mağfiret vardır ve bir bol rızk vardır.

74. Bu mübarek âyetler, yüce muhacirler ile ensârı kiramın yüksek mertebelerini ve aralarındaki İslâm birliğini ve dinî kardeşliğini gösteriyor. Bununla beraber birbirinin akrabasından bulunan müminlerin miras hususunda diğer dindaşlarından öndebulunduklarını da işte şöylece tesbit buyuruyor: (Ve o kimseler ki) Allah Teâlâya, onun Peygamberine ve tebliğ ettiği hükümlere (imân ettiler ve) dinlerini korumak için (hicret ettiler) yurtlarını, servetlerini bırakarak Allah rızası için Medine’i Münevvereye gittiler, (ve Allah yolunda cihada atıldılar) mallarını ve canlarını bu yolda feda etmeden çekinmediler. Evet… (o kimseler ki) böyle fedakâr olan müslümanlar ki, din kardeşleri olan muhâcirleri de evlerinde misafir olarak kabul ettiler, onlara yer gösterdiler, onları (barındırdılar ve) onlara (yardım ettiler) onlara mallarını harcadılar ve onlar ile beraber savaş meydanlarına atılarak onlara yardımda bulundular, (işte hakkiyle mü’min olan onlardır.) Kâmil imana sahip olan o gibi yüce zatlardır. Çünki onlar, bölgelerindeki bâtıl dinlerden uzaklaşmışlar ve İslâm dinine kavuşmuşlardır. Bu kutsî din uğrunda vatanlarından çıkıp, cihada atılmışlar mallarını sarfetmişler, dindaşlarına yardımda bulunmuşlardır. Artık o muhterem zatların hakkiyle mükemmel mümin oldukları ortaya çıkmış değil midir?, (onlar için) ahiret âleminde de (bir mağfiret vardır.) şayet kendilerinden bazı hatalar, kusurlar zuhur etmiş olsa da Allah Teâlâ onları af edecek ve örtecektir. (Ve) o mübarek zatlar için (bir bol rızk) da (vardır) dünya ve ahirette pek bolca rızıklandınlacaklardır, nice ganimetlere nail blunacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!. İşte eshab-ı kiram hakkındaki bu ilâhî vaadi düşünmeli de onların hakkında daima hürmette bulunmalıdır, hiçbirinin hakkında su’i zan ederek hürmete aykırı, bu ilâhî vaade muhalif sözlerde bulunmamalıdır. Bizim vazifemiz bundan ibarettir. Allah onların hepsinden razı olsun!.

75. Ve o kimseler ki, sonradan imân ettiler ve hicrette bulundular ve sizinle beraber cihada atıldılar, artık onlar da sizlerdendir. Vebununla birlikte yakın akrabalar Allah Teâlâ’nın kitabınca bazıları bazılarına daha yakındır. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir.

75. (Ve o kimseler ki, sonradan) İlk imân edip hicrette bulunanları müteakip (imân ettiler) müslüman oldular (ve hicret ettiler) Hudeybiye savaşından sonra hicret edenler gibi. Buna “ikinci hicret” denilmiştir. (Ve) Ey ilk muhacirler ve ensar-ı kiram!. Onlar ki, (sizinle beraber cihâda atıldılar) onlar da düşmanlarınıza karşı sizinle beraber olarak cephe aldılar, fedakârlıkta bulundular (artık onlar da sizlerdendir) onlar da sizin gibi İslâmiyet’e hizmet eden, din kardeşliğine sahip, muhterem zatlardır. Sizin tâbi olduğunuz bütün hükümlere onlar da sizin gibi tâbi bulunacaklardır. Bu onların imanlarının bir mükafâtıdır. (ve bununla beraber rahın sahipleri) yani: Aralarında şer’an muayyen akrabalık bulunan müslümanlar (Allah Teâlâ’nın kitâbınca) Cenâb-ı Hak’kın hükmünce veya lâvh-i mahfuzda, veya Kur’an’ı Kerim’de yazılmış olanı şer’î hüküm gereğince (bazıları bazılarına) mirasa kavuşmak hususunda (daha yakındır) onlar var iken onlardan vefat edeceklerin terekeleri öyle akraba olmayanlara verilemez. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilicidir) hangi hükümlerin hikmet ve menfaata daha uygun olduğunu hakkiyle bilen ancak Cenab’ı Hak’tır. İşte verâset hakkındaki ilâhî hükmü de o Yüce Yaratıcının hikmeti gereğidir. Artık onun bütün hükümlerine riayet edilmesi elzemdir. Onun zıddına hareket, o bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Yaratıcının ilm ve hikmetine güvenilip inanılmadığını gösterir ki bu, asla câiz olamaz.

§ Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel kâfirlerin arasında kalmış olan müslümanların hicret etmeleri gerekiyordu. Bunlar hicret etmedikçe İslâm yurdunda bulunan yakınlarına vâris olamıyorlardı. Fakat Mekke’iMükerreme’nin fethini müteakip müslümanlar çoğalmış, kuvvet bulmuş, kâfirlerin müslümanlara musallat olmalarına meydan kalmamış olduğu için artık hicrete lüzum kalmamıştı. Onun içindir ki, bir hadisi şerifte ( = Fetihten sonra hicret yoktur) buyurulmuştur. Binaenaleyh şimdi yurt farkı, müslümanlar arasında verasetin tatbikine mâni değildir. Gayri müslimlerin ülkesinde bulunan bir müslüman, İslâm yurdunda vefat eden bir müslüman akrabasına vâris olabilir. Şu kadar var ki, bir müslüman, bulunduğu ecnebî yurdunda İslâmiyet’i muhafaza edemeyip dinine musallat olmalarından korkarsa o zaman oradan ayrılıp bir İslâm yurduna hicret etmesi icap eder. O gibi din düşmanlarından alakayı kesmek, bir selâmet ve saadet vesilesidir.

[/toggle]