ARAF SURESİ

1-30 ARASI AYETLER

Bismillâhirrahmânirrahîm
1. Elif, Lâm, Mim, Sad.

1. Elif, Lâm, Mim, Sad: Tabiri hakkında Bakara sûresinin ilk âyetinin tefsirine bakınız. Maamafih bu tâbirin, A’raf Sûresinin bir ismi olduğu da ifâde edilmektedir. İbni Abbas Hazretlerinden bir rivâyete göre de bundan maksat, “Ben bilen Allah’ım” demektir. Bu A’raf sûresinin “Mikat Sûresi”, “Misak Sûresi” gibi başka isimleri de vardır. A’raf sûresi, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Ancak (163) üncü âyetten (170) inci âyete kadar olan sekiz âyeti kerimesi Medine’i Münevvere’de inmiştir. A’raf sûresi, inançlara dinî hükümlere dâir birçok esasları içerir ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını, ümmetlerinin hallerini ayrıntılı olarak kapsar. Mühim bir konu teşkil eden A’raf’a dâir âyetleri topladığı için kendisine “A’raf Sûresi” adı verilmiştir. (46) cı âyeti kerimenin tefsirine bakınız!.

2. Bu bir kitaptır ki, bununla korkutasın diye ve mü’minlere bir öğüt olarak sana indirilmiştir. Bundan dolayı senin kalbinde sakın bir sıkıntı olmasın.

2. Bu mübârek âyetler, ne gibi hususlardan dolayı nâzil olduğunu ve Rasûlü Ekrem’in hareket tarzını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bu) Sûre’i celile (bir kitaptır) K bir kısım kutsî sâhifelerini içermektedir (ki bununla) bu yüce kitap ile bir takım dinsizleri (korkutasın) bu kitaptaki azâba âit âyetler ile onları uyanmaya dâvet edesin (diye ve mü’minleri) de (bir öğüt olarak) bir fâideli, hayrı tavsiye edici bir öğüt mahiyetinde bulunarak, Habibim!. (sana indirilmiştir.) Bu kitabın indirilmesi bu gibi hikmet ve menfaatlara dayanmaktadır. Artık senin vazîfen de bunları ümmetine tebliğetmektir. Onlar bunu güzelce anlayarak aydınlanmaz, bundan istifâde istemezlerse (Bundan dolayı senin kalbinde) vicdanında (sakın) hüzün ve kederden (bir sıkıntı olmasın.) çünki sen vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun. Onların bunu kabul edip etmiyeceğini düşünerek kederli bir halde bulunman icap etmez. Bu âyeti kerime de işâret vardır ki: Bu müslümanların vazîfesi de halkı irşada çalışmaktır, onların kabul etmiyeceklerini düşünerek üzüntüye ümitsizliğe düşmek ve o irşat vazîfesini terketmek uygun olmaz.

3. Size Rabbinizden indirilmiş olana tâbi olunuz ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız, siz pek az öğüt alıyorsunuz.

3. Ey mükellef insanlar!. (Size Rabbinizden indirilmiş olana) K hükümlerine ve Rasûlü Ekrem’in sünnetlerine (tâbi olunuz) Hz. Peygamber’in sünnetlerine, emirlerine ve yasaklarına uymakta Cenab’ı Hak’kın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Çünki Kur’an-ı Kerim, bunu ifâde etmektedir (ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız) Cenab’ı Hak’tan başkasını, onun hükümlerine muhalif harekette bulunan insan ve cin şeytanlarını birer idareci tanıyarak onların arkalarına düşmeyiniz, onların vesveselerini kabul etmeyiniz. Çünkü onlar insanı saptırırlar, haktan ayırır, bâtıla düşürürler. Kısacası: Selâmet ve hidâyet dairesinde yaşamak isteyenler, İslâm dininin hükümlerine sarılmalıdırlar, onun düşmanlarının sözlerine kıymet verme melidirler. Ne yazık ki, Ey mükellef insanlar!. (siz pek az öğüt alıyorsunuz.) Hakkınızdaki en hayırlı nasihatları tamamen kabul etmiyorsunuz, durumunuzu, geleceğinizi lâikiyle düşünemiyorsunuz. Hiç dünya tarihinden ibret almanız icap etmez mi?.

4. Bir nice ülkeyi helâk ettik ki, onlara azâbımız gece yatarlarken veya gündüzünortasında uyurlarken gelip çatmıştır.

4. Bu mübârek âyetler, eski, isyancı ümmetlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekmektedir. Ve dinî mes’uliyetin umumiyetine ve Cenâb-ı Hak’kın herşeyi hakkıyla bildiğine işâret ederek insanları tehdit edip uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, (Biz nice ülkeleri) nice şehirleri, şehirlerin ahalisini işlenilen küfr ve isyan yüzünden (helâk ettik ki) dünya tarihi bunları tamamen kaydetmiş bulunmaktadır, (onlara azâbımız) Ya (gece yatarlarken) gelmiştir. Nitekim Lût Aleyhisselâm’ın kavmi böyle bir azâba uğramıştır. Veya (gündüzün ortasında uyurlarken) “kaylûle” denilen istirahat uykusuna dalmışlarken (gelip çatmıştır.) nitekim Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmi de böyle bir azâb ile helâk olup gitmiştir. Onlar bütün dinsizliklerinin cezâsını öyle gâfilce bir halde yaşarlarken derhal bulmuşlardır. Ne mühim ibret manzaralar!!.

5. Onlara azâbımız geldiği zaman ise onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.

5. (Onlara) O inkârcı, günahkâr cemiyetlere (azâbımız geldiği) felâkelerine dâir alametlerin kendilerine yöneldiğini öğrendikleri (zaman ise) ne kadar fena hareketlerde bulunmuş olduklarını anladılar, dinsizliklerini İtirâfa mecbur oldular, kendi bozuk fikirlerinin, düşüncelerinin bâtıl olduğuna şâhitlik ettiler. Artık (onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.) onlar böyle kusurlarını İtirâf ile pişmanlık göstermekle ilâhî azaptan kurtulmak istediler. Ama ne yazık ki, artık kurtuluş zamanı geçmiş bulunmuştu. Bir fâide bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet!.

6. Sonra kendilerine Peygamberler gönderilmiş olanlara mutlaka soracağız ve gönderilenPeygamberlere de elbette soracağız.

6. O inkârcı kavimler, dünyada öyle helâke mâruz kaldıkları gibi asıl âhirette de ebedî’azâba mâruz kalacaklardır. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Sonra kendilerine Peygamberler gönderilmiş olanlara) Bütün o geçmiş ümmetlere (mutlaka soracağız) onların hakkında ilâhî delillerin tamam olması ve onların bir mazeret beyan etmeğe selâhiyetli olmadıklarının ortaya çıkması için onlara Allah tarafından sualler yöneltilecek, size Peygamberler gelmedi mi?. Gelen Peygamberlerin davetine icabet ettiniz mi?. Etmediniz mi?. Söyleyin bakalım, denilecektir, (ve gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.) Ümmetleriniz size ne sûretle icâbet ettiler?, diye onların da ifadeleri alınacaktır. Bütün bu sualler, dinsizleri azarlamak içindir, onların alçaklıklarını kendilerine karşı açıklamak hikmetine dayanmaktadır. Yoksa Cenâb-ı Hak, hepsinin bütün hallerini hakkıyla bildiğinden malûmat edinilmesi için böyle bir suale hâşâ ihtiyâcı yoktur. Bu bakımdan bir sual vuku bulmayacaktır.

7. Sonra da onlara yapmış olduklarını bir bilgi ile elbette anlatacağız ve biz onlardan uzak olmuş değil idik.

7. (Sonra da) Böyle bir sorgulamanın ardından (onlara) o Peygamberlere ve oların ümmetlerine (-yapmış olduklarını- bir bilgi ile) onların açık ve gizli hallerini, açıkça ve gizlice düşünüp söylediklerini tam bir bilgi ile kendilerine (elbette anlatacağız) hepsini de onlara haber vereceğiz, (ve bîz -onlardanuzak olmuş değil idik,) Ki, onların o amelleri, halleri bize gizli kalabilmiş olsun. Binaenaleyh onların hakkındaki sualler de durumlarını bilmek için değildir. Belki onların iyi veya kötü hareketlerinin kendilerine karşı da meydana çıkması içindir. Ve Cenab’ı Hak, zaman ve mekâna ihtiyaçtan uzak olarak bütünmahlûklarının hallerini bilmektedir. Ona göre hiç birşey kendisini bir yokluk perdesiyle örtbas edemez. Buna inandık.

8. Tartı da o günde haktır. Artık her kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa erenler onlardır.

8. Bu mübârek âyetler, Ahiret hayatındaki sorgulamları ve kimlerin kurtulsa nâil olup olamayacaklarım bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak’kın nîmetlerine karşı lâyıkiyle şükr edilmediğini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak’kın kudretinin, adaletinin bir büyük tecellisi olmak üzere âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Onların dereceleri, mahiyetleri herkese karşı meydana çıkarılacaktır. Binaenaleyh bu amellere mahsus olan bir (tartı da) o ameleri harikulâde bir şekilde tartıya tâbi kılmak ta (o günde) o kıyâmet âleminde (haktır.) sabittir, vukuu muhakkaktır. (Artık) Bu tartma neticesinde (her kimin) herhangi mükellef bir şahsın (tartıları ağır gelirse) hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse (işte kurtuluşa erenler onlardır.) sevâba, kurtuluşa ulaşarak selâmete erecek olanlar onlaran ibârettir. Ne büyük bir başarı!.

9. Her kimin de tartıları hafif gelirse onlar da âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyâna sokmuş kimselerdir.

9. (Her kimin de) Kıyâmet günü (tartıları hafif gelirse) yani: Tartılacak iyilikleri yok veya pek az olup da kötülükleri fazla bulunursa (onlar da âyetlerimize) dünyada yalanlamak sûretiyle (zulum etmiş olmaları sebebiyle) öyle hakka zıt, kutsal değerlere ters, Allah’ın birliğine ait delillere aykırı hareketleri yüzünden kendi temiz yaratılışlarını zâyi ederek (kendilerini zarara sokmuş) kendilerini âhiret âleminde azâba uğratmış (kimselerdir.) Bu gibi tartıları hafif gelecek şahıslardanmaksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre kâfirlerdir. Çünkü Allah’ın âyetlerine zulm eden, onları inkâr eden kâfirlerden başkası değildir. Bir kısım günahkâr mü’minler ise tamamen zarara uğramış olmayacaklardır. Onlardan affa uğramayanlar, geçici olarak azap görürlerse de sonra yine selâmete ererek cennete kabul olunurlar.

§ Mizan: Mahşer günü herkesin amelerinin miktarını bildirecek olan bir vasıtadır ki, her şahıs kendi sevap ve günahının miktarını bununla öğrenir, İlâhî adâletin tecellisine vesîle olan bu mizanın mahiyetini Allah’ın ilmine havale ederiz. Maamafih amellerin tartılması hakkında çeşitli görüşler vardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre insanların amelleri dâima melekler vâsıtasıyle bir takım sahifelere yazılmaktadır. Bunlara “amel defterleri” denilir. İşte bu sahifeler bütün yaratıkların gözleri önünde mahiyeti Cenâb-ı Hak’ca malûm bir terâzi ile tartılacaktır. Bu terâzinin bir dili, iki de kefesi vardır. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre de mü’minlerin amelleri güzel bir sûrette, kâfirlerin amelleri de çirkin bir sûrette görünür. Bu ameller böyle bir sûretle tartılır. Mücahid’e, Dahhak’e ve bir kısım son dönem âlimlerine göre de bu mizandan maksat, ilâhî adalettir. Allah’ın takdiridir. Âhirette Cenab’ı Hak’kın adâleti tecelli edecek, her mükellef mahlûk bu adâletin gereği doğrultusunda ya mükâfat veya cezâ görecektir. Maamafih ilâhî kudret ve adâletin hakkıyla tecellisini mahlûklara göstermek için insan ve cinlere ait amel ve fiillerin birer sûretle terâziye tâbi tutulması asla uzak görülemez. Hergün insanlık muhitinde nice harikulâde kudret eserlerinin keşfine, ortaya çıkmasına şahit olmuyormuyuz?. Seslerimizi, resimlerimizi birer demir parçası zaptetmiyor mu?. Doğuda olan bir kimse, batıda bulunan bir şahsın sesini, yüzünü görüp işitmiyor mu?. Fotoğraf ınızaptedemiyor mu?. İşte bizim için birer ibret ve uyanma örneği olmak üzere vakit vakit ortaya çıkarılan bu hârikalar da bize bir ders vermektedir. Artık Allah’ın kudretiyle amellerimizin herhangi bir suretle mîzâna vurulabileceğini biz nasıl uzak görebiliriz. Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Amenna!. Buna inancımız tamdır.

10. Andolsun ki, sizi yerde yerleştirdik ve size orada birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik, siz ise pek az şükredersiniz.

10. Ey âdem oğulları!. (Andolsun ki) kudretim hakkı için (sizi yerde yerleştirdik) sizi yeryüzünde ikamete, tasarrufa, servet ve zenginliğe nâil kıldık (ve size orada) yeryüzünde (birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik) hayatınızı, idârenizi düzenlemek için çeşitli, ticâret sanat sebebleri yarattık, çeşit çeşit yiyilecek, içilecek nîmetleri var ettik, insanları bunlardan istifâde ettirdik. Artık bu kadar ilâhî lütuflar, ibâdet ve itaatte bulunmanızı, şükür vazîfenizi yerine getirmenizi icap etmez mi?. Ne yazık ki, ey insanlar!, (siz ise) Bu kadar nîmetlere nâil olduğunuz halde (az şükr edersiniz.) bu şükür vazîfesini hakkiyle yapmaya çalışmazsınız. Halbuki, nîmete şükr etmek, nîmetin devamına, daha fazla artmasına vesîle olur. Nîmete karşı nankörlükte nîmetin elden çıkmasına sebebiyet verir. Binaenaleyh dünyada ve âhirette nîmetlerin devamını, artmasını temin için şükür vazîfesini yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu da Cenab’ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına güzelce riâyet etmekle meydana gelir. Bunlara muhâlefet ise en büyük felâkete sebebtir. İşte şeytanın bu yüzden uğradığı felâket meydanda.

11. Andolsun ki, sizi yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da Âdem’e secde ediniz diye meleklere emir ettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.

11. Bu mübârek âyetler; Âdem oğlu hakkındaşükür vesîlesi olan Allah’ı yüceltmenin tecellisini göstermektedir. Allah’ın takdirine râzı olmayıp ilâhî emre boyun eğmeyip kibirli bir vaziyet alanların da ne kadar alçaklık ve sapıklığa düşeceklerini bir örnek ile tenbih etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Andolsun ki) Muhakkak surette biliniz ki (sizi yarattık) yani: Sizin vücude gelmenizi takdir ettik veyahut ilk evvel sizin varlık sebebiniz olan Hz. Adem’i topraktan hayata kavuşturduk (sonra size) sizin o muhterem ilk babanıza güzelce bir (suret verdik.) ona insanlık şekil ve görünümünü ihsan ettik. Hz. Adem’in yaratılmasından (Sonra da Adem’e secde ediniz diye meleklere emir ettik) melekler de bu ilâhî emre uyarak (derhal secde ettiler.) içlerinden hiçbiri bu secdeden kaçınmadı (Ancak) meleklerin arasında bulunup cin tâifesinin ilk babaları bulunan (İblis) kendisini tabiatıyla içine alan bu emre muhalefet ederek (o secde edenlerden olmadı.) ilâhî emre aykırı harekette bulunmak gibi bir alçakça işi işlemekten sakınmadı. Bir görüşe göre âdem oğullarından herbiri kendi babasının döl yatağında yaratılmış, sonra da valdesinin rahminde insan suretini almıştır. Bir nutfa, bir insan sûretinde teşekkül ederek meydana çıkmıştır.

12. Buyurdu ki: Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti. Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.

12. Allah Teâlâ İblis’e (Buyurdu ki:) Hz. Adem’e secde .et diye (Sana emrettiğim zaman) ne için secde etmedin?, (seni secde etmekten ne men etti.) İblis te cevaben (Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.) nasıl olur da bir şahsa kendisinden hayırlı olan bir kimse secde eder!. Çünkü Ey Rabbim!. (Beni ateşten yarattın, onu) Adem’i (ise) onun parçalarının çoğunu ise (çamurdan yarattın.) ateş ise parlaktır, yücedir. Çamur ise karanlıktır,alçaktır. İblis bu iddiasiyle kendi cehâletini, alçaklığını göstermiş oldu. Çünkü bir şeyin üstünlüğü, öyle kendisini teşkil eden unsur ile değil, kendisinin ruhundaki, mâhiyetindeki yükseklik itibâriyledir. Ve özellikle Cenâb-ı Hak’kın ona verdiği bir ayrıcalık, bir üstünlük sebebiyledir. Maamafih çamur, sudan, topraktan meydana gelmektedir, su ise hayâtın esâsıdır. Topraklar ise ağaçların, bitkilerin yetişip gelişmesine sebeptir, mütevâzi bir tabiata sahiptir. Ateş ise yakıcıdır, çok kere eşyanın dağılıp mahvolmasına vesîledir. Kendisi de yükselip sönmeğe mahkumdur. Artık ateşin çamurdan her yönüyle üstünlüğü nasıl iddia edilebilir?. Bununla beraber Allah’ın emrine itaat bir vazîfedir. İsterse mükellef olanlar; o emrin hikmetini idrâk edemez olsunlar.

§ Hz. Adem’e secde edilmesinden maksat, bizzat secde değil, belki ona karşı sadece bir saygıdır. Yahut Hz. Adem hakikaten kendisine secde edilen bir varlık olmamıştır. Bu secde yine Cenab’ı Hak’ka aittir, secde edilen ancak Allah Teâlâ’dır, Hz. Âdem ise bir kible mesabesinde bulunmuştur. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Hz. Adem’e secde edilmesi, ona karşı eğilmek sûretiyle bir tahiyye secdesinde = du’a ve övgüde bulunmak ve ilâhî emre riâyet için bir saygı göstermekten ibârettir. Bu vesîle ile ilâhî emre uyanlarla uymayanlar belirlenmiş olur.

13. Buyurdu ki: Artık oradan aşağı in, çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur. Artık çık, şüphe yok ki, sen alçaklardansın.

13. Hak Teâlâ Hazretleri, ilâhî emrine muhalefet eden iblis’e hitâben (Buyurdu ki: Artık oradan) cennetten veya semâdan (aşağıya) yeryüzüne horlanmış olarak (in) sen melekler arasında bulunmak kabîliyetinden mahrumsun (çünki orada) cennette veya melekler topluluğu arasında (senin içinböbürlenmek) Allah’ın emrine karşı büyüklük taslama (salâhîyyetî yoktur.) cennet ve semâ ehline büyüklük taslamak yakışmaz. (Artık) Ey iblis!, (çık) Oradan (şüphe yok ki, sen zelil) kâfir (kimselerdensin.) işte Allah’ın emrine uymayıp onu hafife alan bir kimse böyle horluk ve hakarete mâruz kalır, yüce makamlardan, muhterem zatlar arasından kovulur.

14. Dedi ki: Bana dirilecekleri güne kadar mühlet ver.

14. Bu mübârek âyetler, cenetten kovulan şeytanın kıyâmete kadar yaşamak temennisini ve bu müddet içinde insanlara karşı nasıl düşmanca bir vaziyet alacağını bildirmektedir. Ve kendisine mühlet verilen şeytan ile ona tâbi olacak olanların nasıl zelilce bir durumda kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: İblis cennetten kovulma işitince (Dedi ki:) Ey Rabbim!. Sen (Bana dirilecekleri güne kadar) Âdem ile zürriyyetinin sona erip de yeniden hayata kavuşacakları vakte, ikinci sura üfrülme zamanına kadar (mühet ver.) beni o zamana kadar öldürme. Mel’ûn iblis, böyle yaşamakla âdem oğularını şaşırtarak onlardan intikam almak istemiş, kendisininde ölümden kurtulmasını temenni eylemiş bulunuyordu.

15. Buyurdu ki: Sen muhakkak mühlet verilmişlerdensin.

15. Allah Teâlâ Hazretleri ise onun temennisini tamamen kabul buyurmadı. Ona hitâben: (Buyurdu ki: Sen) Zâten bu temenninden evvel yüce katımdan bilinen bir vakite, öyle ikinci sûre üfrülme zamanına değil, birinci şûra kadar, bütün insanların ölecekleri güne değin (muhakkak mühlet verilmişlerdensin.) o güne kadar yaşayacak, sonra sen de ölecek, sonra da âhirete sevkedilerek ebedî azâba uğrayacaksın. Cenâb-ı Hak, Şeytana hikmet gereği böyle bir mühlet vermiş, insanları bu vâsıta ile de bir imtihana tâbi tutmuş, o melununvesveselerine kapılmayıp ta kendilerini muhafaza edecek olan kullarını sevaplara aday kılmıştır.

16. Dedi ki: Sen beni azgınlığa uğrattığından dolayı ben de yemin ederim ki elbette onlar için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım.

16. İblis bu kötü âkibetini anlayınca Cenâb-ı Hak’ka hitâben: (Dedi ki:) Ey Rabbim!. (Sen beni azgınlığa uğarttığından) beni azdırıp yoldan çıkardığından (dolayı) bu sebeple (ben de yemin ederim ki, elbette onlar için) o âdem oğullarını şaşırtmak ve saptırmak için (dosdoğru yolun) Ey Allah’ım!. Sana kavuşturan din yolunun (üzerinde oturacağım.) o yola gitmek isteyenleri şaşırtıp eğri büğrü yollara sevkedeceğim.

17. Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükür ediciler bulmayacaksın.

17. Mel’ûn şeytan âdem oğullarını nasıl şaşırtmaya çalışacağını, nasıl öcünü alıp rahatlayacağını İtirâf ederek şöyle dedi: (Sonra muhakkak ki, onların) O saptırmaya çalışacağım insanların (önlerinden, arkalarından sağ taraflarından ve sol taraflarından) böyle bütün dört taraflarından (geleceğim) onları her şekilde aldatmaya çalışacağım. Nitekim bir beldeye, bir cemaate karşı düşmanlarının böyle dört taraftan hücum etmesi de olağandır. Artık onların birçoklarını doğru yoldan çıkarmış olacağım (ve) artık (onların çoklarını şükür ediciler b almayacaksın.) elde etmiş oldukları nîmetlerin değerini bilmeyecekler, bunları kendilerine ihsan etmiş olan kerem sâhibi Yaratıcıya, karşı şükran vazîfesini yerine getirmeyeceklerdir. Mel’ûn şeytan, kendi vesveselerinin tesirine inanarak kendisince meydana gelen bir zandan dolayı böyle bir iddiada bulunmuştur.

18. Buyurdu ki: Haydi oradan yerilmiş, kovulmuş olarak çık. Andolsun ki onlardan her kim sana tâbi olursa elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.

18. Allah Teâlâ ilâhî emrine karşı isyanda, muhalefette bulunan iblis’e hitâben: (Buyurdu ki: Haydi oradan) Cennetten veya semâdan veya melekler arasından (mahkûr) yerilmiş ve rahmetten (kovulmuş olarak çık.) uzaklaş. (Andolsun ki, onlardan) İnsanlardan (her kim sana tâbi olursa) cezâsını bulur (elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.) gerek şeytana uyan insanlar ve gerek şeytan ile onun zürriyyetleri tamamen cehenneme sevkedilecekler, lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. Artık bu korkunç âkıbeti düşünmeli!.

19. Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.

19. Bu mübârek âyetler Hz. Adem’in cennetten çıkarılmasının sebebini ve şeytanın ne kadar insanlık düşmanı, hilekâr bulunduğunu ve onun vesveselerine kapılanların ne kadar kendilerine fenâlık etmiş olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri Meleklere secde etmelerini emr etti (Ve) Âdem Aleyhiselâm’a da vahiy yoluyla buyurdu ki: (Ey Âdem!. Sen ve eşin) Havva (cennette yerleşiniz.) cennet sizin ikametgâhınız olsun. Artık (dilediğiniz yerden yiyiniz) cennetin herhangi bir yerindeki ağaçların meyvelerinden istifâde ediniz, (ve) yalnız (şu ağaca yaklaşmayınız.) onun meyvesinden yemeyiniz. O sizin için yasaktır. Bu ağaçtan maksat, ya buğday veya üzüm ağacıdır. Veyahut bunlardan başka bir ağaçtır, (sonra) Bu ağaca yaklaşıp meyvesinden yediğiniz takdirde (ikiniz de) sen de eşin Havva da (zalimlerden) nefislerine haksızlık etmiş, nîmetlerin yok olmasına sebebiyet vermişolanlardan (olursunuz.) işte böyle bir zulüme düşmemek için bu husustaki ilâhî yasağa riâyet lâzımdır.

20. Sonra şeytan, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeğe başladı. Ve Rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı, ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.

20. (Sonra) Bu ilâhî yasağın ardından (şeytan, ikisini de) Hz. Adem’e de, Havva’ya da (onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini) avret mahallerini (onlara açıvermesi için) bu yerlerin açılmasıyla onları mahçup bir durumda bulundurmak maksadiyle onlara (vesvese vermeğe başladı.) onların kalplerini o ağacın meyvesinden yemeğe meylettirecek şekilde onlara telkinde bulundu veya onlara bir şekilde yaklaşarak kendilerine gizlice sözler söyledi. (Ve) Dedi ki: (Rabbiniz sizi bu ağaçtan) Bunun meyvesini yemekten (yasaklamadı, ancak) ikiniz de (iki melek olacağınız veya ebedî) cennette (kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.) yani: Bundan yediğiniz takdirde ikinizin de melek olacağınız veya ikiniz de ölmeyip cennette ebedî kalacaksınızdır. Cenab’ı Hak ise sizin böyle melek olmanızı cennette ebedî kalmanızı istemediği için sizi o ağaca yaklaşmaktan men eyledi.

21. Ve onlara yemin etti ki, ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.

21. (Ve) Şeytan, Hz. Âdem ile Havva hakkında dost göründü, vesvesesinin bir güzel niyyete bağlı olduğunu göstermek için (onlara yemin etti ki: Ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.) sizin öyle ebedî bir nîmete kavuşmanızı istediğim içindir ki, size o ağacın meyvesinden yemeyi tavsiye ediyorum, diyerek hainliğini ve kötü maksadını gizlemeğe çalıştı.

22. Artık onları bâtıl sözle aldattı. Vaktaki, ağaçtan tadıverdiler o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamış değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?

22. Bu mübârek âyetler, şeytanın vesvesesine tutulanların ne kadar sorumlu ve mahçup bir duruma düşeceklerini göstermektedir. Ve insanlık hali böyle bir durumla karşı karşıya kalanlar için hemen tövbekâr olup Allah’ın affına sığınmaktan başka çare bulunamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Iblis (onları) Hz. Âdem ile Havva’yı (bâtıl sözleriyle) yalan yere yemin etmesiyle (aldattı.) ağacın meyvesinden yemeğe sevkederek onları itaat sahasından muhalefet vadisine indirdi. (Vaktaki) Hz. Âdem ile Havva bu şeytanî sözlerin ciddiyetine inanıp bir dalgınlık ve gaflet eseri olarak (ağaçtan) o yasak ağacın meyvesinden (tadıverdiler) derhal kendilerini bu muhalefetlerinin cezâsı yakaladı, (o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı.) hoş nuranî elbiseleri kendilerinden açılıp düşüverdi. Derhal yaptıklarına pişman oldular. (Onların) o kapalı kalması lâzım olan avret yerlerinin (üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler.) bir görüşe göre bunlar incir yaprakları imiş. (Ve) Onların (Rableri) terbiyecileri ve varlıklarının sâhibi olan Allah Teâlâ (ise onlara) bir azarlama ve kınama mesabesinde olmak üzere (nida etti ki: Sizi bu ağaçtan) yani meyvesini yemekten (yasaklamış değil miydim?.) neden bundan gaflet ettiniz?. (Ve size şüphe yok ki, şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş mi idim.) Artık ne için öyle bir düşmanın sözüne kıymet verip aldandınız?. Allah’ın emrine karşı gelerek bir inat ve çekememezlik sebebiyle secdeyi terk eylemiş olan öyle lânete uğramış bir düşmanın sözünehiç bakılır mı?.

§ Bu âyeti kerime, şuna da işâret etmektedir ki: Bir mü’min hiçbir vakit bir dinsizin aldatmalarına kapılmamalıdır, onun hak ve hakikata aykırı sözlerine ne kadar yaldızlı da görünse asla ehemmiyet vermemelidir. Çünki böyle bir aldanış netîcesi hüsrandır, hakikî bir ilerleme ve yükselmeden mahrum olmaya sebebtir. Böyle bir aldatmaya kapılmış olan kimse, hemen uyanıp pişman olmalı, hareketini meşru şekilde ıslaha, düzeltmeye çalışmalıdır.

23. Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulm ettik ve eğer bizi bağışlamaz ve merhamet buyurmaz isen elbette biz zarara uğramışlardan oluruz.

23. Hz. Adem ile Havva valdemiz, ne kadar aldanmış olduklarını anlayarak hemen kusurlarını İtirâfa başladılar. (Dediler ki: Ey Rabbimiz!.) Ey lûtfu ve ihsânıyla terbiye edildiğimiz kerem sâhibi Yaratıcımız!. (Biz kendi nefislerimize zulm ettik) Yasak olan bir harekette bulunarak kendimizi azâba uğratmış olduk, (ve eğer bizi) Şu işlediğimiz günahtan dolayı (yarlıgamaz) affetmez ve bağışlamaz (isen ve) bize (merhamet buyurmaz) bizi ilâhî lûtfuna kavuşturmaz (isen elbette biz hüsrana) dünyada zarar ve ziyâna (uğramışlardan oluruz.) artık bizi affet, mağfiretine, merhametine ulaştır ey kerem ve merhamet sâhibi mâbudumuz!.

§ Âdem Aleyhisselâm, Allah’ın emrine kasden muhalefet etmiş değildi. Yapmış olduğu, daha iyi olanı terketmek kâbilindendi ve bu bir unutma netîcesi idi. Allah’ın adına yalan yere yemin edilemiyeceğine inanıp şeytanın vesvesesine aldanmıştı. Bu husustaki ilâhî yasağın, haram kılmak için değil, yasak olan ağaca yaklaşmayı terketmenin daha iyi olacağına ilişkin bir yasak olduğuna kanaat getirmiş olması da düşünülebilir. Maamafih Allah’ın bu yasağı zamanında Hz. Âdem henüz peygamberlik vasfına sâhip değildi, bumuhalefet kendisinden, peygamberlikten önce sâdır olmuştur. Ancak öyle büyük zatların kendilerinden çıkacak ufak kusurları bile büyük görerek Allah’ın affına sığınmaları âdettir. Bununla beraber bu âyeti kerime şunu da gösteriyor ki: Mutlak surette vuku bulan yasakları, haram kılmak içindir. Hz. Adem’in bu kıssası için Bakara sûresindeki (340) ıncı âyeti celilenin tefsirine de bakınız!

24. Buyurdu ki: Bâzınız bâzınıza düşman olarak yeryüzüne ininiz sizin için yerde bir zamana kadar bir ikametgâh, bir faydalanma vardır.

24. Bu mübârek âyetler, Allah’ın emrine karşı gelmenin bir netîcesi olmak üzere Hz. Adem ile Havva’nın ve iblis’in yüce makamlardan yeryüzüne indirilmiş ve aralarında bir düşmanlığın cereyana başlamış olduğunu bildirmektedir. Ve bunların yeryüzünde yaşayacaklarını, orada öleceklerini ve tekrar orada toplanıp dağıtılacaklarını hatırlatmaktadır. Cenâb-ı Hak’kın lutfedip insanlığa avret yerlerini örtecek, kendilerini süsleyecek elbiseler verdiğini, ve onlar için takvâ ile vasıf lanmanın daha hayırlı, mânevî bir elbise olduğunu da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı Âdem Aleyhisselâm ile Havva’ya, onların takdir edilen, Cenab’ı Hak tarafından bilinen zürriyetlerine ve lânetlenmiş şeytan ile onun zürriyyeti olan cinlere hitâben: (Buyurdu ki:) ilâhî irâdesi sâdır oldu ki: (Bâzınız bâzınıza düşman olarak) Yeryüzüne (ininiz) aranızda kıyâmete kadar düşmanlıklar devam edecektir. İnsanlar arasında düşmanlıklar cereyan edeceği gibi insanlar ile şeytanlar ve cinler arasında da düşmanlık sâbit olup elbette yok olmayacaktır. Ey insanlar!. Şeytanlar, cinler taifeleri!. (sizin için yerde bir zamana kadar) Ecellerinizin, yaşama müddetlerinizin nihâyet bulacağı ana değin (bir ikametgâh, bir faydalanma) bir istifâde (vardır.) takdir edilmiştir. Bugerçekleşecektir.

25. Buyurdu ki: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınızdır.

25. Yine Cenâb-ı Hak (Buyurdu ki:) Ey insanlar!. Ey Şeytanlar, Cinler!. Sizler (Orada) yeryüzünde (yaşayacaksınız) takdir edilen hayat müddetiniz devam edecektir, (orada öleceksiniz) Yaşama müddetiniz nihâyet bulup yeryüzünde ölüme mahkûm olacaksınız, (ve yine oradan) Yeryüzünden kıyâmet günü haşır ve neşir için (çıkarılacaksınız.) yeniden hayâta erişip lâyık olduğunuz cezalara kavuşacaksınızdır. Bu sonucu artık düşününüz!.

26. Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ’nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.

26. Hak Teâlâ Hazretleri ilâhî bir lûtuf olmak üzere özellikle insan nev’ine tekrar hitab ederek buyurur ki: (Ey Adem oğulları!.) Hakkınızdaki ilâhî yardımımı hatırlayınız. (Size çirkin yerlerinizi) Avret yerlerinizi (örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik) yani semâ tarafından doğan güneşler, aylar ve muhtelif yıldızlar vâsıtasıyle ve güzel güzel yağmurlar, hayalar vâsıtasıyle geçiminizin kaynağı olan şeyleri meydana getirdik, elbise edineceğiniz şeyleri yarattık. Bunların bir kısmı ile avret yerlerinizi örtersiniz, bir kısmı ile de bütün vücudunuzu süslemiş olursunuz. Fakat sizin için ebedî selâmet ve saadeti temin edecek hükümleri, kuralları da Peygamberler de semavî kitaplar vâsıtasıyle ihsan ettik ki, siz bu sâyede mânevî bir elbise olan takvâ ile, Allah korkusu ile, dinî vazîfelere uymak hissiyle coşku içinde bulunursunuz. İbâdet esnasında giyilecek temiz süs elbisesi, nâmahremlerden korunulacak olan organları, süs unsurlarını örten perdeler de birer takvâ elbisesi demektir. İşte böyle bir (takvâelbisesi ise o daha hayırlıdır.) o daha faidelidir, onun maddî ve mânevî kıymeti, süsü daha fazladır. (Bu) Maddî ve mânevî elbiselerin indirilmesi, meydana getirilmesi, kullara ihsan buyrulması (işte Allah Teâlâ’nın âyetlerindendîr,) onun lûtuf ve keremini gösteren şeylerdir, (umulur ki) Artık insanlar (bunu) bu pek büyük ilâhî lûtfu (düşünürler.) bu nîmetin değerini bilirler, Cenab’ı Hak’ka kaşı teşekkür borçlu olduklarını idrâk ederek kulluk vazîfelerini güzelce yapmaya çalışırlar. İnsaniyete lâyık olan ancak böyle bir harekettir.

27. Ey âdem oğulları! Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin, nasıl ki ana ve babanızı onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak kendilerini cennetten çıkardı. Şüphe yok ki, o şeytan ve onun topluluğu sizi sizin onları göremeyeceğiniz bir taraftan görürler. Muhakkak ki, biz şeytanları imân etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.

27. Bu mübârek âyetler, Hz. Adem’in kıssasından alınacak ibreti, Adem’in çocuklarına tavsiye etmekte, şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulumakta olduklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey kudret elimle yaratmış, bir müddet de cennette yaşatmış, sonra da şeytanın vesvesesi sebebiyle dünya yüzüne indirmiş olduğum Adem’in bütün zürriyyeti, o büyük babanızın başından geçenlerden ibret alınız (Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin) sizi saptırarak sıkıntıya uğratmasın, cennete girmekten mahrum bırakmasın, (nasıl ki, ana ve babanızı) Hz. Âdem ile Havva’yı (onların çirkin yerlerini) avret mahallerini (göstermek için onların örtülerini çekip atarak) böyle elbiseden soyutlanmış olmalarına sebebiyet vererek (kendilerini cennetten çıkardı.) onları vesveseleri yüzünden böyle geçici bir mahrumiyete uğrattı. (Şüphe yok ki, o şeytanve onun topluluğu) Onun zürriyeti, kabîlesi (sizi, sizin onları göremiyeceğiniz bir taraftan görürler.) onlar mahiyetleri itibâriyle insanlara görünmezler, insanların içlerinde kanlar gibi akmaya, tesir göstermeye kabiliyetli, bulunurlar. Artık onlara karşı pek uyanık bulunmak, onların vesveselerinin tesirine kapılmamak lâzımdır. (Muhakkak ki biz şeytanları imân etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.) Onların arasında tabii olarak bir münâsebet vardır. Bir imân sâhibi hiçbir vakit şeytanı dost ve yönetici kabul etmez. Kendi isteğiyle bile bile onun vesvesesine tâbi olmaz. O şeytana ancak dinsizler tâbi olur, onu kendileri için hareket rehberi kabul ederler.

28. Ve onlar bir yaramazlık yaptıkları zaman biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk ve Allah bununla bize emir etmiştir, derler. De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söyler misiniz?

28. Şeytana dost olanlar, onun yolunu takib ederler (Ve onlar bir yaramazlık) dinen kötü bir hareket (yaptıkları zaman) meselâ: Bazı hayvanların etlerini, bazı kimselere helâl, diğer bazı kimselere haram gördükleri, tevaf esnasında avret mahallerini açık bıraktıkları, putlara taptıkları vakit (biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk) onlar da böyle yaparlardı, (ve) Maamafih (Allah) da (bununla bize emretmiştir derler.) böyle babalarını taklit ettiklerini söyler ve Cenab’ı Hak’ka karşı iftirada bulunurlar. Resûlüm!. O câhillere (De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile emretmez.) Hak Teâlâ Hazretleri dâima güzel güzel ameller ile emreder, kullarını güzel hareketlere teşvik buyurur, öyle temiz bir tabiatın nefret edeceği, doğru bir aklın çirkin göreceği şeyleri emreder mi?. Böyle iddia ettiğiniz şeyleri ne bizzat Cenâb-ı Hak’tan işitip aldınız, ne de bunlara Peygamberlervâsıtasıyle muttali oldunuz. Artık sizin bu iddianız ne kadar büyük cezaları gerektirmektedir bir düşününüz!. (Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söyler misiniz?.) Böyle bir cür’et, ne kadar büyük bir sorumluluğu gerektirir bunu hiç düşünmez misiniz?. Ya kötülüklerden olduğu sizce de bilinmesi lâzım gelen şeyleri nasıl olur da Cenab’ı Hak’ka isnat edebilirsiniz?. Böyle bir iftiranın gerektireceği azapları artık bir kere düşününüz!.

29. De ki: Benim, Rahim adâletle emretmiştir. Ve her secde yerinde yüzlerinizi doğru tutunuz ve dini yalnız Allah’a has kılarak ibâdette bulununuz. Sizi ilkin yarattığı gibi yine ona döneceksinizdir.

29. Bu mübârek âyetler, dinsizlerin iddialarını red ile Cenab’ı Hak’kın neleri emir ettiğini bildiriyor, ve bir kısım zatların hidâyete erdiklerini, bir takım kimselerin de şeytanlara uyup sapıklığa düştüklerini gözler önüne seriyor. Şöyle ki: Resûlüm!. Öyle Cenâb-ı Hak’kın emretmiş olduğu şeyleri ilâhî zatına isnat eden câhillere (De ki: Benim Rabbim adâletle emretmiştir.) aşırılıktan uzak, hikmet ve menfaatı içeren “kelime’i tevhit” gibi insanlığın selâmet ve saadetini öngören şeyler ile emir ve teklifte bulunmuştur. (Ve) Habibim!. Onlara şunu da de ki: (her secde yerinde) Her mescitte, her namaz kılacağınız yerde (yüzlerinizi) tamamen kıble cihetine (doğru tutunuz) kıbleye yönelmiş olunuz (ve ona) o Kerem sahibi Mâbud’a (dini yalnız O’na has kılarak ibâdette bulununuz.) ibâdet ve itaatınız bağlılık ve tam bir samimiyet içerisinde olsun, şirk ve gösteriş şüphesinden uzak bulunsun. O kerem sâhibi Yaratıcı (Sizi ilkin yarattığı gibi) öldürdükten sonra da (yîne) onun kudretiyle hayat bulacaksınız ve yine (ona döneceksinizdir.) dünyadaki amellerinize göre mükafâta, cezâya uğrayacaksınızdır. Binaenaleyh bu akibetidüşünerek ona göre hareketinizi düzenleyiniz.

30. Bir cemaati doğru yola iletti, bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu. Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ona kulluğu bırakıp şeytanları dostlar edindiler. Ve zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.

30. O Yüce Yaratıcı kullarından (Bir cemaatı doğru yola iletti) o topluluk temiz yaratılışını iyiye kullandığı için Allah’ın doğru yoluna girmeye hak kazanmıştır. (bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu) O cemaat de yaratılışlarını değiştirip, nefislerinin kötü eğilimlerine tâbi oldukları için hidâyete ulaşma selahiyetini kaybetmiş oldular. (Çünkî onlar Allah Teâlâ’yı) Ona kulluk etmeyi, onun hükümlerine uymayı kendi kötü iradeleriyle (bırakıp şeytanları dostlar edindiler) artık böyle kimseler, sapıklığa düşmüş olmazlar mı?. (Ve) Öyle kimseler (zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.) onlar düşmüş oldukları sapıklığın farkına varmazlar, takib ettikleri yolun bir selâmet ve hidâyet yolu olduğunu sanırlar. En büyük bir felâkete uğramış oldukları halde dünyada iken bunun farkında olamazlar. Ne büyük bir cehâlet ve gaflet!.

31-60 ARASI AYETLER

31. Ey âdem oğulları! Her secde yerinde süsünüzü alıveriniz ve yiyiniz ve içiniz israf da etmeyiniz. Şüphe yok ki, o, israf edenleri sevmez.

31. Bu mübârek âyetler, namaz için ne gibi bir tavır alınmasını ve Hak Teâlâ’nın nîmetlerinden istifâde edilmesini, fakat bu hususta israftan kaçınılmasını bildirmektedir. Cenab’ı Hak’kın nîmetlerinden meşru şekilde istifadeye bir engel bulunmadığını, helâl nîmetlerden mü’minlerin dünyada istifâde etmeleri câiz olduğu gibi bu nîmetlerin âhirette sadece mü’minlere ait olacağını da müjdelemektedir. Allah tarafından başlıca haram kılınmış olan şeylerin bir kısmını da dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey Hak Teâlâ’nın mü’min, salih kulları!. (Her secdeyerinde) Her mabette, her namaz kılacağınız zaman ve Beytullah’ı her tavaf edeceğiniz vakit (süsünüzü alıveriniz) avret yerlerinizi örtünüz, güzel temiz elbiselerinizi giyiniz, Cenâb-ı Hak’ka karşı saygılı bir vaziyet alınız, (ve) Sizin için helâl olan şeylerden (yiyiniz ve içiniz) bunlar sizin için birer ilâhî lütuftur. Cahiliye döneminde bazı kimseler hac vazîfesini yaptıkları günlerde yağlı, tatlı yiyecekleri bırakarak yalnız ölmeye-cekleri miktar birşey ile yetinirlerdi, siz ey müslümanlar!. Böyle yapmakla mükellef değilsiniz, (ve) Bununla beraber bu nîmetlerin değerini biliniz, (israf da etmeyiniz.) yiyip içmekte aşırılığa düşmeyiniz, helâl şeyleri haram saymayınız, haram olanları da helâl sanmayınız. Veya elbise hususunda yiyecek hususunda ve diğer geçim hususlarında israfa meydan vermeyiniz. Öyle bir hareket sıhhate, ahlâkî esaslara, iktisadî menfaatlere aykırıdır, Allah’ın nîmetine karşı bir kadirbilmezlik mâhiyyetindedir. (Şüphe yok ki, o) Kerem sahibi Yaratıcı (israf edenleri sevmez.) onların o hareketlerine râzı olmaz. Öyle israfçı hareketler sosyal münfaatlere her şekilde aykırı olduğundan Allah’ın rızâsına uymamaktadır.

32. De ki: Allah Teâlâ kulları için çıkarmış olduğu süsü ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır? De ki: O dünya hayatında imân edenler içindir, kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsustur. İşte âyetleri bilir kişiler olan bir kavim için böyle ayrıntılı olarak beyan ederiz.

32. Resûlüm!. Beyti şerifi çıplak olarak tavaf eden ve temiz şeylerden bazılarını kendilerine haram kılan müşriklere (De ki: Allah Teâlâ kulları için çıkarmış) yaratıp varlık sahasına getirmiş olduğu (süsü) bir takım temiz, kıymetli elbiseleri (ve temiz rızıkları) yiyilecek ve içilecek lezzetli, temiz şeyleri size (kim haram kılmıştır?.) bunları insanlar kendikendilerine haram kılamazlar, birşeyin helâllığına, haramlığına hükmedecek olan ancak Allah Teâlâ’dır ve onun vahyine mazhar olan Yüce Peygamberdir. Habibim!. O gâfillere (De ki: O) ziynet eşyası ve temiz olan yiyecek ve içecekler bu dünya hayatında esasen (imân edenler içindir) başta onların istifadeleri için yaratılmıştır. Mü’min olmayanların bunlardan bu dünyada istifadeleri ise ilk akla gelen şekliyle geçici olmasıdır, (kıyâmet gününde ise) Bu çeşitli nîmetler (yalnız onlara) o mü’min olan kullara (mahsustur.) artık mü’min olmayanlar âhirette böyle nîmetlere ortak olamayacaklardır. Bunlar bilâkis birçok cezalara, azaplara mâruz kalacaklardır. (İşte âyetleri) Böyle dinî, dünyevî hükümleri ve diğer meseleleri (bilir kişiler olan bir kavim için) düşünmeye ilâhî hükümlerdeki hikmetleri tefekkür etmeye kabiliyetli olan mü’min kullar için (böyle) güzel, eşsiz bir biçimde (ayrıntılı olarak beyan ederiz.) çünki bu âyetlerden istifâde edecek olan, ancak onlardır. Bu âyeti kerime, müslümanları meşru şekilde dünya malını, servet ve zenginliğini kazanmaya sevkediyor, bunların asıl mü’min ve Allah’ı birleyen müslümanlara ait olduğunu bildiriyor. Artık dinimizin bizleri ne kadar yükselmeye sevkedici olduğunu anlamalı.

33. De ki: Rabbim ancak kötü şeyleri, onlardan açık olanı da gizlice yapılanı da ve her türlü günahı ve haksız yere tecâvüzü ve ortak koşmaya dâir hiçbir delil indirmemiş iken Allah Teâlâ’ya ortak koşmayı ve bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söylemenizi haram kılmıştır.

33. Resûlüm!. Öyle kendilerinin yanlış kanaatlerine tâbi olarak helâl olan şeyleri haram, haram bulunan şeyleri helâl sayan kimselere (De ki: Rabbim ancak kötü şeyleri) zina gibi, livâta gibi, avret yerini açmak gibi büyük günahları (onlardan açıkça olanı da gizlice yapılanı da) haram kılmıştır. Bunların neaçıktan ne de gizlice yapılması asla câiz değildir, (ve her türlü günahı da) Cenab’ı Hak haram kılmıştır. İsterse bu günah küçük günahlardan olmuş olsun, (ve haksız yere tecavüzü) de haram kılmıştır. İnsanlara karşı kibirli mütekebbirâne bir vazîyet almayı ve onların mallarına, canlarına, şereflerine haksız yere saldırıda bulunmayı da haram buyurmuştur, (ve) ilâhî zâtına, yaratma ve mâbutluk gibi hususlarda ortak koşmaya dâir hiçbir (delil) hiçbir kanıt, bir müsaade (indirmemiş iken Allah Teâlâ’ya ortak koşmayı) da haram kılmıştır. Ey müşrikler!. Siz neye dayanarak bir takım putları, insanları ibâdet ve itaat hususunda Allah Teâlâya ortak sanıyorsunuz?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!, (ve bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söylemenizi) de (haram kılmıştır.) bu Allah Teâlâya karşı bir iftiradır, en büyük cahilce bir cesârettir!. Evet… Cenâb-ı Hak’kın haram kılmadığına helâl ve bilâkis helâl kıldığına haram denilmesi böyle bir iftiradır. Bilmeksizin din adına söz söylenmesi, dinin yüce şanıyle uygun olmayan şeylerin dine dayandırılması ve dinin emrettiği ve yasakladığı şeylerin tersi yapılarak bunun meşrû sanılması da böyle bir iftiradır, böyle cahilce bir cür’ettir dinin hükümlerini değiştirme ve bozmaya sebebtir. Artık bunun uğursuzluğu da, cezâsı da elbette o nisbette ağırdır.

34. Her ümmet için bir ecel vardır. Artık onların ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri bırakabilirler ve ne de öne alabilirler.

34. Bu mübârek âyetler, her ümmetin artıp eksilmeyecek belirli bir hayat müddeti olduğunu beyan ediyor. Vaktiyle kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlere, onların bildirdiği hükümlere inanıp itaat eden milletlerin ebedî selâmete erişeceklerini müjdeliyor. Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayan onlara karşı büyüklük taslayankimselerin de ebediyyen cehennemde kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Her ümmet için) her şahıs için olduğu gibi her kavim ve cemaat için de (bir ecel vardır.) bir belirli vakit vardır, onun hayat müddeti levhı mahfuzda yazılmıştır. (Artık onların ecelleri geldiği) vakit, son bulacakları (zaman) yüz gösterince artık onlar bunu (ne bir saat gerî bırakabilirler, ve ne de) bu vakti (öne alabilirler.) onlar kendilerince bilinmeyen bu ölüm, bu son bulma zamanı gelince hemen mahvolup giderler. Binaenaleyh daha hayatta iken kaybedileni telâfi etmeye çalışmalıdır, haram şeyleri bırakıp helâl şeylerle yetinmelidir, üzerlerine düşen vazîfeleri yerine getirmeye gayret göstermelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez, noksanları tamamlamaya imkân bulunmaz.

§ Ecel: Vakit, mühlet, hayatın veya herhangi bir varlığın nihâyete ereceği an ve Allah Teâlâ’ca bilinen zaman.

§ Saat: Bir lâhza, göz açıp kapayacak kadar geçen bir an, en az bir vakit, bir işin kendisinde yapılabilmesi için mümkün olan en az bir zaman. Ve altmış dakikalık bir müddet. Ve kıyâmet.

35. Ey âdem oğulları! Size içinizden Peygamberler gelir de size karşı benim âyetlerimi beyan edecek olunca kim onlara karşı gelmekten sakınır ve kendini ıslah ederse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

35. Allah Teâlâ her ümmetin belirli bir vakte kadar yaşayacağını, onun ardından lâik olduğu âkibete kavuşacağını hatırlattığı gibi bütün insanlık fertlerine de ilâhî bir merhameti olmak üzere şöyle buyurmuştur. (Ey âdem oğulları. Size içinizden) Kendi nevinizden olarak, Allah tarafından (Peygamberler gelir de size karşı benim âyetlerimi) kitabımı dinî hükümlerimi, bunların delillerini (beyan edecek olunca) içinizden (her kim onlara) o Peygamberlere, oâyetlere (karşı gelmekten sakınır) kendilerine itaat ve riâyet eder (ve kendini ıslah eder) ahlâkını, tavırlarını güzelce düzenler (se artık onlar için bir korku yoktur) kıyâmet günü onlar bir azap korkusuna uğramayacaklardır, (ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Güzel, ve istenen bir arzularının yerine getirilmemesi yüzünden bir hüzün ve kedere uğramayacaklardır. Her bakımdan arzuya ulaşmış olacaklardır. Ne büyük bir mükâfat!.

36. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar ve onlardan kibirlendiler, işte onlar, ateşin sâhipleridir. Onlar o ateşte ebedî olarak kalacaklardır.

36. (Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar) Kendilerine gönderilmiş olan Peygamberlerin tebliğlerini kabul etmeyip Allah’ın dininin semavî ki tapları inkâra cür’et gösterdiler (ve onlardan) o Allah’ın âyetlerini kabulden, onlara imân etmekten (kibirlendiler) böbürlendiler. (işte onlar) böyle imândan mahrum olan hakkı kabulden kaçınan şahıslar (ateşin sâhipleridir.) dâima ateşle beraber olacak onlardır. (Onlar o ateşte ebedî kalacaklardır.) Âhiret âleminde o ateşten asla kurtulamayacaklardır. Öyle küfr ve kibirlenmenin cezâsı bundan başka birşey değildir. Bundan Allah’a sığınırız ne müthiş bir cezâ.

37. Artık daha zâlim kimdir, o kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş veya onun âyetlerini yalanlamış olur. Onlar yok mu onlara kitaptan nasipler erişecektir. Nihayet onlara elçi meleklerimiz gelip onların canlarını alırlarken derler ki: Allah’tan başka kendilerine taptıklarınız nerede? Onlar da diyeceklerdir ki: Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular ve onlar kendi nefisleri aleyhine kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş olduklarını îtirâf ile şâhitlikte bulunacaklardır.

37. Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hak’ka karşı iftirada bulunmaya, onun âyetleriniyalanlamaya cür’et edenlerin pek feci âkibetlerini ve itirâflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Bir kere düşünmeli (daha zâlim kimdir?.) elbette daha zâlim yoktur (O kimseden ki: Yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş) olur. Cenâb-ı Hak’ka ortak koşar, çocuk isnat eder, onun buyurmamış olduğu şeyleri ona nisbet eder. (veya onun âyetlerini yalanlamış olur.) K ilâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyip Rasûlü Ekrem’in bu husustaki beyanlarını yalan sayar durur. Artık böyle müşrik, inkârcı bir şahıs her zalimden daha zâlim bulunmuş olmaz mı?. (Onlar) Böyle iftirada bulunan, yalanlayan şahıslar (yok mu) onlar dünyada bulundukça (onlara kitaptan) levhi mahfuzda yazılmış olan rızıklara, ömürlere ve diğer dünyevî hadiselere ait (nasipler erişccektir.) haklarında takdir edilen şeyler meydana gelecektir. (Nihâyet) Ömürleri sona erip ecelleri yüz gösterince (onlara elçi meleklerimiz) ölüm meleği ile yardımcıları (gelip onların canlarını alırlarken) kendilerini kınamak için (derler ki:) ey müşrikler!. Hani (Allah’tan başka kendilerine taptıklarınız nerede?) kendilerini dünyada mabut kabul etmiş olduğunuz ilâhlarınız ne oldular?. Bugün sizi bu başınıza gelen ölümden, uhrevî azaptan kurtarıverseler ya!. (Onlar da) O müşrikler de (diyeceklerdir ki: Taptıklarımız bizi bırakıp kayboldular) böyle ihtiyaçlı bir zamanımızda bizi terkedip gittiler bize bir fayda vermediler. Bu câhiller artık gerçek durumu anlamış, taptıklarının birer ilâh olmadığına kanaat getirmiş olacaklardır, (ve onlar kendi nefisleri aleyhine, kendilerinin şüphesiz kâfirler bulunmuş) o bâtıl mâbutlara tapınmış (olduklarını İtirâf ile şahitlikte bulunacaklardır) evet: Onlar o zaman sapıklığa düşmüş olduklarını anlayacaklardır, dünyada öyle ibâdete lâyık, haklarında bir menfaat teminine kâdir olmayan şeylere tapınarak Allah’ın birliğini inkâr etmiş bulunduklarını anlayarak pişmanlık göstereceklerdir. Fakatartık bu pişmanlık kendilerine bir fayda vermeyeceklerdir. Bunun vakti geçmiştir.

38. Buyurur ki: Siz de sizden evvel insan ve cinden gelip geçmiş olan ümmetlerin arasında cehenneme giriniz. Her ne zaman bir ümmet girdikçe yoldaşına kendi dindaşına lânet eder. Nihâyet hepsi oraya girip birbirine katılınca sonrakiler öncekiler için diyecekdir ki: Ey Rabbimiz! Onlar bizi sapıttılar, artık onlara ateşten iki kat azap ver. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Hepinize kat kat azap vardır. Lâkin siz bilmezsiniz.

38. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin birbirini saptırmış olan zümrelerin âhiretteki durumlarını ve birbiri hakkındaki isnat ve temennilerini ve hepsinin de kat kat azap göreceklerini dikkatlere sunuyor. Şöyle ki: Kıyâmet gününde Cenâb-ı Hak veya meleklerden biri, kâfirlere hitâben (Buyurur ki:) ey dinsizler!. (Siz de sizden evvel insan ve cinden) Bu iki nevîden (gelip geçmiş olan) kâfir (ümmetlerin) cemaatlerin, fırkaların (arasında cehenneme giriniz.) siz de onlar gibi dinsizliğinizin cezâsına kavuşunuz. (Her ne zaman) önceki ve sonraki kavimlerden (bir ümmet) cehenneme (girdikçe yoldaşına) kendisine uymakla sapıklığa düşmüş dindaşına (lânet eder.) senin yüzünden bu felâkete uğradım demek ister. (Nihâyet hepsi oraya) cehenneme (girip birbirine katılınca sonrakileri) onların cehenneme sonradan girenlere onların arkalarından gidenlerden olup yer bakımından geride bulunanları (öndekiler için) onlardan dolayı kendilerini mazur göstermek ümidiyle (diyecektir ki: Ey Rabbimiz!. Onlar bizi sapıttılar) onlar sapıklık yolunu açtılar, bizler de onlara uyduk, (artık onlara ateşten iki kat azap ver) Çünki onlar hem kendileri sapmış hem de saptırmışlardır. Cenâb-ı Hak da (buyuracak ki: Hepinize kat kat azap vardır) evvelkiler sapıklığa düşüp başkalarını da sapıklığa düşürdükleri için katkat azâba uğrayacaklardır. Onlara tâbi olanlar da küfre düştükleri ve bir takım dinsizleri taklit eyledikleri için öyle iki kat azâbı hak etmişlerdir, (lâkin siz bilmezsiniz) Ki, sizin için de o taklit ettiğiniz fırkalar için de ne kadar elem verici azaplar vardır. Siz böyle küfr içinde ölürseniz elbette pek fazla azâba uğrayacaksınızdır. Artık bunu düşünerek vaktiyle uyanmalıdır.

39. Öndekiler de, sonrakilere diyeceklerdir ki: Sizin için bizim üzerimize bir üstünlük ve efdaliyet yoktur. Binaenaleyh siz de kazandığınız şey sebebiyle azâbı tadınız.

39. (Öndekiler de) Daha evvel küfre düşmüş, başkalarına da birer kötü örnek olmuş olanlar da, kendilerini müdafaa için (sonrakilere) kendilerine tâbi olanlara (diyeceklerdir ki: Sizin için bizim üzerimize bir üstünlük) ve efdaliyet (yoktur.) biz de sizlere, sapıklıkta ve azâbı hak etme hususunda eşitiz. Sizlere de Peygamber gelmiş, Cenab’ı Hak’kın emirleri tebliğ edilmişti, neden bize tâbi oldunuz (Binaenaleyh) Allah tarafından veya evvelki fırkalar tarafından denilecektir ki: Siz de (kazandığınız şey) küfr ve kötü işler (sebebiyle) öyle kat kat (azâbı tadınız) sizin cezânız da öyle fazla olacaktır. Devamlı olan bir küfrün: Devamlı olan isyanların cezaları da elbette böyle kat kat bulunacaktır. Artık bunu düşünerek böyle küfr ve isyandan kaçınmak lâzım gelmez mi?. Ne mühim bir ilâhî sakındırma ve bir uyan!.

40. Şüphe yok o kimseler ki, âyetlerimizi yalanladılar ve onlara karşı kibirlendiler onlar için gök kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir. Ve işte suçluları böyle cezâlandırırız.

40. Bu mübârek âyetler de dinsizler hakkındaki ilâhî azabın gerçekleşeceğini açıklamakta ve ortaya koymaktadır. Onların bu azabtan kurtuluşlarını imkânsıza bağlayarakbunun dâimi olduğunu kuvvetlendirmektedir. Şöyle ki: (Şüphe yok o kimseler ki,) Küfre düştüler ve bizim açık (âyetlerimizi yalanladılar) onların birer ilâhî âyet olduğunu kabul etmediler (ve onlara karşı kibirendiler) onlara imândan ve gereği ile amel etmekten kaçındılar (onlar için gök kapıları açılmaz) onların duaları, amelleri kabul edilmez, veya onların ruhları oralara yükselemez, (ve deve iğnenin deliğine girinceye kadar) Öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar, öyle mümkün olmayan bir hadisenin meydana gelmesine kadar, yani hiçbir zaman (cennete giremiyeceklerdir.) onların cennete girmeleri, böyle vukuu imkânsız birşeye bağlanmıştır. Onlar ebediyyen cehennemde azap görüp duracaklardır. (Ve işte suçluları) Öyle dinsizleri; kutsal değerleri yalanlayan ve küçümseyenleri (böyle) sonsuz şekilde (cezâlandınrız.) binaenaleyh o âyetlerimizi yalanlayan kâfirler de böyle suçlu kimseler oldukları için öyle ebedî cezalara uğrayacaklardır.

41. Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinden sargılar vardır. Ve işte zâlimleri böyle cezâlandırırız.

41. (Onlar için) Öyle âyetlerimize karşı yalanlama ve kibirlenmede bulunan dinsizler için (cehennemde) alt taraflarında ateşten (bir döşek ve üstlerinden sargılar) örtüler, kendilerini kaplayacak ateşten perdeler (vardır) böyle ateşler içinde kalacaklardır, (ve işte zâlimleri) öyle suçlu, dinsiz, ilâhî hukuka tecâvüz eden kimseleri (böyle cezâlandınrız.) böyle şiddetli, böyle kendilerini her taraftan kaplayan dâimî azaplara sokarız. Bunlar küfür ve zulmün cezasıdır. Artık bunları düşünüp uyanmalı değil midirler?.

42. O kimseler ki, imân ettiler ve iyi amellerde bulundular. Biz ise hiçbir nefisi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız. İşte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalıcılardır.

42. Bu mübârek âyetler, mü’min, salih kulların kavuşacakları ebedî nîmetleri müjdelemektedir, ve böyle zatların güçleri üstünde birşey ile mükellef bulunmadıklarını da ilâhî bir lûtuf olmak üzere şöylece bildirmektedir. (Ve o kimseler ki) Bizim âyetlerimize (imân ettiler) Allah’ın birliğini tasdik edip, Peygamberlerinin tebliğlerine itaat eylerler (ve iyi amellerde bulundular.) üzerlerine düşen ibâdetleri yerine getirmeye çalıştılar. (Biz ise hiçbir nefsi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız.) Binaenaleyh o kimselerin böyle yapmakla mükellef oldukları ibâdetler, itaatler de zâten kendi güç ve kudretleri dışında bulunmamıştır. (İşte onlar) O imâna ve salih amâle muvaffak olanlar (cennet ehlidirler) cennete kavuşacak olan onlardır (ve) onlar (orada) cennette (ebedî kalıcılardır.) dâimî bir halde cennet nîmetlerine nâil olup duracaklardır.

43. Ve biz onların göğüslerinde kinden her ne var ise hepsini söküp atmışızdır. Onların altlarından ırmaklar akar ve derler ki: O Allah Teâlâ’ya hamdolsun ki, bizi hidayetle buna kavuşturdu. Eğer Allah Teâlâ bize hidâyet etmeseydi biz kendi kendimize hidâyete eremezdik. Muhakkak ki, Rabbimizin peygamberleri hak ile geldiler. Ve onlara işte bu cennettir ki, siz buna salih amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye nidâ olunacaktır.

43. (Ve biz onların) O cennet ehlinin (gögüslerinde kinden her ne var ise hepsini söküp atmışızdır.) onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı sevgiyle coşmuş bulunacaktır. Şâyet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise artık cennette bundan bir eser kalmayacaktır. (Onların altlarından) Köşklerinin, bahçelerinin yanı başından (ırmaklar akar) onların zevklerini, lezzetlerini arttırır dururlar. (ve) Onlar da Cenâb-ı Hak’ka şükür için (derler ki: Allah Teâlâ’ya hamdolsun ki, bizi hidayetle buna kavuşturdu.) bizi böylenîmetlere eriştirdi. (Eğer Allah Teâlâ bize hidâyet etmeseydi) Eğer onun ilâhî yardımları bize erişmeseydi (biz kendi kendimize hidâyete eremezdik.) bedbahüıkta kalırdık, hidâyete ererek böyle nîmetlere kavuşamazdık. İşte insanlara lâzım olan, herhangi birşeyi başarırsa bunu Cenâb-ı Hak’kın bir lûtfu olarak görmektir. Kendi kudretine, bilgilerine güvenerek kibre düşmekten sakınmalıdır. (Ve muhakkak ki) And olsun ki, (Rabbimizin Peygamberleri hak ile geldiler.) biz de onların irşadı ile hidâyete kavuşarak bu kutlu âkibete eristik. (Ve onlara:) Öyle sevinç içinde kalan, Cenab’ı Hak’ka şükür için böyle itirâfta bulunan o cennet sakinlerine hitâben (İşte bu cennettir ki, siz buna salih amelleriniz sebebiyle vâris oldunuz, diye) melekler vâsıtasıyle (nidâ olunacaktır.) evet… Bu sizin dünyadaki güzel itikâdınızın, güzel amellerinizin mükâfatı olarak size Allah tarafından ihsan buyrulmuştur. İşte imânın, salih amellerin muazzam mükâfatı!.

44. Ve cennet ashabı, cehennem ehline nidâ edip: Rabbimizin bize vâd ettiğini biz şüphe yok ki hak bulduk, siz de Rabbinizin vâd ettiğini hak buldunuz mu? Diye soracaklar. Onlar da: Evet… Diyecekler. Derken aralarında bir çağırıcı: Allah Teâlâ’nın lâneti zâlimlerin üzerinedir, diye nidâ etmiş olacaktır.

44. Bu mübârek âyetler, cennet ehli ile cehennem ehli arasındaki tartışmayı ve kimlerin lâneti hak etmiş olduklarını ve kimlerin âhiret hayatını inkâr ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: Cennet sâhipleri cennette yerleşip duracaklar. (Ve cennet ashabı, cehennem ehline nidâ edip: Rabbimizin bize vaad ettiğini) dünyada iken bize Peygamberleri vâsıtasıyle bildirdiği sevapları, nîmetleri, yüce makamları (biz şüphe yok ki, hak) sabit (bulduk) o ilâhî vaad sebebiyle bu büyük mevkilere kavuştuk (siz deRabbinizin vâd ettiğini) âhiret hayâtını, mü’minlerin o âhiret hayatında nîmetlere ulaşacaklarını inkârcıların da lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını (hak) hakikaten vâki (buldunuz mu?.) siz dünyada iken bunları tasdik etmiyorsunuz. (Diye soracaklar) O İnkârcıların ne kadar yanlış hareket etmiş olduklarını kendilerine bu şekilde de hatırlatmış olacaklardır. (Onlar da:) O inkarcılar da (Evet… Diyecekler.) ve Allah’ın va’dinin gerçekleşmiş olduğunu itirâf etmeye mecbur kalacaklardır. (Derken) Böyle bir konuşmada, tartışmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir çağırıcı:) İsrafil Aleyhisselâm veya diğer meleklerden biri (Allah Teâlâ’nın lâneti zâlimlerin üzerinedir, diye nidâ etmiş olacaktır.) evet zâlimler, zulûmlarının bir cezâsı olmak üzere öyle bir lâneti hak etmişlerdir.

§ Cennetler ile cehennemler arasında pek uzak mesafeler vardır. Cennetler semâların üstündedir. Cehennemler de yerlerin altındadır. Bu iki mevki ahalisinin birbiriyle konuşmaları nasıl mümkün olacaktır?. Mucize Kur’an, bize böyle bir konuşmanın mümkün ve haddızatında vuku bulacağını haber vermiş oluyor. İşte bu da bir hakikatın ortaya çıkmasından başka birşey değildir. Tefsiri kebirde de yazılı olduğu üzere âlimlerden bir gump demişlerdir ki: Seste bir özellik vardır ki, yalnız mesafenin uzaklığı sesin işitilmesine mâni olamaz, İşte bugün fennin ilerlemesi sâyesinde bu hakikat da tamamen meydana çıkmıştır. Doğuda söylenilen bir sözü batıda bulunan bir kimse derhal işitebiliyor ve hattâ söyleyenin yüzünü bile görebiliyor, İlâhî kudret herşeye kâfidir. Buna inanıyoruz. Binaenaleyh cennet ehli ile cehennem ehli arasındaki konuşmanın gerçekleşmesi de Allah’ın kudretine göre asla imkânsız görülemez.

45. Öyle zâlimler ki, Allah’ın yolundan menederlerdi. Ve o yolun eğri büğrü olmasını isterlerdi. Ve onlar âhireti inkâr eden kimseler idi.

45. Lâneti hak etmiş olanlar ise (Öyle zâlimler) dir (ki: Allah yolundan) din yolundan Allah’ın kullarını (men ederlerdi.) halkın İslâm dinine girmesine engel olurlardı. (Ve o yolun eğri büğrü olmasını isterlerdi.) Doğru yolu terkederek helâke götüren yollara eğilim gösterirlerdi, ilâhî hükümleri değiştirerek ve bozarak onlara yanlış bir mahiyet vermek kasdinde bulunurlardı. Cenâb-ı Hak’tan başkasına tapınırlar Allah Teâlâ’nın yüceltemeye lâyık görmediği şeyleri yüceltip dururlardı. (Ve onlar âhireti inkâr eden kimseler idi.) Öyle bir âlemin varlığına inanmaz, onu inkâra cür’et eder, hayâtın yalnız bu dünyaya mahsus olduğunu iddia eder dururlardı. Artık böyle inkârcı olan, insanları ilâhî dini kabulden men’e cür’et eden kimseler elbette ebedî azâba lâyık ve cehennemde ebediyyen azap göreceklerdir.

46. Ve onların arasında bir perde vardır. Ve A’raf üzerinde de birtakım adamlar vardır ki, hepsini de alâmetleriyle tanırlar. Cennet ehline Selâmünaleyküm diye nidâ ederler. Ve bunlar ümit var oldukları halde henüz cennete girmemiş bulunurlar.

46. Bu mübârek âyetler, âhiret alemindeki bir fevkalâde teşkilâtın varlığına işâret etmektedir. Ve cennet ehli ile cehennem ehlinin belirgin bir durumda bulunacaklarını bildirmektedir. Bütün insanlığı uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kıyâmet gününde cennet ehli ile cehennem ehli ayrılacaklardır. (Ve onların) O iki gurubun veya cennet ile cehennem arasında (bir perde) bir örtü (vardır.) artık bir fırkanın durumlarından, işlerinden, diğer gurubun faydalanmasına veya zarar görmesine imkân bulunmayacaktır. (Ve A’raf üzerinde bir takım adamlar vardır ki,) Bunlar cennet ehli ile cehennem ehlinin(hepsini de alâmetleriyle) yüzlerindeki beyazlık veya siyahlık gibi nişaneleriyle (tanırlar.) bunu Allah’ın ilhamı ile veya meleklerin bildirmesiyle öğrenmiş olurlar. Ve bu A’raftaki adamlar (cennet ehline; Selâmün aleyküm diye nidâ ederler) onlara duada, onların kurtuluşa ermelerine işârette bulunmuş olurlar. (Ve bunlar) Bu A’rafta bulunan adamlar, cennete gireceklerine (ümit var oldukları halde) hikmet gereği bir müddet A’rafta kalırlar (henüz) kendileri de (cennete girmemiş bulunurlar.) bilahara lâik oldukları cennetlere girerek ebedî olarak Allah’ın lütuflarına nâil olur dururlar. Ne büyük saadet!.

§ A’raf, yüksek yer mânâsına olan Arf’in çoğuludur. Bundan maksat, cennet ile cehennem arasındaki bir surun yüksek tepeleridir. A’raf ehlinden maksat, bir görüşe göre itaat ve sevap sahiplerinin en şerefli olanlarıdır. Bunlar ise ya bir kısım meleklerdir veya Peygamberlerdir, veya şehit olanlardır. Bu zatlar, şereflerini göstermek, rütbelerinin yüceliğini ortaya koymak için ve cennet ehli ile cehennem ehlinin hallerini öğrenmek maksadıyla bir müddet A’raf mevkiinde bulunacaklardır. Diğer bir görüşe göre A’raf ehlinden maksat, iyilikleri ile kötülükleri eşit bulunan, sevap itîbariyle dereceleri yüksek olmayan bir kısım mü’minlerdir ki, bunlar başlangıçta ne çenet ehlinden ve ne de cehennem ehlinden bulunmazlar. Cennet ile cehennem arasında orta bir durumda bulunurlar. Sonra Cenab’ı Hak bunları kendi ilâhî lütfuyla cennete sokar. Bunlar cennete en son girecek zatlardır. Bu hususta başka görüşler de vardır.

47. Ve onların gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman da: Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber kılma derler..

47. (Ve onların) A’rafta bulunan zatların(gözleri ateş ehli tarafına çevrildiği zaman) bunların yüzlerindeki sapıklık alâmetlerini gördükleri ve ne kadar azâbı hak etmiş olduklarını anladıkları vakit (de:) Allah’ın dergâhına dua ve niyazda bulunarak (Rabbimiz!.) ey Kerem sâhibi Yaratıcımız!. (Bizi) Öyle cehenneme atılacak (zâlimler topluluğu ile beraber kılma derler.) böyle yakarış ve duada bulunurlar. Bu mübârek âyetler, insanlık için büyük bir korku ve uyarıyı içermektedir. Binaenaleyh bizler de daha dünyada iken kâfirlerin o kötü âkibetini düşünmeliyiz, o gibi kimseler ile aynı durumda olmamak için Allah’ın korumasına sığınmalıyız.

48. Ve A’raf ehli simalarındaki tanıdıkları bir takım kişilere de nidâ ederek derler ki: Size ne çokluğunuz ve ne de taslamakta olduğunuz büyüklük bir fâide vermiş olmadı.

48. Bu mübârek âyetler de, A’raftaki zatların cehennem ehline hitab ederek onlara dünyadaki varlıklarının ve hareketlerinin bir fayda vermediğini kınama maksadıyla söyleyeceklerini bildirmektedir. Ve o cehennem ehlinin dünyada iken mü’minlerin Allah’ın rahmetine nâil olamayacaklarına ait iddialarının asılsız olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Âhiret âleminde (A’raf ehli) dünyada iken mevki sâhipleri bulunmuş olan kâfirlerden (simâlarından) cehennemlik olduklarına ve dünyada iken reislerden bulunduklarına ait alâmetleriyle (tanıdıkları bir takım kişilere de) kınamak için, ayıplamak için (nidâ ederek derler ki:) ey inkarcılar, kendini beğenmişler (Size ne cemiyetiniz) yandaş ve yardımcılarınız veya servet ve zenginliğiniz (ve ne de yaptığınız tekebbür) böbürlenmeniz veya hakkı kabul hususunda kibirlenmeniz (bir fâide vermiş olmadı.) ne kadar yanlış hareket etmiş olduğunuzu şimdi anladınız değil mi?.

49. Ya o kimseler mi idi ki, Allah onları rahmetine kavuşturmaz, diye yemin ediyordunuz! Cennete giriniz, size ne birkorku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.

49. Yine A’raf ehli, o cehenneme atılan şahıslara kınamak için hitab ederek diyeceklerdir ki: (Ya o kimsler mi idi ki,) O mü’minlerin zayıfları mı idi ki, siz onları hakir görerek (Allah onları rahmetine kavuşturmaz diye) dünyada iken (yemin ediyordunuz!.) şimdi görüyorsunuz ya; onların haklarında ne kadar ilâhî rahmet tecelli ediyor!. Ey dünyada iken öyle hakarete uğramış olan mü’minler!. (Cennete giriniz) Bundan sonra (size ne bir korku vardır ve ne de siz mahzun olacaksınız.) artık sizin bu saadete ulaşmanızı o inkarcılar görerek bir kat daha zarar ve ziyâna uğrasınlar. Diğer bir yoruma göre Allah tarafından A’raf ehline hitap edilerek onlara: Artık siz de cennete giriniz iki gurubun halerini müşahede etmiş oldunuz, sizin için ilâhî bir lûtuf olarak size bir korku ve hüzün ariz olmayacaktır. Diye buyrulacaktır.

50. Ve ateş ehli, cennet ehline nidâ ederek: Suyunuzdan veya Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden bizim üzerimize döküveriniz diye yalvaracaklar. Onlar da: Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bunları kâfirler üzerine haram kılmıştır diyecekler.

50. Bu mübârek âyetler, cehennemin ehlinin ümitsizce temennilerini, onların dünyadaki inkârcı ve beyinsizce hareketlerinden dolayı âhiret nîmetlerine nâil olamayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) İki guruptan, yani mü’minler ile kâfirlerden her biri kendilerinin lâyık oldukları yerlerde karar kıldıktan sonra (nâr ehli) şiddetli hararetlerini, açlıklarını azaltabilmek ümidiyle (cennet ehline nidâ ederek:) ey cennet ehli!. (Suyunuzdan veya Allah’ın size rızık olaak verdiği şeylerden) diğer içilecek veya yiyilecek nîmetlerden (bizim üzerimize döküveriniz) onlardan bize de çokca veriniz (diye yalvaracaklar.) böyle boş ve ümitsizcetemennilerde bulunacaklardır (Onlar da:) cennet ehli de (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bunları) bu cennet nîmetlerini (kâfirler üzerine haram kılmıştır.) kat’iyyen men buyurmuştur. Biz bunları size nasıl verebiliriz?. (diyecekler.) dir.

51. O kimseler ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve onları dünya hayatı aldatmış oldu. Artık onlar bu günlere yetişeceklerini unuttukları gibi ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi biz de onları bugün unutacağız.

51. (O kimseler ki) Öyle temennilerde bulunan kâfir şahıslar ki, (dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler) onlar dünyada iken bazı hayvanları helâl, bazılarını haram saydılar, çıplak bir halde dinî âyinler yaptılar, dinin kutsî hükümleriyle alay edip durdular (ve onları dünya hayatı aldatmış oldu.) dünyanın fanî varlıklarına tapınarak dinin mukaddes hükümlerini dikkate almadılar, kendilerine dinî vazîfelerini telkin ve tavsiye edenlere hakarette ve düşmanlıkta bulundular (Artık onlar bu günlerine yetişeceklerini unuttukları gibi) bu günün meydana geleceğini inkâr ederek imândan kaçındıkları gibi (ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi) onların birer ilâhî âyet olduğunu tasdik etmeyip devamlı olarak inkârcı bulundukları gibi (biz de onları bugün unutacağız.) yani: Onların o temennilerine iltifat etmeyeceğiz, onları sonsuza kadar ateşte terkedeceğiz, onların çağrılarına, duâlarına icâbette bulunmayacağız.

§ Cenab’ı Hak, unutmaktan uzaktır. Buna inanıyoruz. Ona nisbet edilen unutmaktan maksat, bir mecazi mânadır. O dinsizlerin unutmalarına cezâ olarak temennileri unutulmuş gibi bir şekilde haklarında devamlı muamele yapılacağını, onların yalvarışlarına asla iltifat edilmeyeceğini beyandan ibârettir.

52. Muhakkak onlara bir kitap getirdik. İşteonu imân edecek bir kavim için bir yol gösterici ve rahmet olarak tam bir İlim üzere ayrıntılı olarak zikredtik.

52. Bu mübârek âyetler, mü’minler için ilâhî rahmetin bir tecellisi olmak üzere K inmiş olduğunu bildirmektedir. Bu kutsal kitabın hükümlerini bırakarak aksine hareket etmiş olanların da her türlü yardımlardan, arzularından mahrum kalacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Muhakkak onlara) O inkârcı topluluklara dinî vazîfelerini telkin etmek ve öğretmek için (bir kitap getirdik.) Kur’an-ı Kerim’i Son Peygamber’e indirdik. (İşte onu imân edecek bir kavim için) o ilâhî kitaptan istifâde etme kabiliyetine sâhip olan müslümanlar için (bir yol gösterici rahmet olarak tam bir İlim üzere) muhataplarını irşâd edecek bir tarzda beyanlarını bildiğimiz halde (ayrıntılı olarak zikrettik) inanç, hüküm ve öğütlere ait konuları, mânâları derinlemesine beyan eyledik. Artık bundan her cemiyetin istifâde etmesi icab etmez mi?. Artık o inkarcılar kendi cehâletlerinden dolayı kendilerini mazeretli görebilirler mi?.

53. Onlar onun te’vilinden başkasını beklerler mi? Onun te’vîli geldiği gün ise onu evvelce unutmuş olanlar diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir. İmdi bizim için şefaatçilerden kimse var mıdır ki, bize şefaat ediversinler veyahut geri döndürülür müyüz ki, yaptığımız şeylerin başkasını yapıverelim. Şüphe yok ki, onlar nefislerini ziyâna uğratmışlardır. Ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.

53. (Onlar) O kâfirler (onun) o Kitabı Kerimin’in (te’vilinden) onun beyanlarının neye varacağından (başkasını beklerler mi?.) asla beklemezler. Onun doğruluğunun, onun zikrettiği vâd ve tehdidin ortaya çıkmasını asla beklemezler. Çünkü buna inanmış değildirler. Fakat (Onun te’vil! geldiği gün) yani: Onun haber verdiği cezâ vakti kıyâmet zamanıortaya çıkıp durunca (ise onu evvelce unutmuş olanlar) onu unutanlar gibi terketmiş bulunanlar (diyecektir ki: Muhakkak Rabbimizin Peygamberleri hakkı getirmişlerdir.) artık onlar böyle başlarına kıyâmet kopunca uyanacaklar, peygamberlerin onlara bildirmiş oldukları haşır ve nesrin, sevap ve azabın hak olduğunu anlayıp itirâfta bulunacaklar. Fakat artık pişmanlık vakti geçmiş olduğundan bu itirâfları kendilerine bir fâide vermiyecektir. O beyinsizler diyecekler ki: (İmdi bizim için şefaatçılardan kimseler varmıdır ki) Bu kıyâmet gününde (bize şefaat ediversinler) bizden azâbı defeylesinler (veyahut gerî döndürülürmüyüz ki) dünya hayatına iâde edilirmiyiz ki, dünyada iken (yaptığımız şeylerden başkasını yapıverelim.) küfrü imân ile, tevhid ile, isyanları ibâdet ve itaat ile değiştirelim. Ne yazık ki, artık bu arzularına ulaşamayacaklardır. (Şüphe yok ki, onlar nefislerini) Dünyada iken, bu teklif yurdunda iken (ziyana uğramışlardır) küfr ve isyanı işleyerek kendilerini mânevî helâke mâruz bırakmışlardır, (ve o iftira ettikleri şey de onlardan çıkıp gitmiştir.) Bir takım putların Allah Teâlâ’ya ortaklar olduğuna ve kendilerine kıyâmet gününde o putların şefaat edeceklerine dâir iftiracı lâkırdılarının bâtıl olduğu da ortaya çıkmıştır. Artık onlar için hiçbir fâide, hiçbir kurtuluş çaresi kalmamış bulunacaktır. İşte küfr ve şirkin müthiş neticesi!.

54. Muhakkak Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı. Sonra arş üzerine istivâ buyurdu. Geceyi gündüze örtüverir, onu çabuk çabuk arar, takib eder. Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır. İyi bilmelidir ki, yaratmak da emir de ona mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek yücedir.

54. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hak’kın yaratıcılığına, birliğine, ilminin ve kudretininyüceliğini gösteren delilleri, muazzam eserleri insanların dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Muhakkak Rabbiniz) Efendiniz, mevlânız, işlerinizin düzenleyicisi (o Allah’tır ki) o kutsal varlıktır ki, (gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı.) semâ ve dünya ile ilgili bu kadar cisimleri altı gün miktârı bir müddette daha önce benzeri yaratılmaksızın yoktan var ederek vücude getirdi. (Sonra) O Yüce Yaratıcı (arş üzerine istivâ buyurdu.) yani onun ilâhî emri, arş üzerine hâkimiyet kurdu. Onun hüküm ve irâdesi bütün kâinatın üstünde bir galibiyeti tecelli etti. O Hikmet sâhibi yaratıcının tasarruflarına bakınız ki, o kutsal varlık (Geceyi gündüze örtüverir) her taraf güneşin ışığından mahrum kalır, bilâkis gündüzü de geceye örter, karanlık kaybolarak her taraf ışık içinde kalır. Gece ile gündüzden herbiri (onu) diğerini (çabuk çabuk arar) süratlice (takib eder.) bunlar bir nizam içerisinde birbiri ardınca meydana gelir. O Yüce Yaratıcı (Güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yaratmıştır.) hepsi de Cenâbı Hak’kın takdir ettiği şekilde doğup ve batıp dururlar. (İyi bilmelidir ki, yaratmak da, emir de ona) O Yüce Yaratıcıya (mahsustur.) çünki hepsinin yaratıcısı ve tasarrufçusu ondan başkası değildir. Evet… Şüphe yok ki, bütün bu (Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek yücedir.) ilâhlığındaki birliğiyle pek yücedir, rablığındaki tekliği ile büyüklük ve yüceliğe sahiptir. Buna inandık. Artık O Yüce Yaratıcıya ortak koşan bir takım aşağılık insanlar, bu ilâhî vasıfları düşünmeli, onun yüceliğini, birliğini tasdik ederek kulluk secdesine kapanmalı, temiz bir itikada sâhip olarak selâmet ve saadete ulaşma gayesini takib etmeli değil midir?.

§ Yevm: Gün demektir ki: Güneşin doğuşundan batışına kadar olan zamandan ibârettir. Gerçekte Cenab’ı Hak, bu kâinatı istese idi bir anda da vücude getirebilirdi. Fakat her hususta yavaş hareket etmenin hikmet vemenfaata uygun olacağını halka öğretmek ve bildirmek için bunları altı günlük bir müddet içinde vücude getirmiştir. Nitekim bir hadisi şerifte de:

Yavaşça, ihtiyat ile hareket Allah’tandır, acele etmek ise şeytan’dandır. Bir görüşe göre bu yevmden maksat, âhirete ait gündür ki, bu, bin seneye denktir.

§ İstiva kelimesi de lûgat bakımından: Karar etmek, müsavî bulunmak, üzerine oturmak, galip olmak, kasdeylemek gibi mânâları ifâde eder. Cenâb-ı Hak ise bir mekânda bulunmaktan, karar etmekten uzaktır. Binaenaleyh onun arş üzerine istivasından maksat, onun tek olan varlığına ait, hakîkati bilinmeyen bir sıfattır. Onun hakikatını Allah’ın ilmine havâle ederiz. Bu istiva ile istilâ etmek galip olmak kuşatmak bütün kâinata hükmetmek gibi bir mânâ kasdolunur.

§ Arşa gelince, bu da lûgatte tavan, çadır, köşk, mülk, saltanat, izzet, şeref ve şan, ve bir işin rüknü, ayakta kalmasına sebep olan şey demektir. Hükümdarların tahtına da yüksek mertebesinden dolayı arş denilir. Arş, filozoflara göre büyük felektir ki, bütün yönleri kuşatmıştır. Arş şöyle de tarif ediliyor: Bu, diğer cisimleri kuşatan büyük bir cisimdir ki, fevkalâde yüksekliğinden dolayı veya hâkimiyet tahtı olduğuna işâret için kendisine bu isim verilmiştir. Şeriat dilinde ilâhî arş semâların üstünde yüce bir makamdır ki, onun sınırlarını çizmek ve takdir etmek akıllarımızın ötesindedir. Hakikatı, Allah’ın ilmine havâle edilmiştir. Birçok ilâhî hüküm o yüce makamdan diğer muhitlere iner. Bir görüşe göre de arşın mahiyeti, kırmızı bir yakuttur ki, Cenab’ı Hak’kın yüceliğinin nurundan parıldamakta ve ışıldamaktadır. Gerçek bilgiAllah katındadır.

55. Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Şüphe yok ki, o haddi aşanları sevmez.

55. Bu mübârek âyetler, kudretinin, hikmet ve rahmetinin mükemmelliğine ait deliller zikredilmiş olan Yüce Yaratıcıya ne şekilde dua ve yakarışta bulunulacağını öğretmektedir. Ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışılmayıp güzelce hareket edilmesini emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Yaratıcının yüce sıfatlarını ve muazzam eserlerini bilmiş olan kullar!. (Rabbinize yalvara yalvara) Tam bir dua ve yakarış ile (ve gizlice) sessiz bir şekilde, seslerinizi yükseltmiyerek (dua edin.) onun rahmetini, lütfunu tam bir samimiyetle istirhamda bulunun, haddi aşarak bağıra çağıra dua’da bulunmayın, bu edebe aykırıdır. Cenab’ı Hak, kullarının gönüllerinden geçenleri bilir, içten, gizli olan istirhamlarını bilir, hikmetine uygun olunca kabul buyurur. Her hususta olduğu gibi dua’da da ölçülü olmak lâzımdır. Bir kimse kendi hâline lâyık olmayan birşeyi temenni etmemelidir. Meselâ: Peygamberler mertebesine ulaşmak gibi, semâya yükselmek gibi birşey hakkında dua etmemelidir. Ve riyâ şüphesinden uzak olmayacağı için yüksek sesle dua’da bulunmamalıdır. (Şüphe yok ki o) İlim ve hikmet sâhibi olan Allah Teâlâ (haddi aşanları sevmez.) yani öyle kimseleri sevâba, hayır ve rahmete kavuşturmaz.

§ Dua da bir nevi ibâdettir. Çünkü dua eden bir kimse, Cenab’ı Hak’kın varlığını, yüceliğini, herşeye kâdir olduğunu ve kendisinin o kerem sâhibi Yaratıcıya muhtaç bulunduğunu bilip itirâf etmiş olur. Kendisi hakkında ilâhî takdirlerin bir rahmet ve lûtuf mahiyetinde tecellisini temenni ederek Allah’ın eşiğine kulluğunu arzetmiş olur. Artık bir mü’min, Cenâb-ı Hak’kın rahmetini, mağfiretini, cennete kavuşmayı temin edecek güzel amelleri başarmasını temenni etmelidir.Cehennem azâbına yaklaştıracak olan kötü fiillerden, sözlerden uzak olmasını da niyâz etmelidir. Fakat dua ederken yüksek bir sesle kendi nefsini de yormamalıdır, ve bir gösteriş belirtisine sebebiyet vermemelidir. Nitekim yüksek bir sesle tekbir alan bazı zatlara Rasûlü Ekrem Efendimiz, şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar!. Siz nefisleriniz hakkında sabredip bekleyin, siz, sağır ve gaip bir zata dua etmiyorsunuz, işiten ve gören bir Yüce Yaratıcıya dua ediyorsunuz. O sizinle beraberdir. Binaenaleyh dua’da yalvarma ve gizliliği terk etmek uygun değildir. Aksi takdirde bilinen sınır aşılmış olur.

56. Ve yeryüzünde ıslah edilmesinden sonra bozgunculuk yapmayın ve ona korkarak ve umarak dua edin. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ’nın rahmeti iyilik edenlere pek yakındır.

56. (Ve) Ey Allah’ın kulları!. (Yeryüzünde) Peygamberin ve dinî hükümlerin gelmesi suretiyle umumun (ıslah edilmesinden sonra) bunlara muhalefetle, küfr ve isyan ile (bozgunculuk yapmayın) öyle bir hareketten sakınınız, (ve ona) O Yüce Yaratıcıya (korkarak ve umarak dua edin.) kendi amellerinizdeki kusurları düşünüp korku ve ürperti ile ve onun rahmetinin genişliğini lûtuf ve ihsânının çokluğunu düşünerek de af ve mağfiret ümidiyle dua’da, niyazda bulunun, korku ve ümitten ayrılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın rahmeti iyilik edenlere) Meselâ: Güzelce amellerde bulunanlara, ve kısaca korku ve ümit ile gizli olarak dua edip duranlara (pek yakındır) şüphe yok ki, dünya hayatı her an azalmakta, âhiret hayatı ise her saat yaklaşmaktadır. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak’kın rahmeti, yani: Mağfireti af ve ihsanı bu âhiret hayatında hemen tecelli edecektir. İnanan ve iyilik yapan kulları buna kavuşacaklardır. Ne mutlu bu nîmete nâil olanlara!.

57. Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârlarırahmetinin önünde müjdeci olarak gönderir. Nihâyet rüzgârları ağır ağır bulutları yüklenince biz onu bir ölmüş ülkeye sevketmiş oluruz. Derken onunla su indirmiş, sonra da onunla her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz. İşte böylece ölüleri de çıkarırız. Gerektir ki, siz düşünüp ibret alasınız.

57. Bu âyeti celile, Cenâb-ı Hak’kın bir takım kudret ve rahmet eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor ve ölülerin yeniden hayat bulacağını bir misâl ile tasvir ederek haşra ve neşre ait bir delili içine almış oluyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Gökleri ve yerleri yaratmış olan Allah Teâlâ’dır. (Ve o bir Yüce Yaratıcıdır ki, rüzgârları rahmetinin) yağdıracağı fâideli yağmurların (önünde) dağınık bir şekilde (müjdeci olarak gönderir.) bu rüzgârlar, yağmurların yağacağına bir müjde alâmeti mesabesinde bulunmuş olur. (Nihayet rüzgârlar) taşımış oldukları yağmurları ile (ağır ağır) bir halde bulunan (bulutları yüklenince biz onu) o bulutları (bir ölmüş) kuraklığa uğrayıp gelişme ve büyümeden mahrum kalmış (ülkeye sevketmiş oluruz.) onu bu vâsıta ile tekrar hayata kavuşturmak isteriz (Derken onunla) o bulut ile veya sevkedilen rüzgâr ile (su indirmiş) oluruz, (sonra da onunla) O yağmur suları ile (her çeşit meyveleri meydana çıkarmış oluruz.) çeşitli sebzeler, meyveler gelişip büyüyerek varlık alanına gelmiş olur. (İşte böylece) Bu nevi nevi meyveleri, gıda maddelerini yeni bir hayâta, bir gelişme ve olgunlaşmaya kavuşturduğumuz gibi (ölüleri de) ilâhî kudretimizle yeniden hayat sahasına (çıkarırız.) onları yok olup izleri silindikten sonra yeniden hayata kavuştururuz. Artık Ey insanlar!. (Gerektir ki siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini nazarı dikkate alasınız, siz bunları güzelce (düşünüp ibret alasınız) evet… Düşünmeli ki: Milyonlarca bitkiler ilâhî bir bereket ile her sene yeniden vücude geliyor, bir artma kuvvetine sâhip bulunuyor, sonsuzderecede hoş manzaraları ile ibret bakışlarını süsleyip duruyor. Artık bu gibi sayısız hârikaları yaratıp mükemmelliğe kavuşturan bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra yüce kudretiyle bir şûra üfleme vâsıtasıyle yeniden hayata kavuşturamaz mı?. Hangi akıllı, bunu imkânsız görebilir?. Artık ey insanlar!, (gerekdir ki, siz) Bu içinde yaşadığınız âlemde tecelli eden bunca kudret eserlerini dikkate alasınız, güzelce (düşünüp ibret alasınız.) öyle milyonlarca muhtelif bitkileri, güzel güzel ağaçlar ve çiçekleri vücude getiren bir Yüce Yaratıcı, insanları da öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Buna inancımız tamdır!. Binaenaleyh bunları güzelce düşünüp uyanık olmak icab eder.

58. Ve temiz bir beldenin ekinleri Rabbinin izniyle çıkar meydana gelir kötüsünün ise çıkmaz. İsterse, külfetle, meşakkatle olsun işte biz âyetleri şükreden bir kavim için böylece tekrar tekrar beyan ederiz.

58. Bu âyeti celile, ilâhî açıklamalardan istifâde edenlerle etmeyenler için ürün verme gücüne sâhip olan temiz arazi ile bu özellikten mahrum bulunan kötü araziyi bir misal olmak üzere zikretmektedir. Şöyle ki: İlâhî rahmet ile bir nice ölmüş yerler yeniden hayat bulur. (Ve temiz bir beldenin) bereketli, kolaylıkla ürün vermeğe uygun bir yeryüzünün (ekinleri Rab’binin izniyle) Yüce Yaratıcının dilemesiyle, kolaylık vermesiyle (çıkar) meydana gelir fazlasiyle gelişip büyüyüp herkesin istifadesine hizmet etmiş olur. (kötüsünün) Tuzlu, kara taşlı, ürün verme gücünden mahrum arazinin (ise) ekinleri meydana (çıkmaz.) kendisinden öyle kolay kolay istifâde olunamaz. (İsterse külfetle, meşakkatle olsun) Artık ondan ne beklenilebilir?. (işte biz âyetleri) Allah’ın birliğine, İslâm dinine ait delilleri kanıtlar! Allah’ın nîmetlerine karşı (şükür eden) onları düşünerek yararlanan (bir kavim için böylece tekrar tekrar) çeşitlişekillerde (beyan ederiz) evet… Şüphe yok ki: Cenab’ı Hak Kur’an-ı Keriminde varlığına, nîmetlerine, dinî vazîfelere, ve kalpleri nurlandırmaya ait âyetlerini tekrar tekrar, çeşitli üslûp ile beyan buyurmuştur. Tâki düşünen ve Allah’ın birliğine inanan zatlar onlardan istifâde ederek şükür vazîfelerini tam bir istek ve zevk ile yapmaya devam etsinler. Görülüyor ki, bu âyeti kerime bir misali içermektedir, şöyle ki: Mü’minler, temiz, ürün verme kuvvetine sâhip araziye benzetilmişlerdir. Onlar mânevî bir yağmur, bir rahmet suyu mesabesinde bulunan K indirilen ayetlerinden istifadeye çalışırlar, bu sâyede ibâdet ve itaatte bulunurlar, güzel güzel huylarla vasıflanmada başarılı olurlar. Kâfirler de kötü, büyüyüp gelişmeden mahrum araziye benzetilmişlerdir. Onlar Kur’an’a inanmazlar, onu dinleseler de istifâde edemezler. Onu tasdik etmeyip inkâra cür’et gösterirler. Onlar bir meşakkat bir zorluk ile bu dünyada bir iyi işde bulunsalar da bundan âhiret âleminde bir fâide göremeyeceklerdir. Onların istifadeleri yalnız dünyaya ait olmuş olur. Çünki ebedî, uhrevî bir- mükâfata, bir hayır eserine kavuşabilmek için temiz bir yaratılışta bulunmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak’kın ayetlerinden, K yüce peygamberlere ve diğer konulara ait kıssalarından ibret almak kısacası güzel bir imâna sâhip bulunmak gerekir.

59. Andolsun ki, Nuh’u kavmine Peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Muhakkak ki, ben sizin üzerinize büyük bir günün azâbından korkuyorum.

59. Evvelki âyetlerde Cenâb-ı Hak’kın kudret eserlerine birliğine, rab oluşuna şâhitlik eden bir kısım yaratılış hârikalarından söz edilmişti. Bu âyeti celile de yüce bir Peygamberin kıssasını konu edinerek geçmiş ümmetlerden birinin ne kadar inkârcı bir tarzda hareket etmiş olduklarını şöylece bildirmektedir.(Andolsun ki) Yüce Allah’a yemin olsun ki muhakkak ki biz (Nuh’u) o büyük Peygamber’i (kavmine Peygamber olarak gönderdik.) onlara ilâhî dini Allah’ın birliğini tebliğ etti ve (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah’a) o Kâinatın Yaratıcısına (kulluk edin) ancak ona ibâdette ve kullukta bulunun. Çünkü (sizin için) bütün sizin gibi Allah’ın birliğini tasdik etmekle mükellef olan kullar için (ondan) o Ezelî Yaratıcıdan (başka bir ilâh yoktur.) ilahlık ve mâbutluk ancak ona mahsustur. Ondan başka ibâdete lâyık olan bir zat bulunamaz. (Muhakkak ki,) Eğer bu tavsiyem doğrultusunda o Yüce Yaratıcıya ibâdette bulunmaz, ona ibâdet ve itaaten kaçınırsanız (ben sizin üzerinize büyük bir günün) yevmi kıyâmetin veya tufan zamanının (azâbından korkuyorum.) eğer Cenâb-ı Hak’kın emirlerine muhalefette devam ederseniz size böyle bir azabın geleceği muhakkaktır. Artık böyle korkunç bir akibeti düşününüz!.

60. Kavminden ileri gelen bir cemaat dedi ki: şüphe yok biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.

60. Hz. Nuh’un bu hayrı tavsiye edici uyarısına rağmen onun (Kavminden ileri gelen bir cemaat) yani: Servetleri, mevkileri İtibâriyle halkın içerilerini dolduran reislerden bir tâife (Dedi ki:) Ey Nuh!. Ne söylüyorsun?. (Şüphe yok ki, biz seni apaçık) Tamamen âşikâr (bir sapıklık içinde görüyoruz.) sen haktan, doğru yoldan ayrılmış bulunuyorsun, bizim kalbimiz buna şahitlik ediyor.

61-90 ARASI AYETLER

61. Dedi ki: Ey kavmim! Ben de hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından bir Peygamber’im.

61. Hz. Nuh da onların bu iddialarını red için (Dedi ki: Ey kavmim!.) ey kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğum insanlar!. (Ben de hiçbir sapıklık yoktur.) Ben hak üzere bulunmaktayım, ben sizin öyle zannettiğiniz sapıklıktan, hakikate karşı gelmekten uzakbulunmaktayım. (Fakat ben âlemlerin Rab’bi) Olan Allah Teâlâ (tarafından) sizlere gönderilmiş (bir Peygamberim) artık bana sapıklık nasıl isnat edilebilir?.

62. Size Rabbimin vahyettiklerini dinine ait hükümleri tebliğ ediyorum ve sizin için öğüt veriyorum ve ben Allah Teâlâ’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.

62. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un iyiliğe yönelik davetine icâbet etmeyip onu yalanlayan bir kavmin pek cahilce hareketlerini ve onların bu cehaletleri yüzünden uğramış oldukları pek korkunç âkibetleri dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Hz. Nuh, kendisine karşı muhalif bir cephe almış olan inkârcı kavmi, o kâfirce vazîyetlerinden kurtarmak için dedi ki: Ey kavmim!. (Size Rab’bimin vahiylerinİ) Yani onun dinine ait hükümleri, emirleri, yasakları, sevapları cezaları (tebliğ ediyorum) bunları size böyle bildirmek benim vazîfemdir. (ve sizin için öğüt veriyorum) Size tam bir samimiyetle fâideli şeyleri bildiriyor, sizi zararlı, kötü şeylerden kurtarmaya çalışıyorum, mânevî selâmet ve saadet yoluna teşvik ediyor ve özendirip duruyorum. (ve ben) Allah’ın vahyine mazhar olduğum için (Allah Teâlâ’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.) yani: O Yüce Yaratıcının sıfatlarına, kudret ve yüceliğine, sevap ve azâbına dâir sizin bilmediğiniz şeyler bence bilinmektedir. Veya o Yüce Yaratıcının dinine karşı muhalefette bulunup duranları ne korkunç âkibetlere uğrayacaklarını siz bilmiyorsunuz, fakat ben pek iyi bilmekteyim. Artık benim tebliğlerime riâyet ediniz.

63. Yoksa size Rabbiniz tarafından sizden olan bir zat vâsıtasıyle sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve rahmete erebilmeniz için bir zikrin gelmesine mi şaştınız?

63. (Yoksa) Ey inatçı ve inkârcı kavim!, (size) Bir kurtuluş vesîlesi olmak üzere (Rab’bİniz tarafından sizden olan) sizin cinsinizden, sizcetanınmış kimselerden olan (bir zat vâsıtasıyle) sırf bir ilâhî merhamet eseri olarak (sizi) Allah’ın azâbı ile (korkutmak için ve sizin de) Allah’ın hükmüne aykırı hareketlerden (sakınmanız ve) o sâyede (rahmete erebilmeniz için bir zikrin) bir ikaz ve irşat vâsıtasının (gelmesine mi şaştınız) bunda teaccübü gerektiren ne vardır?. Bu, insanlık hakkında ilâhî bir lütuftan ibâret değil de nedir?. İnsanlar, boş yere yaratılmamışlardır. Kâinatın Yaratıcısını bilip onun rızâsına uygun harekette bulunmak ve o sâyede selâmet ve saadete ermek için yaratılmışlardır. Fakat insanlar, kendilerine Allah tarafından bir rehber gönderilmemiş olursa üzerlerine düşen vazîfeleri nasıl takdir edebilirler?. Yaradılışlarındaki gayeyi nasıl belirleyebilirler?. Herbirinin düşüncesi, kanaati, hareket tarzı başka başka olmaz mı?. Bunun neticesinde ise içtimaî birlik, din kardeşliği, umumun ittifakı nasıl meydana gelebilir?. İşte böyle helâk edici ayrılıklara sebep olan hadiselere meydan verilmemesi için ilâhî vahye mazhar olan Peygamberler gönderilmiştir. Onlar da insanlar zümresinden bulunmaktadırlar, tâki onların tebliğlerine diğer insanlar için idrâk etmek mümkün olsun. O muhterem Peygamberlerin doğrulukları, yükseklikleri de göstermeyi başardıkları mucizeler ile, kendilerinin sâhip oldukları o yüce bilgiler ve ahlâk ile apaçık bir şekilde meydana çıkmıştır. Artık onlara muhalefet edenler, cehâlette bulunmuş, kendilerini Allah’ın azâbına uğratmış olmazlar mı?. Elbette olurlar. İşte Cenâb-ı Hak bize bunu da bildiriyor.

64. Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanı da suda boğduk. Çünkü onlar bir kör kavim olmuşlardı.

64. (Bunun üzerine) Nuh Aleyhisselâm’ın onları öyle hayra yönlerdirici irşada çalışmasınarağmen onlar (onu) o Yüce Peygamber’i (yalanladılar) onun Peygamberliğini inkâr eylediler, sen yalan söylüyorsun, sen Peygamber değilsin demek cüretinde bulundular. (Artık biz de onu) O muhterem Peygamberi (ve onunla beraber gemide olanları) onun Peygamberliğini tasdik edip Allah’ın dinini kabul etmiş bulunanları boğulmaktan (kurtardık.) selâmet sahiline erdirdik, (Ayetlerîmîzi yalanlayanlan da) Allah’ın birliğini gösteren binlerce delilleri, hârikaları görmeyip de inkâra cür’et eyleyenleri de tufan ile (boğduk.) azâba mâruz kalmaya başladılar. (Çünki onlar bir kör kavim olmuşlardı.) Yani: Kalbleri kararmış, hakîkati görmekten mahrum kalmış, inkârcı bir tâife bulunuyorlardı, böyle bir akibeti hak etmişlerdi, lâyık oldukları elem verici bir vaziyete kavuşmuşlardı. İşte küfr ve isyânın cezâsı!.

§ Nuh Aleyhisselâm; İdris Aleyhisselâm’ın torunlarındandır. Ondan sonra ilk gönderilen Peygamber Nuh Aleyhisselâm’dır. Kırk yaşında Peygamber olmuş, dokuz yüz elli sene kavmini dine dâvet etmiş, tufan hâdisesinden sonra da ikiyüz elli sene daha yaşamıştır. Bu halde hayat müddeti (1240) sene bulunmuştur. Diğer rivâyetler de vardır. İnsanlığın başlangıcında insanların ömürleri uzun bulunmuştur. Bu da insanların çoğalmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Adem’den sonra insanlar çoğalmış, fakat Allah’ın dinini terkederek müşrikce bir halde yaşamaya başlamışlardı. Nuh Aleyhisselâm’a inananlar pek azdı. Nihâyet o inatçı kavme cezaları yaklaşmıştı. Hz. Nuh bir gemi yapmakla Allah tarafından emrolundu. Gemiyi yapar yapmaz şiddetli yağmurlar yağmaya başlamış, yeryüzü bir deniz kesilmişti. Hz. Nuh kendisine imân edenleri gemisine aldı. Bunların sayısı kırk erkek ile kırk kadından ibâret bulunuyormuş.Bunların içinde Hz. Nuh’un Sam, Ham, Yâfes adındaki oğulları da bulunuyordu. Yâm veya Ken’an adındaki oğlu ise Hz. Nuh’a isyan ederek gemisine binmemişti. Nihâyet gemi dışında bulunanlar tamamen suların dalgaları arasında kalarak helâk olup gitmişlerdi. Daha sonra yağmur kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, gemi de Musul civarında Cudi denilen dağın üzerine Muharrem ayının onuna rastlayan aşure gününde oturmuştur. Hz. Nuh bu gemiye uygun gördüğü hayvanlardan da birer çift almış bulunuyordu. Bu tufan hadisesi cumhura göre umumidir, bütün yeryüzünü kapsamaktadır. En yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri = eski zamandan beri taş kesilmiş hayvanların cesetleri görülmektedir. Böyle bir tufan hadisesinin yeryüzünde bir azap örneği olmak üzere vücude getirilmiş olması, Allah’ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Maamafih bazı zatlara göre de bu hâdise yalnız Hz. Nuh’un bulunduğu Babil havâlisinde meydana gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

65. Âd kavmine de kardeşleri Hud’u Peygamber gönderdik dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?

65. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmi ile olan tartışmasını ve onların bu muhterem zata karşı aldıkları inkârcı tavırlar! açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ad kavmine de Kardeşleri Hud’u -Peygamber gönderdik-) Yani cinsiyet itibâriyle, dinî bakımdan değil neseb yönüyle onlardan muhterem bir zat olan Hut Aleyhisselâm’ı Peygamberlikle şereflendirerek kavmini irşâd etmesini emrettik. Ah = kardeş kelimesi, Arap dilinde sâhip, vatandaş mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kavmin kardeşinden maksat, onların sâhibi, yurtdaşı demektir. Hud aleyhisselâm o kavmine hitâben (dedi ki: Ey kavmim!.) öyleputlara ve diğer mahlûklara tapmayı bırakınız, yalnız (Allah’a kulluk edin) ona kullukta bulunun, (sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.) Bütün mahlûkların yaratıcısı, mâbudi, Allah Teâlâ’dan başkası değildir. Siz (Hâlâ sakınmayacak mısınız?.) hâlâ hakîkati anlamayıp imân etmiyecek misiniz?. Nedir sizdeki bu gaflet!.

66. Onun kavminden kâfir olan bir cemaat dedi ki: Muhakkak biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz. Ve biz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.

66. (Onun) Hz. Hud’un (kavminden kâfir olan bir cemaat) kavminin ulularından bir tâife (dedi ki:) ey Hud!. (Muhakkak) ki, (biz senî beyînsizlik içinde) yani, ahmaklık, câhillik, akıl zayıflığı ve düşünce noksanlığı içinde (görüyoruz. Ve bîz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.) senin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğuna dâir iddianı gerçek dışı kabul ediyoruz.

67. Dedi ki: Ey kavmim! Bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.

67. Hud Aleyhisselâm da onların iddialarını reddetmek için (Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiçbir beyinsizlik yoktur.) ben öyle sizin iddia ettiğiniz gibi beyinsiz değilim. (Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından) Sizlere (gönderilmiş bir Peygamberim) Cenâb-ı Hak ise beyinsiz onları Peygamber göndermez. Onun gönderdiği Peygamberler, son derecede rüşt ile, akıl ve fikir ile, emânet ve doğrulukta vasıflanmış bulunurlar.

68. Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericiyim.

68. Ve o Yüce Peygamber o câhil, inkârcı kavmine dedi ki: (Size Rabbimin vahiylerini) Bana tebliğ etmemi emrettiği emirleri, yasakları, dinî hükümleri (tebliğ ediyorum) bukadar akıl ve hikmete uygun, selâmet ve saadetinize vesîle olan şeyleri size bildiriyor, tavsiyede bulunuyorum, (ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericîyim.) Ben güvenmeye lâyık, emanetlere riâyet etmekle bilinen bir halde sizlere nasihat veriyorum, sizin selâmetinize kanaat getirecek bir şekilde çalışıyorum. Artık öyle fâideli vazîfeleri size tebliğ eden, hakkınızda öyle hayrı tavsiye edici olan bir zat, öyle iddianıza göre beyinsizlikle, yalancılıkla vasıflanmış sayılabilir mi?. Bir kerre bu hususları düşünmez misiniz?.

69. Yoksa sizî korkutmak için size Rabbiniz tarafından bir zikrin sizden bir kişi vâsıtasıyle gelmesine şaştınız mı? Hatırlayınız ki, sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete güce erdirdi. Artık Allah Teâlâ’nın nimetlerini hatırlayınız ki, kurtuluş bulabilesiniz.

69. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmini uyanmaya dâvet ederek kendisinin peygamberliğindeki fayda ve hikmeti ve o kavmin ulaştıkları nîmetleri beyan etmektedir. Ve o müşrik kavmin göstermiş oldukları muhâlefeti bildirmektedir. Şöyle ki: Hud Aleyhisselâm, kendisine beyinsizlik isnâdına cür’et eden kavmine hitâben buyurdu ki: Ey kavmim (Yoksa sizi) Allah Teâlâ’nın azâbından (korkutmak) işlediğiniz küfr ve isyânın .korkunç âkibetini bildirmek, sizi uyanmaya dâvet etmek (için size Rabbiniz tarafından bir zikrin) bir ilâhî vahyin veya bir mucizenin (sizden bir kişi vâsıtasıyle) benim gibi Peygamberlik sâhibi olan bir insanın işaretiyle (gelmesine şaştınız mı?.) bu olmayacak birşey midir?. (Hatırlayınız ki) Tarihi olayları bir düşününüz ki, (sizi) Kerem sahibi olan Rabbiniz (Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi) sizi onların yurtlarına sâhip, onların ülkelerine hâkim kıldı, (ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete) Bir güce (erdirdi.) sizi büyük bir yapıya ve uzun boya eriştirdi. Rivâyete görebu kavim büyük bir yapıda yaratılmıştı. Uzun boyluları yüz arşın, kısa boylular! da altmış arşın uzunluğunda bulunuyordu. (Artık Allah Teâlâ’nın) Hakkınızdaki (nîmetlerini hatırlayınız ki,) o nîmetlerle uygun düşen amellerde bulununuz, onların şükrünü yerine getirmeye çalışınız ki (felâh) kurtuluş (bulabilesiniz.) âhiretin ebedî nîmetlerine kavuşup azâbından emin olabilesiniz.

§ Hz. Hud’un kavmine, böyle yumuşak bir şekilde, merhamet ve şefkatini gösterir bir tarzda, şahsî bir gücenme eseri göstermeyip pek hikmetli bir şekilde hitab etmesi, pek iyilik sever bir harekettir, halka va’z ve öğütte bulunacak zatlar için uyulması gereken bir örnektir.

70. Dediler ki: Sen bize yalnız bir tanrıya tapanın ve babalarımızın tapmakta olduklarını terketmemiz için mi geldin? Haydi eğer sen doğru sözlü kimselerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir bakalım.

70. Hz. Hud’un böyle güzel öğütlerine karşı kavmi (Dediler ki:) Ey Hud!. (Sen bize) Otedenberi kendilerine taptığımız putlarımızı bırakıp ta (yalnız bir tanrıya tapmamız) ibâdetlerimizi yalnız ona tahsis etmemiz (ve babalarımızın taptıklarını terketmemiz için mi geldin?.) Artık hiçbir puta tapmayahın, bu nasıl olabilir?. (Haydü eğer sen) Bu peygamberlik iddiânda veya bizlere bir azabın geleceğini haber vermek hususunda (doğru sözlü kimselerden isen) daha durma (bizi korkuttuğun şeyi) ilâhî azâbı hemen (bize getir.) bakalım. Bu câhil, inatçı kavim, öyle cömert, iyilik sever bir Yüce Peygamberin öyle güzelce uyarısını takdir etmediler, âkibetlerini düşünmediler. Artık haklarında ilâhî azabın ortaya çıkışı gerçekleşmişti.

71. Dedi ki: Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap ve bir gazâb indi. Kendinizin ve babalarınızın takmış olduklarınız bir takım adlar hakkında benimle mücadeledemi bulunuyorsunuz? Allah Teâlâ onlara dâir hiçbir delil indirmiş değildir. Artık bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

71. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmine yönelen ilâhî azâbı haber vermesini ve kendisiyle ona imân edenlerin kurtulup inkârcı, dinsiz olanların da helâk olup gittiklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Hud, kavminin öyle küfr ve isyanına karşı (Dedi ki:) ey kavmim!. (Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap) Bir cezâ, İzdırabı gerektiren bir kötü inanç (ve bir gazap) bir hışım, bir intikam irâdesi (gerçekleşti.) şirk ve inkârdaki israrınızdan dolayı hakkınızda böyle bir cezâ inmeye başladı. Artık lâyık olduğunuz âkibete kavuşacaksınız. (Kendinizin ve babalarınızın tahmis olduklarınız) Kendi taraflarınızdan uydurup ad vermiş olduğunuz (bir takım) isim verilen kimselerden uzak (adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?.) benim sözlerimin doğruluğuna inanmayıp da öyle bir takım kuru isimlere mi ilahlık isnat ediyorsunuz?. Onlar mâbutluğu hak etmiş olabilirler mi?. (Allah Teâlâ onlara dâir) Onlara ibâdet edilmesi hususunda (bir delil) bir kanıt (indirmiş değildir.) çünkü bizzat ibâdete lâyık olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Başka birinin ibâdete hak kazanmış olabilmesi için bu hususa dâir ilâhî bir emrin gelmesi, ilâhî bir âyetin inmesi kat’î bir delilin meydana gelmesi lâzımdır. Halbuki: Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet edilmesi için böyle bir ilâhî hüküm bir dinî delili, bir Rabbânî izin yoktur. (Artık) Ey müşrik kavim!. Siz bu yalanlama ve inkârlarınız sebebiyle hakkınızda ilâhî bir azabın meydana gelmesini (bekleyin, ben de sizinle beraber) bu azabın yakında sizlere gelmesini, istediğiniz ilâhî vadin sizlere gelip kavuşmasını (bekleyenlerdenim.) elbette yakında gelip kendisini gösterecektir.

72. Bunun üzerine onu ve kendisiyle beraberolanları bizden bir rahmet olarak kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise kökünü kesiverdik.

72. (Bunun üzerine) Böyle Hz. Hud ile kavmi arasındaki tartışma ve münakaşanın ardından (onu) Hz. Hud’u (ve kendisiyle beraber olanları) mü’minleri (bizden) Allah katında (bir rahmet olarak) ve değerini takdir etmek insan gücünün dışında olan yüce bir lûtuf ve merhamet olmak üzere (kurtardık) onları selâmet sahasına çıkardık, (âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise) tamamen (kökünü kesiverdik.) kendilerini tamamen helâk eyledik. Lâyık oldukları cezalara kavuştular. İşte küfrün elem verici netîcesi!.

§ Hz. Hud, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Şam’ın torunlarından Abdullah İbni Rabah adında bir zatın oğludur. Yemen’de “Hezremut” civarında “Ehkaf” denilen bir mahaldeki Âd kavmine Peygamber gönderilmiştir. Bu kavim, birçok nîmetlere, kuvvetlere kavuşmuşlardı, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat Hz. Hud’un tebliğlerini dinlemeyip putlara tapmakta bulunmuşlardı. Nihâyet yedi gece, sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgâr ile helâk oldular. Hz. Hud ise kendisine imân edenler ile beraber selâmette kalıp Mekke’i Mükerreme tarafına hicret etmişlerdir. Mekke’i Mükerreme’de veya Hazremut’da defnedilmiş olduğu rivâyet olunmuştur. Abdurrahman İbni Sabit’ten rivâyet olunduğuna göre Mekke’i Mükerreme’de rükn ile makam ve zemzem arasına doksan dokuz Peygamber defnolunmuştur. Hud, Salih, Şüayip ve İsmail Aleyhisselâm’ın kabirleri de burada bulunmaktadır.

73. Ve Semud kavmine kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim Allah’a ibâdet ediniz. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Sizlere muhakkak ki, Rabbiniz tarafından apaçık bir delil gelmiştir. İşte Allah’ın şudevesi sizin için bir mûcizedir. İmdi onu bırakınız. Allah’ın arzında otlasın ve ona bir kötülükle dokunmayınız. Sonra sizi çok şiddetli bir azap yakalar.

73. Bu mübârek âyetler de Hz. Salih’in kavmi ile olan konuşmasını, onlara kavuştukları nîmetleri hatırlatarak kendilerini kötü hareketlerden yasakladığını ve sakındırdığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Arab kabîlelerinden olan (Ve) Hicaz ile Şam arasında “Hicr” denilen mahalde ikâmet eyleyen (Semut kavmine) neseb bakımından (kardeşleri Salih’i) Peygamber gönderdik. Bu zat, o kavme hitâben: (Dedî ki: Ey kavmim!.) Yalnız (Allah’a ibâdet ediniz.) başkalarını mabut edinmeyiniz çünkü (Sizin için onan başka bir ilâh yoktur.) hepinizin yaratıcısı, mabudu yalnız Allah Teâlâ’dır, başkaları ilahlık ve mâbudluk sıfatına sahip olamaz. (Sizlere muhakkak ki. Rabbiniz tarafından) Benim Peygamberliğime, sözlerimin doğruluğuna şâhitlik eden (apaçık bir delîl gelmiştir.) bir açık mucize meydana çıkmıştır. (İşte Allah’ın) Kudretiyle ansızın, bir vâsıta olmaksızın vücude gelen (şu devesi sizin için) benim doğru sözlü, peygamberliğe sâhip bir zat olduğuma dâir (bir mucizedir.) bir harikadır. Artık benim peygamberliğimi tasdik edip sözlerime itimat ediniz. (İmdi) O deveye asla dokunmayınız. (onu bırakınız Allah’ın arzında) Sizin olmayan yeryüzünde yaş otları (otlasın) dursun, (ve ona bir kötülükte) Ona, boğazlamak gibi eziyet verecek herhangi bir şekilde (dokunmayınız.) ona mâni olmayınız. (Sonra) Ona vereceğiniz eziyet sebebiyle (sizi çok şiddetli bir azap yakalar.) hepiniz de Allah’ın kahrına uğrar, mahvolur gidersiniz.

74. Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Âd’dan sonra halifeler kıldı ve sizi yerde yerleştirdi. Onun ovalardan köşkler ediniyorsunuz ve dağları evler olarak oymakta bulunuyorsunuz. Artık Allah Teâlâ’nın nimetlerini anın ve yerdefesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.

74. (Ve) Ey kavmimi. Siz yalnız Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ediniz, onun dinine riâyet ediniz, hakkınızda tecelli etmiş olan nîmetlerini düşününüz, özellikle (o zamanı hatırlayınız ki) o Kerem Sahibi Yaratıcı, (sizi Âd’dan) o kavmi helâk ettikten (sonra) yeryüzünde (halifeler kıldı) siz de onların ardından kendi diyarınızda bir varlık sâhibi bulunmaktasınız, (ve sizi yerde) Hicr denilen diyarda (yerleştirdi.) orada ikamete muvaffak kıldı. (Onun) O diyarın (ovalarında köşkler ediyorsunuz) muhteşem ikametgâhlar yapıyorsunuz, (ve dağları) Kendinize (evler olarak oymakta bulunuyorsunuz.) bunlarda vakit vakit oturup duruyorsunuz. Bu nîmetlerin değerini bilmeniz, bunları size ihsan buyurmuş olan Kerem sahibi Yaratıcıya şükür etmeniz icab etmez mi?. (Artık) inkârcı hareketlerinizi bırakın, (Allah Teâlâ’nın nîmetlerini anın) bunlara karşı teşekkür vazîfesini yerine getirmeye çalışınız, (ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.) Yeryüzünde salih kimseler olarak yaşayın, nîmete karşı nankörlüğü gerektiren hareketlerde bulunmayın, kısacası, o harikulâde olan deveye asla dokunmayınız.

75. Kavminden büyüklük taslayanlardan bir cemaat, onlardan zayıf görülenlere, onlardan imân edenlere dedi ki: Siz, Salih’i hakikaten Rabbi tarafından gönderilmiş mi bilirsiniz? Onlar da dediler ki: Biz şüphe yok, onunla gönderilmiş olan şeye inanmışlarız.

75. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm’ın kavmi arasındaki münakaşalar! ve onlardan kâfir olanların bir mucize eseri olan deveyi boğazlayarak lâyık oldukları azabın gelmesini inkârcı ve kibirli bir tarzda istediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm’ın (Kavminden kibirlenen) imân etmekten böbürlenen (bir cemaat) mevki sahiplerinden bir tâife (onlardan) o kavim efradından (hakir) zayıf (görülenlere) yanionlardan imân etmiş olanlara alay yoluyla (dedi ki: Siz Salih’i hakikaten Rabbi tarafından) bizlere ve sizlere bir Peygamber olarak (gönderilmiş mi bilirsiniz?.) siz buna kanaat getiriyor musunuz?. (Onlar da) O imân etmiş zümre de (dediler ki: Biz şüphe yok onunla) O Salih Aleyhisselâm vasıtsıyle bizlere Allah tarafından (gönderilmiş olan şeye) Hak dine hidâyet sebebine (inanmışlarız.) artık onun Peygamberliğine inanmış olduğumuz âşikâr değil midir?. Onu bizden sormaya ne gerek var!.

76. Kendilerini büyük görenler ise dedi ki: Biz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.

76. O inkârcı cemaat o (Kendilerini büyük görenler) Allah Teâlâ’nın emrine, Hz. Salih’in Peygamberliğine imân konusunda kibirlenenler (ise dedi ki: Bîz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.) biz onu inkâr ederiz, onu tasdik etmeyi gururumuza yediremeyiz. O inkârcı kibirli kavim kendilerinin servetlerine, mevkilerine gururlanarak böyle cahilce, ifâdelerde bulundular. Onların geçici dünyevî varlıkları kendilerinin felâketine, ebedî selâmetten mahrum olmalarına sebep olacaktı.

77. Sonra o dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar ve ey Salih! Eğer sen gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir dediler.

77. O inkârcı gurup, (Sonra) da Hz. Sahh’in uyanşına muhalefet ederek (o) bir kudret hârikası olan (dîşi deveyi) de (boğazladılar) bu husustaki uyarıya riâyet etmediler (ve) Onlar Salih Aleyhisselâm’ın kendilerine tebliğ etmiş olduğu (Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.) Hz. Salih’i yalanladılar, onun tenbihine rağmen o deveyi öldürmekten çekinmediler. (ve) O muhterem Peygambere hitâben (eğer sen) hakîkaten Allah tarafından (gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi) ilâhî azâbı (bize getir dediler.) o mübârekPeygamberin sözlerine kıymet vermediler, başlarına bir azabın geleceğine asla ihtimal vermediler. Artık lâyık oldukları elem verici âkibete kavuşacakları an gelmişti.

78. Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi. Yurtlarında diz üstü çöküvermiş oldular.

78. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm’ın tebliğlerini kabul etmemiş olan kavminin korkunç âkibetlerini bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamberin onlar hakkındaki üzüntülü beyanlarını dile getirmektedir. Şöyle ki: Semud kavmi, Hz. Salih’e muhalefette israr edip durdular. (Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı) Yerden büyük bir zelzele ve gökten korkunç bir ses (tutuverdi.) ansızın böyle bir faciaya uğradılar (Yurtlarında) evlerinde (diz üstü çöküvermiş oldular.) kımıldanamayarak hemen helâk olup gittiler.

79. Artık onlardan yüz çevirdi ve dedî ki: Ey kavmim! Ben size Rabbimin vahyini muhakkak ki tebliğ ettim ve sizin için öğüt verdim. Ve lâkin siz öğüt verenleri sevmezsiniz.

79. Salih Aleyhisselâm, kavmine gelen felâketi anlayınca (Artık onlardan yüz çevirdi) onların bu felâkete sebebiyet vermiş olduklarını bildiği için haklarında bir azarlama ve kınama başkalarına da bir ibret örneği olması için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben size Rabbinmin vahyini muhakkak ki, tebliğ ettim) peygamberlik vazîfemi yerine getirmeye çalıştım, (ve sizin için öğüt verdim.) teşvik ettim ve korkuttum, hakkınızda öğüt verici muameleden geri durmadım. (Ve lâkin öğüt verenleri sevmezsiniz.) Sizin haliniz, size öğüt verenler hakkında buğz ve düşmanlıkta bulunmakdan ibaret olmuştur. İşte o kötü hareketinizin cezâsına kavuşmuş oldunuz.

§ Salih Aleyhisselâm, Semud kavmine mensuptur. Babasının adı “Übeyt” dir. Semut ise Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Şam’ıntorunlarındandır. Babasının adı “Âbir” dir. Sonra bu Semud’un evlât ve ahfadı böyle Semud ismi ile hatırlana gelmişlerdir. Bunlar da Hicaz ile Şam arasındaki vadi’ilkariye olan ve “hicr” denilen yerde otururlardı. Âd kavmi helâk olduktan sonra onların beldelerini Semud kavmi onararak uun bir müddet mutlu bir hayat içinde yaşamışlar, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat bunlar da putlara tapmaya başlamışlar, yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışıp durmuşlardı. Cenâb-ı Hak kendilerine en şerefli ailelerine mensup olan Salih Aleyhisselâm’ı Peygamber gönderdi. Kendisine pek. az kimse tâbi olmuş, diğerleri muhalefette devam etmişlerdi ve eğer sen hakîkaten bir peygamber isen dua et şu taş parçası içinden şöyle bir vaziyette bir dişi deve çıksın, seni o zaman tasdik ederiz demişlerdi. Hz. Salih te dua etti, o taştan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu hârikayı görenlerden pek azı imân etti, diğerleri ise yine kendilerini saptıran bir takım kimselerin sözlerine uyarak yine imândan kaçındılar. Hz. Salih demişti ki: Bu deve bir kudret harikasıdır, kuyunuzun suyunu belirli günlerde içecek, siz de diğer günlerde kuyunuzdan istifâde edersiniz. Bu devenin içmesine, kırlarda otlanmasına mâni olmayınız, sonra felâkete uğrarsınız. Fakat onlar bu uyarıya da riâyet etmediler. Bu mübârek hayvanı boğazladılar. Derken kendilerine ilâhî azap yönelmeğe başladı. Salih Aleyhisselâm Filistin tarafına çıkıp gitti. Bunun ardından şiddetli bir yer sarsıntısı oldu, gök tarafından da pek müthiş bir seda geldi, bunun tesîriyle o inkârcı kavmin kalbleri parçalanarak helâk olup gittiler. Rivâyete göre: O kavim, o deveyi çarşamba günü boğazlamışlardı. Kendilerine ilâhî azap ise cumartesi günü gelmiştir. Salih Aleyhisselâm, yüz yirmi mü’min ile ağlar olduğu bir halde yurdundan çıkıp gitmişti. Bir dumanın yükselmesini görmüş, kavminin helâkolduğunu anlamış idi. Bu helâk olanlar ise bin beşyüz hâne ehlinden ibâret imiş. Salih Aleyhisselham bir rivâyete göre kavmi arasında yirmi sene kalmış, ve elli sekiz yaşında iken Mekke’i Mükerreme’de vefat eylemiştir. Kendisine imân edenler ile beraber yurduna dönmüş oldukları da rivâyet edilmektedir.

80. Lut’u da gönderdik o vakit kavmine dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız ki, onu sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.

80. Bu mübârek âyetler de Lut Aleyhisselâm’ın kavmini, işlemekte oldukları kötülüklerden, çirkin hareketlerinden dolayı kınamış olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Lut’u da) Kendisinin kavmi olan Sedum ehline Peygamber (-gönderdik-) onlara hak dini, meşru olup olmayan şeyleri tebliğ etmesini emrettik. (o vakit) Ki (kavmine) inkâr ve kınama yoluyla (dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız!.) öyle son derece çirkin, kötü, bir muamelede mi bulunursunuz!. (Ki, onu) O feci muameleyi (sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.) öyle tabii olarak nefret uyandıracak, çirkin bir muameleyi vaktiyle hiçbir sosyal topluluk işlemiş değildi.

81. Muhakkak ki, siz kadınlarınızı bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz. Belki siz haddi aşan bir kavimsinizdir.

81. Ey şehvetlerine düşkün kavim!. O çirkin muamelenizi biliniz, (Muhakkak ki, siz kadınlarınızı) size helâl olan zevcelerinizle esasen cinsel birleşmeyi (bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz.) onlar ile livatada bulunmak kötülüğünü işliyorsunuz. (Belki siz) Ey kavim (haddi aşan bir kavimsinizdir.) helâli bırakıp haramı işlemeye cür’et ediyorsunuz. Meşrû olan, insan türünün devamına, nesebin kesintiye uğramamasına sebep olan nikâhlanma yoluyla kadınlara yaklaşmayı bırakıyorsunuz, haram olan, öyle faidesibulunmayan, bilâkis birçok hastalıklar doğuran, bir nice düşmanlıklar uyandıran hayvanî bir harekete cür’et etme alçaklığını gösteriyorsunuz!. Bu ne kadar zararlı, kötü ve utanç verici, hayvanî bir muameledir!. Bunu işlemekten hiç sıkılmaz mısınız?.

82. Ve kavminin cevabı, “onları kasabanızdan çıkarınız, çünkî onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır” demekten başka olmadı.

82. Bu mübârek âyetler de Hz. Lut’un irşatlarını kabul etmeyen beyinsiz kavminin o muhterem zata karşı takınmış oldukları tavrı bildirmektedir. Ve Hz. Lut ile ona imân edenlerin kurtulduklarını, muhaliflerin de lâyık oldukları korkunç âkibete eriştiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Lut’un o güzel uyansını kavmi kabul etmediler (Ve) o kibirli, beyinsiz (kavminin cevabı) birbirine hitâben (“onları) o Lut ile ona tâbi olanları (kasabanızdan çıkarınız) onları aranızda bırakmayınız. (çünki onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır” demekten başka olmadı.) O kavim böyle alay yoluyla saçmalamada bulunmuşlardı. Hz. Lut ile ona tâbi olanlar hakkında “onlar temizlik iddiasında bulunan, sizin hareketlerinizden uzak bulunduklarını gösteren kimselerdir, onların sözlerine iltifat etmeyiniz” demek istemişlerdi. Nitekim birçok kimseler de gayrimeşru hareketlerde bulunurlar, kendilerine bu kötü hareketlerini hahrlatanları da taassub ile, sofulukla, gericilikle itham ederek kendi çirkin durumlarının devâmını temin etmek isterler, İşte hakka râzı olmayan, gayrimeşru hareketlerin kötülüğünü idrâk edemeyen kimselerin iddiaları bu gibi saçmalıklardan başka birşey değildir.

83. Artık biz onu ve ehlini kurtardık, zevcesi müstesna, o geriye kalıp helâk olanlardan oldu.

83. (Artık biz onu) Lut Aleyhisselâm’ı (ve ehlini) kavminden mü’min olanları (kurtardık)azaptan emin kıldık (zevcesi müstesnâ) çünkü o, Sedum ehline yardım için kâfir bulunuyordu, küfrünü gizlice tutuyordu. Binaenleyh (o) yurdunda (geriye kalıp helâk olanlardan) kâfirler takımından (oldu.) o da o kavim ile berâber Allah’ın azâbına mâruz kaldı.

84. Ve onların üzerlerine bir azap yağmuru yağdırdık. Artık bak günahkârların akibeti nasıl oldu.

84. (Ve onların üzerlerine -bir azap- yağmuru yağdırdık.) Şöyle ki: Üzerlerine kibrit ile ateşten yoğrulmuş bir acayip şekilde yağmur yağmış, hepsinin helâkına sebep olmuştur. (Artık bak günahkârların âkıbeti nasıl oldu.) Yani: Ey bu gibi müthiş hâdiselerden ibret alacak kabiliyette bulunan insanlar!. Bakınız, düşününüz ki, Cenâb-ı Hak’ka isyan edenlerin âkibetleri ne oluyor, sizler de onların başlarına gelen azaplardan, cezâlardan ibret alınız, onlar gibi hareketlerde bulunmaktan sakınınız ki, selâmette kalasınız.

§ Hz. Lut, İbrahim Aleyhisselâm’ın kardeşinin torunudur. Babasının adı “Haran” dır. Hz. İbrahim ile berâber Bâbil diyârından Şam tarafına geçmiş, “Ürdün” nahiyesinde ikâmet etmiş, Humus’ta bulunan “Sedum” beldesi ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahali ise başka kavimlerin yapmamış oldukları kötülükleri işliyorlardı. Lut Aleyhisselâm’ın öğütlerini dinlemediler. Nihâyet Lut Aleyhisselâm ailesi ve inananlarla beraber geceleyin onların içlerinden çıkıp gitti, o kavim ise başlarına yağan müthiş yağmurlar ile, zelzeleler ile mahvolup gittiler, İşte küfrün, kötülüğün müthiş akibeti!.

85. Ve Medyen’e de kardeşleri Şuayb’i Peygamber gönderdik dedi ki: Ey kavmim! Allah Teâlâ’ya ibâdette bulunun, sizin için ondan başka Tanrı yoktur. Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzündedüzeltilmesinden sonra bozgunculuk yapmayın, bu sizin için hayırlıdır, eğer siz inanan kimseler iseniz.

85. Bu âyeti kerime, Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmini Allah’ın birliğine dâvet etmesini, onlara haksızlıkta bulunmamalarını, bozgunluculuğa çalışmamalarını tavsiye eylemesini ifâde etmektedir. Şöyle ki: Âd kavmine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti (Ve Medyen’e de) Şam taraf larındaki Meân diyarında oturan “Medyen” adındaki bir Arap kabîlesine de Neseb bakımından (kardeşleri) bulunan (Şuayb’i -Peygamber gönderdik-.) Onları tevhid dinine, hakka riâyetten ayrılmamaya dâvet etmesini emrettik. Onlara (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah Teâlâ’ya ibâdette bulunun) ondan başka ibâdete lâyık, mâbudluk sıfatına sâhip bir zat yoktur. Binaenaleyh (sizin için) de (ondan başka Tanrı yoktur.) bütün mahlûkların yaratıcısı, mabudu ancak o’dür. (Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi.) Benim peygamberlik iddiamdaki doğruluğumu gösteren büyük bir delil ortaya çıktı, ben de peygamberlik ve hikmet alâmetleri göründü. Artık sizin beni tasdik etmeniz icab etmez mi?. (Artık) Ey kavmim!. Sözlerime itimat ediniz, (ölçüğü ve tartıyı tam yapın) Şahsî menfaatiniz için müşterilere hiyanette bulunmayın, alır verirken fazlayı noksan ve noksanı fazla göstermeyiniz, (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) (Akar para getiren mülk ve emlâk) gibi şeylerin değerini noksan göstererek sahiplerini zarara sokmayın. Gasb, hırsızlık, rüşvet, hile, yol kesicilik sûretiyle insanların mallarını ellerinden almak da bu kabildendir, (ve yeryüzünde) Peygamberler ve onların izlerinden giden zatlar vâsıtasıyle halkın (düzeltilmesinden) kurtuluşa ulaşmasından (sonra) küfr ve isyan ile, insanların haklarına tecâvüz ile (bozgunculuk yapmayın) sosyal hayatı bozmaya cür’et etmeyin, (bu) Sizetavsiye edilen husus (sizin için hayırlıdır) sizin dünyevî ve uhrevî fâidelerinizi temin edicidir, (eğer siz inanan kimseler iseniz.) Yani: Siz benim bu sözlerimi, tavsiyelerimi kabul edip beni tasdik eden kimseler iseniz, bu sâyede sorumluluktan kurtulursunuz, insanlar arasında itimat kazanarak daha fazla kazanca, servete nâil olursunuz. Çünki dindarlığın, doğruluğun meyvesi böyle pek fazladır. Medyen İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlunun adıdır. Bunun torunlarına da Medyen kabîlesi ismi verilmiştir. Bunların yaşadıkları kasabaya da bu isim verilmiştir. Bu kasaba Arap yarımadasının kuzey batısının sonunda ve Filistin ile Hicaz arasında ve Kızıldeniz sahilinde bir mevkidir.

86. Allah’a imân edenleri korkutarak ve Allah’ın yolundan alıkoyarak ve onun için eğriliği isteyerek her bir caddede oturmayınız. Ve hatırlayınız ki, siz pek az idiniz, sonra sizi çoğalttı ve bakınız ki, bozguncuların sonu nasıl oldu.

86. Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmini inananlara tecavüzden men’etmeye ve kavmine kavuştukları nîmeti hatırlatmasına ve imân edenler ile etmeyenlerin âkibetlerine dâir beyanlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Şuayb, kavmine karşı öğütlerine devam ederek şöyle buyurmuştu: Ey kavmim!. (Allah’a imân edenleri korkutarak) İnsanları mü’min olmaktan men ve tehdit ederek (ve) onları (Allah’ın yolundan alıkoyarak) başka yollara saptırmak isteyenlere (ve onun için) o hak yolu için (eğriliği isteyerek) onun eğri büğrü olmasını arzu ederek veya onu halka öyle göstermeğe cür’et eyleyerek (herbir caddede oturmayınız.) Allah’ın dininin saadete kavuşturacak olan yollarından, yani birçok dünyevî, uhrevî hükümlerinden, meselelerinden insanları aldatarak men’etmeye çalışmayınız. (Ve hatırlayınız ki,) Ey Medyen halkı!, (siz pek az idiniz) sayınız,servetini?, kuvvetiniz az iken (sonra) Cenâb-ı Hak (sizi çoğalttı) sizlere bereket verdi, neslinizi, servetinizi artırdı, (ve bakınız ki) Geçmiş ümmetlerden Nuh, Âd, Semud kavimleri gibi tarihte felâketleri yazılı olan cemiyetlerden (bozguncuların sonu nasıl oldu.) onlar ne elem verici âfetlere mâruz kaldılar. Artık siz de onlardan ibret almalı değil misiniz!.

87. Ve eğer sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedinceye kadar siz sabır ediniz. Ve o hakimlerin en hayırlısıdır.

87. (Ve eğer) Ey kavmim!. Benim peygamberliğini hakkında ihtilâfa düşüp de (sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye) dinî, hukukî hükümlere (inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar) beni tasdik etmeyip imândan mahrum kalmışlar (ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedînceye kadar) o iki guruptan mü’min olanları kâfirlerin üzerlerine yardımıyla galip kılıncaya değin (siz sabır ediniz.) bekleyiniz (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (hakimlerin en hayırlısıdır.) çünki hakikaten hâkim olan ancak o’dur. Onun hükmünde adalete asla muhalefet yoktur, hikmet ve menfaata aykırı hüküm vermekten uzaktır. Buna inandık. Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, mü’min kullarını yüksek derecelere kavuşturur. İnkârcı ve isyancı olanları da çeşit çeşit cezalara uğratır. İlâhî hikmeti bunu gerektirir. Artık siz de biraz bekleyiniz!. Bu korkunç âkibete kavuşacaksınızdır.

88. Onun kavminden kibirlenen bir cemaat demişti ki: Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız veyahut kat’î surette bizim dinimize dönüverirsiniz. O da demişti ki: Ya biz onu istemesek de mi?

88. Bu mübârek âyetler, Hz. Şuayb’innasihatlarına karşı kavminin ondan ne gibi cahilce isteklerde bulunduklarını gösteriyor. O muhterem zatın da o inkârcıların bu isteklerini ne gibi bir hikmetli şekilde reddederek Cenab’ı Hak’kın korumasına sığındığını ve Allah’ın fethine kavuşmak için duada bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onun) Hz. Şuayb’in (kavminden kibirlenen) Allah Teâlâ’ya imândan, Hz. Şuayb’in peygamberliğini kabulden böbürlenerek kaçınan (bir cemaat) mevki sâhibi bir gurup, Hz. Şuayb’e hitâben: (demişti ki: Ey Şuayb!. Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız) Sizi aramızdan uzaklaştırınız (veyahut kat’î surette bizim dinimize dönüverirsiniz.) bu iki şeyden herhalde birini kabul etmelisiniz (O da) Şuayb Aleyhisselâm da (demişti ki:) Öneriyi reddeden bir soru sorarak (Ya biz ona) o sizin dininizi, sizin o müşrikce yolunuzu (istemesek de mi?.) ona döneceğiz!. Bu nasıl olabilir?. Sizin bâtıl bir dine sâhip olduğunuz bizce muhakkaktır. Bizim onu ne kadar kötü gördüğümüz de şüphesizdir. Artık ona dönmemiz nasıl tasavvur ve teklif olunabilir?. böyle birşey asla olamaz.

§ Hz. Şuayb, Yüce bir Peygamberdir. Peygamberler ise öteden beri günah işlemekten uzaktırlar, kavimlerinin bâtıl dinleri üzere asla bulunmamışlardır. O halde Hz. Şuayb’in kavmi onun kendi dinlerine dönmesini neden istemişlerdir. Buna çeşitli şekilde cevap verilmiştir. Kısaca deniliyor ki, bu dönüşten maksat, intikaldir. Onların o kavmin dinlerine geçmeleri istenilmiştir. Yahut bu alaka kurma yoluyla yapılan bir istekte. Şöyle ki: Hz. Şuayb’e imân edenler, evvelce o kavmin dini üzere bulunduklarından onlara bakarak Hz. Şuayb hakkında da böyle bir dönüş isteği vuku bulmuştur. Veyahut Hz. Şuayb’in peygamber olmadan önceki durumu, kavmi tarafından bilinmediğinden onu da vaktiyle kendilerine tâbi bulunmuş zannederek böyle bir istektebulunmuşlardır. Şuayb Aleyhisselâm da bu yolsuz isteği pek hikmetli bir şekilde red etmiş, onların “sizi yurdumuzdan çıkarırız” tehditlerinde de hiç kıymet vermeyerek buna dâir birşey söylememiştir.

89. Eğer Allah Teâlâ bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek muhakkak Allah’a karşı yalan yere iftira etmiş oluruz. Bizim için ondan dönmek olamaz. Ancak Rabbim olan Allah Teâlâ dilemiş o başka. Rabbimiz herşeyi ilmiyle kuşatmıştır. Allah Teâlâ’ya tevekkül etmişizdir. Ey Rabbimiz! Bizim aramızla kavmimizin arasında hak ile hikmet ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.

89. Hz. Şuayb, kavminin dinine dönmenin asla câiz olamayacağını ifâde için demiştir ki: (Eğer Allah Teâlâ bizi ondan) O kavmin bâtıl dininden, (kurtardıktan sonra) ondan koruduktan ve ona evvelce girmiş olan bir takım kimseleri de ondan uzaklaştırarak İslâm dinine sokduktan sonra (sizin milletinize) dininize, yani küfr ve şirke (döner istek muhakkak Allah’a karşı yalan yere) büyük bir yalan olarak (iftirada bulunmuş oluruz.) çünkü o takdirde Allah Teâlâ’nın ortak ve benzeri olduğunu iddia etmemiz lâzım gelir ve İslâmiyetin hak bir din olmayıp bâtıl olduğuna ve o müşriklerin dinlerinin de Hak’ka yakın olduğuna inanmış olmamız gerekir. Bu ise en büyük bir yalandır, en muazzam bir iftiradır. Binaenaleyh (Bizim için on’dan) İslâm dininden hiçbir vakit (dönmek olamaz.) öyle hakikî bir din, nasıl terk edilebilir!. (Ancak, Rabbimiz olan Allah Teâlâ dilemiş o başka) O Kerem Sahibi mâbudumuz, bir kulunun sefil olmasını, dinden dönmesini hikmet gereği dilerse onun irâdesi, kazası tecelli eder. Ona kimse mâni olamaz. Fakat bizim (Rabbimiz) sâhibimiz, varlığımızın terbiyecisi, rablık sıfatıyla vasıflanmış olan Yaratıcımız, hakikî müslümanların dinden dönmelerini katiyyen dilemez. O (herşeyi ilmiyle kuşatmıştır.) onunilmi pek geniştir. Binaenaleyh kullarının kararlarını, niyetlerini, güzel itikatlarını da bilir, herbiri hakkında lâyık olan şeyleri takir buyurur. Artık öyle İlim ve kerem sahib olan bir yüce mâbud, bizim gibi doğru yola ve kurtuluşa eriştirdiği kullarının imândan çıkıp küfre düşmelerini diler mi?. Bu onun lûtuf ve merhametinden dolayı meydana gelemez. Biz de dinimizde sabit olmamız hususunda (Allah Teâlâ’ya tevekkül etmişizdir.) bizi şirkten koruyarak hakkımızda nîmetlerini tamamlaması için o Kerem Sahibi Yaratıcıya sığınmış bulunmaktayız. Hz. Şuayb, kavminin imân etmeyeceklerini anlayarak ümitsizliğe düşünce de dua ederek demiştir ki: (Ey Rabbimiz!. Bizim aramızla) O hakkı kabul etmeyen, bizleri de saptırmak isteyen o kâfir (kavmimizin arasında hak ile hükmet) her iki gurubun haline uygun bir şekilde adâletle hükmet veya bizim durumumuzu ortaya çıkar, bizim ile o müşrik kavim arasındaki fark meydana çıksın, (ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.) Yarabbi!. Senden başka adâletle, yerli yerinde hükmeden, hakikatları ortaya çıkaran bir fatih, bir hâkim yoktur. Buna inancımız tamdır!.

90. Ve onun kavminden ileri gelen kâfirler demişti ki: Eğer Şuayb’e uyarsanız şüphesiz, siz o zaman en büyük zarara düşmüşler olursunuz.

90. Bu mübârek âyetler, Şuayb Aleyhisselâma uymamalarından dolayı kavminin büyük bir azâba uğradıklarının bildirmektedir. Hz. Şuayb’in de böyle öğütlerini dinlememiş olan inkârcı bir kavmin helâkından dolayı hüzün ve kedere düşmesine mahal olmadığını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Şuayb’in (kavminden ileri gelen kâfirler) diğerlerine (demişti ki: Eğer) siz (Şuayb’c uyar) onun dinini kabul ederek kendi dininizi ve bulunduğunuz hali bırakır (sanız şüphesiz ki, siz o zaman en büyük zarara düşmüşler)aldanmışlar (olursunuz.) babalarınızın dinini bırakmış, o şereften ve dünya kazancından mahrum kalmış olursunuz.

91-120 ARASI AYETLER

91. Derken onları şiddetli bir zelzele yakaladı da yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.

91. (Derken) Onlar böyle küfürlerinde israr edip hayal ile, birbirini aldatmakla uğraşırlarken (onları şiddetli bir zelzele) bir ıztırap, bir korkunç ses (yakaladı da) bunun tesîriyle yere kapandılar (yurtlarında diz üstü çöken) ölmüş (kimseler oldular.) hepsi de hayattan mahrum kalıp gittiler.

92. Şuayb’i yalanlayanlar, sanki orada hiç kalmamışlar gibi oldular. Şuayb’i yalanlıyanlardır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.

92. (Şuayb’i yalanlayanlar) Onun peygamberliğine inanmayanlar, (sanki orada) o yurtlarında (hiç) birgün (kalmamışlar gîbî oldular.) o yurt, onların hiçbir gün yer ve yurtları olmamış gibi bir hâle geldi. (Şuayb’i yalanlayanlar) Onu yalancı sayanlar (dır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.) Hz. Şuayb’e imân edenler ise bilâkis dünyada da, âhirette de nîmetlere kavuşmuşlardır.

93. İmdi, onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Ben Rabbimin vahiylerini muhakkak ki, size ulaştırdım ve sizin için nasihatta bulundum. Artık kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım.

93. (İmdi) Böyle bir felâketin ortaya çıkmasıyla kavminin helâkını gören Hz. Şuayb, onların bu haline acıyarak bir üzüntü ile (onlardan döndü de) yüz çevirdi de kendisini teselli etmek için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini) dinî hükümlerini (muhakkak ki size ulaştırdım) size tamamen tebliğ ettim. (ve sizin için nasihatta bulundum.) Sizi, öğüt verici bir şekilde uyandırmaya çalıştım. Siz ise beni dinlemediniz, müşrikce hareketlerinizde devam edip durdunuz. (Artık) Ben mâzurum, sizin gibi(kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım!.) siz bu azâbı hak, etmiştiniz. Sizin hakkınızda bir kederle kederlenmeğe elbette bir sebep yoktur, siz lâyık olduğunuz bir âkibete erdiniz, işte bu küfrün cezâsı.

§ Şuayb Aleyhisselâm İbrahim Aleyhiselâm’ın torunlarındandır, veya onun ile beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabîledendir, babasının adı Mikâil veya Süveyb’dir. Hz. Şuayb, Medyen ve Eyke şehirlerinin putperest olan ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahaliye pek tesirli öğütler vermiş, onları hak dine dâvet eylemiş ise de onlar bunu kabul etmemiş, nihâyet Eyke ahalisi yedi gün devam eden pek şiddetli bir sıcağın ardından üzerlerine yağan ateş yağmurları ile helâk olmuşlardır. Medyen ahalisi de bir azap gürültüsüyle, bir zelzele ile yerlere serilerek mahvolup gitmişlerdir. Hz. Şuayb, arapça konuşurmuş, pek edip imiş, kavmine pek tesirli, hikmetli öğütlerde bulunurmuş. Bu cihetle Rasûlü Ekrem Efendimiz Hz. Şuayb’e “Peygamberlerin Hatibi” unvanını vermiştir. Şuayb Aleyhisselâm, kendisine imân edenler ile Mekke’i Mükerreme’ye hicret etmiş, orada üçyüz yaşında iken vefat edip rükn ile makam arasına defnedilmiş olduğu rivâyet edilmektedir. Büyük validesi, Lut Aleyhisselâm’ın kızıdır. Hz. Musa, Medine’i Münevvereye firar edip gitmiş olduğu zaman Hz. Şuayb’in kızı ile evlenmiştir.

94. Bir memlekete bir Peygamber göndermedik ki, illâ onun halkını fakirlik ile ve hastalık ile yakaladık. Tâki yalvarıp yakarsınlar.

94. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın ötedenberi ümmetler hakkında takir buyurmuş olduğu muhtelif hallerin ne gibi bir hikmet ve maslahata dayandığını bildirmektedir. Ve birçok milletlerin kavuştuktan nîmetlerin değerini bilemeyip nihâyet elem verici âkibetlere uğramış olduklarını bir ibret vesîlesiolmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Biz (Bir memlekete) bir ülke halkına (bir Peygamber, göndermedik ki, illâ) o Peygamberi yalanlayıp ona uymaktan kaçındıkları için (onun halkını fakirlikle ve hastalık ile yakaladık.) onları böyle bir müddet sıkıntılara uğrattık. (Tâki) Cenâb-ı Hak’ka (yalvarıp yakarsınlar.) dua ve niyazda bulunsunlar, kusurlarını bilip ondan tevbe ve istiğfarda bulunsunlar.

95. Sonra bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik. Tâki çoğaldılar ve dediler ki: Muhakkak bizim babalarımıza ve sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur. Artık biz de onları kendileri farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.

95. (Sonra) Haklarında ilâhî bir rahmet, itaat etmelerine sebep olacak ilâhî bir lûtuf olmak üzere (bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik.) onlara öyle fakirlik ve ihtiyaç, hastalık ve şiddet yerine selâmet ve geçim bolluğu ihsan eyledik. (Tâki çoğaldılar) Nüfuslan, servetleri arttı, bolluğa kavuştular. Şimdi bunun şükrünü yerine getirmek için Cenâb-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına riâyet etmeleri icab etmez mi idi?. Halbuki onlar nankörlük ettiler, (ve dediler ki: Muhakkak bizim babalarımıza da sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur.) Bunlar zamanın bir gereğidir, gâh öyle, gâh böyle olur, yoksa bunlar bize bir cezâ için değildir. Nitekim babalarımız da böyle muhtelif hallere mâruz kalmışlardır, bununla berâber yine dinlerini, putlarını terketmemişlerdir. (Artık) Onlar, Allah’ın lütfunu takdir etme kabîliyetinden mahrum, kendi kötü hareketlerinde ısrarlı oldukları için (biz de onları kendileri) başlarına gelecek azabın (farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.) kendilerini helâk ederek lâyık oldukarı âkibete kavuşturduk. İşte bu ibret verici kıssalar, bu gibi feci, tarihî haller, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında da biribret dersi vermektedir.

96. Eğer o ülkelerin halkı, imân etselerdi ve sakınmış olsalar idi elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar. Artık biz de onları kazandıkları şey sebebiyle tutup yakalayıverdik.

96. Bu mübârek âyetler de ilâhî dine girenlerin nîmetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, Bu apaçık dini inkâr edenlerin de ne korkunç felâketlere uğrayacaklarını tenbih ediyor. Şöyle ki: (Eğer o) Helâke uğramış olan (ülkelerin halkı) Peygamberlerine vahy olunan hükümlere (imân etseler idi ve) şirkten, isyanlardan (sakınmış olsalar idi) öyle çirkin hareketlerinde devam etmeseler idi (elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık.) onlara fâideli yağmurlar yağdırır, menfaatli bitkiler yetiştirir, her taraftan onlara hayır ve bereket nasib ederdik. (Fakat) Onlar Peygamberlerini (yalanladılar.) imân edip, korunmadılar (Artık biz de onları kazandıkları şey) çeşitli küfr ve isyan (sebebiyle tutup yakalayıverdik.) onları çeşit çeşit azaplar ile cezâlandırdık.

97. Ya o ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular?

97. (Ya o ülkelerin halkı) Ne için o kadar küfr ve isyana cür’et gösterdiler?. Onlar (geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine gelmesinden emin mî oldular.) kendilerine uyanmaları için evvelce bir takım musîbetler ve bir takım da nîmetler verilmiş olduğu halde yine çirkin vazîyetlerini değiştirmediler. Küfürleri, isyanları yüzünden böyle bir felâkete uğrayabileceklerini hiç düşünmediler mi?.

98. Ya o ülkelerin halkı, bizim azâbımızın onlara gündüzün oynar dururlarken geleceğinden emin mi bulundular?

98. (Ya o ülkelerin halkı) O inkârcı, isyankâr kimseler (bizim azâbımızın onlara gündüzün)gün doğar doğmaz, onlar gaflet içinde yaşayarak (oynar dururlarken geleceğinden emin mi bulundular?.) neden öyle kendileri için fayda vermeyecek hareketlere devam ettiler!.

99. Ya onlar Allah Teâlâ’nın azâbından emin mi oldular? Fakat Allah Teâlâ’nın azâbından ziyâna uğrayan bir topluluktan başkası kendisini emin göremez.

99. (Ya onlar) O inkarcılar (Allah Teâlâ’nın azâbından) yani onlârı yavaş yavaş yaklaştırarak geçici bir zaman için nîmet verip de bilahara onları hatır ve hayâllerine gelmeyen bir taraftan yakalayacağından (emin mi oldular?.) neye güvendiler?. (Fakat Allah Teâlâ’nın azâbından) Öyle zarar gören ve (ziyana uğrayan) temiz yaratılışlarını zâyi etmiş, gaflet ve cehâlet içinde kalmış (bir kavimden başkası kendisini emin göremez.) dâima korku ve dehşet içinde bulunur. Üzerine düşen kulluk vazîfelerini yapmaya çalışır. Kerem sâhibi Yaratıcısının lûtuf ve yardımına sığınır durur.

100. Yere önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için belli olmadı mı ki: Eğer biz dilemiş olsak onları da günahları sebebiyle musîbetlere uğratırdık ve kalplerini mühürlerdik de artık onlar işitemezlerdi.

100. Bu mübârek âyetler, önceki milletlerin başlarına gelmiş felâketlerden, onların ardından gelen milletlerin de ibret almamış olduklarını bildirmektedir. Ve o milletlerin ne gibi kötü hallerinden dolayı öyle felâketlere mâruz kaldıklarını dikkat nazarlarına sunarak Rasûlü Ekrem’e de teselli vermektedir. Şöyle ki: (Yere) Ülkelere, helâk olan (önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için) onların yurtlarında yaşayıp duran gayrimüslim guruplar için (belli olmadı mı) bu inkılâp, bu tarihî durum onlar için selâmet yolunu gösteren bir hidâyet vâsıtası olmadı mı (ki: Eğer biz dilemiş olsak onları da) o eski milletlere vâris ve yerlerine sahip olanlan da(günahları sebebiyle musîbetlere) zelzelelere, yıldırımlara ve diğer müsibetlere (uğratırdık ve) o isyankâr şahısların (kalblerini mühürlerdik) onları tefekkür ve düşünme kudretinden tamamen mahrum bırakırdık (da artık onlar işitemezlerdi.) onlar öyle helâke uğramış milletlerin haberlerini bile duyamaz, onları düşünüp ibret almak kabîliyetinden büsbütün mahrum bulunurlardı. Halbuki: Onlar o geçmiş ümmetlerin tarihini öğrenmişler, onların felâketlerinden ibret alabilecek bir kabiliyette yaratılmışlardır. Artık onların da öyle gâfilce yaşayıp helâklerine sebep olacak inkârlara, isyanlara cür’et etmeleri, ne kadar şaşılacak birşeydir.

101. İşte o ülkeler, sana onların haberlerinden bazılarını hikâye ediyoruz. Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz apaçık delillerle geldiler. Evvelce yalanlamış oldukları şeylere yine imân eder olmadılar. İşte Allah Teâlâ kâfirlerin kalplerini böylece mühürler.

101. (İşte o) Helâk olup gitmiş olan Nuh, Âd” Şuayb kavimleri gibi milletlere ait (ülkeler sana) Resûlüm!, (onların haberlerinden) tarihî hayatlarından (bazılarını) kavmin için bir ibret vesîlesi olmak üzere (hikâye ediyoruz.) sana vahy yoluyla bildiriyoruz. (Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz beyyîneler ile) açık ve çeşitli mucizeler ile (geldiler) onları hak dine dâvet edip durdular fakat (evvelce) Peygamberlerin gelmelerinden önce (yalanlamış oldukları şeylere) Allah’ın birliğine, âhiret hayatına ve benzerlerine (yine imân eder olmadılar.) o kadar mucizeleri gördükleri halde yine yalanlamaya devam edip durdular. (İşte Allah Teâlâ) Öyle hakikatları inkâr edip duran (kâfirlerin kalblerini böylece mühürler.) de onlar gözlerinin önünde parlayan âyetleri, mucizeleri görüp de onlardan bir ibret dersi alamazlar.

102. Ve biz onların çoklarından sözünde durma diye birşey görmedik. Ve şüphesiz ki;biz onların çoğunu yoldan çıkmış kimseler bulduk.

102. (Ve biz onların) Durumları zikrolunan ümmetlerin veya insanların (çoklarında sözünde durma diye birşey görmedik.) onlar sözlerinde durmaz, ahd ve yeminlerine riâyet etmez bir halde bulunmuşlardır. (Ve şüphesiz ki, biz onların ekserisini yoldan çıkmış kimseler bulduk.) Biz onlardan birçoklarının verdikleri sözlerini tutmaz, isyankâr, dinden yüz çevirmiş şahıslar olduklarını ezelî âlemden beri bilmekteyiz. Bu da onların yaratılışlarını kendi kötü hareketleriyle bozmuş olmalarının bir neticesidir. Artık onların bu hallerinden dolayı Habibim!. Üzüntülü ve kederli olma!.

103. Sonra onların ardından Musa’yı mûcizelerimizle Firavun’a ve onun kavminin büyüklerine Peygamber gönderdik. O mucizeler i inkâr ettiler. Artık bak ki, o fesatçıların akibeti nasıl oldu.

103. Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın Firavn’i dine dâvet etmekle emrolunduğunu ve Firavn’a karşı Allah’ın birliğini haber vererek İsrail oğullarını esaretten kurtarmak istediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Nuh, Hud, Salih, Lût ve Şuayb Aleyhisselâm’dan (Sonra) onların ardından veya helâke uğrayan ümmetlerden sonra (Musa’yı âyetlerimizle) Âsâ, yeddibeyzâ, tufan, çekirge hücûmu gibi yedi nevi harika ile, onun peygamberliğine işâret ve şahadet eden mucizeler ile (Firavn’a) Mısır hükümdarına (ve onun kavminin büyüklerine gönderdik.) onları imâna dâvet ettik. O dinsizler ise (Onlara) o mucizelere, o hârikalara, yalanlamak suretiyle veya kendi nefislerine veya imândan men etmekte oldukları insanlara (zulüm ettiler.) kendi geçici mevkilerini, saltanatlarını elden çıkarmış olacaklarından korkarak öyle apaçık delilleri kabulden kaçındılar. (Artık bak ki,) Bir basîret gözü ile seyret ki, (o fesatçıların âkibetleri nasıl oldu.) onların hâl ve durumlarıneye dönüşlü. Nihâyet nasıl helâk olup gittiler.

104. Ve Musa dedi ki: Ey Firavun! Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.

104. (Ve Musa) Aleyhisselâm, Firavn’ın yanına girince (dedi ki: Ey Firavn!.) ey Mısır hükümdarı!. (Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rab’bi) Yaratıcısı, Efendisi, Sâhibi (tarafından) seni ve senin kavmini ilâhî dine dâvet için (gönderilmiş bir Peygamberim.) artık benim tebliğlerimi kabul ediniz, Allah’ın birliğin itasdik ederek tanrılık iddiasından ve diğer isyanlardan vazgeçiniz.

105. Ben Allah Teâlâ’ya karşı Haktan başkasını söylememekte devamlı olarak sâbitim. Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Artık İsrail oğullarını benimle beraber gönder.

105. Hz. Musa, kendisini Firavn’un yalanlamasına hakkı kabulden kaçınmasına karşı da dedi ki: (Ben Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını) Onun yaratıcılığını, mâbutluğunu, birliğini İtirâf etmenin aksini (söylememekte devamlı olarak sâbitim.) ben hak ve hakikat ne ise onu söylemeğe size tebliğ etmeğe devam edeceğim. (Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden) İfâdelerimde doğru olduğuma dâir (mucize ile geldim.) işte elimdeki âsâ ve bendeki yedibeyzâ buna şahittir. (Artık) Sen imân etmiyorsan bari (İsrail oğullarını) esâretin altında tutup meşakkatli işlerde kullanma, onları salıver (benimle beraber gönder.) tâki babalarının vatanı olan kutsal topraklara dönüversinler. ” Firavn unvanı, âmâlika kavminden olan her Mısır hükümdarına verilmiş bir lâkaptır. Hz. Musa’nın zamanındaki Firavn’ın asıl adı “Kâbus” veya “Velid İbni Mus’ab” dır.

106. Dedi ki: Eğer sen bir mucize ile gelmiş isen onu getir, sen sadıklardan isen.

106. Bu mübârek âyetler de Firavn’ın inkârınakarşı Hz. Musa’nın göstermeyi başardığı mucizeleri zikretmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm’ın dine davetine cevaben melûn Firavn (Dedi ki: Eğer) ey Musa!, (sen) Peygamberlik iddiânda doğru olduğuna dâir (bir mûcizeyle) bir alâmet ile Allah tarafından (gelmiş) Peygamber tâyin edilmiş (isen onu) o mûcizeyi (getir) görelim, (sen sadıklardan isen.) O zaman o Peygamberlik iddian sâbit olmuş olur.

107. Bunun üzerine âsasını bıraktı. Âsâ hemen apaçık bir ejderha oluverdi.

107. (Bunun) Firavn’ın bu isteğinin (üzerine) Hz. Musa (âsasını) yere (bıraktı.) bu (Asa hemen apaçık) kendisinde şüphe edilemeyecek bir şekilde (bir ejderha oluverdi.) bir büyük, erkek yılan kesildi, her tarafa korku saçtı.

108. Ve elini cebinden çıkardı, o hemen bakanlar için bembeyaz bir nur kesildi.

108. (Ve) Musa Aleyhisselâm, peygamberlik iddiasını daha fazla kuvvetlendirmek için ikinci bir mucizesi olmak üzere mübârek (elini) cebinden veya koltuğu altından (çıkardı o) eli (hemen bakanlar için bembeyaz) nuranî, güneşin ışığına galip, ışıl ışıl bir kudret hârikası (kesildi.) bunu görenler yerlere kapandılar. Hz. Musa, elini tekrar cebine çekti, o mübârek el yine eski hâlini alıverdi. Böyle mücizelerin gösterilmesi, Allah’ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Artık bunları yorumlamaya gerek yoktur. Meselâ bunları Hz. Musa’nın iddiasındakî kuvvetten kinâye saymak asla câiz değildir. Böyle bir yorum, tevatür derecesinde sabit olan hakikatları kabul etmemek, ilâhî beyanları yalanlamak mahiyetinde olacağından asla uygun olamaz.

109. Firavun’ın kavminden ileri gelenler: “Şüphe yok ki, bu çok bilgili bir sihirbazdır” dediler.

109. Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm hakkında Firavn’ın etrafındaki şereflikimselerin yakıştırmalarını ve Hz. Musa ile müsâbakada bulunmaları için her taraftan sihirbazların Mısır’a getirilmelerini istemiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Firavn’ın kavminden ileri gelenleri) Onların şerefiileri, Firavn’ın danışma arkakadaşları Firavn’a hitâben (Şüphe yok ki, bu) yani Hz. Musa (çok bilgili bir sihirbazdır.) sihir ilminde usta mütehassıs bir kimsedir, (dedi) O Yüce Peygamberin gösterdiği mucizeleri bir hayalden, asılsız bir sihir eserlerinden sandılar, kendi zamanlarında birçok sihirbaz bulunduğu için o muhterem zatın da sihirbaz olduğunu zannettiler.

110. Sizi yerinizden çıkarmak istiyor, o halde siz ne emredersiniz?

110. Bunlara karşı Firavn da dedi ki: Musa (Sizi yerinizden) Mısırdan (çıkarmak istiyor. O halde siz) onun hakkında bana (ne emredersiniz?.) ona karşı ne yolda muamele yapalım?. Rey iniz nedir?.

111. Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcılar yolla.

111. Firavn’un etrafındaki o mevki sahipleri de (Dediler ki:) ey hükümdar!. (Onu ve kardeşini) Yani Hz. Musa ile Hz. Harun’u şimdilik Mısır’da (alıkoy) Haklarında acele etme, onların durumlarını araştıralım, (ve şehirlere) Mısır’ın etrafındaki beldelere kendi adamlarından (toplayıcılar) sevkediciler (yolla.) o beldelerde sihirbazların ustalan, reisleri çok olduğundan onları toplasınlar.

112. Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.

112. Sanatlarında öyle becerikli ve kudretli olan (Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.) bunun üzerine etraftaki en usta sihirbazlar Mısır’a getirilmiş oldu. Bir rivâyete göre bunlar reislerinden başka yetmiş sihirbazdan ibaret bulunuyordu.

113. Ve büyücüler Firavun’a geldiler. Elbettebize bir mükâfat olacaktır, eğer biz galipler olur isek değil mi? dediler.

113. Bu mübârek âyetler de toplanmış olan sihirbazların Firavn’dan mükâfat beklediklerini ve ilk evvel kendileri sihirlerini meydana koyarak dehşet verici bir manzara meydana getirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Toplayıcıların yardımıyla (büyücüler) sihirbazlar hemen (Firavn’a geldiler.) ve bir mükâfat ümidiyle (Elbette bize bir mükâfat olacaktır) bizi ödüllendireceksinizdir (eğer biz) o yapacağımız sihir ile Hz. Musa’ya (gâlipler olur isek -değil mi- dediler.) bu takdirde büyük bir ücrete, bir mükâfata hak kazanmış olacaklarını anlatmak istemişlerdir.

114. Dedi ki: Evet… Ve şüphe yok siz o zaman en yakınlarımdan olacaksınız.

114. Firavn da onlara hitâben: (Dedi ki: Evet…) Siz mükâfata kavuşacaksınızdır. (Ve şüphe yok) Ki, (siz) öyle bir üstünlüğü temin ettiğiniz zaman benim katımda (en yakınlarımdan olacaksınızdır.) siz yalnız bir mükâfat ile kalmayacaksınızdır, belki dâima meclisimde bana yakın bulunacaksınızdır.

115. Dediler ki: Ya Musa! Ya sen âsânı atıver veya ilk evvel atıverenler bizler olalım.

115. Sihirbazlar Firavn ile yaptıkları bu söyleşinin ardından Hz. Musa ile konuşarak (Dediler ki: Ya Musa!. Ya sen -âsânî”) meydana çıkaracağın şeyi ortaya (atıver veya -ilk evvel-) âsalarımızı, iplerimizi (atıverenler bizler olalım.) bu ifâdeleriyle bir nevi edebe riâyet etmişler, hadiseyi Hz. Musa’nın reyine bırakmışlar. Bir çeşit de kahramanlık göstermek istemişler ve Hz. Musa’nın ilk evvel meydana getireceği harikadan korkmayacaklarını üstü kapalı bir şekilde anlatmışlardı.

116. Dedi ki: Siz atıveriniz. Vaktaki atıverdiler, insanların gözlerini büyülediler ve onları korkutmuş oldular ve büyük bir sihir meydanagetirmiş oldular.

116. Hz. Musa da onlara cevaben: (Dedi ki: Siz) Atacağınız, meydana getireceğiniz şeyi ilk evvel siz (atıveriniz.) ne yapacak iseniz yapıveriniz. Hz. Musa, onların yapacakları sihirlerin mahv ve perişan olacağını, bunun neticesinde hakikatın tecelli edeceğini bildiği için onlara böyle bir müsaadede bulunmuş, onların yapacakları şeye bir ehemmiyet vermediğini göstermiştir. (Vaktaki) O sihirbazlar, ellerindeki ipleri, âsaları meydana (atıverdiler) bu hayalî şeyler ile (insanların gözlerini büyülediler) onlar gerçekte var olmayan şeyleri bir hayâl olarak var gibi gösterdiler. (ve onları) Etraftan seyre edenleri (korkutmuş oldular) gözlerinin önünde bir takım müthiş manzaralar görünür oldu (ve) o büyücüler bu sûretle (büyük bir sihir meydana getirmiş oldular.) her tarafa dehşet saldılar.

§ Rivâyete göre bu sihirbazların meydana attıkları kalınca ipler uzunca asalar sanki birer muazzam yılan kesilerek vâdiyi doldurmuş, hareketli bir halde bulunmuş, birbiri üzerine atılıp durmuş, pek korkunç bir manzara meydana getirmiş. Fakat bütün bu manzaralar birer hayalden ibaretti, bunlar insanların gözlerinde böyle canlı birer mahlûk kesilmiş gibi bulunuyordu.

117. Ve Musa’ya vahy ettik, âsânı atıver. Hemen o âsâ da oların uydurmuş oldukları şeyleri yutuverdi.

117. (Ve) Sihirbazların gösterdiği korkunç, hayalî manzaralar üzerine (Musa’ya vahyi ettik ki, âsânî atıver.) münazara meydanına bırak, o da bıraktı (Hemen o da) o âsâ da pek büyük bir yılan kesilerek (onların) o büyücülerin (uydurmuş oldukları şeyleri) yılan, çiyan şeklinde görülen âsalarını, halatlarını tamamen (yutuverdî.) onlardan hiçbiri kalmadı. Sonra da Hz. Musa’nın asası, öyle harikulâde, dehşet verici bir şekilde sihirbazlara karşı bir cephe alıverdi, pek büyük bir korku ve dehşetiçinde kaldılar.

118. Artık hak ortaya çıkmış, onların yaptıkları ise yok olup gitmişti.

118. (Artık) Hz. Musa’nın getirmiş olduğu (hak ortaya çıkmış) onun iddiasının doğruluğu sabit olmuş, meydana getirdiği hârikanın bir hakikat olduğu anlaşılmış, (onların) o sihirbazların (yaptıkları) sihirler (ise yok olup gitmişti.) onların hakikata yakın olmayan birer görünüşten ibaret olduğu anlaşılmıştı.

119. Artık orada mağlûp oldular ve küçük düşürerek geri dönüverdiler.

119. (Artık orada) Böyle büyük bir hadisenin meydana gelmesi üzerine Firavn ile bütün etrafında toplanmış olanlar bulundukları mecliste (mağlûp oldular) kendilerinin hak ve hakikattan mahrum kimseler oldukları anlaşıldı, (ve küçük düşerek yenilmiş olarak geriye dönüverdiler.) zelil bir duruma düştüler. Bu hadisenin iskenderiye’de vukû bulduğu rivâyet olunmuştur.

120. Ve sihirbazlar secde ettikleri halde yere kapanılmış oldular.

120. (Ve) Böyle bir mucizenin ortaya çıkması üzerine bütün (sihirbazlar) işin hakikatını düşünerek ilham almış oldukları imân nîmetinden dolayı şükretmek için (secde ettikleri halde yere kapanılmış oldular.) onlar zeki, İlim adamları oldukları için sihir ile mucizenin arasındaki farkı pek iyi anladılar, Hz. Musa’nın gösterdiği mûcizeden dolayı hakiki bir peygamber olduğuna kanaat getirdiler.

121-150 ARASI AYETLER

121. Ve dediler ki: Alemlerin Rabbine imân ettik.

121. (Ve) Sihirbazlar inançlarını değiştirerek Allah’ın birliğini tasdik ettiklerini göstermek için (Dediler ki: Alemlerin Rab’bine imân ettik.) biz bütün kâinatın sâhibi, efendisi, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın varlığına inandık.

122. Musa ile Harun’un Rabbine.

122. Firavn, kendisini bir tanrı gibi halka gösterdiği için sihirbazlar “Âlemlerin Rabbine” imân ettik demekle kendisine imân ettiklerini İtirâf ediyorlar gibi bir zan’na düşebilirdi. İşte böyle bir zan’nı gidermek için de sihirbazlar: (Musa ile Harun’un Rabbine) İmân ettik diye vicdanî kanaatlerini açıklamışlardır. Firavn kendisini Musa’nın da Rabbi gibi göstermek isterdi. Zira Hz. Musa vaktiyle onun sarayında yetişmişti. Böyle bir ihtimale mahal bırakılmaması için Harun Aleyhisselâm ayrıca zikredilmiştir. Artık sihirbazların Firavn’a değil, bütün kâinatın hakîkaten Rab’bi, Yaratıcısı, Hâkimi olan Allah Teâlâya imân eder oldukları pek açıkça anlaşılmıştır.

§ Bir kere şunu da düşünmelidir ki: Firavn hakikaten Tanrılık sıfatına sâhip olsaydı Hz. Musa’ya karşı âcizlik göstererek sihirbazların yardımlarına müracaat eder mi idi?. Sihirbazların hakîkaten hârikalar göstermeğe güçleri yetseydi Firavn’dan ücret, mükâfat beklemeye ne ihtiyaçları olabilirdi. Istekleri şeyleri altına, gümüşe çeviremezler miydiler?. Binaenaleyh onlarda âciz, başkalarının ihsânına muhtaç kimseler demekti. Artık akıllı, düşünen insanlar, o gibi âciz ve ellerindeki nîmetleri çabucak yok olan şahıslara güvenmezler onlara sığınmaya tenezzül etmezler, onların iddialarına bir kıymet vermezler.

123. Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden evvel ona imân etmişsiniz. Şüphe yok bu bir tuzaktır, siz bu tuzağı şehirde kurdunuz ki, halkını ondan çıkarıveresiniz. Artık yakında bileceksinizdir.

123. Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazlar! Firavn’ın suç ladığını ve tehdit ettiğini bildirmektedir. Sihirbazların da Firavn’a karşı din bağlılıklarını gösterip onu hesâba çekmelerini ve Cenâb-ı Hak’kasığınmalarını beyâ buyurmaktadır, Şöyle ki: (Firavn) Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazları azarlama! için (dedi ki: Ben size izin vermeden evvel) benim emir ve müsaadem ol maksızın siz (ona) Musa Aleyhisselâma (imân etmişsiniz.) öyle mi?. Bu ne çeşa ret!. (Şüphe yok bu) Yaptığınız şey (bir tuzaktır) Musa ile beraber yaptığının bir hiledir, (siz bu hîleyi şehirde) Mısır’da daha yarışma sahasına çıkmadan evve (yaptınız) aranızda kararlaştırdınız (ki) Mısır (halkı) Kıbtî tâifesini (ondan) Mısır’dan (çıkarıveresiniz.) Mısır toprakları yalnızca ey sihirbazlar size ve israr oğullarına ait olsun (Artık yakında bileceksinizdir.) ki, sizin hakkınızda neler yapacağım!.

§ Firavn ve kendisine tâbi olanlar. Hz. Musa’nın gösterdiği o kadar açık, parlak mûcizeyi takdir edemeyip onu da bir sihir sanarak o kadar ahmaklık gösterdiler.

124. Elbette sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim Sonra da sizi elbette hepinizi asacağım.

124. Firavn, o tehdidini şu şekilde izah ederek dedi ki: (Elbette sizin) Ey Musa’ya tâbi olanlar!, (ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim.) Yani, sizin sağ elleriniz ile sol ayaklarınızı evvelâ kesivereceğim (Sonra da sizi elbette toptan asacağım.) sizi teşhir etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için aşarak idam eyleyeceğim.

125. Dediler ki: Biz şüphe yok Rabbimize dönüvericileriz.

125. Firavn’un bu zalimce tehdidine karşı o muhterem mü’minler de (Dediler ki: Biz şüphe yok ki,) ne şekilde ölürsek ölelim âhirette (Rabbimize) onun rahmetine, lûtfuna (dönüvericileriz.) hakkımızda takdir edilen ne ise o ergeç meydana gelecek ve biz her halde ölüp âhirete gideceğizdir. Artık senin tehdidine biz ehemmiyet verir miyiz?.

126. Ve bizden intikam alman da başka değil, ancak biz Rabbimizin âyetleri geldiği zaman onlara imân ettiğimizden dolayı. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizleri Müslüman olarak öldür.

126. (Ve) Ey Firavn senin (bizden intikam alman) bizim işimizi beğenmeyip çirkinlikle nitelemen ve tehdit eylemen (de başka değil, ancak bize Rabbimizin âyetleri geldiği zaman) Allah’ın birliğini gösteren mucizeler tecelli eylediği vakit (onlara imân ettiğimizden dolayı) halbuki, böyle bir imân suçlama ve cezâlandırmayı değil, takdir etmeyi ve beğenmeyi gerektirir. Ey Firavn!. Sen ne-kadar zalimce hareket etmek istiyorsan da haberin yok!. Artık (ey Rabbimiz!.) olan ortak ve benzerden uzak mâbudumuz!. (Üzerimize sabır yağdır.) Firavn’ın şu tehdidine karşı bize büyük bir sabır ve sebat ihsan buyur, (ve bizleri müslümanlar olarak öldür.) Firavn’un tehdidi tesîriyle İslâmiyete aykırı bir eğilimde bulunmayalım, tam samimî bir müslüman olduğumuz halde canımızı al.

§ Tayyibi demiştir ki: Bu zatlar, günün başlangıcında sihirbaz iken günün sonunda müslüman şehitlerden olmuşlardır. İbni Abbas’tan da böyle nakledilmiştir. Firavn bunların birer ellerini ve ayaklarını keserek kendilerini asmıştır. Fakat diğer bir görüşe göre Firavn bu zatları, böyle öldürmeğe kâdir olmamıştır. Çünki:

Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. (Kasas, 28/35) âyeti kerimesi bunu göstermektedir.

127. Firavun’un kavminden ileri gelenler, dediler ki: Musa’yı ve kavmini bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar. Ve seni ve tanrılarını terkeylesinler. O da dedi ki: Elbetteonların oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını diri bırakacağız ve şüphe yok ki, biz onları ezecek üstünlükte kimseleriz.

127. Bu mübârek âyetler, Firavn’a tapan câhil kavminin Hz. Musa ile kavmi aleyhindeki dedikodularını bildiriyor. Firavn’un da onlara güvence vermek maksadıyle İsrail oğulları hakkında ne kadar zalimce harekette ve üstünlük iddiasında bulunarak yapacağı tehditleri nâtık bulunmaktadır. Hz. Musa’nın da kavmini teselli edip onlara ne gibi yüce bir tavsiyede bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa’nın gösterdiği mucize karşısında titremiş olan Firavn, o Yüce Peygamberi tutup hapsetmeğe cesâret edememişti. Bunu gören kötü kavmi, telâşa düştüler, (Firavn’un kavminden ileri gelenler) Firavn’a müracaat ederek (dediler ki:) Ey hükümdar!. (Musa’yı ve kavmini) İsrail oğullarını hapis etmeden ve öldürmeden öyle serbest (bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar.) Mısır’da yaşayarak halkının sana karşı İtaatlerini ortadan kaldırsınlar, ve sonuçta Mısır hakimiyetini ele geçirsinler. (Ve seni ve senin mâbutlarını terk eylesinler.) Size karşı ibâdette bulunmasınlar. Rivâyete göre Firavn, materyalist idi. Allah’ın varlığını inkâr ediyordu. Yıldızların yeryüzünde idareci olduklarına inanırdı. Yıldız şeklinde putlar yapmış, bunlara kendisi taptığı gibi kavminin de kendisine ve bu putlara tapmalarını emretmişti. Ve yeryüzünde kendisi itaat edilen bir hükümdar olduğu için kendisini yüce bir Rab olmak üzere kavmine tanıttırmıştı. İşte bu kavim, Firavn’a öyle müracaat etmişti. (O da) Firavn da kavmine güvence vermek için (dedi ki: Elbette onların) o İsrail kabîlesinin doğan (oğullarını öldüreceğiz) onu yaşatmayacağız, kuvvetlerinin artmasına meydan vermeyeceğiz, (ve kadınları diri bırakacağız.) Nitekim evvelce de öyle yapmıştık. (Ve şüphe yok ki, biz onları) hâlâ (ezecek üstünlükte kimseleriz.) onlar yine bizim idâremiz altında kahrolmuş kimselerdir.Bu son münazarada Musa’nın galip gelmesinin bizce bir tesiri yoktur.

128. Musa kavmine dedi ki: Allah Teâlâ’dan yardım isteyiniz ve sabır ediniz. Şüphe yok ki, Yer Allah Teâlâ’nındır. Ona kullarından dilediğini vâris kılar. Sonuç ise sakınanlar içindir.

128. İsrail oğulları Firavn’un bu kötü niyetini öğrenince Hz. Musa’ya müracaat ederek şikâyette bulundular. Hz. (Musa) da bu (kavmine dedi ki:) size yönelen belâlardan dolayı (Allah Teâlâ’dan yardım isteyiniz) ona sığınınız. O sizi kurtarmaya her şekilde kadirdir, (ve sabır ediniz.) Kendinize ve evlâdınıza yönelecek fenalıklara karşı sabırlı, bulununuz, sabrın sonu selâmettir. (Şüphe yok ki, yer) Mısır arazisi ve bütün yeryüzü (Allah Teâlâ’nındır) ona dilediğini vâris kılar. Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, dilerse ey İsrail oğulları!. Firavn’u helâk ederek onun topraklarını sizlere ihsan buyurur. (Sonuç ise sakınanlar içindir.) Allah’tan korkanlar, hükümlerine uyanlar dünyada fetih ve zafere ulaşırlar. Âhirette de yüksek derecelere kavuşmakla ebediyyen mutlu olurlar. Artık ey kavmim!. Siz de Allah’tan korkun, ondan yardım isteyin, sabırlı bulunun ki, öyle güzel bir sona kavuşasınız.

129. Dediler ki: Biz senin bize gelmenden evvel de ve bize geldiğinden sonra da bize işkence edildi. Umulur ki, dedi, Rab’bîniz düşmanlarınızı helâk eder de sizi yerde onların yerine hâkim kılar. Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.

129. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının zulme uğramalarına karşı Hz. Musa’nın onlara teselli verdiğini bildirmektedir. Ve Firavn’un kavminin senelerce kıtlık ve pahalılığa mâruz kalmalarının hikmetini beyan etmektedir. O nankör kavmin ise uyanmayıp kavuştukları nîmetlere kendilerinin hak kazanmış olduklarına ve uğradıkları musîbetlerinde Hz.Musa ile ona tâbi olanların yüzünden ortaya çıktığı düşüncesinde olduklarını dile getirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları, Firavn’un tehdidinden haberdar olunca Hz. Musa’ya müracaat ederek (Dediler ki: Biz senin bize) peygamberlikle (gelmenden evvel de ve bize) böyle bir vazîfe ile (geldikten sonra da) Firavn tarafından (bize işkence edildi.) nedir bizim bu çektiğimiz?. Çünki Mısır’da bulunan İsrail oğulları, Hz. Musa’nın peygamberliğinden evvel de Firavn tarafından birçok zulumlara uğramışlardı. Onların artıp Mısır’a hakimiyeti elde etmelerinden korkan Firavn onlardan cizye almakta idi, onları meşakkatli işlerde kullanıyordu, onların refah içinde yaşamalarına meydan vermiyordu. Bir müddet de onların erkek çocuklarını öldürmüştü. Hz. Musa’nın ortaya çıkmasında, sonra ise daha fazla zulma başlamak istemiş: İsrail kavminin erkek çocuklarını yine öldürmeğe devam etme kararlılığını göstermişti. İşte İsrail oğulları, bu korkunç durumlarından dolayı Hz. Musa’ya şikayette bulunmuşlardı. O muhterem Peygamber de onları teselli etmek için (Umulur ki, dedi, Rab’biniz düşmanlarınızı helâk eder de) yani: Firavn’u ve kavmini mahv ve perişan eyler de ey İsrail oğulları!, (sizi yerde onların yerine hâkim kılar.) Artık sabrediniz, ilâhî takdirin hakkınızdaki tecellisine râzı olunuz. O Kerem Sâhibi Yaratıcı; sizi o zâlim kavmin yerlerine hâkim ve sâhip kılar (Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.) size verdiği nîmetin, galibiyetin değerini bilip şükrünü yerine getirip getiremeyeceğiniz ortaya çıksın. Esasında Cenâb-ı Hak, onların ne yapacaklarını ezelî ilmiyle bilir, buna inandık, meak onların aleyhinde ilâhî delillerin tamam olması için, onların fiil ve hareketlerinin iilen meydana gelmesini irâde buyurmuştur.

§ Rivâyete göre İsrail oğulları, Davut Aleyhisselâm’ın zamanında Mısır’ı fethetmeyibaşarmışlardır.

130. Ve andolsun ki, Firavun’un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa ve mahsul noksanlığına uğrattık, düşünüp de ders almış olsunlar diye.

130. (Ve) Allah Teâlâ kullarını öğüt almaları ve teşekkür etmeleri için gâh sıkıntılara, sokar gâh rahata kavuşturur. İşte bu hakîkati açıklamak için buyuruyor ki, (andolsun ki. Firavn’un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa) uğrattık (ve) senelerce onları (mahsulatın noksanlığı ile cezâlandırdık) şehirlerde ağaçları meyve vermez oldu. Onların bütün bu musîbetlere uğratılmaları ise onlar (düşünüp ibret alsınlar diye) idi. Tâki, kendi isyanları yüzünden böyle musîbetlere uğradıklarını düşünerek tevbe ve istiğfar etmeleri için idi.

131. Fakat onlara güzellik gelince bu bizim hakkımızdır dediler. Onlara bir kötülük isâbet ederse Musa ve onunla berâber olanları uğursuz sayarlardı. Haberiniz olsun ki, onların uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır. Fakat onların pek çokları bilmezler.

131. (Fakat onlara) O Firavn kavmine (güzellik) bolluk, hayırlı bir durum (gelince) bunun Allah’ın bir lûtfu olduğunu düşünmediler (bu bizim hakkımızdır.) dediler. Kendilerini, ona lâyık gördüler. Onun ilâhî bir lûtuf olduğunu, bir şükür ve uyanmaya vesîle bulunduğunu takdir edemediler. Bilâkis (Onlara bir kötülük) bir kıtlık ve pahalılık (isâbet ederse) o zaman bu kendi kusurlarının bir cezâsı olduğunu idrâk edemeyip (Musa ile ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.) onların yüzünden bizim başımıza bu belâlar geldi derler, kendi kusurlarını hiç düşünmezlerdi. (Haberiniz olsun ki onların) O Firavn kavminin başlarına gelen felâketler (ancak Allah tarafındandır.) Cenâb-ı Hak’kın kaza ve takdirine dayanmaktadır, onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır. (Fakat onların birçoklan) Bu hakikatı (bilmezler.) kendi bâtıl kanaatlerinde devam ederler. Hâllerini düzeltmeye çalışarak bu gibi felâketlerden kurtulmak istemezler. Hâlbuki, güzelce düşünmek kabiliyetinde bulunan bir insan, bir nîmete kavuşursa onun ilâhî lûtuf olduğunu bilir, Cenâb-ı Hak’ka şükür eder, ona itaate devam eyler. Bir musîbet gelince de onun bir hikmete dayalı olduğuna inanır, hâlini düzeltmeye çalışır, Cenab’ı Hak’kın affına, korumasına sığınır. İşte kulluk vazîfesi bundan ibârettir.

132. Ve dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek için bize her ne mucize getirirsen getir, biz sana imân edecek değiliz.

132. Bu mübârek âyetler, Firavn ile kavminin mucizeleri birer sihir sanarak küfürlerinde israr etmiş olduklarını ve küfürlerinin, kibirlerinin cezâsı olmak üzere çeşitli felâketlere uğradıklarını beyan etmektedir, şöyle ki: Firavn ile kavmi, âsâ mucizesini ve senelerce yoksulluktan gördüler, yine imân etmediler (Ve) Hz. Musa’ya hitâben (dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek) bizi kendi inancımızdan ayırmak (için bize) kendi iddiana göre (her ne mucize getirirsen biz sana) senin peygamberliğine (imân edecek değiliz.) biz senin bir sihirbaz olduğuna inanıyoruz, seni tasdik etmeyiz.

133. Artık biz onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olmak üzere tufanı, çekirgeleri, böcekleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine böbürlendiler ve günahkâr bir kavim oldular.

133. O inatçı, câhil şahıslar, o kadar açık mucizeleri, hârikaları gördükleri halde yine uyanmamış, yine bâtıl inançlarında devam etmek istemişlerdi, tekrar felâketlere düşmeyi hak etmişlerdi. (Artık bîz) Onların bu inat ve isyanlarından dolayı (onların üzerine ayr” ayrı mucizeler) veya tereddüt edilemeyecek derecede açık birer cezâ alâmetleri (olmak üzere tûfanı) sonra (çekirgeleri) daha sonra(böcekleri) sonra da (kurbağaları) nihâyet (kanı gönderdik.) onları uyansınlar, imân etsinler diye bunlar ile birer müddet azâba uğrattık. Fakat bunlar bu kadar hârikaları gördükleri halde (Yine böbürlendiler) büyüklük taslayarak imân etmediler (ve günahkâr bir kavim oldular.) küfr üzere sebat ettiler.

§ Evet… Tefsirlerde ayrıntılı olarak beyan olunduğu üzere Firavn ile kavmine bir cezâ alâmeti, bir uyanma vesîlesi olmak üzere bir müddet yağmurlar yağmış, Mısır’ın her tarafını sular kaplamıştı. Firavn’un kavmine ait evler sular içinde kalmıştı. Hz. Musa’ya tâbi olanların evleri ise bu sel cereyanından korunmuştu. Firavn’un kavmi, Hz. Musa’ya müracaat etmişler, onun duasiyle bu çağlayan seller nihâyete ermişti. O inkarcılar yine tevbe ve istiğfar etmemişlerdi. Ikinci bir belâ olarak çekirgeler musallat oldu; bütün ekinlerini yiyip bitirdiler. Mısır’lıların yine ricası üzerine Hz. Musa dua etmiş, bu belâ da ortadan kalkmıştı. Fakat o kavim yine inkârlarında devam ettikleri için onlara üçüncü bir musîbet olmak üzere kene gibi böcekler musallat oldu, bunlar da bütün yeşil ağaç dallarını yiyip bitirdiler. Tekrar o kavmin istirhamı üzere Hz. Musa’nın duası ile bu belâ da bertaraf oldu. Ne yazık ki, o kavim yine inkârlarında devam ettiler, bu defa da dördüncü bir felâket olmak üzere onları kurbağalar sardı, denizden çıkan birçok kurbağalar, o inkârcı kavmin elbiselerine, yiyeceklerine sokulup durdular. O müşrik halk yine Hz. Musa’ya yalvardılar, bu belâdan da kurtuldukları takdirde Hz. Musa’yı tasdik edeceklerine dâir söz verdiler. Fakat o Yüce Peygamberin duası ile bu musibetten kurtuldukları halde yine sözlerinde durmadılar. Nihâyet beşinci bir felâket olmak üzere Allah Teâlâ onların ırmaklarını, çeşmelerini kana dönüştürdü. Bir yerde temiz tatı su bulamaz oldular. Hz. Musa’ya imân etmiş olanlar ise temiz, tatlı su bulabiliyorlardı. Firavn’un kavmi bunların suyunu alınca bu da ellerinde kankesiliyordu. Bu felâketler birer hafta devam etmiştir. Bu kavim, tekrar Hz. Musa’ya müracaat etmişler. (134) üncü âyeti kerime de bunu anlatmaktadır.

134. Ne zaman ki onların üzerlerine azap çöktü. Dediler ki: Ya Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana verdiği söz hürmetine eğer bizden azâbı kaldırırsa andolsun ki, sana elbette imân ederiz ve elbette seninle beraber İsrail oğullarını göndeririz.

134. Bu mübârek âyetler, Firavn ile kavminin uğradıkları çeşitli musibetlerden dolayı Hz. Musa’ya müracaat ederek bu musîbetlerin giderilmesi halinde kendisine imân edeceklerine söz verdiklerini bildirmektedir. Fakat o musibetlerin bertaraf edilmesi üzerine yine küfürlerinde devam edip sözlerinde durmadıklarını ve nihâyet o isyanları yüzünden denizde boğulup gittiklerini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki onların) Firavn ile kavminin (üzerlerine azap çöktü.) tufan vesâire gibi beş çeşit musîbet geldi veya altıncı bir müsibet olarak Taun hastalığına tutuldular, içlerinden birçokları oluverdi. Hz. Musa’ya tekrar müracaat ederek (Dediler ki: Ya Musa!. Bizim için) bu musibetlerden kurtulmamız için (Rab’bine dua et, sana verdıği söz) sana vermiş olduğu peygamberlik şerefi (hürmetine eğer bizden) başımıza gelen (azâbı kaldırır) bertaraf eder (se andolsun ki sana elbette imân ederiz) senin yüce bir Peygamber olduğunu tasdik eyleriz, (ve elbette seninle beraber) kavmin olan (İsrail oğullarını) diledikleri yere (göndeririz) sizin Mısır’dan çıkıp başka yerlere gitmenize mâni olmayız.

135. Ne zaman ki onların erişecekleri bir müddete kadar kendilerinden azâbı kaldırdık. Onlar derhal yeminlerini bozar oldular.

135. (Ne zaman ki) Hz. Musa’nın duası, üzerine (onların erişecekleri bir müddete kadar) Firavn ile kavminin Allah’ın katındatakdir edilen hayat sürelerinin sonuna, helâk olacakları zamana kadar (kendilerinden azâbı kaldırdık.) o kendilerine gelen musîbetler bertaraf edildi (Onlar) Firavn ile kavmi sözlerinde durmadılar (derhal yeminlerini bozar oldular.) yine eski küfr ve isyanlarda israr edip durdular.

136. Artık biz de olardan intikam aldık, onları derin denizde boğduk, onlar âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil bulundukları için.

136. (Artık biz de onlardan) O yeminlerini bozan, musibetlerden ders almayan Firavn ile kavminden (intikam aldık.) yani nîmetlerini azap ile ellerinden aldık. Onlara o kötü, kâfirce hareketlerinin karşılığı olan cezâyı verdik. Şöyle ki: (Onları derin denizde boğduk) Kızıldeniz denilen Süveyş denizinin derin suları içinde helâk ediverdik. (onlar) O boğulup belâlarına kavuşanlar (âyetlerimizi) Allah’ın birliğine ve Hz. Musa’nın peygamberliğine işâret ve şahadet edip duran mucizeleri, hârikaları düşünmekten kaçındıkları, onlara iltifat etmedikleri için öyle ilâhî intikama mâruz kaldılar, mahvolup gittiler, uhrevî azaplarına kavuştular. Sûre’i Yunus’taki (90) ıncı âyete de bakınız!. İşte yüce bir Peygamberi yalanlamanın ve açık ve kesin âyetleri, mucizeleri inkâr eylemenin cezâsı budur. Artık bundan herkes bir ibret dersi almalıdır.

137. Ve zayıf, hor görülen o kavmi kendisinde feyiz ve bereket meydana getirmiş olduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Ve Rabbin güzel kelimesi İsrail oğulları üzerine sabretmeleri sebebiyle tamam oldu. Ve Firavun ve kavminin yaptıkları şeyleri ve yükseltmekte oldukları binaları tamamen helâk ettik.

137. Bu mübârek âyet, Cenab’ı Hak’kın Musa Aleyhisselâm’a vâd buyurmuş olduğu ikihikmetli hadisenin yani: Firavn ile kavminin helâkiyle İsrail oğullarının birçok yerlere varis ve hâkim olacaklarının gerçekleşmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Köle yapılmak, erkek çocukları öldürülmek, kendileri meşakkatli işlerde kullanılmak gibi durumlarla (zayıf, hor görülen o kavmi) İsrail oğullarını (kendisinde feyiz ve bereket) ucuzluk, erzak bakımından bolluk (meydana getirmiş olduğumuz yerin) Şam diyarının veyahut mutlak anlamda yeryüzünün (doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık.) İsrail oğulları Firavn’un helâkinin ardından Şam taraflarına sahip ve hâkim oldular, daha sonra Davut ve Süleyman Aleyhisselâm zamanlarında da dünyanın doğu ve batısında birçok yerlere mirasçı ve sâhip oldular. (Ve Rab’bin güzel kelimesi) İsrail oğullarına yardım edeceğine, onların düşmanları olan Firavn ile kavmini helâk eyleyeceğine dâir olan ilâhî vadi (İsrail oğulları üzerine) Firavn’un ezâlarına (sabretmeleri) Allah’ın yardımının ortaya çıkmasını beklemeleri (sebebiyle tamam oldu.) düşmanları suların içinde boğulup gittiler. (Firavn’un ve kavminin yapmakta oldukları şeyleri) Mısır’da meydana getirmiş oldukları köşkleri, yapıları (yükseltmekte oldukları binaları) Haman’ın yapmış olduğu muhteşem saray gibi müesseseleri veya yetiştirmiş oldukları bahçeleri, bostanları (tamamen helâk ettik.) bunların hepsini ortadan kaldırdık ve yok eyledik. O inkârcı, müşrik kavmi lâyık oldukları cezalara kavuşturduk. Kısacası: Sabrın, ve Yüce Peygamber’e uymanın mükâfatı ile bir kurûn, bir insana tapmanın cezâsı bu şekilde tecelli etmiş; bütün insanlık için tarihte bir ibret nümunesi vücude gelmiştir.

138. Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan bir kavme uğradılar. Dediler ki: Ya Musa! Bize de put yap, nasıl ki, onların putlarıvardır. Dedi ki: Muhakkak siz câhillik eden bir kavimsiniz.

138. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının Mısır’dan çıkıp selâmet sahiline kavuştuklarını ve onların putperest bir kavme bakarak kendileri için de put edinilmesini Hz. Musa’dan istemiş olduklarını bildirmektedir. Hz. Musa’nın da onları irşat ederek Cenâb-ı Hak’tan başkasına ibâdet edilemeyeceğini ve onların haklarındaki ilâhî lûtfu hatırlatarak kendilerinin uyanmaya dâvet edilmelerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavn’u ve onun kavmini helâk ettik (Ve İsrail oğullarını) da (denizden geçirdik) selâmete erdirdik. Rivâyete göre bu denizden geçme hadisesi AŞURE gününe tesâdüf etmişti. Bu kurtuluştan dolayı Cenâb-ı Hak’ka şükür için o gün oruç tutmuşlardı. Hattâ Nuh Aleyhisselâm da bu AŞURE günü tufandan kurtularak oruç tutmuştu. Binaenaleyh Muharrem’in onu’na tesadüf eden AŞURE gününde oruç tutmak güzel bir ibâdettir. İsrail oğulları denizden kurtulup giderlerken (Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan) putperest (bir kavme uğradılar.) bu kavim, Lehm kabîlesinden veya Kenanilerden imiş. Bunların putları rivâyete göre sığır heykellerinden ibaretmiş. İsrail oğulları bunları görünce (Dediler ki: Ya Musa!. Bize de put yap) sen de böyle bir heykel meydana getir de biz de ona ibâdet edelim (nasıl ki: Onların putları vardır.) ona ibâdet edip duruyorlar, biz de senin yapacağın puta ibâdet edelim. Bunlar, putlara ibâdetle Cenâb-ı Hak’ka ibâdet edilmiş olacağı cehâletinde bulundular. Hz. Musa bunların bu sözlerinden dolayı hayrete düşerek (Dedi ki: Muhakkak siz câhillik eden bir kavimsiniz.) bu kadar mucizeleri görmüş, putperest bir kavmin feci bir âkibete uğradığını müşâhede eylemiş olduğunuz halde nasıl olur da siz putperest olmak istersiniz, sizin bu arzunuz ne kadarbüyük bir cehâlettir. Ben sizce tapacak şeyler vücude getirmeğe hiç kâdir, selâhiyetli olabilir miyim?. Bunu hiç düşünmez misiniz?. Bu temennide bulunanlar onların çoğunluğudur. Yoksa aralarında seçkin bir gurup var idi ki, onlar Hz. Musa’nın yakınlarından oldukları için böyle bir temennide asla bulunmamışlardır. Ancak çoğunluk için genel hüküm söz konusu olduğundan bu temenni kavmin tamamına nisbet edilmiştir.

139. Şüphe yok ki, bunların içinde bulundukları şey helâke uğramıştır. Ve amel ettikleri şey de bâtıldır.

139. Hz. Musa, sözlerini tekit etmek ve kuvvetlendirmek için şöyle buyurdu: (Şüphe yok ki, bunların) Şu heykellere tapan insanların (içinde bulunduktan şey) bâtıl din (helâke uğramıştır.) mağlûbiyete, mahvolmaya mahkumdur. (Ve amel ettikleri şeyde bâtıldır.) Tamamen yok olup bitmiştir, onunla Allah Teâlâ’ya yaklaşılamaz. O sırf küfürden başka birşey değildir. Ibâdet ancak Allah Teâlaya yapılır. Onun ibâdet hususunda da asla ortağı yoktur. Artık siz heykele nasıl tapınmak istiyorsunuz?

140. Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ’dan başka bir ilâh mı taleb ederim? Halbuki o sizi âlemlere üstün kıldı.

140. Musa Aleyhisselâm, kavmini daha fazla ikaz etmek ve şükür vazîfelerini yerine getirmeye dâvet için (Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ’dan başka bir mabut mu taleb ederim?.) bu hiç câiz mi?. Hiç Allah Teâlâ’dan başka ibâdete lâyık birşey bulunabilir mi?. (Halbuki o) Kerem Sâhibi Mâbud (sizi) zamanınızdaki (âlemlerin) cemiyetlerin (üzerine üstün kıldı.) başkalarına vermediği nîmetleri size verdi, sizi hakikî bir dine kavuşturdu, düşmanlarınızı büsbütün kahr etti ve ibret olacak bir cezâya uğrattı. Artık öyle yüce bir mâbudî kim temsil edebilir ki, o sizin için bir mabut oluversin?. Hiç o ezelî Yaratıcının mahlûku olan şeyler,ibâdet ve itaatta onun ortak ve benzeri, temsilcisi olabilir mi?. Bu kadar şeyi hiç düşünmez misiniz?.

141. Ve hatırlayınız ki Sizi Firavun’un elinden kurtarmıştık. Size azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı. Oğullarını katlediyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan var idi.

141. (Ve) Cenâb-ı Hak, Musa Aleyhisselâm’ın tenbihlerini, ihtarlarını kuvvetlendirmek için buyuruyor ki; (hatırlayınız) ey İsrail oğulları (ki sizi Firavn’ıı elinden kurtarmıştık.) onu helâk ederek sizi selâmete erdirmiştik. Siz Mısın iken ne halde idiniz?. Bir kere o korkunç esâret durumunuzu düşününüz?. (Şimdi azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı.) Sizi en müşkil hizmetlerle yükümlü 1 tuyorlardı. (Oğullarınızı öldürüyorlardı) neslinizi kesmek istiyorlardı. (kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı.) Onları da evlâtlarından mahrumiyet sûretiyle perişan, ümitsiz ve kedere uğramış bir halde yaşatıyorlardı. (Ve bunda Firavn’un zulmünden sizin kurtulmanızda veya onun tarafından kötü muameleler uğratılmış olmanızda (sizin için Rab’biniz tarafından büyük bir imtihan) bir nîmet veya bir sıkıntı (var idi.) bunları hatırlamanız, bunlardan bir ibret dersi alıp yalnız Cenâb-ı Hak’ka karşı kullukta bulunmanız, yalnız o kerem sâhibi mâbud şükrünüzü sunup durmanız icab etmez mi?. Artık neden öyle cahilce bir temennid bulunuyorsunuz?.

142. Ve Musa ile otuz geceye sözleştik ve onu bir on ile tamamladık, artık Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk gece oldu. Ve Musa kardeşi Harun’a dedi ki: Sen kavmimin içinde benim yerime geç ve onları düzeltmeye çalış ve bozguncuların yoluna tâbi olma.

142. Bu âyeti celile Firavn’un helâk olmasının ardından Hz. Musa’nın kendi ye rine kardeşi Hanın Aleyhisselâm’ı kavmi başında bırakıpalmış olduğu ilâhî bir emîrde dolayı kırk gün ibâdet ve itaatle meşgul bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey İsra oğulları!. Sizi düşmanınız olan bir kavimden kurtardık (Ve Musa ile otuz gecey sözleştik) yani otuz gün oruç tutması için kendisine emir verdik, o da bu en? şükrederek aldı ve kabul etti. (ve onu) O otuz geceyi, o geceden başlayan otu günü (bir on ile) bir on gün ilâvesiyle (tamamladık) kırk güne çıkardık (artı’ Rab’binin) öyle ibâdet için (tâyin ettiği vakti tam kırk gece) ye ulaşmı (oldu.) bu ilâhî emre riâyet edildi. (Ve Musa) almış olduğu emirden dolayı Cenâb Hak’ka dua ve yakarış için Tur dağına gideceği zaman (kardeşi Harun’a dedi ki: ey Peygamber olarak seçilen kardeşim!. Ben Tura gidiyorum (Sen kavmimi) içinde benim yerime geç) onları gözet, neleri yaptıklarına, neleri terkettiklerin dikkat eyle (ve) onların içlerinden ıslaha muhtaç olanları (ıslaha çalış) sen onlarıı işlerini düzeltici ol (ve bozguncuların yoluna tâbi olma.) bozgunculuğu kalkışacak olanlara uyma, onların bu hususa ait davetlerine icâbet etme.

§ Rivâyete göre Hz. Musa, Firavn’un helâkinden sonra İsrail oğullarına Allah ta raf indan bir kitap getirip tebliğ edeceğini vâd etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak’kır emriyle Zilkade ayında tam otuz gün oruç tuttu, ibâdet ve itaatle meşgul oldu. Orucur tesiriyle ağzının kokusu değişti, bunu gidermek için misvâk kullandı. Melekler kendi sine dediler ki: Biz senden misk kokusu kokluyorduk, sen o kukuyu misvâk ile bozu verdin. Cenâb-ı Hak da Musa Aleyhisselâma Zilhicce ayında on gün daha oruç tut masını emretti. Bu suretle tam kırk gün oruca ve ibâdetlere tahsis edilmiş oldu. Ve bı on gün içinde veya bunun ardından Tevrat’ı şerif indi. Musa Aleyhisselâm Cenâb-Hak ile konuşma şerefine nâil oldu.

§ Mikat, herhangi bir amelin yapılması için takdir ve tahsis edilen vakit demektir.

143. Ne zaman ki, Musa bizim tayin ettiğimiz vakte geldi ve Rabbi onunla konuştu, dedi ki: Ey Rabbim! Bana varlığını göster sana bakayım. Cenab’ı Hak da buyurdu ki: Sen beni katiyyen göremezsin. Fakat dağa bir bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin. Hemen Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Musa da baygın bir halde düşüp kaldı. Vaktaki, ayıldı, dedi ki: Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim ve ben imân edenlerin ilkiyim.

143. Bu âyeti celile, Hz. Musa’nın Cenab’ı Hak ile konuşma şerefine kavuştuğunu ve Allah’ı görmenin büyüklük ve heybetini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) konuşma şerefine nâil olmak için (bizim tayin ettiğimiz vakte geldi) oruç için ve diğer ibâdet ve itaat için belirlenmiş vakit sona erdi (ve Rabbi onunla konuştu) Hz. Musa, Cenab’ı Hak’kın kelâmını onun ilahlık şanına mahsus bir şekilde işitmek şerefine kavuştu. Bir rivâyete göre Hz. Musa’nın yanında bulunan yetmiş kadar ashabı da ilâhî kelâmı işitmek şerefine nâil olmuşlardı. Böyle büyük bir lütfa ulaşan Hz. Musa bundan cür’et alarak (dedi ki: Ey Rabbim!. Bana varlığını göster) ilâhî varlığını görmeğe beni kudretli kıl veya bana tecelli buyur da (sana bakayım) seni görmek saadetine ereyim. Cenâb-ı Hak, onun bu duasına cevaben (buyurdu ki:) ya Musa!. (Sen beni katiyyen göremezsin.) Sen bu görme gücüne sâhip değilsin, buna güç yetiremezsin. (Fakat dağa bir bak) O kadar kuvvetli ve sağlam bir yapıya sâhip olduğu halde (eğer yerinde durabilirse) Allah’ın tecellisine güç yetirebilirse (sen de beni görebilirsin.) Yoksa göremezsin. Bu dağdan maksat, Tur dağı veya Zübeyr dağı veyahut Ürdün dağıdır. (Hemen Rab’bi dağa tecelli edince) Dağa karşı Allah’ın yüceliği görününce; ilâhî nurdan bir parıltı isâbet edince (onu parça parça etti.) o dağı yerlere serdi, toz ve toprak haline getirdi. Ve bir kavle göre de onu küçük dağlara ayırdı.(Musa da) Bu gördüğü müthiş hâdiseden dolayı (baygın bu” halde düşüp kaldı.) âdeta ölmüş gibi bir vaziyet aldı. (Vaktaki) Hz. Musa’nın aklı ve anlayışı tekrar kendisine geldi, bu baygınlıktan (ayıldı) kalktı, gördüğü muazzam bankaya hürmet için (dedi ki:) Ey Allah’ım! Ben (Seni) bütün noksanlardan (tenzih ederim) ve bu görme isteğine cür’etimden dolayı (sana tövbe ettim) vazgeçtim ve pişman oldum. Senin emir ve müsaaden olmaksızın senden böyle birşey işlememeğe karar verdim. (ve ben imân edenlerin ilkiyim.) Yani bu zamanda senin azamet ve yüceliğini bilip tasdik edenlerin ilk ferdi bulunmaktayım. Veyahut yeryüzünde seni görmenin kimseye nasip olmayacağına ilk imân eden bir fert bulunuyorum.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Musa Aleyhisselâm Cenab’ı Hak ile konuşmuştur. Allah’ın kelâmı ise şüphe yok ki, insanların kelâmı gibi değildir, öyle harflerden oluşmuş, sesle irtibatlı değildir. Ehli sünnetin çoğunluğuna göre Allah’ın kelâmı, ezelî ve kadîm bir ilâhî sıfattır. O halde Hz. Musa’nın işitmiş olduğu ilâhî kelâmdan maksat, Eşariyyeye göre işte bu hakikî: Ezelî sıfatı işitmiş olmaktan ibârettir. Bu zatlar diyorlar ki: Cenab’ı Hak’kın zâtı, cism olmayıp başka bir cevherle meydana gelmediği halde nasıl ki görmek imkânsız değildir. Onun kelâmını da harf ve ses olmadığı halde işitmek imkânsız değildir. Matüridiye âlimlerine göre ise Hz. Musa, bir mucize olarak Tur’daki bir ağacın varlığında toplayan harfleri, kesik sesleri işitmiştir. Harf ve ses ile olmayan ezelî kelâm sıfatını ise Musa Aleyhisselâm elbette işitmiş değildir. Sonra bu âyeti celile, Cenab’ı Hak’ki görmenin câiz olduğunu da göstermektedir. Çünkü Hz. Musa yüce bir Peygamberdir. Eğer bu görme esâsen imkânsız olsa idi elbette bunu bilir, böyle bir istirhamda bulunmazdı. Bununlaberaber eğer Allah’ı görmek imkânsız olsa idi, Cenâb-ı Hak, “Ben görülemem” diye buyururdu. “Sen beni göremezsin” diye buyurmazdı. Bir de Allah’ı görmek , câiz olan bir emrin meydana gelmesine yani: Dağın yerinde kalmasına bağlanmıştır. Dağın yerinde kalması ise aslında câizdir, mümkündür, böyle câiz olan bir şeye bağlanmış olan bir şeyin de haddızatında câiz olması lâzım gelir. Ve bu âyeti kerime de beyan buyrulan tecelliden maksat, bir nevi görmektir. Demek ki: Dağ, bir nevi hayata ve görme kabiliyetine ulaşmış Allah’ı görme şerefine kavuşmuş, fakat bunun büyüklük ve heybetinin tesiriyle parçalanmıştır. Binaenaleyh insan için de Allah’ı görmek mümkündür. Fakat insanlar bu görmeye bu dünyada tahammül edecek bir kabiliyete sâhip değildirler. Mü’minler, âhiret hayatında bu büyük nîmete de kavuşacaklardır. Nitekim Rasûlü Ekrem Efendimiz de bir nevi uhrevî bir hayat olan mi’rac gecesi yüce bir âlemde bu Allah’ı görme şerefine kavuşmuştur.

144. Buyurdu ki: Ya Musa! Muhakkak ben seni risâletlerimle ve sözlerimle insanların başına seçtim. İmdi sana verdiğimi al ve şükr edicilerden ol.

144. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın Musa Aleyhisselâm’a olan ilâhî lütfunu göstermektedir. O Yüce Peygamberin Allah tarafından ne gibi vazîfeler ile görevlendirilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm’a, Allah’ı görme şerefine ulaşamadığından dolayı üzülmemesi için diğer ulaştığı nîmetleri zikrederek (Buyurdu ki: Ey Musa!. Muhakkak ben) Kerem Sâhibi Yaratıcı (seni risâletlerimle) risâlet ve peygamberlik şerefine sâhip kılmakla, sana Tevrat’ın bölümlerini inzâl etmemle, (ve kelâmım ile) seni vâsıtasız olarak kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşturmuş olmamla zamanındaki mevcut (insanlar üzerine seçtim.)seçkin bir durumda, yüce bir derecede bulundurdum. (İmdi sana verdiğim! al) Sana ihsan ettiğim peygamberliği, kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşmayı ve diğer kavuştuğun nîmetleri düşün, nazarı dikkate al, bazı arzuların gerçekleşmemesinden dolayı üzülme. Kavuştuğun birçok nîmetlerden dolayı (şükr edicilerden ol.) bu nîmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka şükretmek bir kulluk vazifesidir. Bunun da ayrıca mükâfatı vardır.

145. Ve onun için levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık. Artık onun kuvvetle tut ve kavmine emret, onu en güzeliyle tutsunlar. Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.

145. (Ve onun için) Musa Aleyhisselâm, için (levhalarda) Tevrat’ın şerefli levhalarında Hz. Musa’nın ve kavminin muhtaç oldukları dinî işlere dâir (herşeyden bir) tesirli (öğüt yazdık) pek fâideli, uyanma ve doğru yolu bulmaya vesîle olacak bir âyet inzâl etmiş, olduk (ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık.) lâzım olan dinî hükümleri ayrıntılı olarak beyan ettik ve Hz. Musa’ya hitâben dedik ki: (Artık onu) O Tevrat levhalarını veya yükümlü olduğunuz herhangi bir ilâhî hükmü (kuvvet ile tut) bir ciddiyyet ile, bir kararlılık ile al, gerekleriyle amelde bulun (ve kavmine emret onu) o ilâhî kitabı (en güzeliyle) ondaki en güzel, sevâbı en fazla olan hükümlere riâyetle (tutsunlar.) onun öyle güzel olan, en fâideli bulunan hükümlerini, tavsiyelerini uygulasınlar. Şöyle ki: Bir mesele hakkında iki, hüküm olabilir, ikisi de meşrû olduğu halde bunlardan birini seçmek daha fâideli, daha çok sevaba vesîle bulunabilir. Meselâ: Bir muamelenin yapılması câiz olduğu halde terkedilmesi daha iyi olabilir. Nitekim bir fenâlığa karşı misliyle karşılıkta bulunmak bazen câiz olabilirse de onun hakkında af ile muamelede bulunmak daha insanî ve yüce bir hareket olur. Hatayoluyla işlenen bir cinayetten dolayı icap eden diyeti, tazmînatı suçluya bağışlamak gibi. Kezâlik bir musibetten dolayı ah edip inlemek câiz olsa da sabır etmek daha güzeldir. Kezalik bir fakire az bir yardım güzel ise de fazlaca yardım daha güzeldir. Kezalik: Birşeyin yapılması dinî bakımdan mübah ise de terki mendup olabilir, İşte mendup olan, mübaha nazaran daha güzeldir, işte Hz. Musa’da kavmine böyle daha güzel olan şeyleri tavsiye etmekle yükümlü tutulmuştur. Artık böyle ilâhî tavsiyelere riâyet etmeli, Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ve itaatten kaçınarak isyankâr bir halde yaşamamalıdır. -Böyle bir hareketin akibeti pek korkunçtur. (Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim) Yüce Mâbuduna karşı isyan etmiş, hayatlarını isyan ve günah ile geçirmiş olan birçok kavimlerin nasıl helâk olup kendilerinin ve yurtlarının ne hâle geldiğini sizin nazarı dikkatinize sunacağım. Tâki sizler de onlar gibi kötü hareketlerde bulunmayasınız. Nitekim İsrail oğulları, birçok yerlere seyahatler yapmış, isyan ve küfürleri yüzünden helâk olup gitmiş bulunan Âd ve Semud kavimlerinin ve diğer zorbaların ve Amalikanın vatanları gibi yıkılıp yok harap olmuş ülkeleri görmekte bulunmuşlardır. Bu ilâhî beyan hem İsrail oğulları için birçok milletlerin yurtlarına hâkim olacaklarına işâret taşımasından dolayı bir müjde makâmındadır. Nitekim Hz. Davûd ve Süleyman zamanında bu nîmete nâil olmuşlardır. Ve hem de onları öyle isyancı kavimlerin izinde gitmekten yasaklamış olduğu için bir tehdit ve bir ibret dersi makâmındadır. Gerçekten onlar da bilahara öyle isyancı hareketlerde bulunukları için milletler arasında zelil bir şekilde yaşamaya mahkûm olmuşlardır.

§ Hz. Musa’ya verilen Tevrat levhaları hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bunların on veya yedi levhadan ibâret olduğu, bu levhaların tahtadan veya yeşil zebercettenveya yeşil zümrütten teşekkül ettiği, bunlardaki yazıların Cibrili Emin vâsıtasıyle yazılmış olduğu rivâyet edilmektedir. Fakat böyle bir izah, Kur’an’ı Kerim’de mevcut olmadığından biz bu husus Allah’ın ilmine havâle ederiz.

146. Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri elbette âyetlerimden çevireceğim. Ve her bir âyeti görecek olsalar ona imân etmezler. Ve eğer hidâyet yolunu görseler onu bir yol edinmezler ve eğer dalâlet yolunu görecek olsalar onu yol tutuverirler. Bu da onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gâfil bulunduklarından dolayıdır.

146. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın birliğini, azamet ve kudretini, hükümlerinin sırf menfaat ve hikmet olduğunu inkâr eden isyankârların ne gibi sapıklıklara, felâketlere uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yeryüzünde haksız yere) Bir delile, bir hakikate dayanmaksızın (böbürlenenleri) kendi boş inançlarına aldanarak ilâhî hükümlere karşı muhalif cephe alanları (elbette âyetlerimden çevireceğim.) artık onlar dış ve iç âlemlerdeki eşsiz kudret izlerini göremez olurlar. Semâlan, yerleri, kendi varlıklarını gözönüne alıp düşünemezler, bunları tefekkürden mahrum kalırlar. (Ve) Artık o inkârcı şahıslar (her bir âyeti görecek olsalar) gözlerinin önünde hangi bir âyet, hangi bir mucize tecelli edip dursa da onlar (ona imân etmezler.) kendi inatlan, kendi böbürlenmeleri onları tasdik etmelerine mâni olur. (Ve eğer) Onlar (hidâyet yolunu görseler) Allah Teâlâ tarafından gösterilen selâmet ve saadet yolu onların gözleri önünde parlayıp dursa onlar yine (onu bir yol edinmezler) onlar yine öyle ilâhî bir yola girmezler, onun nasıl bir kurtuluş yolu olduğunu takdir edemezler (ve eğer sapıklık yolunu görecek olsalar onu) bir arzu ve istekle kendilerine (yol tutuverirler.) o yolu tam bir istekle takib ederler. (Bu da) Böylehidâyet yolundan alıkonulup da sapıklık yoluna sevk edilmeleri (onların âyetlerimizi) Allah’ın birliğine dini hükümlerin gerçekliğine şahadet ve işâret edip duran mucizeleri, hârikaları, Peygamberlerin açıklamalarını (yalanlamalarından) onları yalanlamaya cür’et etmelerinden (ve onlardan) o âyetlerden, alâmetlerden, şahâdetlerden (gâfil bulunduklarından dolayıdır.) öyle bir sapıklığa düşmeleri kendi kötü hareketlerinin bir neticesidir, bir cezasıdır, İşte Yüce Peygamberlerin ve onların bildirmiş oldukları hükümleri insanlara tebliğ ile emrolunmuş olan zatların sözlerine, tavsiyelerine kıymet vermeyip de bir takım dinsizlerin şehvet dolu bir hayâtın esiri olan ahlâksız kimselerin izlerini takib edenlerin âkibetleri böyle bir felâkettir. Bu ilâhî açıklamalar, vaktiyle birçok felâketlerden kurtulup nîmetlere kavuşmuş bulunan İsrail oğullarına pek güzel bir uyarı olduğu gibi diğer kavimlere de pek büyük bir ikaz ve uyanma vesîlesidir.

147. Ve o kimseler ki, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlamışlardır. Onların amelleri boşa çıkmıştır. Başkasıyla değil, ancak kendi yaptıkları amelleriyle cezalandırılacaklardır.

147. (Ve o kimseler ki,) İmândan mahrum kalıp bizim (âyetlerimizi) inkâr etmişlerdir. Allah’ın varlığına ait, Cenâb-ı Hak’kın kudret ve yüceliğinin ortaya çıkmasına yol açan eserleri, eşsiz varlıkları nazarı İtibara almayarak onlara inanmışlardır, (ve âhirete kavuşmayı) Asıl sevap ve azabın mahalli olan âhiret gününün varlığını (yalanlamışlardır.) onun meydana geleceğine inanmamışlardır. Artık (Onların) öyle inkârcı kimselerin dünyada iken yapmış oldukları hayırlar, anababa ve akraba ziyâreti gibi (amelleri bâtıl olmuştur.) onların o küfürleri, inkârları yüzünden bu gibi amelleri de düşüp kıymetlerini kaybetmiştir. Bunlardan dolayı âhirette bir sevâba kavuşamayacaklardır. Çünki sevâbakavuşmanın şartı imandır. Onlar (Başkasıyle değil, ancak) dünyada iken (kendi yaptıkları) yalanlama isyan ve günah gibi (amelleriyle cezâlandırılacaktır.) öyle kötü, kulluğa aykırı, kâfirce hareketlerinin cezâsına kavuşacaklardır. Binaenaleyh bütün insanlık, bu elem verici akibeti düşünüp titremelidir, dinine, kulluk vazîfesine aykırı hareketlerden kaçınmalıdır ki, böyle korkunç bir felâkete uğramasınlar.

148. Ve Musa’nın kavmi ondan sonra ziynet takımlarından bir buzağı, böğürmesi olan bir heykel edindiler. Onlar görmediler mi ki, o kendileriyle konuşamaz ve onlara bir yol gösteremezdi. Onu ilâh edindiler ve zâlimler oluverdiler.

148. Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın geçici olarak ayrılmasının ardından İsrail oğullarının bir buzağı heykeline tapınmak cehâletini gösterdiklerini ve bilahara pişmanlık gösterip tevbe ettiklerini ve af dilediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Musa’nın kavmi ondan) Hz. Musa’nın Tür’a gittiğinden (sonra) vaktiyle kıptilerden emânet alıp onların helâkı üzerine kendilerinde kalmış olan (ziynet takımlarından) Samiri namındaki bir münafıkın yapmasıyle (bir buzağı) buzağı gibi sesi (böğürmesi olan bir heykel edindiler.) bu iri heykel, bir rivâyete göre öyle bir hünerle yapılmış ki, içerisine hava girince inek yavrusu gibi ses çıkarmaya başlamış. Diğer bir rivâyete göre de bu heykelin aşağısında bir buzağı bulundurulmuş o buzağının sesi bu heykelin içinden dışarıya akseder olduğu için bu heykelin böğürmekte olduğu sanılmıştır. Diğer bir rivâyete göre de Firavn’un denizde boğulacağı zaman Cibrili Emin bir at üzerinde cisimlenerek görülmüş, Samiri bunun farkında olup Hz. Cibril’in atının ayağının bastığı topraktan bir avuç almış, bunu yaptığı heykelin içine bırakmış, bunun tesiriyle bir harika olarak o heykel canlanmış, et kansâhibi olmuş, buzağılar gibi ses vermiştir. Bu rivâyetlerden hangisinin doğru olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz. Bu heykeli yapan Samiri adında bir şahıs ise de Hz. Harun’dan veya seçkin birkaç zatın dışındakilerde bu buzağıya taptıkları için bunun böyle meydana getirilmesi hepsine isnat edilmiştir. Cenâb-ı Hak, o kavmi kınamak ve onların öyle beyinsizce hallerini teşhir etmek için buyuruyor ki: (Onlar) O heykele tapanlar, (görmediler mi ki) anlamadılar mı ki (o kendileriyle konuşamaz) kendilerine birşey söyleyip anlatamaz (ve onlara bir yol gösteremez.) onları bir doğru yola sevkedecek emir ve yasakla bulunamaz. Artık ne gariptir ki, (Onu) öyle bir hayvan heykelini kendilerine (ilâh) mabut kabul (edindiler ve) o hareketleriyle (zâlimler oluverdiler.) ibâdete lâyık olmayan birşeye mâbutluk isnad ederek ibâdeti gerçek yerinin dışına yönelttiler, onlar evvelce de böyle cahilce hareketleriyle zalimlerden olmuşlardı.

149. Ne zaman ki pişmanlığa düştüler ve kendilerinin hakikaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler, dediler ki: Eğer bize Rabbimiz merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa elbette büyük bir ziyâna uğramışlardan olacağız.

149. (Ne zaman ki) Hz. Musa Tur’dan dönüp kavminin o cahilce hâllerini çirkin gördü, onlar o sapıklıklarını anlayarak (pişmanlığa düştüler) tam bir hüzün ile ellerini ısıracak bir hâle geldiler (ve kendilerinin hakîkaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler) Allah’ın birliği inancını bırakmış, bir buzağı heykelini mabut edinmekle ne kadar şaşkınlık göstermiş olduklarını gözleriyle görüp anlamış oldular (ve) tövbe ve Cenab’ı Hak’ka yönelerek (dediler ki: Eğer bize Rabbimiz merhamet etmezse) dâima lûtuf ve ihsânına mazhar olduğumuz kerem sâhibi mâbudumuz bizi afbuyurmazsa (ve bizi bağışlamazsa) günahlarımızı tamamen ortadan kaldırmazsa (elbette büyük bir ziyâna uğramışlardan olacağız.) işte onlar, böyle yaptıklarına bilahara pişman oldular, günahlarını İtirâf ederek Allah’ın korumasına yöneldiler.

150. Ne zaman ki, Musa kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü, dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini acele mi ediverdiniz? Ve levhaları bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi. kardeşi de dedi ki: Anam oğlu! Bu kavim muhakkak ki beni zayıf saydılar ve az kaldı beni öldürüyorlardı. Artık benimle düşmanları sevindirme ve beni zâlimler olan kavim ile beraber kılma.

150. Bu âyeti kerime, Tur’dan dönen Hz. Musa’nın buzağıya tapmış olan kavmini ne şekilde hesâba çektiğini ve kardeşi Hz. Harun ile aralarındak geçen konuşmayı şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) Aleyhisselâm, Tura gitmiş iken kavminin buzağıya taptıklarından haberdar oldu, bundan dolayı (kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü) kavminin hepsine veya kardeşi Harun ile imanlarını muhafaza etmiş olanlara hitâben (dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız!.) yani: Ey kavmim!. Benim sizden ayrıldıktan sonra ne kadar fena harekette bulunmuş, Allah Teâlâ’ya ibâdeti bırakıp buzağıya tapmışsınız! Veya Ey mü’minler!. Bana ne kötü bir hilâfetle hâlife oldunuz!. Çünki onları öyle buzağıya tapmaktan men etmediniz. Siz (Rab’binizin emrini acele mî ediverdiniz?.) Tur’da kalmak için kırk gün va’dedilmişti. Rab’binizin belirttiği bu süreyi acele mi ettiniz de daha tamamını beklemeden böyle bir harekete cür’et etmiş oldunuz. Çünkü o kavim, Hz. Musa’nın otuz gecenin sonunda geri dönmediğini görünce vefat ettiğini sanmışlar, böyle buzağıya tapmışlardı. (Ve) Musa aleyhisselâm, geridönünce fazla kızgınlığından, kederinden dolayı ve bir dinî onurun tesîriyle (levhaları) Tevrat’ın nüshalarını yere (bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi) onun bu muamelesine karşı (-kardeşi Hz. Harun da- dedi ki: Anam oğlu!. Bu kavim muhakkak ki, beni zayıf saydılar) onları buzağıya tapmaktan men’etmeme aldırmadılar (ve az kaldı, beni öldürüyorlardı.) daha fazla men’etmeye çalışsaydım bu cinayeti de işleyeceklerdi. (Artık benimle düşmanları sevindirme) benim hakkımda düşmanlarımızın ferahlanmalarına sevinmelerine sebep olacak birşey yapma, (ve beni zâlimler olan kavim ile berâber kılma.) Hesâba çekme veya kusur bulma hususunda beni o buzağıya tapanlar sırasında sayma. Ben onlardan uzak bulunmaktayım.

§ Şemate: Düşmanlık edilen şahsa ait olan bir belâdan dolayı bir ferah, bir sevinç duymak demektir.

§ Hz. Musa ile Hz. Harun ana baba bir kardeştirler. Ancak ananın hakkı daha büyük ve anaları bir mü’mine olduğu için Hz. Musa’nın daha fazla yatışmasını ve yumuşamasını temin etmek için kendisine “anam oğlu” diye hitab edilmiştir.

151-180 ARASI AYETLER

151. Dedi ki: Ey Rabbim! Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kabul et. Ve sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.

151. Bu âyeti kerime, Hz. Harun’un nefsini müdafaası üzerine Hz. Musa’nın sükûnet bulup kendisi ve kardeşi hakkında güzelce duada bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm kardeşi hakkındaki sorgulamasından ve kardeşinin de vazîfesinde kusurlu olabileceğini düşünmesinden dolayı (Dedi ki: Ey Rabbim!.) ey Kâinatı terbiye eden mâbudumuz!. (Beni de kardeşimi de bağışla) Bizi aff ve mağfiretine kavuştur (ve bizi rahmetine kabul et.) bizleri fazlaca lûtuf ve ihsânına kavuştur. (Ve sen merhametedenlerin) şüphe yok ki (en merhametlisisin.) senin rahmetin pek geniştir, dünyada da âhirette de rahmet ve lutfun tecelli edip duracaktır. Bizim kendi nefsimize olan merhametimizden senin bizlere ait olan merhametin katkat fazladır. Buna inancımız tamdır.

152. Şüphe yok ki, o buzağıyı tanrı edinenlere elbette Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Ve işte iftiracıları böyle cezâlandırırız.

152. Bu mübârek âyetler, buzağıya tapanların bir gazaba, bir dünyevî alçaklığa uğrayacaklarını, tevbe edip af dileyenlerin de Allah’ın mağfiretine nâil olacaklarını şöylece açıklamaktadır. (Şüphe yok ki, o buzağıyı) Kendilerine ilâh kabul (edinenlere) Samiri ile ona tâbi olanlar gibi bu kötü harekette bulunanlara bu hareketlerinin cezâsı olmak üzere (elbette Rablerinden bir gazap) bir azap yetişecektir. Yurtlarından kovulmak ve kendilerini öldürmekle yükümlü bulunmak gibi elem verici bir cezâya uğrayacaklardır, (ve) Onlara (dünya hayatında bir alçaklık) bir fakirlik bir esâret, ve cinâyetlerini İtirâfa mecburiyet gibi bir felâket de (erişecektir.) onlar cezasız kalmayacaklardır. Bir yoruma göre buzağıya tapanlar, tövbekâr olabilmeleri için kendilerini öldürmekle yükümlü tutulmuşlardı. İşte bu öldürme, onlar hakkında ilâhî bir gazap idi. Onların bu tapınmalarını İtirâf ile kendilerini öldüreyi kabul etmeleri de haklarında bir zillet demektir. (Ve işte iftiracıları) Allah Teâlâ’ya ortak koşanları, buzağı gibi şeylere tapmanın Allah tarafından emredilmiş olduğunu yalan yere iddiada bulunanları ve başka şekilde iftiraya cür’et gösterenleri (böyle) gazaba uğratmakla, zillete düşürmekle (cezâlandırırız.) Allah’ın hikmeti bunu gerektirmektedir. Nitekim bu gibi yasaklardan kaçınmayan, peygamberlerin bir kısmını şehit etmiş, bir kısmını inkâr edipdurmuş olan İsrail oğuları asırlardan beri birçok azaplara, facialara uğramışlardır. Yavaş yavaş azâba yaklaştırmak üzere arasıra nâil oldukları bir nîmet var ise o da şüphe yok ki, süratli bir şekilde kaybolmuştur. Ondan dolayı da ayrıca meşakkatlere uğrayacaklardır. Artık insanlar, bu gibi cezaları, zilletleri düşünmelidirler, öyle hakîkata aykırı iddialarda, şirki isyanı gerektiren hareketlerde bulunmaktan kaçınmalıdırlar ki, ilâhî korumaya nâil olabilsinler.

153. Ve o kimseler ki, kötülükleri işlemişler, sonra onun arkasından tövbekâr olmuş ve imân etmişlerdir. Şüphe yok ki, ondan sonra Rabbin elbette onları bağışlayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.

153. (Ve o kimseler ki) insanlık hali (kötülükleri) gayrimeşru şeyleri (işlemişler) onları yapmaya cür’et göstermişler (sonra onun) o yaptıkları fena, Allah’ın rızâsına aykırı hareketlerinin fenâlığını anlayarak onların (arkasından) vazgeçip ve pişman olup (tövbekâr olmuş) ve Allah Teâlâ’ya (imân etmişlerdir.) Hak Teâlâ’nın ortak ve benzerden uzak bulunduğuna ve tevbeleri kabul eden bir affedici ve merhamet sâhibi olduğuna inanmışlardır. (Şüphe yok ki, ondan) O tövbeden (sonra) Resûlüm ya Muhammed!. Veya ey tövbe eden kulum!. (Rab’bin elbette) Onları, öyle tevbe eden ve aff dileyenleri (bağışlayıcıdır) onların hakkında affetme ve günahlardan vazgeçme şeklinde muamele eder ve (esirgeyicidir) onları merhamet buyurur, onları cennetlerine kavuşturur. Binaenaleyh her insan güzel bir imâna ve inanca sâhip olmalıdır, insanlık hali herhangi bir günahta bulunursa ümitsizliğe düşmemelidir, belki derhal tevbe edip, aff dileyip Cenâb-ı Hak’kın affına sığınmalıdır. Öyle samimiyetle yapılacak tevbelerin kabul edileceğini bu gibi âyetler bütün insanlığa müjdelemekte ve telkin buyurmaktadır, İsrail oğullarına ait olan bukıssalar hakkında Ta’ha sûre’i celilesinde de ayrıntılı bilgi vardır.

154. Ne zaman ki Musa’dan o öfke dindi. Levhaları alıverdi ve onun nushasında: Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılmış bulunuyordu.

154. Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın buzağı hâdisesinden dolayı üzüntü ve kederinin bilâhare sakinleştiğini ve yetmiş zat ile tayin edilen zamanda gidip o zatların yıldırıma tutulmaları üzerine üzülerek Cenâb-ı Hak’ka şöylece niyazda bulunduğunu beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki; Musa’dan) Hz. Harun’un özür dilemesi ve kavminin tevbe edip af dilemeleri üzerine (o) mâruz kaldığı (öfke) hüzün ve keder (sükûnet buldu.) tesiri azaldı, yere atmış olduğu Tevrat’a ait (Levhaları alıverdi) onları tekrar eline aldı, (ve onun nushasında:) içine aldığı âyetlerde (Rab’lerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılı bulunuyordu.) yani o levhalarda Cenâb-ı Hak’tan korkup günahları terkedenlerin hidâyete nâil olacakları ve Allah’ın azâbından korkup O’nun lûtfuna sığınanların ilâhî rahmete kavuşacakları yazılmıştı. Bu pek büyük ilâhî bir müjdedir. Binaenaleyh buzağıya tapanların da öyle samimiyetle tevbe edip af dileyince bu hidâyete ve rahmete kavuşacaklarına işâret buyrullmuştur.

155. Ve Musa kavminden yetmiş erkeği tayin ettiğimiz vakit için seçmişti. Ne zaman ki, onları yıldırım yakaladı, dedi ki: Ey Rabbim! Eğer dilese idin onları ve beni daha evvel helâk ederdin. Bizden bir takım beyinsizlerin yaptıkları şey sebebiyle bizi helâk eder misin? Bu ancak senin bir imtihanındır, bununla dilediğini saptırırsın ve sen dilediğini hidâyete kavuşturursun. Sen bizim dostumuzsun, artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.

155. (Ve Musa) Aleyhisselâm (kavminden)muteber (yetmiş erkeği) Turi Sinâ’daki (tayin ettiğimiz vakit için) o kararlaştırılan zaman için (seçmişti.) ayırıp beraberinde bulundurmuştu. (Ne zaman ki) Onlar Hz, Musa’nın bir bulut içinde kalarak cephesinde bir nurun parladığını ve Cenabı Musa’ya karşı emir ve yasağa ait ilâhî kelâmın tecelli eylediğini gördüler, işittiler, sonra o bulut kaybolunca Hz. Musa’ya müracaat ederek “Biz Allah Teâlâ’yı âşikâre görmedikçe sana imân etmeyiz” diye kendilerine lâyık olmayan bir talepte bulundular. Bu cür’etlerinin bir cezâsı olmak üzere (onları bir yıldırım yakaladı) kalbleri bedenleri sarsıntıya uğratan bir titremeye tutuldular. Hepsi de öldüler veya ölü gibi bir vaziyete düştüler. Hz. Musa, bunların bu acıklı hâlini görünce (dedi ki: Ey Rabbim!. Eğer sen dileseydin onları ve beni daha) belirlenmiş vakitten (evvel helâk ederdin.) şimdi müşkül bir vaziyette kalmazdım. Kavmime dönüp gidince beni suçlayacaklardır. Halbuki, evvelce onların gözleri önünde ölmüş olsa idik böyle bir suçlamaya mahal kalmazdı. Ey Rabbim!. (Bizden bir takım beyinsizlerin) Buzağıya tapanların veya öyle Allah’ı görmeyi isteme cüretinde bulunanların (yaptıkları şey) öyle dine, edebe aykırı hareket (sebebiyle bizi helâk eder misin?.) elbette etmezsin. Senin rahmet ve lutfun buna terstir. (Bu) Meydana gelen hâdise veya bu cemaatin Allah’ı görme isteklerindeki cesareti (ancak senin bir imtihanındır.) bu bir nevi denemedir, bir hikmete dayanmaktadır. (Bununla) Böyle bir imtihana tâbi tutmakla (dilediğini) kullarından hak edenleri (saptırırsın) onları hidayetten mahrum bırakırsın. Bu onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır, (ve) Ey âlemlerin Rabbi!, (sen dilediğini) de, kullarından güzel itikada sahip, mü’min olanları da (hidâyete kavuşturursun.) bu da senin lûtuf ve merhametinden dolayıdır. Ey âlemlerin Allah’ı!. (Sen bizim dostumuzsun) Dünyevî ve uhrevî işlerimizi idâre eden sensin, bizi koruyan, bizeyardımda bulunan ancak senin yegane varlığındır. (artık bizi bağışla) yapmış olduğmuuz günahları affet ve yok et (ve bize acı) bizi dünyada da, âhirettede rahmetine, lûtfuna kavuştur, (ve sen) Şüphe yok ki, (bağışlayanların en hayırlısısın) sen sırf kullarına bir lûtuf olmak üzere bağış ve rahmetle bulunursun. Başkaları ise bir kimsenin kusurunu ya bir övgüye, bir sevâba kavuşmak için veya kendisinden bir kötü sıfatı def için affederler, böyle bir maksatla yardımda bulunurlar. Bunun karşılığında bir mükâfat beklerler. Binaenaleyh, bu gibi maksatlardan uzak olan Kerem sâhibi Yaratıcının bütün mahlûkatının üstünde bir rahmet ve mağfiret sâhibi olduğu apaçık ortadadır.

156. Ve bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz. Biz muhakkak ki, sana döndük. Buyurdu ki: Azâbımdır. Buna dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlar ve zekâtlarını verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.

156. Bu âyeti celile, Hz. Musa’nın yıldırım” gördüğü zaman yaptığı dua’nın kalanını içermektedir. Hak Teâlâ’nın da cevaben kimlere azap edeceğini ve kimleri lûtfuna kavuşturacağını buyuracağını beyan etmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, dua ve niyâzına devam ederek dünyevî (Ve) uhrevî nîmetlere kavuşmaları için dedi ki: Ey Rabbim!. (Bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz.) Takdir ve tayin buyurmuş ol. Bizi her iki âlemde de selâmet ve saadetten ayırma. (Biz muhakkak sana döndük) Tevbe edip af dileyerek yüce dergâhına sığındık. Hak Teâlâ Hazretleri de cevaben: (Buyurdu ki: Azâbımdır.) Benim takdir etmiş olduğum bir cezâ vardır. (Buna dilediğimi uğratırım) azap ederim buna kimsenin itirâza selahiyeti yoktur. Gerçekten de bütün kâinat Cenab’ıHak’kın mülküdür. Onun kudretinin bir eseridir. Kendi öz mülkünde tasarmf edene kim itiraz edebilir?. Buna kimin hakkı vardır? Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, kendi mülkünde, mahlûkatı hakkında dilediği şekilde tasarruf eder. Ve buyuruyor ki: (Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır.) Evet… Allah’ın Rahmeti, dünyada bütün mahlûkâtı kaplamıştır. Herkesin varlığı kavuştuğu nîmetler ilâhî rahmetin birer eseridir. Âhirette ise bu ilâhî rahmet mü’min kullarına mahsustur. İşte buna işâret için de buyuruyor ki: (Onu) Rahmeti (sakınanlar ve) üzerlerine düşen (zekâtlarını) hak edenlere (verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.) bu niteliklere sâhip olan mü’min kullarıma âhirette tahsis edeceğim. Evet… Sonsuzluk âleminde Allah’ın rahmetine kavuşacak olan zatlar, Allah Teâlâ’nın âyetlerine -yani onun birliğine, yaratıcılığına ve mâbutluğuna işâret ve şâhitlik eden eserlere, semavî kitaplara ve birer âyet ve hidâyet, birer eşsiz kudret ve maddî varlığa büründürülmüş yüce birer mucize olan Peygamberlere ve özellikle Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a- imân eden kimselerden ibârettir. Hak Teâlâ bizleri bu imândan mahrum bırakmasın âmin…

157. O kimseler ki, Resûle, ümmî peygambere tâbi olurlar. O peygamber ki, onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılmış bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten men eder ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar, onların üzerine pis şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır, artık o kimseler ki ona imân ederler ve ona saygı gösterir ve yardımda bulunurlar ve onunla beraber indirilmiş olan nur’a tâbi oluverirler, işte kurtuluşa erenler onlardan ibârettir.

157. Bu âyeti kerime, dünyada da âhirette degüzelliklere, sevaplara kavuşacak kimselerin en seçkin özellikleri taşıyan Son Peygamber Hz. Muhammed’e tâbi olan zatlardan ibâret olduğunu şöylece bildirmektedir: (O kimseler ki,) Kendisine ilâhî vahiyle kitab verilmiş olan (Resul’e, ümmî peygambere) hiçbir kimseden birşey okuyup yazmamış olduğu halde yalnızca Allah’ın ilhamı ile kendisine geçmiş ve geleceğin bilgilerinin verildiği Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (tâbi olurlar) onun ümmetinden olmak şerefini kazanırlar. (O nebi ki) O Yüce Peygamber ki, (onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de) ismiyle, vasıfları ile (yazılmış bulurlar.) öyle ki, onun o kitaplarda ismi ve vasıfları yazılmış zâttan ibâret olduğunda bir şüphe bulunamaz. Zaten o kitaplarda böyle yazılı olmasaydı Hz. Muhammed Aleyhisselâm bunu iddia ederek kendisinin yalanlanmasına sebebiyet verir miydi?. O öyle şanı yüce bir Peygamberdir ki (Onlara) o imâna dâvet ettiği kavimlere, bütün insanlığa (iyiliği emreder) Allah Teâlâ’nın emirlerine saygı gösterilmesini, güzel inanç ve ahlâk ile vasıf lanmayı, mahlukata şefkat gösterilmesini emir ve tavsiyede bulunur. (Ve onları kötülüklerden men eder) Din ve akıl yönünden çirkin olan şeylerden, güzel itikada, ahlâk ve insaniyete aykırı hareketlerden men’etmeye çalışır. (Ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar) Vaktiyle İsrail oğullarına bir cezâ olarak haram kılınmış olan bazı temiz şeylerin ve diğer lezzetli, faydalı, yaratılışa uygun nîmetlerin bu müslüman millete helâl olduğunu bildirir. (Onların üzerine) Kan, şarap, domuz eti, faiz ve rüşvet gibi (pis) temiz olmayan, zararlı (şeyleri de haram kılar.) bunlardan onları men eyler. (Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır.) Onları mükellef bulunmuş oldukları meşakkatli şeyleri Allah’ın müsaadesiyle bertaraf eder. Meselâ: İsrail oğulları, tövbelerinin kabulu için kendilerini öldürmekle mükellef idiler, kasten olsun, hatâ yoluyla olsun yapılan biröldürmeden dolayı mutlaka kısas icrası lâzımdı, ganîmet mallarını yakmaları icab ederdi. Cumartesi günü alışverişte bulunulması, haram idi. Namaz kılarken ellerini boğazlama bağlayarak tutsakca bir vaziyet almaları adet idi. İşte bütün bu gibi ağır hükümler, Muhammedin şeriatıyla kaldırılmıştır, iptal edilmiştir, yerlerine en hafif hükümler konulmuştur. (Artık o kimseler ki ona) O yedi yüksek vasfı bu âyeti celile ile bildirilen Son Peygamber Hz. Muhammed’e (imân eder ve ona saygıda) hürmette ve düşmanlarına karşı kendisine (yardımda bulunurlar ve onunla) O Yüce Peygamber’in peygamberliği ve risâletiyle beraber (indirilmiş olan nur’a) Kur’an’ı mübin’e kalbleri aydınlatan, şüphe ve cehâlet karanlığından kurtaran o nurlandırıcı kitab’a (tâbi oluverirler) onun hükümlerine riâyette bulunurlar, (işte kurtuluşa erenler) Dünyada ve âhirette güzel isteklerine kavuşanlar (onlardan) o imân eden ve saygıda bulunan zatlardan (ibârettir.) İsrail oğullarından Abdullah İbni Selâm, Hıristiyanlardan Tamimüddar’i lAllah onlardan râzı olsunl bu cümledendir. Binaenaleyh böyle hakikî, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşmak için Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın davetine uymaktan başka çare yoktur.

158, De ki: Ey insanlar! Şüphe yok ki ben hepinize Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim. Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ’ya ve bir ümmî peygamber olup Allah’a ve onun kelimelerine inanan Resulüne imân ediniz ve ona tâbi olunuz ki, hidâyete erişebilesiniz.

158. Bu âyeti celile, Peygamber Efendimizin İslâm dinini bütün insanlara bildirmekle emredilmiş olduğunu ve onun mübârek vasıflarını ve hidâyete ulaşmak için ona tâbi olmanın lüzumunu beyan etmektedir. Şöyle ki:Resûlüm Ey Muhammed!. Bütün insanlığa hitab ederek (De ki: Ey insanlar!, şüphe yok ki, ben hepinize) İslâm dinini tebliğ için (Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim) hepinizi ona imâna dâvet ederim. (Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur.) Bütün Kâinatın Yaratıcısı, sâhibi, mabûdi ancak o’dur kâinatın onun emrine boyun eğmektedir. O, öyle yüce bir Yaratıcıdır ki (Hem diriltir) dilediğini vücude getirir, hayata kavuşturur (ve hem öldürür.) hayattan mahrum eder. Böyle diriltme ve öldürme sıfatları ancak ona mahsus bulunmaktadır. (Artık) Ey insanlar!. Öyle vasıfları eşsiz olan (Allah Teâlâ’ya) imân ediniz, onun birliğini, mâbutluğunu tasdik eyleyiniz (ve ümmî bir peygamber olup Allah’a ve onun) O Yüce Yaratıcının (kelimelerine) kendisine ve diğer Peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplarına (inanan Resulüne) yani Muhammed Aleyhisselâm’a (imân ediniz) ümmî olduğunu, başkalarından birşey okuyup öğrenmediği halde bir yaratılış hârikası olarak o kadar mükemmellikler! taşıyan, mucize Kur’an gibi ilâhî bir kitabın hükümlerini sizlere tebliğe kâdir bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik ediniz risâlet ve pey gamberliği evrensel olan o Yüce Peygamber’e (tâbi olunuz) emrettiği ve yasakladığı şeylerde ona uyunuz, (ki hidâyete erişebilesİniz.) Hepinizin hidâyete ulaşması ancak onu tasdik edip ona tâbi olmak suretiyle tecelli eder. Bu hidâyete kavuşmak için başka çareniz yoktur.

159. Ve Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki, hak ile doğru yola erdirirler ve hak ile adâlette bulunurlar.

159. Bu mübârek âyetler. Musa Aleyhisselâm’ın kavminden bir topluluğun doğru yol üzerinde sabit olduğunu ve o kavmin oniki kabîleye ayrılıp Allah tarafından ne gibi nîmetlere kavuşmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hidâyete ulaşanların başkalarını da hidâyet yoluna sevketmeğeçalışmaları pek yüce bir vazîfedir. (Ve Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki) Onlar da hidâyete ermiş, onlar da (hak ile) hakikate ermiş kimseler olarak veya hak bir söz ile insanları (hidâyete erdirirler) böyle güzel bir vazîfeyi yerine getirmiş olurlar ve bunlar (hak ile adâletle bulunurlar.) adâletli bir şekilde hükmederler. Bu zatlardan maksat ya Peygamber’imizin zamanında bulunan ona imân eden bazı zatlardır. Abdullah İbni Selâm ve İbni Suriya ile bunların arkadaşları gibi veyahut Musa Aleyhisselâm’ın zamanında bulunup İsrail oğullarına vaaz ve nasihatta bulunarak onları hidâyet yoluna sevketmeye çalışmış seçkin bir guruptur.

160. Ve biz onları oniki’ye o kadar kabilelere; ümmetlere ayırdık ve Musa’ya kavmi kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki, âsân ile taşa vur. Ondan oniki pınar kaynayıp akmaya başladı. Onlardan her kabile su içeceği yeri bildi. Ve onların üzerine bulutları gölgelik yaptık. Ve onların üzerine kudret helvası ile bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yeyiniz dedik. Ve onlar bize zulüm etmediler fakat kendi nefislerine zulümettiler.

160. (Ve biz onları) İsrail oğullarını (oniki’ye) yani (o kadar kabilelere, ümmetlere ayırdık.) Yakub Aleyhisselâm’ın oniki evlâdından meydana gelmiş oniki kabîle vardır ki, bunlara “Esbat” denilmiştir. Çünki bir kimsenin oğlunun oğullarına torunlarına “Esbat” denilir, İşte bunlar oniki sibta, kabîleye ayrılmış bulunuyorlardı. (Ve Musa’ya) Tih sahrasında (kavmi) müracaat ederek (kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki) Ey Musa!, (âsân ile taşa vur.) O da bu ilâhî emre uyarak âsasını vurunca derhal (Ondan) o taştan bir harika olarak (oniki pınar akmaya başladı.) böyle büyük bir mucîze meydana geldi. (Onlardan her kabîle su içeceği yeri bildi.) Hiçbiri diğerinin çeşmesine müracaata lüzumgörmedi, birbirine zahmet vermediler. (Ve onların) O kabîlelerin (üzerine) Tih sahrasında güneşin hararetinden etkilenmemeleri için (bulutları gölgelik yaptık.) onları böyle rahata da kavuşturduk. (Ve onların üzerine) Men ve selvayı, yani: (Kudret helvası ile bıldırcın) kuşlarını (indirdik.) bunlar da o kabîlelerin yiyeceğini temin etmiş bulunuyordu. Bir kavle göre de “men” den maksat ekmektir, “selvadan” maksat da katıktır. Ve Hz. Musa’nın aldığı vahy ile onlara dedik ki: (Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz.) Öyle lezzetli, helâl olan men ve selvadan yeyip hayatınızı sürdürmeyi başarınız. Yazık ki, onlar bu nîmetlerin değerini bilmediler, biz böyle bir çeşit yiyecek ile yaşamaya sabredemeyiz, biz başka yiyecekler de isteriz dediler. Nîmete karşı nankörlükte bulunmak ve emre muhalefet etmek sûretiyle kendilerine zulmetmiş oldular. (Ve onlar) Bu hareketleriyle (bize zulüm etmediler) Yüce zatımız zulme uğramaktan, zarar görmekten uzaktır, beridir. (Ancak) Onlar bu hareketleriyle (kendi nefislerine zulmetti ler.) bunun zararı kendilerine yönelmiş oldu, sonra o nîmetten mahrum kaldılar. İşte nîmete karşı nankörlüğün sonucu!.

161. Ve o vakti hatırlat ki onlara denilmişti: Şu belde’de oturunuz. Ve ondan dilediğiniz yerde yeyiniz ve “bağışlanmak istiyoruz” deyiniz ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz ki, size hatalarınızı bağışlayalım, iyilik yapanlara mükafatlarını elbette arttıracağızdır.

161. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın, İsrail oğulları hakkındaki bazı emirlerini, onların da aldıkları emirlere muhalefet ederek azap gördüklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed!. Aleyhisselâm (Ve) sen onlara anlat (o vakti ki, onlara) onların geçmişlerine (denilmişti: Şu belde’de) Beyti Mukaddes’te (oturunuz.) orada sebat ediniz.(Ve ondan) Onun ürünlerinden, meyvelerinden (dilediğiniz yerde) onun herhangi bir yöresinde sıkıntı çekmeden (yeyiniz) istifâde ediniz (ve “bağışlanmak istiyoruz” deyiniz.) yani: Ey Rabbim!. Bizim senden duamız, hatalarımızın affedilmesi ve silinmesidir diye dua ediniz. (Ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz) Yani: Tih sahrasından kurtulduğunuza bir şükür olmak üzere boyun eğerek, ve mütavâzî bir şekilde Beyti Mukaddes’in kapısından şehrin içerisine giriveriniz. (ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım) Hakkınızda af ve bağış ile muamele yapalım (iyilik yapanlara) ibâdet ve itaatte, güzel hareketlerde bulunanlara -mükafatlarını- (elbette arttırıcağızdır.) onlara fazla sevap ihsan edeceğizdir. Binaenaleyh siz de iyilik yapmaya çalışınız ki, bu ilâhî lütfa kavuşasınız.

162. Fakat onlardan zulüm edenler, kendilerine denilen sözü başka bir söze çevirdiler. Artık onların üzerlerine zulümettikleri şey sebebiyle gökten bir azap salıverdik.

162. (Fakat onlardan) O İsrail oğullarından (zulmedenler) öyle ilâhî emirlere, tavsiyelere riâyet etmeyip kendilerinin azâba uğramalarına sebebiyet vermekle nefislerine zulm etmiş olanlar (kendilerine denilen sözü) Hitta (bağışlanmak istiyoruz) sözünü (başka bir söze çevirdiler) alaycı bir tavır alarak hintetün, hintetün = buğday, buğday diyerek veya habbetün fi şaretin (bize başağında dâne ver) diye söylenerek şehrin kapısından saygısız bir şekilde şehre girdiler. (Artık onların üzerlerine zulmettikleri şey sebebiyle) Öyle emre aykırı ve ahlâka uymayan hareketleri yüzünden (gökten) bir müthiş (azap salı verdik.) onun tesîriyle, büyük bir helâke uğradılar. Rivâyete göre bu azap, Taun hastalığından ibâret imiş, bununla onlardan bir saat içinde yirmidört bin kişi ölmüştür. Bakare Sûre-i celilesinin (58 ve 59) uncuâyetlerinin izahına bakınız!.

§ Kur’an’ı Kerim’de bir kısım âyetlerin aynen veya bazı kelimelerin değiştirilmesiyle tekrarlanarak zikredilmesinde birçok hikmetler, faydalar vardır. Başlıcalan şunlardır:

(1) Mühim bir konunun ruhlar üzerinde fazlaca tesir etmesi için tekrarlanarak zikredilmesi pek faidelidir.

(2) Bir konuya dâir bir sözün değişik şekilde zikredilmesi, o konunun fazlaca genişlemesine fesahat ve belâgatin daha fazla ortaya çıkmasına yardım eder.
(3) Bir konunun çeşitli şekilde söylenmesi, nakledilen olayın tarihi önemini ve bir ibret ve uyanma nümunesi bulunduğunu göstermeğe sebep olur.
(4) Tekrarlanan âyetler güzelce araştırılırsa görülür ki: Konuları bir ise de gayeleri ve zikredilmelerindeki sebebler muhteliftir. Bunlar muhatablara göre çeşitli tesirleri içermektedir.
(5) Hikmetli bir konunun muhtelif münasebetler ile tekrar tekrar zikredilmesi muhatapların uyanmalarına, verilen nasihatları unutmamalarına ve fazlaca istifâde etmelerine vesîle olur. Ve bunlar K fevkalâde belâgatini gösterir, hafızalaı aydınlatmaya ve süslemeye sebep bulunur.

163. Ve onlara denizin kenarında bulunan beldeden sor. O zaman ki onlar Cumartesi gününde haddi aşıyorlardı. O vakit onlara cumartesi günlerinde balıkları çokca ortaya çıkarak gelirlerdi. Cumartesinin dışındaki günlerde ise gelmezlerdi. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böylece imtihan ederiz.

163. Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının günahları yüzünden ne gibi bir imtihana mâruz kalmış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!, (onlara) O senin komşun olup peygamberliğini tasdik etmeyen İsrailoğullarına (denizin kenarında) Kulzem denizinin civarında (bulunan belde’den) yani İle veya Medyen veya Taberiyyetüşşam şehrinden (sual et.) o beldenin tarihi, garip bir halini bir kınama olmak üzere o İsrail oğullarından sor, onları uyanmaya dâvet et. (O zaman ki onlar) O İsrail oğulları (Cumartesi gününde) avlanılması kendileri için yasaklanmış olan balıkları avlayarak Allah’ın kanunlarından olan bu yasağa muhalefetle (haddi aşmışlardı.) böyle maddî bir menfaatin esiri olmuş, bunun sakıncasını hiç düşünmemişlerdi. (O vakit onlara) O eski İsrail oğullarına (Cumartesi günlerinde) İlâhî bir imtihan olmak üzere (balıkları çokca ortaya çıkarak gelirlerdi) suyun üstüne çıkar görünürlerdi. (Cumartesi’nîn dışındaki günlerde ise) Balıklar (gelmez) su üstünde görünmez (lerdi.) bu hâl, onların Cumartesi gününe riâyet etmemelerinin bir cezâsıydı. (İşte onları) İsrail oğullarını (yoldan çıkmaları sebebiyle böylece) şiddetli bi belâ ile, bir mahrumiyetle (imtihan ederiz.) artık düşünmeli, şimdi de onların torunları Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmiyerek birçok yasakları çiğnemektedirler. Elbette bunlarda bu isyancı hâlleri yüzünden birçok belâlara uğrayacaklardır. Ne büyük bir hikmetli ihtar ve bir kınama!. Rasûlü Ekrem Efendimiz, zamanındaki İsrail oğullarına saklamakta oldukları böyle tarihî hâllerini Kur’an lisan-ı ile beyan buyurmakta kendi peygamberliğinin doğruluğuna bir delil göstermiş bulunuyor. Çünki hiçbir kimseden okuyup yazmamıştır, muhitinde ise bu gibi tarihî olaylar bilinmiş değildir, İsrail oğulları ise bu gibi tarihî felâketlerini, isyanlarını pek gizli tutmakta idiler. Binaenaleyh bunların böyle birer tarihî hakikat olarak haber verilmesi bir peygamberlik mûcizesinden başka birşey değildir.

§ Şürrean’den maksat: Suyun üzerinde fazlaolarak görünmektir. Ard arda gelen mânâsında kullanılmaktadır.

164. Ve hani onlardan bir cemaat de dedi ki: Âllah Teâlâ’nın kendilerini helâk edeceği veya şiddetli bir şekilde azap edeceği bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz? Dediler ki: Rabbinize karşı mazeret beyan etmek için. Ve umulur ki, sakınırlar.

164. Bu mübârek hayetler, İsrail oğullarının bulunduğu beldedeki bazı iyi kimselerin onlara öğüt vermiş olduklarını ve bu öğütlerin ne gibi güzel bir maksada dayalı bulunduğunu bildirmektedir. Bu öğütleri kabul etmeyenlerin de nihâyet ne gibi azaplara, değişimlere uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hani) Hatırlayınız ki (onlardan) o deniz kenarındaki belde’de oturan İsrail oğullarından (bir cemaat de) o kavme nasihatta bulunan, Cenab’ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına itaat etmelerini tavsiyede bulunan iyi kimselerden bir zümreye (dedi ki: Allah Teâlâ’nın kendilerini helâk edeceği veya) helâk etmeyip de (şiddetli bir şekilde azap edeceği) öyle inatçı, balıkları avlamaya koşup duran (bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz?.) bunlar, bu nasihatlara kıymet vermiyorlar, sözlerinizi dinlemiyorlar. Artık bu öğütler ne gibi bir fayda ve hikmete dayanmaktadır?. O öğüt veren iyi kimseler de (Dediler ki:) biz (Rab’binize mazeret beyan etmek için.) öğüt veriyoruz. Kendimize yönelen iyiliği emretmek, kötülüklerden men etmek vazîfesini yapmak istiyoruz. Buna rağmen onlar bunu kabul etmedikleri takdirde biz artık mazeret beyan etmek için böyle nasihata devam ediyoruz. (Ve) Maamafih (umulur ki,) onlar bu nasihatlardan istifâde ederek (korunurlar.) Cenab’ı Hak’tan korkarak men edildikleri şeyleri yapmaya devam etmezler. Halka verilen hikmetli öğütler bu gibi fâidelerden uzak değildir.

165. Ne zaman ki onlar kendilerine yapılanuyanları unuttular, kötülükten men edenleri kurtuluşa erdirdik ve zulmedenleri de yaptıkları kötülükler sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.

165. (Ne zaman ki onlar) O isyankâr gurup (kendilerine yapılan uyanları) iyi zatlar tarafından kendilerine verilen öğütleri terkettiler, onları hiç dinlememiş gibi bir vaziyette bulundular, artık (kötülükten men edenleri) nasihatta bulunan ve o nasîhata riâyet eden iki zümreyi (kurtuluşa eriştirdik.) onları bu güzel vazîfelerinden ve kanaatlerinden dolayı azaptan koruduk. (Zulmedenleri de) Bu öğütleri kabul etmeyip balıkları avlamaya devam eden, böyle ilâhî emirlere, yasaklara muhalefette bulunup duran tâifeyi de (yaptıkları kötülükleri sebebiyle) günahkâr olup itaat dairesinden çıktıkları için (şiddetli bir azap ile yakaladık.) kendilerini bir kısım belâlara, müsibetlere uğrattık, tâki, bunlardan ibret alıp o yaptıkları günahları terketsinler.

166. Ne zaman ki, kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler, onlara: “aşağılık maymunlar olunuz” deyiverdik.

166. (Ne zaman ki) O isyankâr halk (kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler) yasaklandıkları şeylere devam ettiler, verilen emirleri kabule tenezzül etmeyip böbürlenme alçaklığını gösterdiler. Artık (onlara: “aşağılık maymunlar olunuz” deyiverdik) yani: Onları maymun şekline soktuk, kendilerini insanîyet şerefinden mahrum ettik, lâyık oldukları böyle bir cezâya kavuşturduk.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bu tâife, üç gün maymun halinde kalmışlar, bunların bu hâlini diğer insanlar görmüşler, sonra da helâk olup gitmişlerdir. Bunların böyle bir değişikliğe uğramaları Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildir. Artık bunların maymun olmalarını, insanlıkahlâkından mahrum olup hayvanî bir ahlâk ve yaşantı ile vasıflanmış olmalarından kinâye olarak kabul etmeye lüzum yoktur.

§ Bu âyeti celile gösteriyor ki: İnsanlardan bir tâife Allah’ın gazabı ile maymun kesilmiştir. Fakat bunların maymun olarak bir müddet devamlarına ve bunların neslinin maymun olarak devam ettiğine dâir bir Kur’ânî işâret yoktur. Demek oluyor ki, bazı insanlar, insanlık şerefini mahvettikleri için bir cezâ olarak maymun kesilmişler ise de esâsen üstün bir mahlûk olan insanların maymundan değişim suretiyle ortaya çıkmış oldukları asla iddia edilemez. Allah’ın kudretiyle maymunlar ayrı olarak yaradılmış olduğu gibi insanlar da ayrı olarak insan şeklinde yaratılmışlardır. Bunun aksini iddia etmek Allah’ın kudretinin genişliğini inkâr, bütün insanlığın kıymetini düşürmek demektir.

167. Ve hatırlat onlara o vakit Rabbi bildirmiş oldu ki, elbette kıyâmet gününe kadar onların üzerine onlara en kötü azap ile işkencede bulunacak kimseler gönderecek. Şüphe yok ki, Rabbin elbette cezâyı çabuk verendir ve şüphe yok ki, o elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

167. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının bir takım kötü hareketlerinden dolayı kıyâmete kadar uğrayacakları musîbetler haber vermektedir. Ve onlardan iyi kimseler ile hallerini düzeltmekten mahrum olan kimselerin bir ilâhî imtihan olarak iyiliklere ve kötülüklere mâruz bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve hatırlat onlara) O İsrail oğullarına geçmişlerinin hayat tarihlerini zikret, (o vakit) Onların bulundukları zaman (Rab’bin) onlar hakkında (bildirmiş oldu ki) Peygamberleri lisaniyle tebliğ buyurmuştu ki (elbette kıyâmete kadar onların) o kavmin (üzerine) sırf günahlarının bir cezâsı olmak için (onlara en kötü azap ile) ihânet ile, cizye almakla (işkencede bulunacak kimseler) başkahâkim kavimler (gönderecek.) onları aşağılık bir hayat yaşatacaktır. Böyle bir muamele onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim asrı saadete kadar muhtelif milletlerin özellikle mecusilerin, Hıristiyanların esâretleri altında yaşamışlardır, asrı saadetten sonra da yine çeşitli devletlere cizye vererek dağınık bir halde bulunmuşlar ve son asırda Alman’ların şiddetli cezalarına uğramışlardır. (Şüphe yok ki, Rab’bîn elbette cezâyı çabuk verendîr) Onun dinine, emirlerine, yasaklarına riâyet etmeyenleri pek çabuk felâketlere uğratır, (ve şüphe yok ki, o) Kerem sahibi mabut (elbette gafurdur) mü’min kullarının birçok kusurlarını affeder ve örter ve (râhimdir.) kullarına merhameti pek çoktur. Binaenaleyh bazı âsi kullarını bir takım belâlara, musîbetlere bu dünyada uğratması da onların uyanıp hâllerini düzeltmeleri hikmetine dayalı olduğundan bu da ilâhî merhametin bir nevi tecellisi demektir.

168. Ve onları yeryüzünde gurup gurup ümmetler kıldık. Onlardan iyi kimseler vardır. Ve onlardan bundan aşağıda olan kimseler de vardır. Ve onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, tâki kötülüklerinden dönüversinler.

168. (Ve) Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki, biz (onları) O İsrail oğullarını (yeryüzünde gurup gurup kıldık.) muhtelif yerlere dağılmış, şan ve şereften mahrum kalmış oldular. (Onlardan iyi kimseler vardır.) Akıllıca hareket etmiş; hakikatı görmüş, İslâmiyete kavuşmuşlardır. (Ve onlardan) O kavmin fertlerinden (onun) durumunu düzeltmenin (dışında) kalmış (kimseler de vardır.) onlar durumlarını ıslah etmekten mahrum, küfr ve isyana düşkün bir halde kalmışlardır. (Ve onları) O kavmi, onların iyi olanlarını da, olmayanlarını da (iyiliklerle) afiyetle, rahat geçimle (ve kötülüklerle) zulümle, şiddet ile, esâret ile (imtihan ettik.) kendileri İçin bir uyanışa vesîle olmak üzere haklarında vakit vakit böyle muamelelerdebulunduk. (Tâki -kötülüklerden – dönüversinler.) Kusurlarından tevbe edip af dilesinler, kavuştukları nîmetlere şükrederek düzgün bir şekilde yaşasınlar. Onlar böyle haklarında tecelli eden ilâhî takdirlerden bir ibret dersi almadıkları takdirde sonsuza kadar felâketlere mâruz kalırlar. Yavaşça azâba yaklaştırmak ve bir imtihan olmak üzere nâil oldukları geçici nîmetler ellerinden çıkar, büsbütün perişanlıklar içinde kalır dururlar. Artık öyle geçici bir varlığa böbürlenmek asla doğru olamaz.

169. Onlardan sonra bir takım kimseler geldi, kitaba vâris oldular, bu değersiz varlığın geçici malını alır dururlar ve derler ki: Elbette biz ileride aff olunacağız. Ve onlara onun benzeri bir menfaat gelecek olsa onu da alıverirler. Onlardan Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın misakı onun hükmü doğrultusunda bir ahd alınmamış mı idi! Halbuki, onlar o kitaptakini okumuşlardı. Âhiret evi ise takvâ sahipleri için hayırlıdır. Hâlâ buna akıl erdiremiyecek misiniz?

169. Bu mübârek âyetler, eski İsrail oğullarının yerine geçen bir takım kimselerin de Tevrat’ın içeriğini öğrenmiş ve onun hükümlerine riâyet etmeleri için kendilerinden söz alınmış oldukları halde o kitabın hükümlerine aykırı olarak dünyanın varlığına düşkün bulunduklarını ve bu ihtiraslı hareketlerinin aff olunacağını iddia ederek bu hırslarında devam ettiklerini bildirmektedir. Allah’ın kitabının hükmüne sarılan üzerlerine düşen namaz gibi ibâdetleri yerine getiren ıslah edici kimselerin ise mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Onlardan) O vasıfları yukarıda zikredilen İsrail oğullarından (sonra bir takım kimseler) Onların arkasından (geldî) onların kötü zürriyetinden bulundu. Bunlar asrı saadette bulunan bir takım İslâmiyet düşmanları idi. Bunlar (kitaba) Tevrat’a atalarından (vârisoldular.) o kitap kendilerine intikâl etmiş oldu. Bunlar (Bu değersiz varlığın) bu geçici dünyanın (geçici malını alır dururlar) rüşvet gibi, faiz gibi, başkalarının haklarına tecâvüz gibi gayrimeşru vasıtalarla servet sâhibi olmağa çalışırlar, (ve derler ki:) Biz böyle hareketimizden dolayı endişe etmeyiz, çünki (Elbette biz ilerde) âhirette (affolunacağız.) Allah Teâlâ İsrail oğullarını aff edecektir. Biz yaptıklarımızdan mesul olmayacağız. (Ve) böyle yanlış bir kanaatte bulundukları için (onlara onun) o gayrimeşru dünya varlığının (benzeri bir mal) daha (gelecek olsa onu da alıverirler) hiç mesuliyetten korkmazlar, dâima hırslı bir halde yaşarlar. (Onlardan Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın) Tevrat’ın (misakı) onun hükmü doğrultusunda bir söz (alınmamış nil idi!.) her türlü günahları işleyen İsrail oğullarının tövbekâr olmadıkları halde affa uğrayacaklarına dâir o kitapta bir hüküm yoktur. Artık böyle bir affa inanmak, o kitabın verdiği söz ve yeminin dışına çıkmak olmaz mı?. (Halbuki onlar) İsrail oğulları (o kitaptakini) Tevrat’taki hükümleri, söz ve yemini (okumuşlardı.) onun içeriğini öğrenmişlerdi. Artık onun aksini nasıl iddia edebiliyorlar?. (Ahiret evi ise) Âhiret yurdunda mü’minler için hazırlanmış olan nîmetler ise (takvâ sâhipleri için) Cenâb-ı Hak’kın azâbından korkup onun hükümlerine muhalefetten sakınanlar için (hayırlıdır) külfeften, yok olmaktan uzaktır. (Hâlâ) Bu hakâkate (akıl erdiremiyecek misiniz?.) neden öyle geçici dünya varlığını gayrimeşru şekilde elde ederek bu uğurda ebedî saadetinizi temin edecek olan uhrevî nîmetleri fedâ etmiş bulunuyorsunuz?.

170. Ve o kimseler ki kitaba sarılırlar ve namazı dosdoğru kılmış bulunurlar. Şüphe yok ki, biz öyle iyiliğe çalışan kimselerin mükâfâtını zâyi etmeyiz.

170. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki, kitaba sarılırlar.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınırlar, onun helâl gösterdiğini haram, haram bildirdiğini de helâl saymaya cür’et etmezler (ve) bilhassa ibâdetlerin en büyüklerinden olan (namazı dosdoğru kılmış) şartlarına riâyet eylemiş (bulunurlar.) onlar da büyük mükâfatlara nâil olacaklardır. (Şüphe yok ki, biz -öyle- ıslah edici kimselerin mükâfatını) Amellerinin ecir ve sevâbını (zâyi etmeyiz.) artık her akıllı kimseye lâzım olan odur ki, böyle Allah’ın rızâsına muvafık hareketlerde bulunarak hakikî istikbâlini temine çalışmış bulunsun. Yoksa fanî bir varlık uğrunda hakikî istikbâlini unutmuş olanlar, böyle mükâfatlara kavuşamayacaklardır. Böyle mükâfatlara nâil olacak zatlar, Ata’ya göre Hz. Muhammed’in ümmetidir. Mücâhid’e göre de Abdullah İbni Selâm ile arkadaşları gibi Tevrat’ın hükümlerini değiştirmeyen, onu geçim vâsıtası yapmayan, İslâmiyet’i kabul etmiş bulunan zatlardır.

171. Ve bir zamanlar dağı sanki o bir gölgelik imiş gibi onların üstlerine koparıp kaldırmıştık. Ve sandılar ki, o hakîkaten üstlerine düşecek, onlara dedik ki: Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve onda olanı hatırlayınız. İhtimâl ki, sakınırsınız.

171. Bu âyeti celile, Tevrat’ın hükümlerini kabul etmekten kaçınan İsrail oğullarının üzerine ilâhî bir tehdid olarak Tur Dağının yerinden kopup düşecek bir vaziyet almış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bir zamanlar) ki, İsrail oğulları Tevrat’ın hükümlerini ağır görüp kabul etmekten kaçınmışlardı, (dağı) -Tur Dağının bir kısmını (sanki bir gölgelik) bir tavan (imiş gibi onların üstlerine) yerinden (koparıp kaldırmıştık.) bu dağ, ordugâhlarının tamâmen üzerine kalkıp başlarına düşecek gibi harikulâde bir vaziyet almıştı. (Ve) Onlar da (sandılar ki) iyiden iyiye bildiler ki (o) dağ (hakikaten) onların(üstlerine düşecek.) çünkü bir dağ, havada asılı bir halde duramaz. Bu korkunç durum üzerine onlara Musa Aleyhisselâm’ın vâsıtasıyle (Dedik ki:) ey İsrail oğulları!. (Size verdiğimizi) Tevrat’ın hükümlerini (kuvvetle) bir ciddiyet ve kararlılıkla (tutun) ona riâyet ediniz (ve onda olanı) emirleri, yasakları, veya sevap ve cezâyı (hatırlayınız) nazar’ı dikkate alarak gerektirdiği şekilde amelde bulununuz. (İhtimâl ki) Bunun güzel tesiriyle çirkin amellerden, ahlâkî kötülüklerden (sakınırsınız.) bu sâyede korunanlar gurubuna girmiş olursunuz. Binaenaleyh her insan için lâzımdır ki, Hak Teâlâ’nın azâbından korksun, onun semavî kitabının hükümlerine riâyeti kendisi için selâmet ve saadet vesîlesi bilsin.

§ Rivâyete göre İsrail oğulları öyle dağın başları üzerine kalktığını görünce son derece korkmuşlar, her biri sol kaşı üzerine yıkılarak sağ gözü ile ona bakmağa başlamışlar. Hâlâ Yahudilerin sol kaşları üzerine secde ederek sağ gözleriyle yukarıya bakar oldukları bilinmektedir. Böyle bir secdedir ki, bizden cezânın kaldırılmasına sebep olmuştur, derler. Bakare sûre’i celilesindeki (64) üncü âyetin izahına da bakınız.

172. Ve o zaman ki, Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini aldı. Ve onları kendi nefisleri üzerine şâhit tuttu. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi, onlar da evet… şâhidiz dediler. ” Bu da kıyâmet günü biz bundan muhakkak ki, gafiller idik” dememeniz içindir.

172. Bu mübârek âyetler, vaktiyle bütün insanlık neslinin bir ilâhî hitap üzerine Allah’ın Rablık sıfatını tasdik etmiş olduklarını ve böyle olağanüstü bir hadisenin meydana gelmesi ve ilâhî âyetlerin ayrıntılı bir şekilde beyan edilmesindeki hikmet ve menfaatı açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm Ey Muhammed!. Aleyhisselâm. Hatırlanmalıdır. (o zaman ki, Rab’bin Adem oğullarından) Yani:(onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı.) meydana çıkardı. (Ve onları kendi nefisleri üzerine şâhit tuttu) Yani: O çıkarılan zürriyyetlerden herbirini başkaları hakkında değil, o zürriyyetin kendi nefsi hakkında Allah’ın rablığını tasdik için şâhit tutarak (ben sizin Rab’biniz değil miyim?.) amiriniz, sahîbiniz, varlığınızı terbiye eden benim ilâhî zatım değil midir?, (dedi,) Onları tasdik etmeye dâvet etti. (-onlar da- Evet…) Kendi nefsimiz üzerine (şâhitlik ederiz) sen bizim Rab’bimizsin, senden başka Rab’bimiz, mâbudumuz yoktur (dediler.) Şahitlikte bulundular. (Bu da) Böyle zürriyyetler hakkında ilâhî bir hitâbın yönelmesi, onların da Allah’ın rablığını tasdik ile nefisleri üzerine şahitlikte bulunmaları, ey insanlar!. Sizin (kıyâmet günü biz bundan) yani Allah Teâlâ’nın birliğinden, rablığından ve onun hükümlerinden (gafiller idik dememeniz içindir.) böyle bir mazeret ileri sürmeğe meydan kalmaması için sizin hakkınızda böyle bir tasdik ve şahitlik muamelesi cereyan etmiştir.

173. Veya demeyesiniz ki, muhakkak babalarımız daha evvel ortak koşmuşlardı. Ve biz isek onlardan sonra bir zürriyet olduk. Bizi iptal edenlerin yaptıkları ile helâk mı edeceksin?

173. Ey insanlar!. Böyle bir muamelenin cereyanı (Veya demeyesiniz) içindir (ki, muhakkak babalarımız) bizim zamanımızdan (daha evvel ortak koymuşlardı.) Allah Teâlâya ortak koşmayı icad ve âdet etmişlerdi. (Biz ise onlardan sonra bir zürriyet olduk.) Dünyaya geldik. Bir hidâyet yolunu izleyemedik, bir delil ile neticeye ulaşmaya güç yetiremedik. (Bizleri) Ey Allah’ım!, (iptal edenlerin) saptıran babalarımızın (yaptıklariyle) kâfirce hareketleriyle (helâk mı edeceksin?.) halbuki, biz tedbirden ve görüşümüzde bağımsızolmaktan mahrum bulunuyorduk. İşte böyle bir mazeret ileri sürülmesine meydan vermemek için onlar vaktiyle kendi nefisleri üzerine öyle şâhit tutulmuşlardı.

174. Ve biz işte âyetleri böyle ayrıntılı bir şekilde beyan ederiz ve gerektir ki küfürlerinden dönüversinler.

174. (Ve biz işte âyetleri) Allah’ın kudretine ve ilâhî hikmetine işâret ve şâhitlik eden böyle alâmetleri, hârikaları (böyle) büyük menfaatleri taşıyarak (ayrıntılı bir şekilde beyan ederiz) tâki cehâlette kalmasınlar, Allah’ın zatına layık olmayan şeyleri O’na isnat edemesinler. (ve gerektir ki,) Küfürden, bâtıl üzerinde ısrardan, babalarını cahilce bir halde taklitten (dönüversinler.) ilâhî âyetleri, alâmetleri, düşünerek aydınlansınlar, Allah’ın birliğini tasdik ederek hidâyete kavuşsunlar. Ne büyük bir ilâhî merhamet!.

§ Âdem oğulları hakkındaki bu ilâhî sual ve cevap meselesi birçok kimselerin zihinlerini işgal etmekte olduğundan buna dâir biraz izahata lüzum görülmektedir. Şöyle ki:

(1) “Neam”, “belâ” kelimeleri Arab lisanında birer tasdik edatıdır. “Evet” mânâsını iâde ederler. Fakat kullanılışları arasında fark vardır. “Neam” edatı söylenilen olumlu veya olumsuz birşeyi tasdik ve tesbit eder. Meselâ: “Zeyid geldi” sözüne karşı “Neam” denilse “evet Zeyid geldi” denilmiş olur. Bilâkis “Zeyid gelmedi” veya “Zeyid bir sözleşme yapmadı mı” sözüne karşı “Neam” denilse “evet Zeyid gelmedi, evet Zeyid sözleşme yapmadı” denilmiş olur. “Belâ” ise böyle değildir. Bu yalnız olumsuzca cevap olarak kullanılır ve olumsuz manânın varlığını ifâde eder ve çok kere de istifham! takririye (tasdikli bir soruya) yakın olur. Binaenaleyh “Zeyid gelmedi” veya “Zeyid sözleşme yapmadı mı” sözüne karşı “Belâ” denilse “hayır Zeyid geldi”, “evet Zeyid sözleşme yaptı” denilmiş olur.İşte: hitab-ı celilinin cevabı olan “Belâ” da böyle bir olumluluk anlamı ifâde eder. “Evet sen bizim Rabbimizsin” meâlindedir ki, bu bir imandır. Şayet bunun yerinde “Neam” denilecek olsaydı mânâsı: “Evet.. Sen bizim Rab’bimiz değilsin” demek olurdu ki, bu da bir inkârdır.

(2) nazmı şerifi bir soruyu içermektedir. “Ben sizin Rab’biniz; mabudunuz değil miyim gibi bir soruyu ifâde etmektedir. Acaba bu sorudan maksat nedir?. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ görülen şeyleri de, gaybı da bilicidir. Herhangi birşeyi sorup öğrenmek ihtiyacından uzaktır. Artık böyle bir soru, belâgatin gereğidir, ve karşılıklı konuşmanın ayrılmaz unsurlarındandır. Muhatapların bir hakîkati İtirâf etmelerine vesîledir ve başkaca bir nice güzellikleri, nükteleri de içermektedir. Belâgat ilminde açıklandığı üzere soru kipleri daima birşeyi sorup anlamak maksadıyle zikredilmez. Belki çok kere birşeyi inkâr veya kabul etmek için veya muhataba bir iltifat veya minnet için veya muhatabı azarlamak, hesaba çekme vesâire için zikredilir. Meselâ: Zeyd’in akıllı olduğunu bilmeyen bir kimse: “Zeyid akıllı mıdır?.” diye soracak olsa bundan maksadı Zeyid’in akıllı olup olmadığını öğrenmekten ibâret bulunur. Fakat Zeyid’in akıllı olduğunu inkâr eden bir kimse, muhatabına karşı: “Zeyid akıllı mıdır” derse maksadı, Zeyid’in akıllı olmadığını göstermek olur. Âdeta “Zeyid akıllı değildir, siz onu akıllı mı sanıyorsunuz?.” demiş bulunur. Bilâkis Zeyid’in akıllı olduğunu söylemek ve tesbit etmek isteyen bir kimse de “Zeyid akıllı değil midir?.” diyecek olsa “Zeyid akılıdır, siz onu akılsız mı sanıyorsunuz?” gibi bir ifadedebulunmuş olur. Yoksa Zeyid’in hakîkaten akıllı olup olmadığını anlamak için sormuş olmaz.

İşte nazmı celilindeki soru da böyle bir istifhami takriridir. Yani tasdik sorusudur. Âdem oğullarının Allah’ın Rablığını tasdik ve itirâf etmeleri için söylenmiştir. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretleri kendi rablığını bildiği halde neden böyle bir sualde bulunmuştur?. Diye düşünmeğe mahal yoktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim, de bunun misâlleri çoktur.

(  Yaradan bilmez mi?.)

( Gökleri ve yeri kim yarattı?.) soruları da bu cümledendir.

(3) Allah Teâlâ Hazretleri kullarının ne düşündüklerini ne diyeceklerini bildiği halde bunu onlardan sual buyurmasında ne gibi bir hikmet düşünülebilir?. Bilinmektedir ki: Bu dünya hayatı bir imtihan hayatıdır. Herkesin sözleri, işleri bu âlemde tesbit edilecek, sonra ebediyet âleminde bu tesbit edilenlere göre muamele olunacak, ilâhî adâlet kusursuzca tecelli edecek herkesin hakkında ilâhî deliller tamam olmuş bulunacaktır. Artık hiçbir kimse: “Yarabbi! Ben bilmedim, bana birşey söylenmedi, ben birşey hakkında söz vermiş değilim, eğer ben öyle bir imtihan sahasına atılmış olsaydım, senin rızana muhalif harekette bulunmazdım” diye mâzerette bulunamayacaktır. Bununla birlikte insan zürriyetlerinin idrâk edici bir halde varlıksahasına çıkarılarak kendilerine Allah tarafından ilâhî zâtına lâyık bir şekilde hitab edilmesi, kendilerine rablık fikrinin ilhâm buyrulması hikmetini içerdiği gibi ayrıca o yerde hazır olan Melâike-i Kirama ve diğerlerine karşı Allah’ın kudretinin yüceliğini gösterme hikmetini de içermektedir. İşte bu gibi hikmetlerden dolayı Hak Teâlâ Hazretleri kendi kullarına som yoluyla hitab buyurmuş, kendi rablığını kullarına tasdik ettirmiş, bu hususta bir söz ve antlaşma meydana gelmiş, insanlar bu söze uymakla mükellef bulunmuşlardır. Kur’an’ı Kerim’deki soru yolu ile olan diğer ilâhî hitâbelerde böyle birer hikmete dayanmaktadır.

(4) Hak Teâlâ Hazretleri insanlara ne zaman, nerede ve ne şekilde diye hitab buyurmuş, insanlar da ne şekilde “belâ” diyerek Allah’ın rablığını İtirâf etmişlerdir?. Böyle bir sual ve cevap hakîkaten vâki olmuş mudur? Yoksa bu, bir temsilden ibâret midir?. Bu hususta İslâm âlimlerinin çeşitli açıklamaları vardır. Bunların özü ve bizce bir itikadî mes’ele teşkil eden yönü şudur: Allah Teâlâ kullarından bir söz almıştır. Bunlar Hak Teâlâ’nın rablığını tasdik etmişlerdir. Artık hiçbir insanın: Ey Rabbim!. Ben seni bilemedim, senin varlığına işâret edecek birşey göremedim. Ey Rabbim!. Ben cehâlet içinde, peygamber gönderilmediği devrelerde yetiştim, muhitimin küfrüne kurban oldum, atalarıma uydum, onların sapıklığını taklit ettim, Haktan haberdar olamadım, derneğe selahiyeti kalmamıştır. Fakat bu sözün, bu itirâfın nerede, ve ne zaman ve ne şekilde vukû bulduğunu ve bunun tam mahiyetini bilmek ve bu söz, mutlaka şu sûretle vâki olmuştur diye hükmetmek bizim için itikadi bir mesele değildir. Çünkü bu hususta kat’î ve mütevatir ayrıntı mevcutdeğildir. Bunun içindir ki, bu bapta muhtelif rivâyetler, yorumlar vardır. Biz bunun mahiyetini Allah’ın ilmine havâle ederiz. İhtiyata uygun olan da bundur. Bununla beraber bu rivâyetlerden ikisini özet olarak kaydedeceğiz. Şöyle ki: (A) Birçok muhaddislere, müfessirlere göre Allah Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm’ın sülbünden kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan nesillerim cennette veya Mekke’i Mükerreme ile Taif arasında veya başka bir yerde arkasından dışarı çıkararak kendilerine hayat vermiş, idrâk ile konuşma yeteneği ihsan etmiş, hepsine: “Ben sizin Rab’biniz değil miyim?” ilâhî İıitabını yöneltmiş, onlar da kavuştukları hayat ve akıl sâyesinde Allah’ın rab olduğunu anlayarak: “Belâ = evet” diye itirâfta bulunmuşlar, bu suretle ilk ahit meydana gelmiş, sonra da bu zerreler halindeki nesiller alındıkları yere iade edilmişlerdir. Bunlar ihtimâl ki, Hz. Adem’in arkasındaki cilt üzerindeki küçük deliklerden çıkarılmışlar ve yine aynı deliklerden yerlerine iâde olunmuşlardır. Kendilerine geçici olarak üflenen ruhlar da tekrar kendilerinden alınmıştır. (B) Rivayetten ziyâde dirayet yolunu seçen bir kısım müfessirlere göre ise Âdem oğulları hakkındaki bu söz ve antlaşma, öyle yaratılışın başlangıcında cismanî ve sözlü bir şekilde vukû bulmuş değildir. Belki bu, bir gizli ve mânevî sözdür, antlaşmadır. Bu konudaki açıklamalar, temsili bir istlare kabilindendir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm ile onun evlât ve tomnlarının süslerinden zürriyetlerini kıyâmete kadar adet olduğu şekilde nesilden nesie, soydan soya varlık sahasına çıkarmakta ve herbirini sonsuz lütuflarına mazhar ederek onlara rablığının delillerini, birliğinin şâhitlerini göstermekte ve kendilerini akıl ve fikir ile seçkin kılıp hak ve hakikatı anlamaya rablığı kavramaya kabiliyetlikılmaktadır. Onlarda bu nîmetlere kavuştuklarını ve gözlerinin önünde parlayıp duran binlerce delilleri, şahitleri görüp duruyorlar. Kendilerinin ve kendilerini kuşatan kâinatın bir yaratıcıya, eş ve benzerden uzak olan ezelî bir rabbe muhtaç bulunduklarını anlayabilecek bir yaratılışta bulunuyorlar.

§ Binaenaleyh birer insanlık kitlesi olan bu nesillere, zürriyetlere karşı dâima ilâhî ve iç âleme ait bir lisan ile yüce hitab tecelli ediyor. Bunların görünen durumları ve kabiliyetleri de ister istemez “Belâ = evet” derneğe koşuyor, bunun içinde de bir sözleşme, bir söz ve antlaşma meydana gelmiş, Allah’ın rab olduğu itirâf edilmiş oluyor. İşte hikmet sâhibi yaratıcının insanlığı böyle hak ve hakîkati anlamaya kabiliyetli kılması; insanlığın da bu anlayışa güç yetirmiş bulunması, temsil yoluyla bir şâhid tutma ve itirâf etme bir antlaşma mesabesinde bulunmuştur. Gerçekten kâinatın her zerresi, özellikle insanların eşsiz yaratılışı, Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, rablığına işâret ve şahadet edip durmaktadır.

Bunun içindir ki: Bir âyet-i kerime de: O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız, (İsrâ, 17/44) buyrulmuştur.

Evet… Herşey, lisânı hâl ile Yaratıcısını tesbih ve tevhid ediyor, yazık ki, bu maddî kulaklar bunu işitmekten mahrum. Doğunun büyük şairi Sadi, bu âyeti kerimedenmülhem olarak:

demiştir. Ve diğer bir manzumesi de şu beyiti içermektedir.

Kısacası: Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nın varlığının, birliğinin birer şâhididir. Her insan, İslâm yaratılışı üzerine doğar, büyür, bu yaratılışa muhalefet etmedikçe yaratıcısının rablığını İtirâftan ayrılmaz. Bu yaratılış, ilâhî bir söz ve antlaşmanın bir nişânesidir. Herkes bu yaratılışı muhâfaza ile, buna muhalefetten kaçınmakla mükelleftir. Bu yaratılış dairesinde yaşayanlar, vermiş oldukları söze sadâkat göstermiş olurlar. Bilâkis bu yaratılışa muhâlefet edenler de sözlerini bozmuş; Yaratılışlarının gereği olan itirâf larından dönmüş olurlar. Şunu da ilâve edilim ki, böyle lisânı hâl ile meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuş olan bir söz ve antlaşma diğer tefsircilerin ve hadiscilerin beyan ettikleri gibi yaratılışın başlangıcında vukua gelmiş olduğu kabul edilen bir söz ve antlaşmaya aykırı değildir. Bunların birlikte düşünülmesi mümkündür, bunların hem maddî, hem de mânevî şekilde olması câizdir. Lisânı hâl ile olan sözhususunda ise bütün dindar zatlar aynı görüşü paylaşmıştır. Şimdi burada başlıca beş sual hatıra gelmektedir. Bunları cevaplarıyle beraber kaydediyoruz.

(l) S: Zerreler halinde bulunan milyarlarca zürriyetler, Hz. Adem’in arkasında, sülbünde nasıl toplanmış olabilir?. C: Bu zerreler, fevkalâde küçük, ve adetâ bölünmez birer cüz mesabesinde bulunmuştur. Binaenaleyh bunların Adem’in sülbünde toplanması imkânsız değildir. Bir damla suda bile binlerce mikrobun bulunduğu kabul edilmemiş midir?. Allah’ın kudreti karşısında böyle bir toplanma nasıl imkânsız görülebilir, İnsanlık hakikatinin önemsiz bir cevher olduğu anlayışını da ayrıca tetkik etmek lâzımdır.

(2) S: Bu kadar küçük zerreler, böyle bir hitaba nasıl kabiliyetli bulunurlar?. Allah’ın rab olduğunu nasıl anlayabilip tasdik edebilirler?. C: Hayat için İlim ve konuşmak için mutlaka bünye şart değildir. Bünye bunlar için basit bir şarttır. Bunun zıddı da aklen imkânsız değildir. Hak Teâlâ Hazretleri dilerse en küçük bir zerreye de hayat, anlayış vesâire ihsan buyurabilir. Allah’ın kudretini kim sınırlayabilir?. İşte mikroplar meydanda. Bunlar yaşıyorlar, bir takım özellikler taşıyorlar. Hayatlarını müdafaaya çalışıyorlar. Maamafih bizim bilmediğimiz daha ne-kadar yaratılış sırlan ve eşsiz varlıklar var. Yaratıcımızın büyük kudretini İtirâf ettikten sonra o zerrelerin bu kudret ile birer ilm ve irfana nâil olabilmelerini inkâra mahal kalmaz. Hele küçük canlıların varlığını kabul edenlerin ise böyle bir suale hiç selahiyeti olamaz.

(3) S: Zürriyetler, madem ki, yaratılışın başlangıcında rablığı İtirâf etmişler, daha sonra bir kısmı ne için dünyada inkâr vadisine sapmıştır?. C: Allah Teâlâ Hazretleri bu zürriyetlere rahmetiyle, heybetiyle tecelli etmişti. Bunlarınbir kısmı rahmete mazhar olup Allah’ın rablığını isteyerek tasdik ve itirâf etmiş, bir kısmı da heybetin tesîri altında kalarak istemeyerek itirâfta bulunmuştu. İşte böyle istemeyerek itirâfta bulunanlar bilahara inkâr vadisine sapmışlardır. Demek ki, kabiliyetleri farklı olduğundan daha sonra bu kabiliyetlerine göre bir kısmı sözünde durmuş, bir kısmı da sözünü bozmuştur. Nitekim bir takım insanlar vakit vakit yapmakta oldukları sözleşmelere de sadakat göstermemektedirler. Zaten insanlarda bu farklı yetenekler, kâbiliyetler, iradeler bulunmasa idi bu yükümlülük âlemine getirilmelerinin hikmeti de kalmamış olurdu.

(4) S: Zürriyetlerden hiçbiri o sözü bu âlemde hatırlayamıyor. Artık bunun yapılmasından dolayı insanlar nasıl mesul olabilirler?. C: Evet… Bu sözü bugün insanlık kitlesi hatırlayamıyor. Fakat böyle bir sözün vuku’unu her yönüyle doğru sözlü olan Yüce Peygamberler haber vermişlerdir. Allah’ımızın mukaddes kitapları da bunu kuvvetlendirmektedir. İnsanlar ise birçok şeyleri görmedikleri, işitmedikleri halde sâdece Yüce Peygamberlerin haberlerine dayanarak tasdik etmekle mükeleftirler. Meselâ: Biz melekleri ve cennet ile cehennemi görmüş değiliz, fakat bunların varlığına inanırız, bu inançla yükümlüyüz. Çünki bunların birer hakikat olduğunu hakkın Peygamberleri, kitapları haber vermiştir. İşte o ilk söz hakkındaki hüküm de böyledir. Zaten imân gaybe ait bir tasdikten ibârettir. Böyle bir söze imân de gayb mahiyetinde kalmış olmasıyle gerçekleşebilir. Bu, dünya hayatındaki mükellefiyetimizin bir gereğidir. Unutulan veya inkâr edilen bir kısım sözlerin, İtirâfların, yükümlülüklerin mahkemelerde şahitler vâsıtasıyle isbat edilegeldiğini de unutmamalıdır. Bununla beraber, bu ilk sözü İmamı Ali gibi bazı büyüklerin hatırladıktan da kendilerinden rivâyet edilmiştir.

(5) S: Bu zürriyetler, Kur’an’ı Kerim’e göre Âdem oğlunun arkalarından alınmıştır. Bazı hadislere göre de bizzat Hz. Adem’in arkasından alınmış, dışarıya çıkarılmıştır. O halde bunların arasında bir ihtilâf bulunmuş olmuyor mu?. C: Hayır… Bunların arasında hakikî bir ihtilâf mevcut değildir. Bir kere “Âdem oğlu” tabiri âdeta insan ve beşer tabirleri gibi insan nevinin bir ismidir. Bu halde zürriyetlerin Âdem oğlunun arkalarından alınması, hem Âdem Aleyhisselâm’ın hem de çocuk ve torunlarının arkalarından alınmış olması demektir. Yahut Hz. Adem’in bizzat zürriyetlerine nisbetle çocuk ve torunlarının zürriyyetler! daha ziyâde olduğundan bu zürriyyetlerin çıkarılması Kur’an’ı Kerim’de tağlîb yoluyla Âdem oğluna izâfe edilmiş, Hz. Adem’e de ayrıca isnat ve izafe edilmemiştir. Filhakika Allah Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’ın soyundan gelen çocuklarını zerreler halinde bizzat Hz. Adem’in arkasından çıkarmış, bu evlâdın neslini de aynı zamanda kendilerinin arkalarından insanlık silsilesinin nihayetine kadar varlık sahasına çıkarıvermişti. Bu bir harikadır, fakat Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildi. Aklın kabul etmesi için denilebilir ki, bir tohum tanesinde bile düşünülürse binlerce dallar, fidanlar, yapraklar, çiçekler, meyveler gizlenmiş bulunmaktadır. Bunlar vakit vakit bir irâde kudretiyle meydana çıkarılmaktadır. İşte Âdem Aleyhisselâm’ın sülbundeki zürriyetlerin herbirinden de böyle birçok çocuk ve torunun ruhları ve asıl maddeleri gizlenmiştir ki, bunu imkânsız görmeye mahal yoktur.

Velhâsıl: Kur’an-ı Kerim, çağdaş ve gelecek insanlara sözünü bir kanıt olmak üzere haber verdiğinden insanlık zürriyetlerinden herbirinin kendi babasının arkasından alınmış olduğunu beyan buyuruyor. Hadislere gelince bunlar da bu söz, delil getirmek için zikredilmiş olmadığından zürriyetlerin çıkarılması, yalnız insanlığın aslı; ortaya çıkış kaynağı olan Hz. Adem’in arkasına nisbet edilmiş, kısa yol seçilip vâsıtaların zikrine lüzum görülmemiştir. Yoksa bütün zürriyyetlerin bizzat Hz. Adem’in arkasından çıkarılmış olduğu ifâde edilmek istenmemiştir. Gerçekten de Adem’in oğlunun sülbünden meydana gelmekte olan zürriyyetler, insanlığın ilk pederî olmak itibâriyle Hz. Adem’in sülbünden meydana gelmişler demektir. Binaenaleyh bunların ortaya çıkışını yalnız Hz. Adem’e nisbet etmekte bir sakınca yoktur. O halde âyeti kerime ile bu hadisi şerifler arasında bir ihtilâf bulunduğu iddia edilemez. Sonuç olarak denilebilir ki: Bu söz ve antlaşma âyet-i kerime ile, mübârek hadisler ile sâbittir, Allah’ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Bunu keyfi şekilde yorumlamaya yeltenmek ise bir bidattir. Biz bunların ayrıntılarını Allah’ın ilmine havale ederiz. Gerçek bilgi Allah katındadır.

175. Onlara o kimsenin haberini de oku ki, o kimseye âyetlerimizi vermiştik, onlardan sıyrılıp ayrıldı. Şeytan da onu kendisine tâbi kıldı. Artık sapıklardan olmuş oldu.

175. Bu mübârek âyetler, bir takım ilimlere, hidâyet vâsıtalarına nâil oldukları halde dünya varlığına meylederek şeytana tâbi olan, o hidâyet vasıtalarını elden çıkaran ihtiraslı kimselerin çirkin âkibetlerini tasvir ederek nazarı dikkate sunmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Onlara) O Yahudi kavmine ve benzerlerine (o kimsenin haberini de) hayatındaki macerayı da (oku) hatırlat, nazarı dikkatine sun (ki, o kimseye) vaktiyle (âyetlerimizi vermiştik) ona Tevrat gibi ilâhî kitapların hükümlerini öğretmiştik, Allah’ın birliğine ve diğer dinî meselelere, delilleremuttaki olmuştu. Fakat bunlardan istifâde etmedi, o âyetlere göre hareketlerini düzenlemedi, bilâkis onlara muhalif hareketlerde bulundu (onlardan sıyrılıp ayrıldı.) onları terkedip arkasına atıverdi. (Şeytan da onu kendisine tâbi kıldı.) Cenâb-ı Hak’kın emirlerine muhalefet ederek şeytanın vesveselerine uyup gitti. (Artık sapıklardan olmuş oldu.) Sapıklığa düşmüş; helâke uğramış kimseler zümresine girmiş bulundu. İşte Cenab’ı Hak’kın verdiği nîmetlerin değerini bilmeyip fâni bir varlık için kutsal değerlerini fedâ eden beyinsiz kimselerin âkibetleri böyle bir sapıklığa, felâkete düşmekten başka birşey değildir. Artık bunu düşünüp ibret almalı değil midir?.

§ Bir rivâyete göre böyle bir fecî âkibete mâruz kalan şahıs, Bel’anı İbni Bavra’dır. Bu Ken’an ilinde zorbaların bulunduğu bir köyde yaşıyordu. İlim ve mârifet sâhibi idi, iyi hâl sâhibi olarak tanınırdı. Fakat bu köye yönelen Hz. Musa aleyhinde dua etmek için kavmi kendisine müracaat etmişler, hediyeler vermişler, bunun tesîriyle o Yüce Peygamber aleyhine dua etmiş, din dairesinden çıkmış, bu yüzden şeytana uyarak İlim ve mârifetten mahrum kalmıştır. İşte dünyalık için dinini fedâ edenlerin ibret almaya değer akibeti!. Diğer bir rivâyete göre de bu şahıstan maksat, “Ümeyye ibnüssalt” dir. Bu arap kavmindendir. İlim sâhibi idi, kendisinin bir Peygamber olacağını ümid ederdi. Ne zaman ki, Rasûlü Ekrem Efendimize peygamberlik verildi, ona haset etti, inkârı seçti, halbuki vaktiyle yazmış olduğu manzumelerde Allah’ın birliğini İtirâf etmişti. Bundan dolayıdır ki Rasûlü Ekrem Efendimiz, onun hakkında “Amene Şi’rûhu ve kefere kalbühû” buyurmuştur. Yani onun manzûmeleri, mü’minlerin manzûmeleri gibi Allah Teâlâ’nın birliğini ifâde ediyor, kalbi ise kâfirlerin kalbleri gibi Allah’ın birliği inancındanmahrum bulunuyor. Başka bir rivâyete göre de bu şahıstan maksat, Ebu Âmir adındaki bir rahiptir. Câhiliyet devrinde rahiplik yapıyordu. İslâmiyet’in yayılması üzerine Şam’a gitmiş, münafıklara emrederek mescid-i dırar’ı yaptırmış ve Kaysere giderek Peygamber Efendimizin aleyhine yardım istemiştir.

176. Ve eğer biz dileseydik onu o âyetler ile yükseltir idik. Fakat o dünyaya meyletti ve arzusuna tâbi oldu. Artık onun durumu, o köpeğin durumu gibidir ki, üstüne varırsan dilini çıkarır solur, veya terketsen yine dilini uzatır solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. Artık sen kıssaları hikâye et, belki onlar düşünüverirler.

176. Hak Teâlâ Hazretleri böyle bir şahsın hâlini izah etmek için buyuruyor ki: (Ve eğer bîz dilese idik onu) O kendisine âyetlerimizi vermiş olduğumuz kimseyi (o âyetler ile) onlar ile amel etmesi sebebiyle (yükseltir idik.) onu o âyetler ile yüce makamlara kavuştururduk. (Fakat) O öyle bir saadete kabiliyet gösteremedi bilâkis (o dünyaya meyletti) dünya varlığını seçerek dine aykırı harekette bulundu. (arzusuna tâbî oldu.) O mübârek âyetlerden yüz çevirdi, dinden dönerek aşağıların aşağısına düşüverdi. (Artık onun durumu) Garip sıfatı (o) hayvanların en sefili, pintisi olan (köpeğin durumu gibidir ki, üstüne varsan) onu defetsen ve kovsan (dilini çıkarır solur) böyle çirkin bir vaziyet alır (veya terketsen) onu kendi hâline bıraksan o (yine dilini uzatır solur.) onun hâli dâima böyle rezilcedir. O rahat zamanında da, zahmet hâlinde de böyle korkunç bir vaziyetten kurtulamaz. (İşte bu) Köpek misali, o nefret vereceği vaziyet (âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur.) o kavim vaktiyle Tevrat’ta Son Peygamber Hz. Muhammed’in vasıflarını görmüş, onun ortaya çıkacağını başkalarına müjdelemişlerdi. Ne zaman ki, O YücePeygamber gönderildi, dünya ihtirasına mağlûp olarak onu inkâra cür’et ettiler. Bunlar öyle kimselerdir ki, bir nîmete nâil olaslar da olmasalar da yine o çirkin vaziyetten kendilerini kurtaramazlar. (Artık) Resûlüm!. (sen kıssayı) Tevrat’ta yazılı bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen haberi, veyahut dünyalık için dini terkedenlerin çirkin bir misâl teşkil ettiğine ait olan bir örneği o inkârcılara (hikâye et.) vahy edildiği şekilde kendilerine anlat. (Belki onlar düşünüverirler.) De senin hakikî bir Yüce Peygamber olduğunu anlarlar, seçmiş oldukları sapıklıktan kurtulmalarına bir vesîle olmuş olur. Bu sûretle de haklarında ilâhî delil tamam olarak artık cehâletlerini mazeret makamında ileri sürmelerine asla meydan kalmaz.

177. O kavmin durumu ne çirkindir ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar ve kendi nefislerine de zulümeder oldular.

177. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın âyetlerini inkâr ile nefislerine zulüm edenlerin köpek gibi kötü bir vaziyette bulunacaklarına işâret ediyor. Cenâb-ı Hak’kın hidâyetini hak etmiş olmayanların da zarar ve ziyâna uğramış bir halde kalacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (O kavmin durumu) Öyle köpeklere benzetilmelerine sebebiyet veren kötü hareketleri, hak ve hakîkati kabul etmeyip inkârcı bir durumda bulunmaları (ne çirkindir ki) onlar hayvanat arasında en iğrenç hareketlerde bulunan köpekler ile temsil edilmeği hak etmişlerdir. Çünki onlar (bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah’ın birliğine, İslâm dininin gerçek bir din olduğuna ait deliller, kanıtlar mevcut olduğu halde onları inkâra cür’et gösterdiler, (ve) Onlar bu yalanlamaları yüzünden (kendi nefislerine zulüm eder oldular.) kendilerini ebedî olarak âhiret azâbına uğratmış oldular.

178. Allah Teâlâ kime hidâyet ederse işte hidâyete eren o’dur. Kimleri de sapıklığadüşürürse işte felâkete uğrayanlar da onlardır.

178. İnsanlar, kendi yaratılışlarını güzelce muhafaza etmelidirler. Arzu ve hevese mağlûp olarak gözleri önünde tecelli eden kudret âyetlerini alâmetlerini görmemekte bulunmamalıdır, Cenâb-ı Hak’kın koruma ve himayesine sığınarak bütün muvaffakiyet! ondan beklemelidirler. Çünki (Allah Teâlâ kime hidâyet ederse) hangi bir kulunu selâmet ve saadete erdirmeğe lâyık görürse onu hidâyete eriştirir, (işte) Hakîkaten (hidâyete eren) de (odur.) o Cenâb-ı Hak’kın hidayetine lâyık bulunan bir zattır. Ve bilâkis (Kimleri de) kendilerinin kötü hareketlerinden dolayı (sapıklığa düşürüıse) kendi kötü ihtiyarlarının, kötü hareketlerinin cezâsına kavuşturarak din ve saadet yolundan uzaklaştırırsa: Haklarında hidâyet yerine sapıklık yaratırsa (işte felâkete) her türlü mahrûmiyetlere, cezalara (uğrayanlar da onlardır.) binaenaleyh daha dünyada fırsat elde iken hak’ka sarılmalı, Allah Teâlâ’nın âyetlerini, varlığının, birliğinin, apaçık dîninin delillerini, kanıtlarını güzelce dikkate alıp gereğince hareket etmelidir ki, hidâyete ermek, sapıklıktan kurtulmak nasib olsun.

179. Andolsun ki, cinler ve insanlardan çoklarını cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ki, onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır ki, onlar ile göremezler ve onların kulakları vardır ki, onlar ile işitemezler. Onlar hayvanlar gibidirler, belki onlar daha sapıktırlar. İşte gâfil olanlar onlardır.

179. Bu âyeti celile, cin ve insan tâifelerinden birçoklarının kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmanın neticesi olarak cehenneme aday olduklarını şöylece açıklamaktadır. (Andolsun ki,) Kutsal varlığıma yemin ederim ki (cinler ve insanlardan) bu ki cins mükellef mahlûklardan (çoklarını cehennem için yarattık.) onlar azapgörmek için cehenneme gireceklerdir. Çünki onlar, yaratılış gayelerini dikkate almazlar, kendilerine verilmiş olan fıtrî kuvvetleri güzelce kullanmazlar, böyle bir âkibete hak kazanmış olurlar. Evet… (Onların kalbleri vardır) Onlar ile mükellef oldukları şeyleri düşünüp anlayabilirler. Fakat onları kötüye kullandıkları içindir (ki, onlar ile) o kalbleri ile vazîfelerini (anlayamazlar) öyle anlayamayacak bir hâle düşerler, (ve onların gözleri vardır) Dış âleme bakarak Allah’ın kudretinin milyonlarca eserlerini görerek Cenab’ı Hak’ki tasdik eder ve yüceltebilirlerdi. Fakat onlar kendilerine verilmiş olan o pek güzel kuvveti de zâyi ederler. Onun içindir (ki onlar ile) o gözleriyle öyle uyanma sebebi olacak şeyleri (göremezler.) Kâinatı Yaratanın kudretine, yüceliğine şâhitlik edip duran o kadar eşsiz eserleri görüp uyanma özelliğinden nasipsiz bir halde kalmışlardır, (ve onların kulakları vardır) İşitmek kuvvetine sahiptirler. Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini işitip dinleyebilirler, kendilerine verilen nasihatları duyup kabul edebilirler. Ne yazık ki, onlar bu mühim kuvveti de kaybederler. Artık (onlar ile) o kulakları ile hakkın âyetlerini, fâideli sözleri hayrı tavsiye edici öğütleri (işitemezler.) bu kuvvetlerini de kendi kötü davranışlarıyla kaybetmişlerdir. (Onlar hayvanlar gibidirler) hakikatları anlamak özelliğinden mahrum olma bakımından, yalnız dünyada yiyip içmek zevk ve saf ada bulunmak bakımından hayvanlara benzerler, (belki onlar) O bir kısım cin ve insan gurupları hayvanlardan (daha sapıktırlar.) çünki hayvanlar zaten mükellef değildirler. Maamafih hayvanlar kendileri için fâideli olup olmayan şeyleri ayırabilirler, fâideli şeyleri almaya, zararlı şeyleri atmaya çalışırlar. Akla, zekâya sahip, bir takım vazîfeler ile mükellef olan cin ve insan gurupları ise cahilce ve inkârcı şekilde harekette bulunurlar, dünyevî bir menfaat uğrunda uhrevî menfaatlerini terkederler, Allah’ın azâbını düşünmez birhalde yaşarlar. (İşte) Asıl (gâfil) sevâbı, azâbı düşünmekten uzak, üzerlerine düşen vazîfeleri yerine getirmekten kaçınıp, bu sebeple Cehenneme lâyık (olanlar onlardır) o hayatlarını ziyan eden, sâhip oldukları kuvvetleri, özellikleri kötüye kullanan günahkâr kimselerdir. Binaenaleyh, her insan onların o feci âkibetlerini dikkate almalıdır, onlar gibi Allah’ın emrine aykırı hareketlerde bulunmadan, kendisini uhrevî azâba uğratmaktan son derece sakınmalıdır. Başka türlü çare yoktur.

180. En güzel isimler Allah Teâlâ’ya mahsustur. Ona o isimler ile duada bulunun ve onun isimlerinde haktan ayrılan kimseleri terkediniz. Onlar işler oldukları şeylere göre cezâya uğrayacaklardır.

180. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın birçok güzel isimleri olduğunu ve o kutsî isimler ile dua edilmesini, ve o yüce isimleri terkeden ve değiştirenlerin azap göreceklerini bildirmektedir. Ve Hak Teâlâ’nın mahlûkatı arasında hidâyet rehberi olan adâletli bir gurubun bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin de nasıl, bir helâke uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. Ey Allah Teâlâ’nın kulları!. Biliniz ki: (En güzel isimler) En güzel mânâları, en şerefli anlamları taşımaları sebebiyle en güzel zatî ve sıfatî isimler (Allah Teâlâ’ya) mahsustur. Artık ey Allah Teâlâ’nın birliğine inanmış kulları!. Kulluk lisanınızı o kudsî isimler ile süsleyiniz. (Ona) o Yüce Yaratıcıya (o) pek güzel, mukaddes (isimler ile duada) niyazda (bulunun) onun kutsal varlığını dâima o isimler ile anınız, (ve onun isimlerinde haktan) Bâtıla (ayrılan) Cenâb-ı Hak’ki, ilahlık şanına lâyık olmayan veya çirkin bir mânâyı içeren isimler ile anan (kimseleri terkediniz.) onlardan kaçınınız. Onların yaptıklarına aldırmayınız, onlara yakında gelecek olan cezaları gözetleyiniz. (Onlar işler olduklarışeylere göre) O inkârcı hareketlerine uygun bir şekilde (cezâya uğrayacaklardır.) En yakın zamanda azap görüp kötü hareketlerinin cezâsına kavuşacaklardır. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretlerini dâima mukaddes isimleriyle zikretmelidir. İlahlık şanına lâyık olmayan isimler ile, tabirler ile anmaktan sakınmalıdır, İslâm terbiyesi bunu icab eder.

§ Yüce Allah’ın birçok mukaddes isimleri vardır. Bunlardan doksan dokuzu Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte beyan olunmuştur. (Allah, Rahman, Rahîm, Hak, Kuddüs, Selâm, Hâlik, Bâri, Musavvir, Gaffar, Kahhar, Razzak, Fettah, Alîm, Hakîm, Raûf, Şekûr) isimleri bu cümledendir.

§ Hak Teâlâ Hazretlerinin isimleri tevkıfîdir, ıstılahî değildir. Yani onun mübârek isimleri dinen sâbit, açıkça bildirilmiş isimlerdir. Onların eş değerleri Cenâb-ı Hak’ka isnat edilemez. Meselâ: Allah Teâlâ’ya Alîm, Hakîm, Rahîm, Cevâd, Âlim denilir, fakat: Fakih, Tabib, Refik, Sahi, Âkil denilemez.

§ “İlhâd”, doğru yoldan meyletmek, yüz çevirmek demektir. Cenab’ı Hak’kın mübârek isimlerinde ilhâd ise muhtelif sûretlerde olabilir. Meselâ: Putperestlerin taptıkları şeylere, insanlara “Allah” “ilâh” demeleri bir ilhâddır. Aynı şekilde kâfirlerin putlarına: Lât, Uzza, Menat demeleri de bir nevi ilhâddır. Zira Lat, ilâhtan, Uzza, azizden. Menat Mennân isminden türetilmiştir. Binaenaleyh herhangi bir insana, bir mahlûka yaratıcı Mabut, İlah, Tanrı denilmesi böyle bir ilhâddır, Dinî terbiyeye aykırıdır, asla câiz olamaz. Şuna da dikkat etmelidir ki, saygıya, hörmete ters düşen tabirler, Cenab’ı Hak’ka karşı kullanılmasın. Meselâ: Cenab’ı Hak bütün mahlûkların yaratıcısıdır. Fakat onu zikrederken: Ey domuzların, ey köpeklerin yaratıcısı denilemez, bu adaba aykırıdır. Belki ey kâinatın yaratıcısı, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, ey bütün hayat sahiplerininyaratıcısı gibi bir şekilde nidâ edilir, saygıya aykırı tâbirlerde bulunulmaz.

181-206 ARASI AYETLER

181. Ve yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, onlar hak ile rehberlik ederler. Ve hak ile adâletle bulunurlar.

181. Cinlerden, insanlardan bir kısmı hidayetten mahrum insanları saptırmaya cür’etkârca bulunmuşlardır. (Ve yarattıklarımızdan) varlık sahasına getirmiş olduğumuz insan ve cinlerden (bir ümmet de) bir seçkin topluluk da (vardır ki) onlar temiz yaratılışlarını muhafaza etmiş, Allah’ın dinine hizmet etmişlerdir, (onlar hak ile rehberlik ederler.) İnsanları hakka karışmış olarak hidâyet yoluna götürmeye çalışırlar, veya insanları hak sözle irşada, aydınlatmaya gayret eder dururlar. (Ve) O seçkin topluluk (hak ile adâlette bulunurlar.) aralarında cereyan eden muhakemelerde, mes’elelerde dâima hak ile hükmeder, adâletten ayrılmazlar. İşte böyle seçkin bir topluluk İslâm âleminde kıyâmete kadar bulunacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte:

( Benim ümmetimden bir zümre; Allah Teâlâ’nın emri -kıyâmet günü- gelinceye kadar hak üzere bulunacaktır) diye buyrulmuştur.

§ Bu âyeti kerime de beyan buyrulan ümmetten maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre Hz. Muhammed ümmetinden dine hizmet eden, halkı vaiz ve nasihatları ile irşada çalışan bir guruptur. Ve bu âyet-i celile, ümmetin icmâ etmesinin meşrû ve makbul olduğuna da işâret etmektedir. Çünkü kıyâmete kadar bu ümmet arasında hidâyet rehberi olacak bir topluluğun bulunacağımüjdelenmiş bulunmaktadır. İmamı Ali Radiyallahü anhdan şöyle rivâyet edilmektedir: “Bu ümmet elbette yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi de ateştedir, ancak bir fırka müstesnâ ki; onların hakkında Cenab’ı Hak buyurmuştur. İşte bu ümmetten kurtuluşa erecek olan ancak bu bir fırkadır. -et tefsirülvâzih-.

182. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar, işte onları bilmedikleri bir yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.

182. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki) sapıklık içinde yaşadılar, başkalarını irşada değil, saptırmaya çalıştılar (bizim âyetlerimizi) Kur’an’ı Kerim’i ve başka ilâhî kitapları, dinî delilleri (yalanladılar) onun birer ilâhî âyet, birer kutsî nîmet olduğunu kabul etmediler, böyle kâfirce bir harekete cür’et gösterdiler (işte onları bilmedikleri bir yerden) haklarında ne takdir edilmiş olduğunu bilmeksizin tedricen (yavaş yavaş helâke yaklaştıracağızdır.) onlar yavaş yavaş azâba yaklaştırılmak üzere bazı nîmetlere, mevkilere nâil olurlar. Bunların ellerinden çıkmayacağını zannederler, sonra o nîmetler, o mevkiler ellerinden yavaş yavaş alınır, hayatlarından mahrum kalırlar, lâyık oldukları azâba kavuşurlar. İşte küfr ve isyânın korkunç netîcesi!. Artık herkes böyle bir akibeti düşünmeli, uyanık bir halde yaşamaya gayret etmelidir.

183. Ve ben onlara mühlet veririm. Şüphe yok ki, benim yakalamam pek şiddetlidir.

183. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Ve ben onlara) O kâfirce bir halde yaşayanlara (mühlet veririm.) ömürlerinin müddetini artırmış olurum; tâki küfürlerinde, isyanlarındadevam edip dursunlar, onları alelâcele cezalarına kavuşturmam, tâki fenâlıklarında devam ederek her türlü azâbı hak etmiş oluversinler, bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamış bulunsun. (Şüphe yok ki benim) Keydim, yani: Onları haberleri olmaksızın birdenbire (yakalamam) hayatlarına nihâyet verip kendilerini azâba kavuşturmam (pek şiddetlidir.) pek kuvvetlidir. Buna hiçbir kuvvet mâni olamaz. Demek oluyor ki; bir takım kötü kimselere bir nîmet, uzunca bir ömür verilmesi, görünürde bir lûtuf olsa da aslında bir sefâlettir, daha çok azap görmelerine bir sebebtir. Artık böyle bir hâle kıymet vermemelidir.
§ Keyd = Mekr, lûgatte gizli bir tedbir demektir ki, birisinin aldanması için bunun görünür tarafının ötesi kasdedilmiş olur. Cenab’ı Hak’ka isnat edilen Keyd’den maksat ise cezâyı hak etmiş olan bir şahsı haberi olmaksızın ansızın tutması ve yakalaması, yani cezâsına kavuşturması demektir.

184. Onlar düşünmediler mi ki, onların arkadaşlarında bir delilik eseri yoktur. O ancak âşikâr bir şekilde bir uyarıcıdan başka birşey değildir.

184. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın âyetlerini düşünmeyen, Rasûlü Ekrem’in aklî ve ilmî üstünlüklerini inkâr eden inkarcılar için bir kınama mahiyetindedir. Hak Teâlâ’nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şâhitlik eden sonsuz eserlere bakmayan, ne olacaklarını düşünmeyen o gâfil topluluğun Allah’ın hidâyetinden mahrum olup sapıklığa uğrayacaklarına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendilerine İslâmiyet’i kabul etmeleri emir ve tavsiye edilmiş olan inkarcılar (düşünmediler mî) hiç nazarı dikkate, tefekküre alarak anlamaya çalışmadılar mı (ki, onların arkadaşlarında) senelerce kendileriyle berâber bulunarak ne yüce bir durumda olduğunu bildikleri Hz. Muhammed de (delilikeseri yoktur.) o fevkalâde bir akıl ve zekâya sahiptir, kendisinde, bütün fiillerinde, sözlerinde akla, hikmete aykırı birşey görülemez. O Cenab’ı Hak’kın âyetleriyle insanlığı aydınlatmaya çalışıp durmaktadır. (O ancak âşikâr bir şekilde) Parlak ve her sözü bütün insanlık için pek açıkça fâideleri içeren (bir uyancıdan) Allah’ın azâbından halkı korkutmakla emrolunan bir Peygamberden, iyiliği tavsiye eden yüce bir mürşidden (başka bir şey değildir.) artık onun o fevkalâde yüksek, bütün insanlık âlemine fayda veren varlığını, neden idrâk edemiyorlar da ona tâbi olmaktan kaçınıyorlar, ona delilik gibi bozuklukları isnad etmeğe cür’et gösteriyorlar?. Bu ne gaflet, ne cahâlet!.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gece Sefa tepesine şeref vermiş, bütün kabilelere hitab ederek onları Allah Teâlâ’nın azâbından sakındırmaya çalışmıştı. O kabîlelerden biri: Sizin arkadaşınızda delilik olmalı ki böyle sabaha kadar söylenip durdu. Demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Yüce peygamberimizi temize çıkarmış, öyle delilik isnadında bulunanları da yalanlayıp kınamıştır. Kısacası: Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz peygamberlik vazîfesini yerine getirmek için, ümmeti hakkındaki merhamet ve şefkatini göstermek için öyle faydalı, iyiliği tavsiye edici hitâbeler ile insanlığı irşâd etmeye ve uyarmaya çalışmıştır. Ne yazık ki kendi bâtıl inançlarına esir olanlar, kendi hayvanî zevklerini, faidelerini terketmek istemeyenler, öyle ahlâkî üstünlükleri, aklî yüceliği hakkıyla tecelli edip duran yüce bir Peygamberin değerini takdir edememişler, ona bir takım zatların tâbi olmalarına mâni olmak kasdiyle delilik isnadına cür’et göstermişlerdir. Nitekim her zaman insanlık hakkında, vatanı hakkında iyiliği tavsiye eden, insanları gafletten, şehveten uyandırıp kurtarmakisteyen zatlara böyle isnatlarda bulunmak, onları gericilik ile vasıflandırmak bir cahilce âdet hâlinde bulunmuştur. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar insaf lar nasip buyursun. Amin!.

185. Onlar göklerin ve yerin yüce mülkiyetine ve Allah Teâlâ’nın yarattığı herhangi birşeye ve ecellerinin yaklaşmış olabildiğine bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi bir söze inanacaklardır?

185. (Onlar) Öyle Rasûlullah’ın hikmet dolu sözlerini takdir edemeyen inkarcılar, gözleri önünde parlayıp duran (göklerin ve yerin yüce mülkiyyetine) onların ne mükümmel, ne muhteşem birer ilâhî mülk olduğuna bakmazlar mı?. (Ve) Onlar (Allah Teâlâ’nın yarattığı herhangi birşeye) bakmazlar mı?. Yalnız semalar, yerler değil, bütün yaratılış eserleri Cenâb-ı Hak’kın varlığına birer parlak delildir. Bunları güzelce bir düşünerek Allah’ın birliğini ve kudretini tasdik etmeleri icab etmez mi?, (ve) Kendi (eccllerinin yaklaşmış olabildiğine) de (bakmazlar mı?.) ansızın ölüp veya başlarına kıyâmet kopup kaybettiklerini telâfi etmeye imkân bulamayacaklarını düşünerek biran evvel tevbe edip af dilemeleri lâzım gelmez mi?. Nedir o kadar gaflet!. O kadar nefsin arzularına uymak!. Kutsal değerleri inkâra cür’et!. (Artık bundan sonra) Böyle kendilerine son Peygamber tarafından Kur’an’ı Kerim gibi ilâhî bir kitabın hükümleri tebliğ edilmiş olduğu halde (herhangi bir söze) herhangi bir kitaba, herhangi bir iyilik tavsiye edici öğüte (inanacaklardır?.) artık bunların üstünde ne olabilir ki, ona inanacak olsunlar!. Bununla beraber Hz. Muhammed’den sonra artık bir Peygamber gelmeyecektir. Kur’an-ı Kerim’den sonra ilâhî bir kitab insanlığa verilmeyecektir. Artık o inkarcılar, nelere inanacaklar, nasıl doğru bir yolu takip edebileceklerdir?. Bu mümkün mü? Asla!.

186. Allah Teâlâ kimi sapıklığa düşürürse artıkona hidâyet edecek bulunamaz. Ve onları kendi sapıklıklarında şaşkın bir halde bırakır.

186. Öyle bir Peygamber’e tâbi olmayan ve Allah’ın kitabına boyun eğmeyenleri, kendi kötü irâdelerinden dolayı Cenâb-ı Hak sapıklığa düşürmüştür. Binaenaleyh (Allah Teâlâ) öyle (kimi sapıklığa düşürürse artık ona hidâyet edecek bulunamaz.) çünki o hikmet sâhibi yaratıcıdan başka kullarını hidâyete eriştirecek bir zat yoktur. (Ve onları) O sapıklığa düşürülenleri (sapıklıklarında) taşkınlıklarında, yanlış yola sapmalarında (mütereddit) şaşkın, körükörüne (bir halde bırakır.) artık bundan kurtularak bir hidâyet yoluna giremezler. İşte kötü irâdelerinin elem verici cezâsı!. Binaenaleyh insan, dâima hakikatı görüp kabul etmeğe çalışmalıdır, İlim ve irfan ile süslenerek karanlık inançlarından kaçınmalıdır:

Hurşidi mârifet mütecelli olur mu hiç?.

Bir yerdeki vesîle-i idbâr olur hüner.

Zulmetle nuru, cehlile irfanı bir bilen.

Milletlerin sitare’i ömrü söner gider.

187. Senden kıyâmetin ne zaman gelip çatacağını sual ederler. De ki: Ona ait bilgi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini ondan başkası açıklayamaz. Bu göklerde ve yerde ağır muazzam bir durumdur. O sizlere ansızın geliverir, senden sorarlar, sanki sen ondan hakkıyla haberdar imişsin gibi. De ki: Ona ait bilgi ancak Allah Teâlâ’nın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

187. Bu mübârek âyetler, tavhide, nübüvvete, kaza ve kadere ait âyetlerin ardından kıyâmete, ğaybî konulara dâir bilgiler vererek insanlığa uyanık hareket etmenin lüzumunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Senden kıyâmetin ne zaman gelip çalacağını) İsbat edilip gerçekleşeceğini ve meydana getirileceğini(sual ederler.) Yahudilerden bir gurup veya Kureyş kabîlesinden bazı kimseler alay etmek veya imtihan maksadıyle böyle bir suale cür’et göstermişlerdi. Habibim!. O sual edenlere (De ki: Ona) o kıyâmet vaktine (ait bilgi ancak Rabbimin katındadır) onun ne zaman meydana geleceğini ancak o Yüce Yaratıcı bilir. Onu başkalarına hikmeti gereği bildirmemiştir. Bu vaktin böyle meçhul bulunması, halkın uyanık bulunup birgün evvel gelebilmesinden korkarak ibâdet ve itaate devam etmelerine bir vesîledir. (Onun vaktini ondan) O Yüce Yaratıcıdan (başkası açıklayamaz) onun belirlenmiş olan zamanını bildirmeye ve haber vermeye mahlûklardan hiçbir kimse kâdir değildir, (-o kıyâmet hadisesi- göklerde ve yerde ağır, muazzam bir durumdur.) onun emri ağırdır, şiddetlidir. O göklerde ve yerde bulunanlar için gizlidir. Böyle gizli olan herşey ise ağırdır, müthiştir. Diğer bir yoruma göre: Kıyâmet meydana gelince göklerin ve yerin ahalisi için pek ağır bulunmuş olur. Çünki o gelince hepsi de ölürler. Sonra da başka âleme giderler. Bu hal ise kalbler üzerine ağırlık verir. (O) Kıyâmet günü ey mükellef insanlar!. (sizlere ansızın geliverir.) Herkes gaflete dalmış, muhtelif işlerle meşgul bulunmuş iken birden bire kıyâmet kopar, hiçbir kimse kaybettiklerini telâfi etmeye vakit bulamaz. Resûlüm!. (Senden) Kıyâmetin ne zaman kopacağını (sorarlar) buna dâir bilgiler almak isterler, (sanki sen ondan) Kıyâmetin vukû bulacağı zamandan (hakkıyla haberdar imişsin gibi) yahut sen onun sanki vuku’unu sorup onu öğrenmiş olduğundan onu senden sormağa başlarlar. Habibim!. Onlara de ki: (Ona) Kıyâmet gününe (ait bilgi ancak Allah Teâlâ’nın katındadır.) Cenab’ı Hak onun zamanını bilmeyi kendi yüce zâtına tahsis buyurmuştur. Ona başkasını, muttali kılmamıştır. Binaenaleyh benden sormanız yersizdir. (Fakat insanların çoğu) Onun kendilerine ne gibi hikmetlerden dolayı böylebilinmez bulunduğunu (bilmezler) veyahut onu ancak Cenab’ı Hak’kın bilip mahlûklarının bilmediklerinden habersiz bulunurlar da böyle bir suale cür’et ederler. Kısacası: Kıyâmetin vuku bulacağı muhakkaktır. Bunu Cenab’ı Hak haber vermektedir. Artık bunu inkâr küfürdür. Fakat onun ne zaman meydana geleceğini Hak Teâlâ hazretleri kullarına bildirmemiştir. Ona dâir ancak bazı alâmetler bildirilmiştir. O ergeç meydana gelecektir. Şu kadar var ki, onun vukû bulacağı vakti kimse tayin edemez. Bizim vazîfemiz öyle bir günün meydana geleceğini bilmek, o gün için hazırlanmak, vakitlerimizi boş yere harcamaktan sakınmaktır. Sonra pişmanlık fâide vermez.

188. De ki: Allah Teâlâ’nın dilediğinden başka nefisim için ne bir faideye ve ne de bir zarara sâhip değilim. Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim, elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben imân eden bir kavim için korkutucu ve müjdeleyiciden başka birşey değilim.

188. Resûlüm!. Kavmine (De ki: Allah Teâlâ’nın dilediğinden başka nefsim için bir faideye) bir menfaat elde etmeye (ve ne de bir zarara) kendimden bir zararı, kederi gidermeye (sahip) kâdir (değilim.) ki, ona göre hareket edeyim. İlâhî kaderin ne şekilde tecelli edeceğini bize bildirmedikçe biz vuku’undan evvel bilemeyiz. (Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim) gayba ait olan herhangi birşeyi bilseydim (elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım) irâde ile yapılacak menfaatli şeyleri daha fazla yapmaya devam ederdim (ve bana kötülük) kendisinden kaçınmak mümkün olan bir zarar ve ziyan (dokunmazdı.) hâlbuki, ben öyle gaybe ait şeyleri biliyor değilim ki; ona göre hareketimi tanzim edeyim. (Ben imân eden bir kavim için bir korkutucu ve bir müjdeleyiciden başka birşey değilim.) Ben Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim, benimselâhiyetim. Peygamberliğimle alâkadar olmayan gayba dâir şeyleri bilmek değildir. Kıyâmete dâir dinen lâzım gelen bilgileri ümmetime bildirmiş bulunuyorum. Onun meydana geliş zamanını bilmek ise bu cümleden değildir. Bunu neden öğrenmek istiyorsunuz?.

§ Rivâyete göre Mekke ahalisi, Rasûlü Ekrem’e müracaat ederek demişler ki: Hangi şeylerin şimdi ucuz olup daha sonra pahalanacağını bize haber verir misin ki, onları ucuza alalım, sonra pahalı olarak satalım. Ve hangi beldelerin kıtlık ve pahalılığa mâruz kalacağını istersin ki, oradan çıkıp bolluk mahalli olan beldelere gidelim işte bu gibi münasebetsiz istekler üzerine bu âyeti kerime inmiştir, ve öyle istikbâle ait şeyleri Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimsenin bilemeyeceğine işâret olunmuştur.

§ Bilinmektedir ki, Rasûlü Ekrem Efendimiz mü’min olsunlar olmasınlar bütün insanlara uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilmiştir. Ancak onun tebliğlerinden asıl mü’minler istifâde ettikleri için bu âyeti kerime de imân eden bir kavme uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderildiği açıklanmıştır. Bununla beraber asıl müjdeye lâyık olanlar da mü’minlerden ibârettir.

189. O, ulular ulusu zattır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan yapmıştır ki onunla huzur bula. Ne zaman ki onunla ilişkide bulundu, hafif bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı Allah Teâlâ’ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir kusursuz çocuk verir isen andolsun ki, biz elbette şükredenlerden oluruz.

189. Bu mübârek âyetler, insanlığın bir asıldan ne eşsiz bir şekilde meydana geldiğini ve temenni edilen bir nîmetin ortaya çıkmasından dolayı Cenab’ı Hak’ka şükretmek icab edeceğini, bu nîmetin Allah’a ortak koşmaya vesîle kılınmasının asla câiz olamayacağınıbildirmektedir. Ve kendisi yaratılmış olup başkasını yaratmaya, ne başkasına ve ne de kendi nefsine yardım etmeye kâdir olmayan birşeyin Kâinatın Yaratıcısına ortak olamayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O) O’dur ki, yani: Kudret ve yüceliğe sâhip: Eş ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcı (o ulular ulusu zattır ki) ey insanlar!, (sizi bir nefisten) Yani Âdem Aleyhisselâm’dan (yaratmıştır.) Hz. Adem’i topraktan, diğer insanları da onun neslinden olarak varlık sahasına çıkarmıştır. (Ve) Âdem Aleyhisselâm’ın (eşini de) hayat arkadaşı olan Havva’yı da (ondan) Hz. Adem’in cinsinden; veya bir rivâyete göre onun kaburgasından çıkarmak sûreti ile (yapmıştır ki) Hz. Âdem (onunla) Hz. Havva ile (huzur bula.) onunla tatmin olmuş olarak evlilikte bulunmuş ola. (Ne zaman ki) Hz. Âdem (ona) eşi Hz. Havva’ya (yakınlıkta bulundu) aralarında cinsel ilişki meydana geldi. Hz. Havva (hafif bir yük yüklendi.) kolaylıkla hâmile kaldı. Bundan dolayı bir zahmet görmedi veyahut hafif bir sıvı olan nutfeyi yüklenmiş bulundu. (Bir müddet bununla) Bu yüklendiği şey ile (gidip geldi.) hamilelik süresini tamamlamaya devam etti. Bu hamileliğin hafifliğinden dolayı bir zorluğa düşmedi. (O zaman ki, ağırlaştı) Çocuk rahminde büyüyerek kendisine ağırlık vermeğe başladı, Hz. Âdem ile Hz. Havva (Allah Teâlâ’ya, Rablerine) kendilerinin bütün işlerine sahip olan Cenâb-ı Hak’ka yönelerek (dua ettiler) yalvarış ve yakarışda bulundular (ki,) Ey Rabbimiz!, (eğer bize) Kendi cinsimizden (bir salih veled) kusurlardan uzak evlât (verirsen andolsun ki, biz) ve bizim evlâdımız, gelecek olan zürriyetimiz (elbette şükredenlerden oluruz.) senin nîmetlerine, ve kısacası öyle salih evlada kavuşma nîmetine karşı devamlı olarak şükürde bulunuruz.

§ Veled: Oğul ve kız demektir. Çoğulu evlâtdır. Veled tabiri de evlât mânâsına cemi olarak iki cinse, yani erkek ve dişi çocuklar için kullanılır,

190. Ne zaman ki onlara kusursuz evlât verdi. Bunlar kendilerine verdiği şeyde ona o hâlikı kerime şerikler koşmaya başladılar. Allah Teâlâ ise bunların ortak koştukları şeylerden yücedir.

190. (Ne zaman ki) Allah Teâlâ (onlara) Hz. Âdem ile Hz. Havva’ya duaları sebebiyle (salih evlât verdi.) yani: Bedenen ve akıl ve kuvvetce tam bir yaratılışa sâhip erkek ve dişi çocuklar ihsan buyurdu. (Bunlar) Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın bir kısım evlâdının erkek ve dişi olan her iki cinsi de Cenab’ı Hak’kın (kendilerine verdiği şeyde) yani vermiş olduğu çocuklar hususunda (ona) O Kerem Sâhibi Yaratıcıya (ortaklar koşmaya başladılar.) o çocukları bir takım putların birer kulu imiş gibi gösterdiler. O çocuklara Abdi Menaf, Abdi Uzza, Abdi Şems gibi adlar verdiler (Allah Teâlâ ise bunların) bu adem evlâdının (ortak koştukları şeylerden yücedir.) uzaktır. Cenab’ı Hak’kın asla eşi ve benzeri yoktur. Çocukları bir takım putların, mahlûkatın birer kulu gibi göstermek, onlara öyle birer ad vermek de bir nevi ortak koşmak demektir. Allah’ın şanı ise şirkin karıştığı herşeyden uzak ve beridir. Buna şüphesiz inanıyoruz!..

191. Birşey yaratamayanları mı ortak koşuyorsunuz? Halbuki onlar yaratılmaktadırlar.

191. Bu âdem evlâdı hiç düşünmüyorlar mı?. (Birşeyi yaratamayanları mı) Hiç birşeyi yoktan var etmeğe kâdir olamayanları mı Cenâb-ı Hak’ka (ortak koşuyorlar?.) mâbud olanın ise kendisine ibâdet edeni mutlaka yaratmış olması lâzımdır. (Hâlbuki onlar) O Kâinatın yaratıcısına ortak kabul edilenler (yaradılmaktadırlar.) hepsi de yaratılmıştır. Artık nasıl olur da onlara mâbudluk, yaratıcılık sıfatı verilebilir?.

192. Halbuki ne bunlar için yardımda bulunmaya güç yetirebilirler. Ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.

192. Ve (Halbuki) o mâbud sanılan, Cenâb-ı Hak’ka ortak kabul edilen âciz şeyler (onlar için) kendilerine ibâdet eden, hörmette bulunan müşrikler için (yardımda bulunmaya muktedir olamazlar.) onların haklarında bir menfaat sağlamaya, bir zararı gidermeye güç yetiremezler. (Ve) Hattâ kendilerine bir hâdise, bir musîbet, bir felâket gelecek olunca (ne de) onu def ederek (kendi nefislerine yardım edebilirler.) artık öyle âciz, yaratılmış şeyler Kâinatın Yaratıcısına ortak olabilirler mi?. Bunu hiç düşünmüyorlar mı?. Bu ne kadar gaflet!.

193. Ve eğer onları doğru yola dâvet etseniz size tâbi olmazlar. Siz onları dâvet etseniz de veya sükût eder olsanız da sizin için birdir.

193. Bu mübârek âyetler, müşriklerin dâvete uyacak bir kabiliyette olmayıp bâtıl kanaatlerinde ısrarlı olduklarını bildirmektedir. Ve müşriklere hitab ederek: Kendilerinden daha âciz şeylere tapındıklarını ayıplamakta ve bu çirkin hareketleriyle Hz. Peygamber’e bir zarar veremiyeceklerini hatırlatmak suretiyle kendilerini uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey mü’minler, (onları) O müşrikleri (doğru yola) yani İslâmiyet’e (dâvet etseniz size tâbi olmazlar.) onlar sapıklıktan ayrılıp hidâyeti kabul etmezler. Onlar hakkı kabul etmek yeteneğinden mahrumdurlar. (Siz onları) Hidâyete, İslâmiyet’e (dâvet etseniz de veya) böyle dâvet etmeyip (sükût eder olsanız da) her iki halde de onlar yola gelmezler, (sizin için) böyle dâvet etmekle etmemek (birdir.) her iki takdirde de onların o müşrikce halleri değişmez. Diğer bir yoruma göre bu hitap!. Müşrikleredir. Şöyle ki: Ey müşrikler!. Siz o taptığınız putları hidâyete dâvet etseniz size tâbi olmazlar. Çünki bu dâvete uymaktan acizdirler. O halde sizin onları dâvet eder olmanız ile sükût eder olmanız, birdir. Artık öyle âciz şeylere tapınmak bir ahmaklık belirtisi değil midir?.

194. Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylerde şüphe yok ki, sizin gibi kullardır. Haydi onları çağırınız da size cevap versinler, eğer siz doğru kimseler iseniz.

194. Ey müşrikler!. (Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylerde) putlar, heykeller de (şüphe yok ki, sizin gibi kullardır.) onlar da köledirler, yaratılmışlardandırlar. Zarar ve fayda vermeğe kudretli değildirler. Eğer bunda şüphe ediyorsanız (Haydi onları) o putları (çağırınız da) kendilerinden bir menfaat isteyiniz, veya bir zararın giderilmesini dileyiniz de gelip (size cevap versinler) arzunuzu yerine getirsinler!. (Eğer siz) Onlara mâbudluk isnadı hususunda (doğru kimseler iseniz.) heyhat!. Onların cevap veremeyecekleri bilinmektedir. Artık öylî âciz, mâbudluğa lâyık olmayan şeylere neden tapınıp duruyorsunuz?.

195. Onlar için kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı, veya onlar için tutacakları elleri mi veya onlar için kendileriyle görecekleri gözleri mi veyahut onlar için kendisiyle işitecekleri kulakları mı var? De ki, haydi çağırınız ortaklarınızı, sonra bana yapacağınız hileyi yapınız, bana hiç mühlet vermeyiniz.

195. Bir kere düşününüz!. (Onlar için) O tapındığınız putlar için (kendileri ile yürüyecekleri ayakları nil) var ki, yürüyebilsinler. (veya onlar için tutacakları elleri mi) var ki, onlar ile birşeyi tutabilsinler. (Veya onlar için kendileriyle görecekleri gözleri mi) Var ki, dilediklerini bakıp görsünler, (veyahut onlar için kendisiyle işitecekleri kulakları mı var?) dır ki, dualarınızı, ricalarınızı işitebilsinler!. Artık böyle kuvvetlerden mahrum, kendilerine tapanlardan daha fazla âciz şeyleri mabut edinmek, onlardan bir fâide beklemek nasıl uygun olabilir?. O putların ne yapmaya kudretleri vardır ki, onlara öyle tapınıp duruyorsunuz?. Hakkınızdaki ilâhî tebliğleri dinlemekten kaçınıyorsunuz?.Resûlüm!. O câhillere (De ki: Haydi) o putlara mâbudluk isnadınız doğru ise (çağırınız) o kendilerine ibâdet ettiğiniz (ortaklarınızı) onlar ile mümkün ise ittifak ediniz (sonra bana yapacağınız hileyi) su’ikasdi hemen (yapınız, bana hiç) bakmayınız (mühlet vermeyiniz) yapabileceğiniz şeyi yapınız. Ben size asla ehemmiyet vermem. N?” yazık ki, siz o putlardan hiçbir yardım göremiyeceksinizdir. Artık öyle âciz, kendilerine tapanların davetine cevap vermeye kudreti olmayan, yok olmaya ve şiddetli cezâya uğramış şeylere nasıl olur da ibâdet eder, onları bütün mükemmel sıfatlan taşıyan Yüce Yaratıcı’ya ortak kabul edersiniz!. Bu ne kadar büyük bir sapıklık!.

196. Şüphe yok ki, benim koruyucum, o kitabı indirmiş olan Allah Teâlâ’dır. Ve o bütün salih kullarını gözetir.

196. Bu mübârek âyetler, dünyevî ve uhrevî menfaatlerin ancak Allah’ın koruması sâyesinde tecelli edeceğini bildirmektedir. Kendilerine tapılan diğer şeylerin ise kendi nefislerine bile fayda verme gücünden mahrum, his ve hareketten nasipsiz olduklarını ihtar buyurmaktaır. Şöyle ki: Ey Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp âciz şeylere tapan gafiller!. (Şüphe yok ki, benim velim) Yani beni yardımına kavuşturan, beni koruyan ve himaye eden (o kitabı) size hükümlerini tebliğ etmekle emrolunduğum Kur’an’ı Kerim’i yüce semasından Cibrili Emin vâsıtasıyle (indirmiş olan Allah Teâlâ’dır.) artık ben size ve sizin bâtıl mâbutlanmza asla ilgi duymam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (bütün salih kullarını gözetir.) yani: O Kerem Sâhibi Yaratıcı salih olan, ilâhî emrine boyun eğen, günahlardan kaçınan kullarının bütün işleriyle yakından ilgilenir, kendilerine yardım eder, onları sefalete, felâketlere uğratmaz. Artık böyle bir Yüce Mâbuda muhalefet edip te bir takım âciz, fâideden hâlî şeylere nasıl tapılabilir?. Bunu hiç anlamıyor musunuz?.

197. Ve ondan başka taptıklarınız, ne size yardım etmeğe güç yetirebilirler ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.

197. (Ve) Ey müşrikleri, (ondan) O Kâinatın Yaratıcısı (başka taptıklarınız) size yardım etmeleri için kendilerine dua edip durduğunuz bütün putlarınız (size) hiçbir hususta (yardım etmeğe muktedir olamazlar.) onlardan ne bekliyorsunuz?. (Ve) Onlar o kadar âciz şeylerdir ki, (ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.) buna da güç yetiremezler. Artık bunlar ilahlığa, mâbudluğa nasıl lâyık olabilirler?, bu hakîkat size tekrar beyan olunmaktadır. Hâlâ bunu anlayamıyacak mısınız?.

198. Ve onları doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün halbuki, onlar göremezler.

198. (Ve) Ey putperest câhiller!, (onları) O taptığınız putları size (doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız) onlardan bunu niyazda bulunsanız onlar bunu (duymazlar.) onlar hayattan, işitmek kuvvetinden mahrum şeylerdir, size rehberlik edemezler. (Ve onları bakar) Gibi (görürsün, halbuki onlar göremezler.) onların gözleri birer şekilden ibârettir. Görmek yeteneğine sâhip değildir. Artık böyle şeylerden ne beklenebilir?. Eğer ey müşrikleri. Siz akıllılardan iseniz bunları mabut kabul etmeniz lâyık olur mu?. Diğer bir yoruma göre de bu âyeti celile şu mealdedir: Ey müslümanlar!. Eğer o müşrikleri doğru yola, hidâyet yoluna davette bulunsanız, duymazlar, o dâveti kabul etmeyip sağır kesilmiş gibi bir vaziyette bulunurlar. Ve onları sana bakar görürsün, o gâfilce bir bakıştır. Onların kalb gözleri kördür. Onlar basîretten, hakikatları görüp anlamak özelliğinden mahrumdurlar. Artık habibim!. Onların o pek fenâ hallerine bakıp da üzülme.

199. Af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerdenyüz çevir.

199. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in insanlara karşı ne şekilde muamelede bulunmakla mükellef olduğunu ve Allah Teâlâya sığınmakla ondan yardım taleb etmesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Af yolunu tut) Ümmetine kolaylık göster, onlara meşakkatli şeyleri teklif etme, insanlık hali meydana gelen bazı kusurlarını affet ve bağışla düzelmesine yardım et. (iyiliği) de (emret) ibâdet ve itaat gibi adâlet ve ihsan gibi, hayırlı, güzel şeyleri ümmetine teklif ve tavsiye et. (Ve câhillerden yüz çevir.) Onların lâkırdılarını duymamış gibi ol, onların kötü muamelelerine kötülükle karşılık verme, haklarında selâmet ve hidâyet temennisi lûtfunda bulun, onların kötü ahlâkına karşı sabırdan, ve iyiliği tavsiye etmekten ayrılma. Kısacası: insanlarla konuşurken şiddet ve kabalığı terk etmek, onlara güzel, nazikçe bir şekilde hitapta bulunmak, onlar ile duruma göre hikmetli bir tarzda konuşma yolunu seçmek lâzımdır, bu mübârek âyet de bunu emretmektedir. Cafer’i Sadık Hazretleri demiştir ki: Bu âyeti kerime güzel ahlâkı en mükemmel bir şekilde ifâde etmektedir.

200. Ve eğer seni şeytan tarafından bir vesvese gıdıklayacak olursa hemen Allah Teâlâ’ya sığın. Şüphe yok ki, o hakkıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.

200. (Ve) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (eğer) Sen gördüğün bir takım kötü hareketlerin tesiriyle eziyete uğrar, kızgınlığa düşer sen ve (seni şeytan tarafından bir vesvese ğıdıklayacak olursa) yani: Seni tahrik ederek emrolunduğun yüce vasıfların tersini yapmaya sevketmek isterse (hemen Allah Teâlâ’ya sığın.) şeytanın şerrinden kurtumak için Cenâb-ı Hak’ka iltica et. (Şüphe yok ki, o) Kerem Sâhibi Yaratıcı (hakkıyla işiticidir) bütünmahlûklarının sözlerini, dilediklerini tamamiyle işitip bilmektedir. Ve O yüce Mâbud (tamamiyle bilicidir.) kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkıyla bilmektedir. Artık şüphe yok ki, O Yüce Yaratıcı, senin ondan yardım talebinde bulunmanı da işitir ve senin kalben yakarışta bulunmanı da bilir, seni şeytanların şerlerinden muhafaza buyurur. Artık dâima uyanık olmalı ve dâima Cenâb-ı Hak’ka sığınarak niyazda bulunmalıdır.

§ Rasûlü Ekrem’e yönelik olan bu emirler, bütün ümmetine ait birer ilâhî hitaptır. Yüce peygamberimiz son derece affedici idi. Onun nurlu kalbi şeytanî vesveselerin tesîrinden her şekilde uzak ve ilâhî koruma altında idi. Binaenaleyh bu âyet-i kerime de Rasûlü Ekrem vâsıtasıyle müslümanlara denilmiş oluyor ki: Eğer size öyle şeytanî bir vesvese gelirse hemen Allah Teâlâ’ya sığınır, ondan yardım isteyin ki, o vesvesenin tesirinden kurtulasınız.

201. Muhakkak o kimseler ki, takvâya ermişlerdir. Onlar, kendilerine şeytan tarafından bir vesvese iliştiği zaman güzelce düşünürler. Derhal görücü kimseler olurlar.

201. Bu mübârek âyetler, takvâ sâhibi olan mü’minlerin kendilerine yönelen şeytanî vesveselere karşı ne yolda hareket ettiklerini bildirmektedir. Ve şeytanların kardeşleri olan kâfirlerin de nasıl şiddetli vesveselere tutulmakta olduklarına şöylece işâret buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki, takvâya ermişlerdir.) kendi nefislerini zararlı, dine aykırı olan şeylerden korumakla nitelendirilmişlerdir. (Onlar, kendilerine şeytan tarafından bir vesvese) Etraf larında dolaşan bir hayal, bir hatıra (iliştiği zaman güzelce düşünürler.) Cenab’ı Hak’kın sevâbını, azâbını hatırlarlar, Hak Teâlâ’ya sığınır, tevekkülde bulunurlar. (Derhal) Bu düşünceleri sebebiyle sevap ve hata olan şeyleri, şeytanın hilelerini anlayıp (görücü kimseler olurlar.) artık o kötühatıralara tâbi olmazlar, onlardan ihtiraz etmiş bulunurlar, İşte hakikî mü’minlerin âdeti budur.

§ “Taif”, lûgatte birşeyin çevresinde dönüp dolaşan şey demektir. Tayf da; hayal, gazap, vesvese demektir. Tâif’in böyle tayf mânâsında olması da câiz görülmektedir. Taif ile şeytanın lemmesi de kastedilebilir. Lemme ise zahmet, meşakkat, dokunmak mânâsınadır.

§ Şeytan ile maksat, İblis ile onun zürriyetidir. Maamafih bozguncu olan insanları da içine alır. Çünki onlar da insanları şeytanlardan fazla saptırmaya çalışır dururlar.

202. Ve kardeşleri onları sapıklığa sürükler dururlar. Sonra o sapıklığı terketmezler.

202. (O) Şeytanların (kardeşleri) olan kâfirlere gelince (onları) o kâfirleri şeytanlar (sapıklığa sürükler dururlar.) kendilerine sapıklığı ahlâksızca ahlâkî şeyleri süslü göstererek bu hususta onlara yardımda, teşvikte bulunurlar. (Sonra) O kâfirler, o sapıklığı (terketmezler.) o fenâlıkta devam eder dururlar. Takvâ sâhibi olan mü’minler ise böyle değildir. Onlara şeytanî bir düşünce musallat oldu mu, hemen bunun kötülüğünü düşünürler. Cenab’ı Hak’ka sığınırlar, tevbe eder ve af dilerler, öyle vesveselere, bâtıl düşüncelere kapılıp kalmazlar.

203. Ve onlara bir âyet getirmediği! zaman “onu kendi tarafından uydurmalı değil miydin” derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum. Bu Rabbiniz tarafından basîretlerdir ve inanan bir kavim için hidâyettir ve rahmettir.

203. Bu mübârek âyetler, bir takım dinsizlerin kötü maksatlarına işâret etmektedir. Kur’an’ı Kerim’in nasıl bir hidâyet ve rahmet vesilesi olduğunu ve okunan Kur’an-ı Kerim’e karşı nasıl bir vaziyet alınmasının lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resûlüm!. Sen (onlara) senin peygamberliğini tasdiketmeyen Mekke’i Mükerreme’deki müşriklere (bir âyet getirmediğin zaman) Allah’ın vahyi bir müddet gecikince veya istedikleri bir mûcizeyi, meselâ: Yerlerden pınarların fışkırması gibi bir hârikayı hemen göstermediğin vakit (onu) o istedikleri şeyi (kendi tarafından uydurmah değil mi idin, derler.) o inkarcılar, diğer âyetleri de birer uydurma eseri kabul ettikleri için böyle edepsizce bir teklife cür’et ederler, diğer âyetler gibi istedikleri hârikanın da bir uydurma netîcesi olarak meydana getirilmesini bir alay maksadıyle isterler. Yahut: Sen iddiânda doğru isen Rab’bine dua et, bizim senden istediğimiz şeyi de hemen meydana getirsin, demeğe cür’et gösterirler. Resûlüm!. O hakikatları idrakten mahrum şahıslara (De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum.) ben Allah’ın vahyinin inmesini beklerim, herhangi birşeyi düşünmeksizin alelâcele istemek, söylemek peygamberliğin şanına aykırıdır. Eğer benden bir hârikanın meydana getirilmesini isterseniz, onu meydana getirecek olan ben değil, ancak Alemin Yaratıcısıdır, eğer hikmetine uygun olursa onu meydana getirir. Bununla beraber Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin doğruluğu hakkında bir delil isteniyorsa buna Kur’an-ı Kerim’den daha büyük delil mi olabilir?. Öyle sonsuz bir mucize var iken artık başka hârikaların gösterilmesini istemeğe ne hâcet vardır?. (Bu) Kur’an-ı Kerim (Rabbiniz tarafından basîretlerdir.) kalbler için birer basîret mesabesindedir. Bunu güzelce dikkate alanlar, birçok hakikatlari öğrenirler. (Ve) Bu apaçık kitabın âyetleri (mü’minler olan bîr kavim için) pek parlak bir (hidâyettir) bir dinî delildir, (ve) pek büyük bir (rahmettir.) yani: O ilâhî kitabın nûrlarından istifâde edenler, hidâyet yolunu takibe muvaffak olurlar. Ve o kutsî kitap sâyesinde mü’minler eltaf-ı ilâhî lütuflara mazhar olarak dünyevî ve uhrevî nîmetlere kavuşurlar. İşte bu gibi yüce faidelere, gayelere ulaşmak için o mübârekkitabın kutsiyyetini tasdik edip yücelterek hükümlerine dört el ile sarılmak gerekir. Buna kavuşanlar da hakikî mü’minlerdir.

204. Ve Kur’an okunduğu zaman onu hemen dinleyin ve sükût edin, tâki rahmete kavuşasınız.

204. (Ve) Ey mü’minler!. (Kur’an) O ilâhî kitabın âyetleri (okunduğu) içinde bulunduğunuz bir mecliste başkası tarafından sesli olarak okuduğu (zaman onu) o okunan Kur’an’ı Kerim’i (hemen dinleyin) lâkırdılarınızı bırakarak (sükût edin.) ona hürmet için, ondan istif âdeyi tamamlamak için okunup bitirilinceye kadar söz söylemeyin. (Tâki rahmete ulaşasınız.) Rab’binİzin kutsal kitabına, âyetlerine hörmet göstermiş olarak en büyük kazanç olan lûtuf ve yardımına kavuşasınız. Kısacası: Bir mecliste Kur’an okunurken orada bulunanların onu dinlemeyip söz söylemeleri câiz değildir. Bir mâni yok ise o mecliste oturup okunan âyetleri dinlemek müstehabtır, büyük sevâba vesîledir. Maamafih bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bu cümleden olarak Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre İslâm’ın başlangıcında müslümanlar namaz kıldıkları halde ihtiyaçlarıyla ilgili bazı şeyleri söylerler imiş, sonra bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların namazda söylememeleri, imamın sesli olarak okuyacağı Kur’an’ı cemaatin dinlemeleri emir olunmuştur. Diğer bir görüşe göre bu sükût eylemeleri emir olunan kimseler kâfirlerdir. Onlara ihtar edilmiş oluyor ki: Kur’an’ı Kerim okunurken sükût ederek onu dinlemeye, onun yüce beyanlarını anlamaya çalışınız ki, o sâyede fikir değiştirerek müslüman olma şerefine eresiniz, Allah’ın rahmetine kavuşabilesiniz. İşte Kur’an-ı Kerim’e hörmetin, hükümlerini kabul etmenin pek büyük netîcesi.

205. Ve Rabbini içinden yalvararak vekorkarak ve yüksek olmayan bir sesle sabahları ve akşamları zikred ve gâfillerden olma.

205. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ki ne şekilde zikretmenin, tesbih ve tehlilin daha fazîletli olduğunu gösteriyor, ve bütün insanlığı ibâdet ve itaate, kulluk secdesine teşvik ediyor ve özendiriyor. Şöyle ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm, ve ey inanan ve Allah’ı birleyen herhangi bir mükellef zat!. Sen (Rab’bini) dâima seni besleyen, lûtf ve ihsânına kavuşturan kerîm, ve rahîm olan yaratıcını (içinden yalvararak) kalben niyâz ederek (ve korkarak) ürpererek mütevazî bir vaziyet alarak (ve yüksek olmayan bir sesle) sessiz okumanın üstünde, sesli okumanın altında olacak bir sesle (sabahları ve akşamları) bu mühim vakitlerde (zikret) bu vakitlerde tam bir huşû ile, samimiyetle ibâdette bulun (ve) Allah Teâlâ’yı zikirden, onun yüce eserlerini, nîmetlerini düşünmekten mahrum olan gâfillerden olma.) sen kulluk vazîfen! yerine getirmeye çalış, ilâhî lutüfların hakkında tecelli etmesini niyâz et, gafletle vaktini ziyan etme.

§ “Gudve” Sabah namazı ile güneşin doğusu arasındaki müddettir. Çoğulu: Gudüvat ve Gudüvdür. “Asıl” da ikindiden akşama kadar ve bazılarına göre yatsıya kadar olan müddettir. Çoğulu: Asaldır. Kuvvetli, sağlam, soylu olan şeye de “asîl” denir.

§ Sabahlan ve akşamları yapılacak zikrin, ibâdetlerin hikmetine gelince insan sabahleyin uykudan kalkıp uyanınca sanki yeniden hayat bulmuş olur. Bütün çevresi de gecenin karanlığından kurtulup nurlara kavuşmuş bulunur. Akşam olunca da o durum değişir, insan, sanki hayattan ölüme intikal etmiş gibi olur, çevresi de nurlardan ayrılmış, karanlıklar içinde kalmış bulunur. Artık böyle şaşırtıcı, eşsiz değişimlerin meydana geldiği bir zamanda bunları meydana getiren YüceYaratıcıya kullukta bulunmak, onun azamet ve kudretini yücelterek mütefekkirce bir vazîyet almak bir uyanma nişânesi bir selâmet vesilesi olmaz mı?. İşte bu gibi hikmetler ve faydalardan dolayı bu zamanları gafletle geçirmemek lâzımdır. Bununla beraber insan, diğer vakitlerde de gâfilce yaşamamalıdır. Elden geldiği kadar yine zikir ve fikr ile meşgul bulunmalıdır. İnsan için bir an bile gaflet yakışmaz. Öğle, ikindi namazlarının farziyeti, insanlığı böyle bir gafletten kurtarmak hikmeti taşımaktadır.

206. Şüphe yok ki, Rab’bîn katında bulunanlar ona ibâdet etmekten kibirlenmezler. Ve onu tesbih ederler ve ancak onun için secdeye kapanırlar.

206. (Şüphe yok ki; Rab’bin katında bulunanlar) Yani! Fazîlet ve şeref itibâriyle Allah’a yakın olan melekler (ona) O Yüce Yaratıcıya (ibâdet etmekten kibirlenmezler.) çünkü onlar yüce bir mâhiyete sâhip Cenâb-ı Hak’kın büyüklük ve yüceliğine karşı alçakgönüllü bir vaziyet almakla vasıflanmış, mübârek zatlardır. (Ve onu) O Yüce Mabudu (tesbih ederler.) onun bütün noksanlardan uzak, bütün mükemmelliklerle vasıflanmış olduğunu bilir, onu kutsayarak ve yücelterek “Subhanallahü Rabbünâ (Rabbimiz Allah’ı tenzih ve tesbih ederiz) derler. (Ve) O melekler (ancak onun için) o eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ için (secdeye kapamrlar.) ona niyazda ve kullukta bulunurlar.

§ Bilindiği üzere Yüce Allah mekandan münezzehtir. Meleklerin Allah’ın yanında bulunmalarından maksat, onların Cenâb-ı Hak’ka mânen yakınlıklarını açıklamak, onların değer ve şerefini bildirmektir. Çünki melekler günahlardan beri dâima ibâdet ve itaatle meşgul, Cenab’ı Hak’kın lûtuf ve rahmetine mazhar ve yüksek makamlara sahiptirler. Evet Melekler dâima kalben ve bedenenibadetlerde bulunurlar. Şöyle ki: Melekler Cenab’ı Hak’ki bütün varlıklardan tenzih ederler ki, bu bir kalbî ibâdet demektir ve Cenab’ı Hak için kulluk secdesine kapanırlar ki, bu da bedenî bir ibâdettir. Meleklerin secde ettiklerini açıklamak, bizim için hoş bir işâret taşımaktadır. Şöyle ki: Onlar yüce makamları elde etmiş, dâima zikir ve fikr ile meşgul bulunmuş oldukları halde yine devamlı olarak mütevâzi bir şekilde kulluk secdesinde bulunuyorlar. Artık bizim gibi insanlar da dâima böyle secdelere kapanarak şanı yüce olan mabudumuza kullukta bulunmamız icab etmez mi?. Evet… Her kul için lâzımdır ki, Yüce Yaratıcıya dâima kalbî ve bedenî ibadetlerde, bulunsun, mânen Melekler zümresine katılmış olsun. Cenab’ı Hak’kın kemâl sıfatlarını, mânâlarını bilerek kalben düşünmek, bir kalb zikridir ki, bu gaflete mâni olduğu için pek mühim bir ibâdettir.

§ İşbu (206) ıncı âyeti kerime, Kur’an’ı Kerim’deki ondört secde âyetinin birincisidir. Bu secde ayetlerinden herhangi birini okuyan veya işiten her mükellef müslüman için bir secde yapması, hanefî müctehitlerine göre vâcip, diğer üç imama göre sünnettir. Tilâvet secdesi yapacak kimsenin (Gusül ve abdesti gerektiren hallerden) ve pislikten temiz olması lâzımdır. Bu secdenin hemen okunduğu ve işitildiği anda yapılması vâcip olmadığından daha sonra da yapılabilir. Binaenaleyh abdestsiz bir kimse bu secde âyetini dinleyecek olsa sonra abdest alarak bu vazîfeyi yapar. Tilâvet secdesi şöyle yapılır: Tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın (Allahü ekber) denilerek secdeye varılır, secdede üç kere “Sübhane rebbiyelâlâ” veya bir kere “Sübhâne rabbina inkâne vadü rabbinâ lemef’ulâ” denilerek secdeden kalkılır. Bu tekbirlerin alınması, müstâhabtir. Bir secde âyetini işiten bir mükellef, bunun secde âyeti olduğunu haber alınca kendisine secde vâcipolmuş olur. Mânâsını bilmesi lâzım değildir. Fakat bir secde âyetinin başka bir lisan ile olan tercümesini işiten kimse bunu anlamasa da sadece kendisine haber verilmekle üzerine secde vâcip olmaz. Imameynin (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in) görüşü budur. İmamı Âzam’ın daha sonra bu görüşü kabul etmiş olduğu rivâyet olunmuştur. Fakat bu secde âyetinin tercümesini okuyana mutlaka secde vâcibtir. İsterse mânâsını anlamasın, ihtiyat da bunu icab eder. Bunda ittifak vardır. Sözün özü: Allah Teâlâ Hazretlerine daima ibâdet ve itaatte bulunmak, onun verdiği nîmetlere dâima şükür ederek şükür secdesine kapanmak en mühim, en kutsî bir kulluk vazifesidir. O Kerem Sâhibi Mâbud, cümlemizi bu kutsal vazîfeyi yerine getirmeye muvaffak buyursun. Peygamberlerin efendisinin hürmetine. Âmin.