MAİDE SURESİ

1-30 ARASI AYETLER

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Ey imân edenler! Sağlam akitleri yerine getiriniz. Sizin için behîme denilen hayvanat helâl kılınmıştır. Ancak size haram oldukları bildirilecek olanlar müstesnâ ve siz ihrama girmiş bir halde iken avlamayı helâl görmemek şartıyla. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ dilediği ile hükmeder.

1. Bu âyeti kerime, anılaşmalara riâyet edilmesini ve haram olduğu beyan olunan hayvanlardan başkasının helâl bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!) Cenab’ı Hak’kın size uymanızı gerekli kılmış olduğu hükümlere ait ve kendi aranızda meşru şekilde yaptığınız, üstlendiğiniz emanetlere, muamelelere dâir (sağlam âbidleri yerine getiriniz) bunlara riâyette n ayrılmayınız. (Sizin için en’âm kabilinden olan behime helâl kılınmıştır) onları yiyebilirsiniz.

§ Behime: Dört ayaklı bulunup karalarda ve denizlerde yaşayan herhangi akılsız bir hayvandır. Çoğulu: Behaimdir. En’âm ise koyunlardan, keçilerden, develer ile sığırlardan ibarettir. İşte bunların birer behime olan dişileri de erkekleri de yiyilebilir. En’âm sûresine müracaat ediniz. (Ancak size haram oldukları bildirilecek olanlar müstesnâ) Onların etlerinden yiyemezsiniz, size haramdır, (ve) bir de (siz) hac için (ihrama girmiş bir halde iken) karada (avlamayı) avcılık yapmayı ve harem bölgesinden avlanacak bir hayvanın etinden yemeyi (helâl görmemek şartiyle) başkaları da size helâldir. Elverir ki başkasının hukukuna tecavüz edilmesin. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediği İle hükmeder) Dilediği şeylerin helâl olduğuna ve diğer dilediği şeylerin haram bulunduğuna mutlak olarak hükmedebilir. O kâinatın yaratıcısının hiçbir hükmüne, hiçbir kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. Özellikle onun hükümleri nice hikmetleri gerektirir. Kulların vazîfeleri ise o hükümleri teşekkür ile kabul edip ona göre hareketlerini tanzim etmektir.

§ Bu maide sûresi, Hz. Peygamber’in hicretinden sonra Medine’i Münevvere’de nâzil olmuştur. Yüzyirmi âyeti kapsamaktadır.

âyeti kerimesi veda haccında cumaya tesadüf eden arife günü ikindiden sonra nâzil olmuştur ve müslümanlar hakkında ilâhî lutüfların tecellisini, İslâmiyetin dinlerin en mükemmeli olup Allah’ın korumasında bulunduğunu ehli imâna müjde eylemektedir. Bu mübârek sûre, İslâm dinine ait ilâhî hükümlerin İslâm âlemine tamamen tebliğ edildiğini bildirmektedir. Müslümanlara helâl olup olmayan şeyleri tâyin ederek onların hattı hareketlerini aydınlatmaktadır. Ehli kitap ile münafıklara dâir de uyanık olmalarını gerektiren beyanları kapsamaktadır. İctimâî, iktisadî muamelelere ve maddî mânevî emanetlere dâir şer’î meseleleri içermektedir. Bu sebeple bu sûre’i celile, bütün ehli imân için bir mânevî, kutsî ilâhî sofradır. Bütün müslümanlar için bir ruhanî ziyafethanede ortaya konmuş olan nîmetleri içine alır. Hz. İsa’nın nâil bulunmuş olduğu bir semavî sofrayı da Allah’ın lütfuna bir örnek olarak göstermektedir.

2. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’nın dinî hükümlerini ve haram olan aya ve hareme gönderilen kurbana ve gerdanlıklı kurban hayvanlarına ve Rablerinden lûtuf ve rıza talebinde bulunarak beyti hareme gelmek kasdında bulunanlara tecavüzü helâl saymayınız. İhramdan çıktığınız zaman artık avlanabilirsiniz. Sizi mescidi haramdan engellemiş olduklarından dolayı bir kavime olan öfkelenmeniz sizi sakın tecavüze sevketmesin. Ve bir ve takva üzere yardımlaşınız ve günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayınız. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ’nın azâbı pek şiddetlidir.

2. Bu âyeti kerime, mukaddesata hörmeti, hukuka riâyeti, intikam duygularından kaçınarak hak yolunda yardımlama ve destekleşmede bulunulmasını gayrı meşru yardımlaşmalardan, yakınlaşmalardan da sakınılmasını emretmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!. Allah Teâlâ’nın) şeairullah denilen haccın vakitlerine, merasimine dâir veyahut bütün dinî farizelere dâir olan (dinî hükümlerine) riâyet ediniz, bunlara muhâlefeti helâl görmeyiniz (ve haram olan aya) yâni hac ayına veyahut haram aylar denilen zilkade, zilhicce, muharrem ve receb aylarına da hörmet ediniz, bunlarda kesin olarak gerekmedikçe savaşta bulunmayınız, (ve) hedy’e (hareme gönderilen kurbana ve) bir kurban alâmeti olmak üzere boyunlarına bir şey bağlanılmış, böylece (gerdanlıklı) bulunmuş olan (kurban hayvanlarına) dokunmayınız. Onlara saldırıda bulunmayınız, (ve rablarından) Yüce Mâbudlarından (fazl) sevab veya ticaret yoluyla rızk (ve rıdvan) Hak Teâlâ’nın rızâsı (talebinde bulunarak) ziyâret için (beyti hareme gelmek kasdinde bulunanlara tecavüzü helâl saymayınız) onların gelip Beytullah’ı tam bir emniyet ile ziyâret etmelerine mâni olmayınız. Bu ziyaretçilerden maksat bazı zevata göre müslümanlardır. Bu bakımdan bu âyeti kerime muhkemdir, bu maide sûresinde neshedilmiş bir âyet yoktur. Bu sûre’i celilede onsekiz farize vardır ki, hepsi de olduğu gibi dinî bir vazîfedir. Diğer bir görüşe göre bu nazmı şerif müslümanları içine aldığı gibi gayri müslimleri de içine alır. İslâm’ın başlangıcında onların da Beytullah’ı ziyaretlerine mâni olunmamakta idi. Daha sonra onların Mescid’i Haram’a yaklaşmaları yasaklanmıştır. Bu itibarla bu âyeti kerime kayıtlıdır, bunun hükmü kısmen gayri müslimler hakkında neshedilmiştir. Ey müslümanlar!. (ihramdan çıktığınız zaman artık) avlanınız. Yani: (avlanabilirsiniz) sizin için bunda bir günah yoktur. Bu mübah kılmak olan bir emirdir, (sizi) Hudeybiye senesi (mescidi haramdan) onu ziyaretten, tavafta bulunmaktan (engellemiş olduklarından dolayı bir kavme olan öfkelenmeniz) şiddetli gazâbınız (sizi) o kavme karşı (sakın) öldürme vesâire suretiyle (tecavüze sevketmesin) sizi gönül rahatlaması için intikama sürüklemesin, (ve) sizler ey müslümanlar!, (bir) yani: Allah’ın rızâsına muvafık hayırlı amel (ve tekva üzere) haram olan şeylerden sakınmak suretiyle (yardımlaşınız) birbirinize yardımda bulununuz, (ve günah ve düşmanlık üzere) intikam maksadıyle ve Allah’ın hududuna tecâvüz suretiyle (yardımlaşmayanız) öyle gayrimeşru şekillerde teşriki mesâide bulunmayınız, (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun azâbından sakınınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın azâbı) onun kutsal hükümlerine muhâlefet edenler hakkında (pek şiddetlidir.) artık haksız yere başkalarının hayatına, servetine, harekât ve sekenatına suikasidde bulunmayınız. Sonra kendinizi Allah’ın azâbından kurtaramazsınız.

3. Sizlere ölü, kan, domuz eti, Allah Teâlâ’dan başkasının adına boğazlanan hayvan, boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, süsülmüş veya canavar yemiş, daha ölmeden boğazladığınız müstesnâ ve dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve zarlar ile kısmet istemeniz haram kılınmıştır. Bunlar birer fısıktır. Bugün kâfirler sizin dininizden ümitsizliğe düşmüşlerdir. Artık onlardan korkmayınız, benden korkunuz, bugün sizin için dininizi ikmâl ettim ve sizin üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’e razı oldum. İmdi her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa günaha meyilli olmaksızın o yasak etlerden hayatını kurtaracak miktar yiyebilir şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayandır, pek esirgeyendir.

3. Bu âyeti kerime haram olan on şeyi bildiriyor, İslâm dininin Allah’ın rızâsına uygun, en mükemmel bir din olduğunu müjdeliyor. Çaresiz olan müslümanlar hakkındaki şer’î müsâadeyi beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey İslâm milleti! (Sizlere ölü) yani: kesilmeksizin ruhu kendisinden ayrılmış, Iaşe adını almış olan hayvan haramdır, bunun etinden yiyemezsiniz. (kanı) hayat sahibi bir mahlûktan akan kan da haramdır, (domuz eti) de haramdır. Domuz hayvanların en harisi, en kıskanmayanıdır. Yasaklara en ziyade düşkünüdür, kendi dişi arkadaşı üzerine diğer erkek domuzların saldırdıklarını gördüğü halde hiç aldırmaz. Gıdanın ise ahlâk ve evsaf üzerinde pek ziyade tesiri vardır. Bunun içindir ki, domuz eti haram bulunmuştur. (Allah Teâlâ’dan başkasının namına boğazlanan hayvan) meselâ: Bismillâh denilmeyip de bismillâh denilerek kesilen veya Cenâb-ı Hak’kın rızası için değil de hangi bir şahsın şerefi adına besmelesiz kesilmiş hayvanın eti de haramdır. (boğulmuş) gerek bir insan tarafından ve gerek başka bir mahlûk tarafından boğazı sıkılarak öldürülmüş hayvan da haramdır, (vurulmuş) meselâ: Üzerine tesadüfen isabet eden bir kurşunla veya kendisine birşeyin çarpmasıyla ölmüş hayvan eti de haramdır. (yuvarlanmış) meselâ yüksek bir yerden düşerek veya kuyu içine atılarak ölmüş bir hayvanın eti de haramdır. Fakat havada bulunan bir kuş, kendisine avlamak maksadıyle atılan bir kurşunla ölüpte yere düşecek olsa bunun eti helâldir. Çünkü bu halde onun yere düşmesi zaruridir, (süsülmüş) yani: Başka bir hayvanın boynuzu ile vurulup öldürülmüş bir hayvan da haramdır, (veya canavar yemiş) yani bir canavar tarafından öldürülerek kısmen eti yenilmiş olan hayvan da haramdır, kalan eti yiyilemez, (daha ölmeden boğazladığınız) hayvanlar (müstesnâ) dır. Böyle kazaya uğrayan hayvanlardan hangi birisi daha ölmeden usulü dairesinde boğazlanırsa onun esasen yasaklanmış olmayan etini yemek helâldir, (ve dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar) da haramdır. Câhiliyet zamanında Kâbe’i Muazzama’nın etrafına konulmuş taşlar vardı, bu taşlara taparcasına riâyet eder bunlara saygı için kurban keserlerdi. İşte böyle putlar adına kesilen hayvanların etleri de haramdır, yiyilemez, (ve zarlar ile kısmet istemeniz) de (haranı kılınmıştır) câhiliyet zamanında mühim bir işte bulunup bulunmamak için “ezlam” denilen oklar ile kur’a çekerlerdi. Şöyle ki: Bunlar üç ok idi, birinin üzerine “Rabbim bana emretti” diğerinin üzerine de “Rabbim beni nehy etti” üçüncünün üzerine “gaflet etti” diye yazılı bulunurdu. Bunları bir torba içine korlar, bu oklardan rastgele birini seçip çıkarırlardı. Eğer “Rabbim bana emretti” yazılı ok çıkarsa o işe başlanır, meselâ ticaret için bir yere gidilirdi, “Rabbim beni nehy etti” yazılı ok çıkarsa o işten vazgeçilirdi, “gaflet etti” diye yazılı ok çıkarsa tekrar bir kur’a çekilirdi. İşte böyle bir muamele ile hattı hareketi tayine kalkışmak da haramdır, (bunlar birer fısıktır) bütün bu haram şeyleri yapmak, hak’ka itaatden çıkmak, haramı işlemek veya böyle oklar ile kısmet istemek fısıktır, ilâhî emre muhalefettir. Bir kere yiyilmeleri haram olan şeylerin bu haram oluşları bir takım hikmetlere dayanmaktadır. Bunlar sağlığın korunması bakımından da zararlı şeylerdir. Zarlar ile uğraşanlar ise bununla gayb ilminden haberdar olma iddiasında bulunmuş olurlar. Halbuki, gaybı Cenâb-ı Hak’tan başkası bilemez. Binaenaleyh bu gibi zararlı, şer’an yasaklanmış şeylerden kaçınmalı, son derece yüce, eşsiz İslâm dininin kutsal, mânâlı hükümlerine riayetkâr olmalıdır. İşte Yüce Allah dinimizin yüceliğini şöylece beyan buyuruyor: Ey müslümanlar!. (bugün) bu kavuştuğunuz mutlu zaman veya bu âyeti kerimenin nüzul ettiği vakit artık (kâfirler sizin dininizden) dininize galip geleceklerinden, sizi dininizden çevireceklerinden ümitlerini keserek (ümitsizliğe düşmüşlerdir) isteklerine kavuşamamışlar ve ziyanda kalmışlardır, (artık) ey müslümanlar! (onlardan) o dininizin düşmanlarından (korkmayınız) onların İslâm dininin meydana çıkma ve yayılmasına mâni olacaklarından endişeye düşmeyiniz, Allah Teâlâ İslâm dinini meydana çıkarmış ve yüceltmiştir. (benden korkunuz) yalnız benim bir olan yüce zatımdan tam bir ihlâs ile korkun ve bana saygılı bulunun. Çünki (bugün sizin için dininizi ikmâl ettim) sizi zafere kavuşturdum, İslâm dinini bütün dinler üzerine galip kıldım, dininizin imân esaslarını şeriat esaslarını tamamen bildirdim, bütün kulluk vezâif elerinizi size tebliğ buyurdum. (ve sizin üzerinize nîmetimi tamamladım) Mekke’i Mükerreme’nin fethini, onun içine tam bir emniyetle girmeyi, câhiliyet kalıntılarının yıkılması ve yok edilmesini size nasib kıldım, (ve sizin için dîn olarak İslâmiyet’e razı oldum) sizin için İslâm dinini seçtim. Bütün dinî hükümetine boyun eğip teslimiyetle bulunarak hidâyet ve saadete nâil olmaya çalışınız ve haram kılınan şeylerden kaçınınız, (İmdi her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa) hayatını kurtaracak başka bir yiyecek bulamazsa (günaha meyilli olmaksızın) bir zevk almak için veya mhsat miktarından fazla veya kendisi gibi bir çaresizin elinden kapıp kaçırmak suretiyle olmaksızın (o yasaklanmış etlerden hayatını kurtaracak nektar yiyebilir) bu bir çaresizlik ve zaruret halidir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) o yiyeceğinizi affeder ve (pek esirgeyendir.) onu bir rahmet eseri olarak size mübah kılmıştır. Ondan dolayı sizi cezâlandırmaz.

§ Rivâyete göre bir Yahudi, Hz. Ömer’e hitaben: Ey Mü’minlerin Emiri!, “sizin kitabınızda bir âyet var ki, onu okumaktasınız, eğer o bir Yahudi cemaatine nâzil olmuş olsaydı, o günü bayram edinirdik” demiş, Hz. Ömer de “o hangi âyettir” diye sormuş, Yahudi 

ayetidir.” Demiş, Hz. Ömer de: Biz o âyeti kerimenin nâzil olduğu zamanı da mekânı da biliriz. Hz. Peygamber cuma günü arefede bulunurken nâzil olmuştur diye buyurmuş ve o günün müslümanlarca zaten bir bayram günü olduğuna işâret etmiştir.

§ Rivâyete göre bu âyeti kerime nâzil olunca Hz. Ömer ağlamış İslâm dini tekemmül etmiş olduğundan peygamberlik görevinin sona ermesi nedeniyle Rasûlü Ekrem Hazretlerinin artık dünyadan alâkasını kesip ebediyet âlemine irtihal buyuracağına kanaat getirmiş ve gerçekten de bu âyeti kerimenin nuzûlundan seksen bir gün sonra Fahri âlem Hazretleri âhirete irtihâl buyurmuştur Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem.

4. Senden sorarlar ki, kendileri için helâl kılınmış olan şey nedir? De ki: Sizin için temiz nimetler helâl kılınmıştır. Ve yırtıcı hayvanlardan olup Cenab’ı Hak’kın size bildirdiğinden kendilerine öğretmiş olduğunuz eğitilmiş av hayvanlarının avladıkları da helâldir İmdi sizin için onların tuttuklarından yeyiniz ve onun üzerine Allah’ın ismini zikrediniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ’nın hesabı pek çabuktur.

4. Bu âyeti kerime, müslümanlar için bir kısım helâl olan şeyleri av ve avlamanın meşru oluş şeklini şöylece bildirmektedir. Habibim!. (Senden) müslümanlar (sorarlar ki) kendileri için helâl kılınmış olan şey nedir?, ne gibi şeylerden yiyip istifade edebilirler?. Onlara (de ki: Sizin için temiz nimetler) selim tabiatların pis görmedikleri, kendisinden nefret etmedikleri şeyler (helâl kılınmıştır) onlardan yiyip istifade edebilirsiniz, (ve) Bir de (yırtıcı hayvanlardan) av köpeği, av kuşu gibi tuttuklarını çok kere yaralayan şeylerden (olup kendilerine Cenâb’ı Hak’kın size bildirdiğinden) size ilham buyurduğu tâlim ve terbiyeden, av avlama usulünden (kendilerine öğretmiş olduğunuz eğitilmiş av hayvanlarının) avladıkları da helâldir, (İmdi sizin için onların tuttuklarından yiyiniz. Ve onun üzerine) O hayvanı ava saldığınız zaman veya sizin için tutacağınızı boğazlamaya kavuştuğunuz vakit (üzerine) Bismillâh diye (Allah’ın ismini zikrediniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) haram olan şeyleri işlemeyiniz. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ’nın hesabı pek çabuktur) sizleri süratle hesaba tâbi tutar. Gizli, açık her ne varsa hepsini tamamiyle bilir, ona göre hüküm verir. Binaenaleyh helâl şeyler ile yetinmeli, haram şeylerden de kaçınmalıdır ki mesuliyetten kurtulabilsin.

§ Av ve avcılık hakkındaki fıklıî meseleler: Bir avcı ava silâhı atarken veya eğitilmiş hayvanı saldırırken bir defa “Bismillahi, Allahüekber” demesi kâfidir. Bu halde birden fazla avlar alacakları yaradan dolayı ölecek olsalar etleri yiyilebilir.

§ Avcı, ava silâh atarken veya hayvanı saldırırken Besmele’i şerife’yi unutarak terketse hükmen okumuş sayılır. Fakat Besmeleyi kasden terkederse avın eti yiyilemez.

§ Av için kullanılan şeyler, ya eğitim görmüş köpek, doğan, pars, atmaca, şahıs gibi bir hayvan olur veya yaralayıcı bir silâh olur veya tuzak kurmak veya çukur kazmak veya bıçak ve kamış gibi keskin birşeyi yere dikmekte olur.

§ Bir av hayvanının eğitilmiş bir hâle geldiği ya galip bir görüş ile veya bilir kişiye müracaatla bilinir. Bu, İmamı Âzam’a göredir. İmamı Âzam’dan diğer bir görüşe ve İmâmeyne göre ise azı dişleri olan bir hayvanın ard arda üç defa tuttuğu av hayvanını yemeyip terketmesiyle, tırnaklı bir av hayvanında salıverildiğinden sonra çağırıldığı zaman koşup gelmesiyle eğitilmiş olduğu anlaşılır. Pars gibi bir hayvanın eğitilmiş olduğu da hem yemeyi terk, hem de çağırıldığı zaman hemen dönüp gelmesiyle malûm olur. Arslan, kaplan, ayı, hınzır gibi eğitime kabiliyetleri olmayan hayvanlar ile ise av avlamak câiz değildir.

§ Bir avın yiyilebilmesi için şu şartlar vardır:

(1) Av şer’an eti yiyilecek hayvanlardan olmalıdır. Meselâ: Bir hınzır, bir köpek avlansa eti yiyilemez.

(2) Avcı bir müslüman veya bir ehli kitap olmalıdır. Bir ateşperestin, bir putperestin veya İslâm’dan dönmüş birinin avladığı hayvanın eti yiyilemez. Haramdır.

(3) Avcı ava silâh atarken veya hayvanı saldırırken hakikaten veya hükmen Allah’ı anmalıdır.

(4) Av hayvanı henüz avcının eline girmeden hangi bir azasına isabet eden bir yaranın tesiriyle ölmelidir. Daha ölmeden elde edilirse boğazlanması lâzım gelir.

(5) Avcı silâh ila vurduğu veya eğitilmiş hayvan ile tutturup yaralattırdığı av hayvanını durmaksızın elde etmek için hemen koşmalıdır. Çünkü onu daha ölmeden elde edip boğazlamak mümkündür. Binaenaleyh bir müddet durduktan sonra gider de avı ölmüş bulursa artık onun eti yiyilemez. Başka bir sebeble ölmüş olması düşünülür. Fakat durmadan gider de onu yaralı bir halde ölmüş bulursa eti yiyilebilir. Bunda hükmen bir tezkiye var demektir.

(6) Ava saldırıları eğitilmiş hayvan da bir müddet durmadan hemen ava doğru yürümelidir ve kendisine eğitilmiş olmayan bir hayvan iştirâk etmemelidir. Fakat pars gibi eğitilmiş hayvanın salıverildikten sonra avı avlamak için bir hile olarak bir yerde saklanıp durması zarar vermez.

(7) Av köpekleri gibi dişli eğitilmiş av hayvanları tuttukları avın etinden kendi kendilerine az çok yememelidirler. Yiyecek olurlarsa artık o ölmüş avın eti helâl olmaz. Fakat tırnaklı eğitilmiş hayvanların tutup etlerinden yedikleri avlar yiyilebilir. Çünki bu kısım hayvanların eğitilmiş olmaları yemeyi terk ile değil, belki çağırıldıkları zaman hemen geri dönüp gelmeleri iledir.

§ Vahşi hayvanları avlamak câizdir. Bunlar insanların istifadeleri için yaradılmışlardır. Bunları avlamak bir mübah kazanç yoludur. Fakat başka kazanç yolları bundan daha uygundur. Bir de bu avlamak keyfiyeti, eğlence için olmamalıdır. Böyle bir hareket, insana kalp katılığı verir, insanı şefkat hissinden mahrum bırakır. Cenâb-ı Hak’kın mahlûkatına şefkat göstermemiz ise bir ahlâkî faziletin icabıdır.

5. Bugün sizin için temiz nimetler helâl kılınmıştır. Ve kendilerine kitab verilmiş olanların yemeği sizin için helâldır, sizin yemeğiniz de onlar için helâldır. Ve mü’minlerden hür iffetli olanlar ve kendilerine kitab verilmiş olanlardan hür, iffetli olanlar onlara mihirlerini verdiğiniz, iffetli, zinâdan uzak ve gizli dostlar edinmeden kaçınır bulunduğunuz takdirde sizlere helâldır ve her kim dinî hükümleri inkâr ederse muhakkak işlediği mahvolur. Ve o kimse âhirette de hüsrana uğramış olanlardandır.

5. Bu âyeti kerime, müslümanlara temiz nîmetlerden istifâde etmenin ve şartları içerisinde mü’min hanımları ile, ehli kitap kadınlar ile evlenmenin helâl olduğunu, bu gibi şer’î hükümleri inkâr edenlerin de eliboş ve ziyanda olacaklarını beyan buyuruyor: Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed!. (Bugün) böyle dininizin hükümlerinin tamamlandığı zamandan itibaren (sizin için temiz nîmetler) tabii olarak nefis, pislikten uzak olan gıda maddeleri ve diğer şeyler (helâl kılınmıştır) bunlardan istifâde edebilirsiniz. (ve kendilerine kitab verilmiş olanların) İsrail oğulları ile Hıristiyanların (yemeği sizin için helâldir) onların temiz yemeklerinden, ekmeklerinden, meyvelerinden, kesdikleri helâl hayvan etlerinden yiyebilirsiniz (sizin yemeğiniz de onlar için helâldir) siz de onlara kendi yemeklerinizden vesaireden verebilirsiniz. Onlar da sizin ziyâfetlerinizde bulunabilirler. (Ve mü’min kadınlardan) korunmuş bulunanlar yani: (hür, iffetli olanlar) veyahut hür olsun olmasın iffetli bulunanlar isterse, cariye olsunlar, sizin için helâldir. Onlar ile evlenebilirsiniz. (ve kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yani: Yahudi veya Hıristiyan olan kadınlardan (hür, iffetli olanlar) da size helâldir. Onlar ile evlenebilirsiniz. Bu mü’min ve ehli kitap kadınlar ile evlenmenin helâl olması ise (onlara) o mü’mine veya kitabiye olanlara (mihirlerini verdiğiniz) yani: Kendileri için muayyen bir miktar mihir belirlediğiniz ve kendiniz de (iffetli, zinâdan uzak ve gizli dostlar edinmeden) yani: Gayrı meşrû şekilde kapatma kadınlar ile cinsel ilişkide bulunmadan (kaçınır bulunduğunuz takdirde) dir. Bu halde onlar, Ey müslümanlar!. (sizlere helâldirler) işte bunlar birer ilâhî hükümdür, bunlara riâyet lâzımdır. (ve her kim) Bu gibi (dinî hükümleri) İslâm kanunlarını (inkâr ederse) kâfir olacağından (işlediği) her iyi iş (mahvolur) onların artık uhrevî mükâfatını göremez. (ve o kimse) O inkârcı şahıs daha dünyada iken tövbe ve istiğfar etmezse (âhirette de hüsrana uğramış olanlardandır) ebedî bir felâkete, azâba mâruz kalacaktır. Dünyada iken nâil oldukları bir kısım nîmetler, imtiyazlar, kendilerine o âhiret haleminde bir fâide vermiyecektir. Ebedî olarak eliboş ve ziyanda kalacaklardır.

6. Ey mü’minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusul ediniz tamamen yıkanınız. Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nimetini tamamlamak ister ki, şükür edesiniz.

6. Beşinci âyeti kerime dünya ile ilgili şer’î hükümlere ait olduğu gibi bu altıncı âyeti kerime de ibadetlerle ilgili şer’î hükümlere ait bulunup abdestin ve guslün farziyetini ve teyemmümün sebeblerini ve bu husustaki dinî hikmeti göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!, namaza kalkacağınız) Yani: Namaz kılmak istediğiniz (zaman) abdesttiniz yok ise şöylece abdest alınız: Evvelâ (yüzlerinize) yani iki kulak yumuşakları arasındaki mahal ile alnında saç bittiği yer ile çene altı arasında bulunan mahalli yıkayınız, (ve) ikinci olarak (dirseklerinize kadar) dirsekler de dahil olmak üzere (ellerinizi yıkayınız) dirseklerin yukarısını yıkamak ise mecburî değildir, (ve) üçüncü olarak (başlarınıza) yani iki kulağın üst tarafına bir kere (mesh ediniz) bu mesh, başın dörtte birine yapılır. Başın ön tarafına yapılması daha iyidir. Başın üzerindeki saçların üzerine mesh edilir. Fakat baştan sarkmış olan saçların üzerine meshedilemez. Şafiîlere göre başın en az bir miktarına mesh de yeterlidir. Mâlikiler ile Hanbelilere göre ise başın tamamına meshedilmesi vâcibtir, (ve) dördüncü olarak (ayaklan iki topuğa kadar yıkayınız) topuk denilen yüksekçe kemikleri yıkamak da lâzımdır. Bunların yukarısını yıkamak icab etmez. Ayaklar da usulü dairesinde mest var ise bunların üzerine belirli müddet içinde bir kere meshedilmesi de yeterlidir, İşte bu dört âzâyı böylece yıkamak, abdestin dört tarzıdır. Elleri, kolları, ayaklan abdest niyetiyle üçer defa yıkayınca hem bu farzlar ifâ edilmiş, hem de peygamberin sünnetine riâyette bulunulmuş olur. (ve eğer cünüb iseniz) yani bir cinsel ilişki meydana gelmiş ise, veyahut uykuda veya uyanıkken şehvetle meni gelmiş ise, veya hayız, nifas, doğum hâli sona ermiş ise (ey müslüman erkekler ve kadınlar gusul ediniz) yani bütün vücudunuzu yıkayınız, bir kere ağzı, burnu ve bütün vücudu bolca bir su ile yıkayıp vücutta iğne ucu kadar bir kuru yer bırakmayınız, (ve eğer hastalar iseniz) bir halde ki, suyun kullanılması halinde ölmekten veya hastalığın artmasından korkulursa teyemmüm ile yetininiz. (veya sefer halinde iseniz veya sizden biri belâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız) yani onlar ile cinsel ilişkide bulunulmuş iken (su bulamazsanız) o halde temiz bir toprak ile (teyemmüm ediniz) şöyle ki: Öyle bir toprak üzerine veya topraktan sayılan kaya parçası gibi birşey üzerine ellerinizi sürmek sûretiyle (ondan) o toprağa veya emsâline bir kere ellerinizi sürerek onunla (yüzlerinize ve) bir kere de sürerek (ellerinize) dirseklerinize kadar (mesh ediniz) Nisa sûresindeki 43 ncü âyeti kerimenin tefsirine müracaat!. (Allah Teâlâ sizin üzerinize) böyle abdest, güsül, teyemmüm gibi dinî vazîfeleriniz hususunda (bir sıkıntı vermek isetemez) sizi bunlar ile boş yere mükellef kılmış değildir. (fakat o sizi tertemiz kılmak) ister, sizi abdestsizlikten arındırmak, günahlardan kurtarmak ister, (ve) böyle şer’î hükümlerini beyan ile (üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki) böyle faydalı, yüce, hükümleri öğrendiğinizden dolayı o yüce mâbudunuza (şükür edesiniz) bu yüzden de ayrıca mükâfatlara nâil olasınız.

§ Evet… Mükellef olduğumuz abdestin, guslün, teyemmümün de birçok fâideleri vardır. Bu cümleden olarak abdestin maddî ve mânevî bir nice faydaları vardır. Vakit vakit abdest alan bir müslüman, temizliğe riâyet etmiş, temizliğe alışkanlık kazanmış bulunur. Kendisini bir takım hastalıklara sebebiyet verecek kirli hallerden korumuş olur. Bir hâdisi şerifte ise: “Abdest üzerine abdest, nur üzerine nurdur” diye buyrulmuştur.. Guslü gerektiren şeylere “hadesi ekber” denilir. Bunlardan dolayı bütün vücude bir fitur, bir gevşeklik ariz olur. Gusul edilince de bu haller yok olur, bu sebeble insanın kalbinde bir uyanıklık vücude gelir, ruhu temizlenir, ibâdet ve itaat bir temizlik içerisinde yapılarak imanda bir nuranilik ortaya çıkar. Nitekim bir hadisi şerifte “ennezafetü minel imân == Temizlik imândandır” buyurulmuştur. Abdest alacak, gusul edecek bir sudan yoksun veya su kullanmaktan âciz bir mü’min, ümitsiz bir halde bulunarak bir neş’e ile ibâdette bulunamayacağı için Cenâb-ı Hak kendisine lûtf etmiş, bir kolaylık göstermiş, teyemmüm sûretiyle bir mânevî temizliğin meydana geleceğini kabul buyurmuştur. Binaenaleyh bir müslüman, bu teyemmüm sayesinde bir ruh ferahlığına kavuşur, dinî vazîfesini bir temizlik içerisinde ifâ etmiş olduğunu bilerek bu husustaki müsaadesinden dolayı yüce mâbuduna şükran arzında bulunur, bunun neticesinde de nice mükâfatlara nâil olabilir. Velhâsıl: Bizim için birer ilâhî nîmet olan bu gibi dinî vazifelerimizin daha böyle nice fâideleri, hikmetleri vardır. Her müslüman bunu tasdik ve takdir ederek ona göre hayatını düzenlemelidir.

7. Ve Allah Teâlâ’nın üzerinizde bulunan nimetini ve “işittik ve itaat ettik” dediğiniz vakit Cenab’ı Hak’kın sizi onunla bağladığı ahdini hatırlayınız ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün kalplerde olanı bilir.

7. Bu mübârek âyetler, nâil olduğumuz ilâhî nîmetleri ve üstlenmiş olduğumuz abitleri hatırlamayı ve Cenâb-ı Hak’tan korkarak adaletle hüküm ve şahitlikte bulunmayı bizlere tenbih etmekte ve bir düşmanlık duygusuna kapılarak adaletten ayrılmaktan bizleri men buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’nın üzerinizde bulunan nîmetini) hatırlayınız. Sizi akıl ve zekâya sâhip kılmış, sıhhat ve âfiyete kavuşturmuş, günbe gün ilâhî lütuflarına mazhar etmiş ve özellikle sizi İslâmiyet’e hidâyet buyurmuştur. (Ve işittik ve itaat ettik dediğiniz vakit) Rasûlü Ekrem ile bey’atlaşmada bulunduğunuz zaman veya Hz. Adem’in sülbünden birer zürriyet olarak çıkarıldığınız an (Cenâb-ı Hak’kın sizi onunla) o verdiğiniz söz ile, (bağladığı) yaptığınız pekiştirilmiş (ahdini) de (hatırlayınız) ona riâyetten ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) yapılmış olan ahd ve yemine aykırı hareketten çekininiz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün kalplerde) bütün gönüllerde (olanı) tamamen (bilir) artık bütün insanların zâhir olan sözlerini, amellerini de daha iyi işitir, görür, bilir. Binaenaleyh hareketinizi ona göre tanzim ediniz, ilâhî hükümlere muhalefetten kaçınınız.

8. Ey imân edenler! Allah Teâlâ için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahitler olunuz. Bir kavme olan buğzunuz, sizi adâlet etmemeğe sevketmesin. Adâlette bulununuz, o takvâya en yakındır ve Allah Teâlâ’dan korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden tamamen haberdardır.

8. (Ey imân edenler!. Allah Teâlâ için) Onun emir ve yasaklarına ilâhî hukukuna riâyet için fazlasıyla çalışarak (onu ayakta tutanlar) olunuz bundan ayrılmayınız ve (adaletle şahitler olunuz) haklarında şâhitlik edeceğiniz kimselere karşı olan bağlılık veya düşmanlığınız sizi hakkiyle şâhitlikten geri bırakmasın. Ve (bir kavme olan buğzunuz) şiddetli dargınlığınız (sizi adalet etmemeğe) onların haklarında gerçek dışı şahitliğe ve lâyık olmayan hükme ve yapılması câiz olmayan hareketlere (sevk etmesin) içinizi rahatlatmak ve intikam almak hissine mağlûb olmayınız, herhalde (adâlette bulununuz) adaletten ayrılmayınız, (o) Adâlet (takvâya en yakındır) size emredilen takvâ vazîfesini yerine getirmeğe hizmetçidir. (ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) en büyük bir kulluk vazîfesi olan takvadan ayrılmayınız. Selâmetiniz bununladır. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden tamamen haberdardır.) Artık O Yüce Yaratıcının, bu gibi emir ve yasaklarına bütün varlığınızla uyunuz ki, o Yüce Mabudun lütuflarına mazhar olasınız, onun elem verici azaplarından emin bulunasınız. Bütün bu ilâhî emirler, yasaklar insanlığın selâmet ve saadeti için birer muazzam ilâhî nîmettir. Bunların şükrünü ifaya çalışmalıdır.

§ İslâm dininin yüceliğini bir kere düşünmeli, bu dini mübin, düşman milletlere karşı bile müslümanların adâletle hareket etmelerini emir etmektedir. Artık müslümanların birbirine karşı adâletden sapmaları etmeleri nasıl câiz olabilir!. İslâmiyet’in bu husustaki bu yüce hükmünü de düşünerek bu kutsî dini dâima yüceltmeye ve kutsallaştırmaya çalışıp durmak bütün insanlık âlemi için en mühim bir vazîf eşidir. Cenâb-ı Hak cümleye uyanmalar nasib buyursun âmîn.

9. Allah Teâlâ, imân edip iyi amellerde bulunanlara va’ad buyurmuştur ki onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

9. Bu mübârek âyetler, müslümanlara nâil oldukları nîmetleri hatırlatarak takvâda, Hak’ka tevekkülde bulunmalarını emir ediyor. İnkârcıların da ne büyük felâketlere düşeceklerini bildiriyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) kullarından kalben tasdik ve lisânen ikrar suretiyle (imân edip) namaz, oruç gibi, adâlet ve güzel şâhitlik, yaptıkları ahda riâyet gibi (iyi amellerde bulunanlara vâd buyurmuştur ki, onlar için mağfiret) vardır. Bir kısım günahları af edilecek ve örtülecektir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat vardır) ki, o’da cennettir. Orada ilâhî lütuflara kavuşmaktır. Ne büyük bir saadet!.

10. Ve o kimseler ki, küfrettiler ve bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlar da cehennem ehlidirler.

10. (Ve o kimseler ki, küfrelliler) ahid ve yemine riayetkâr olmadılar, imân edilecek şeyleri tamamen veya kısme.n inkâr ederek küfr ve şirke düştüler (ve bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah’ın birliğine şâhitlik eden ve şâhitliklerinde doğru oldukları, göstermeye muvaffak oldukları mucizeler ile sâbit bulunan Peygamberleri, semavî kitabları ve diğer yaratılış harikalarının Allah’ın varlığına olan dalâletini yalanlayıp inkârda bulundular (onlar da) böyle bir küfr ve inkâr cinâyetini işlemiş bulunanlar da (cchennem ehlidirler) cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Onların hak ettikleri bundan başka değildir.

§ Anlattıkları hikmetli olan Kur’an’ın teşvik ile korkutmanın, müjdeleme ile uyarmayı böyle bir araya getirerek insanlığı irşat ve ikaz etmektedir. Tâki insanlar uyansınlar, imân sâyesinde ebedî saadetlerini temine çalışsınlar.

11. Ey imân edenler! Sizin üzerinize olan nimeti ilâhiyeyi hatırlayınız ki, bir vakit bir kavim size ellerini uzatmayı kurmuştu, onların ellerini Cenâb-ı Hak sizden menetti. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ve mü’minler artık Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.

11. (Ey imân edenler) Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eyleyenler!, (sizin üzerinize olan nîmeti ilâhiyeyi hatırlayınız) Cenâb-ı Hak, sizi cehaletten küfür dalâletinden kurtarmış, İslâmî saadetine nâil buyurmuştur ve özellikle hatırlayınız (ki, bir vakit bir kavim size ellerini uzatmayı kurmuştu) sizin üzerinize büyük bir kuvvetle hücum etmeğe karar vermişti, fakat (onların ellerini Cenâb-ı Hak sizden men etti) onların hücum teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı, üzerinize hücum edemez oldular. Siz de onların saldırılarından emin bir halde kaldınız.

§ Rivâyete göre “Zlenmar” savaşında Rasûlü Ekrem Hazretleri eshabı kiramı ile bareber “Astân” denilen vâdide öğle namazını kılarken düşmanlar bunu görmüşler, fakat yerlerinde durmuşlar, müslümanların üzerine hücum etmemişler, daha sonra ne için onların namazda bulunmalarından istifâde ederek hücum etmedik diye pişmanlıkta bulunmuşlar, ikindi namazını kılacakları zaman hücum etmek niyetinde bulunmuşlar. O zamana kadar da Cibrili Emin gelip korku namaz hakkındaki âyeti kerimeyi tebliğ etmiş, artık müslümanlar bu şekilde namazlarını nöbetleşme yoluyla kılarak düşmanlarının hücumundan emin bulunmuşlardır. İşte bu âyeti kerime bu olaya işâret etmektedir. Maamafih İslâm’ın başlangıcında müslümanlar zayıf idiler, sayıları az idi, düşmanları olan müşrikler ise büyük bir kitle halinde idiler. Buna rağmen ittifak ederek hep birden ehli İslâm üzerine saldıramamışlardır ki, bu da bir ilâhî korumadan başka birşey değildir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak dilediği zaman müslümanları düşmanlarından korur, artık ey müslümanlar!. Hem, o Yüce Mâbud’a şükrediniz (ve) hem de yalnız (Allah Teâlâ’dan korkunuz) başkalarından korkarak o Yüce Yaratıcınıza karşı vazîfelerinizde kusur etmeyiniz (Ve) bütün (mü’minler artık) özellikle (Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) başkalarına isvvekkül ve itimatta bulunmasınlar. Çünki Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Zâtına tevekkül ve iltica edenleri şer ve fesattan korumak ve hayr ve saadete kavuşturmak için yeterlidir. Buna inanmışızdır.

12. Ve yemin olsun ki, Allah Teâlâ İsrail oğullarının ahdini almıştı ve onlardan oniki müfettiş göndermiştik. Ve Allah Teâlâ buyurmuştu ki: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı kılar ve zekâtı verir ve Peygamberlere inanır ve onlara kuvvetle yardımda bulunursanız ve Allah Teâlâ’ya güzel bir ödünç verirseniz elbette sizden kusurlarınızı örterim ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akar cennetlere girdiririm. Fakat bundan sonra her kim kâfir olursa muhakkak ki, dümdüz yol ortasında sapıtmış olur.

12. Bu âyeti kerime, vaktiyle İsrail oğullarından alınmış olan ahd ve yemini ve onların ne gibi vazîfeler ile mükellef bulunmuş olduklarını şöylece göstermektedir. Cenâb-ı. Hak, İsrail oğullarına Hz. Musa, Hz. Harun gibi Peygamberler göndermiş (ve yemin olsun ki. Allah Teâlâ İsrail oğullarının ahdini) Hz. Musa vâsıtasıyle (almıştı) Tevrat ile amel edeceklerine, onu ciddiyetle, bir sevinçle kabul eyleyeceklerine dâir söz vermişlerdi. (ve onlardan) o İsrail oğulları kabilelerinden kendilerine (oniki) nakib yani: Vekil, bakan (müfettiş göndermiştîk) bunlar o kabilelerin işlerine bakar onlar adına kefâlette bulunurlardı, (ve Allah Teâlâ) İsrail oğullarının Hz. Musa vasıtasıyle lütfen (buyurmuştu ki: Ben) Yüce Yaratıcı, İlim, kudret ve yardım bakımından (sizinle beraberim) ben sizin bütün hareketlerinizi bilirim, size amellerinize göre mükâfat ve mücazat vermeğe kadirim ve sizin için düşmanlarınız üzerine yardımcıyım (eğer) siz (namazı kılar) iseniz, şartlarına ve erkânına tamamen riâyette bulunursanız (ve zekâtı verir) seniz, mallarınızın bir kısmını harcayarak nefislerinizi arındırmaya, temizlemeye çalışırsanız (ve Peygamberlere inanır) sanız, Musa Aleyhisselâm’dan sonra gönderilmiş olan Davûd, Süleyman, Yahya, Zekeriya, İsa ve Muhammed aleyhimüsselâtü vesselâm gibi Yüce Peygamberleri de tasdik eylerseniz (ve onlara) o Peygamberlere (kuvvetle yardımda bulunursanız) o Peygamberlere saygıya, hizmete koşarsanız, onların düşmanlarına karşı cephe alarak hak dine yardımda bulunmaya çalışırsanız (ve Allah Teâlâ’ya güzel bir ödünç verirseniz) yani: Allah rızâsı için onun fakir kullarına sadakalar verir durursanız (elbette) ben Yüce Yaratıcı (sizden) meydana gelmiş olan (kusurlarınızı örterîm) af ve mağfiret buyururum, çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. (ve sizi mutlaka altlarından ırmaklar akar cennetlere girdiririm) siz bu halde böyle bir ilâhî lütufa lâyık, bulunmuş olursunuz, (fakat bundan sonra) böyle sizden alınmış olan bir ahd ve yemini müteakib (her kim kâfir olursa) imân edilmesi gereken şeylerin tümünü veya bir kısmını inkârda bulunursa, meselâ: Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmezse (muhakkak ki) açık bir yoldan çıkmış, (dümdüz yol ortasında) iken öyle mazereti mümkün olmayan apaçık bir sapıklığa düşmüş, öyle bir hidâyet yolundan ayrılıp (sapıtmış olur) elbette gerçek olduğu gün gibi parıldanıp duran bir din yolunu bırakıp da dalâlet vadisine dalan kimselerin akibeti selâmetten, saadetten yoksun olmaktan başka birşey değildir. Ne felâket Yarabbi!..

13. Sonra yeminlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalplerini kaskatı yaptık, onlar kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Ve kendilerine öğretilen şeylerden bir nasib almayı da unutmuş bulunurlar. Ve onlardan bir azı müstesnâ olmak üzere daima bir hainlik görürsün. Bununla beraber onlardan affet, aldırış etme. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ iyilik edenleri sever.

13. Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının verdikleri söze riâyet etmeyip haince hareketlerde bulunup durduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları ahd ve misakta bulunmuşlardı, buna riâyet etmediler, bilâkis (Sonra yeminlerini bozmaları) onun aksine harekette bulunmaları (sebebiyle onlara lânet ettik) onları rahmetimizden uzaklaştırdık veya onları maymun, domuz sûretine çevirdik veya onların üzerlerine haraç konularak kendilerini hâkimiyetten mahrum bıraktık (ve kalblerini kaskatı yaptık) imânı kabul etmeğe müsait olmayan bir katılığa tutulmuş oldular (onlar kelimeleri) Cenab’ı Hak’kın tertib buyurmuş olduğu (yerlerinden değiştiriyorlar) Bu cümleden olarak Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait âyetleri değiştiriyor ve bozuyorlar. Böyle Allah’ın âyetlerini değiştirmeğe cür’et ise en büyük bir kalp katılığı eseri değil midir?, (ve kendilerine öğretilen şeylerden) Allah tarafından kendilerine emr olunan hükümleri ve özellikle Son Peygamber Efendimize uymayı terkederek bunlardan fâideli (bir nasip) bir hidâyet feyzi (almayı da unutmuş) terketmiş (bulunurlar) ruhlarındaki katılık, yaptıkları kötülükler, kendilerini bir takım fâideli hakikatları görüp hatırlayamaz bir hâle getirmiştir. (Ve) Yüce Peygamberim!, (onlardan birazı) Abdullah bin Selâm gibi müslümanlığı kabul eden bazı zevat (müstesnâ olmak üzere dâima) yemini bozmak gibi, müslümanların aleyhine bir takım cahilleri teşvik gibi (bir hainlik görürsün) bu onların geleneksel adetleridir. (Bununla beraber) Ey Yüce Resul! (onlardan) gördüğün kusurları (affet) kendilerinden yüz çevir (aldırış etme) onların fenalıklarına karşı sen af ile ihsan ile muamelede bulun. Böyle kimseler hakkındaki af ve bağışlama affın üstünde bir ihsan demektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ iyilik edenleri sever) onları bu ihsânlarının mükâfatına kavuşturur.

§ Bu konuda müfessirlerin birkaç görüşü vardır. Bir görüşe göre ehli kitap hakkında böyle af ve bağış ile olan emir, Beraet sûresindeki savaş ayetiyle neshedilmiştir. Diğer bir görüşe göre nesh yoktur. Bir kavim Rasûlü Ekrem ile bir ahd ve yeminde bulunmuşlardı. Sonra bu ahda riâyet etmediler, bu âyeti kerime nâzil olup onların hakkında af ile muamele yapılması emir olunmuştur. Üçüncü bir görüşe göre de bu emirden maksat, ehli kitap verdikleri sözde durdukça kendilerinden küçük kabilinden olarak meydana gelecek kusurlarının affedilmesidir. Nitekim bir Yahudinin Peygamber Efendimiz hakkında sihir yaptığı anlaşıldığı halde Rasûlü Ekrem Hazretleri onu cezâlandırmayıp af etmiştir. Aynı şekilde bir Yahudi kadını Yüce Peygamber Efendimize zehirli birşey vermiş ve bunu peygamberin hayatına su’ikast için yaptığını da itiraf eylemiş olduğu halde Rasûlü Ekrem Efendimiz o kadını bu ilâhî emre uyarak af buyurmuştur.

§ İsrail oğullarının kendilerinden alınmış olan ahdi bozmuş olduklarına dâir şöyle bir rivâyet vardır. Fravun boğulup İsrail oğulları onun zulmundan kurtulunca Cenâb-ı Hak, İsrail oğullarına vatan olmak üzere Beyti Mukaddes’e gitmelerini, orada zorbalardan olan Kenanlılara karşı cihatta bulunmalarını emir etmiş, kendilerine zafer vereceğini de va’ad buyurmuştu. Hak Teâlâ Hazretleri Musa Aleyhisselâm’a da emretmişti ki, İsrail oğullarının her sıbtından = kabilesinden bir nakib – bir müfettiş tâyin etsin, bu nakibler onların memur oldukları şeyleri yapmalarına kefil bulunsun. Musa Aleyhisselâm, oniki kabileye, oniki nakip tayin etmiş İsrail oğulları Beyti Mukaddes’e yaklaşınca nakibler, Kenanlıların durumunu teftişe gönderilmişti. Bunlar Kenanlıları maddeten kuvvetli güçlü bir halde görerek korkmuşlar, dönünce bu gördüklerini İsrail oğullarına haber vermişlerdi. Halbuki, Hz. Musa, onlara evvelce tenbih etmişti ki, göreceğiniz şeyleri gelince İsrail oğullarına hemen haber vermeyiniz. Nakibler ise bu husustaki sözlerinde durmamışlar keyfiyeti İsrail oğullarına hemen haber vermişler, onların kuvve’i mâneviyelerini kırmışlar, cihad için vermiş oldukları sözlerinde durmayarak ahde vefada bulunmamışlardır. Yalnız nakiblerden iki zat verdikleri sözde durmuş, onlar gördükleri düşman kuvetlerinden bahsederek İsrail oğullarının ahdi bozmalarına sebebiyet vermemişlerdir: Bu iki zat ise Keleb İbni Yuhennâ ile Yûşâ İbni Nun’dür. Kenanlılar İsa Erihada yerleşmiş bulunmakta idiler.

14. Ve biz Hıristiyanız diyenlerden de ahdlarını almış idik. sonra ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular. Artık biz de onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Ve Allah Teâlâ neler yapmış olduklarını yakında haber verecektir.

14. Bu âyeti kerime, Hırıstiyan tâifelerinin de ahd ve yemine riayetkâr olmadıklarını, bu yüzden aralarında kıyâmete kadar mücâdelelerin devam edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve biz) Yüce Yaratıcı, İsrail oğullarından söz almış olduğumuz gibi kendilerine gerçek dışı olarak (Hıristiyanız diyenlerden de ahdlarını almış idik) Allah’ın birliğini, bütün Peygamberleri ve özellikle son peygamberi tasdik ederek imanda sâbit bulunmalarına dâir İncil’de kendilerine tenbîhât yapılmış, onlar da bunu teahhüd etmişlerdi. Bunlar Hz. İsa’ya karşı “Biz Allah’ın yardımcılarıyız Allah’ın dinine yardımda bulunanlarız” demişlerdi. Halbuki daha sonra Nesturiye, Yakubiye, Melkâiyye gruplarına ayrılarak ihtilâfa düşmüşler, Allah’ın birliği inancından mahrum kalmışlardır. İncildeki dinî emirler ve hükümleri de değiştirmiş ve bozmuşlardır. Evet… Bunlar (sonra ihtar edilmiş oldukları şeyden nasip almayı unuttular) İncil’e muhâlif hareketlere cür’et ettiler, ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerini tasdik ederek doğru bir inanç üzere bulunmaları hakkındaki ilâhî uyarıları terkettiler, (artık biz de) onların bu kötü davranışlarının bir cezâsı olmak üzere (onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar Allah’ın kitabı amelî bıraktılar, dinî hükümleri değiştirdi ve tahrif ettiler, birbirine kâfir demeye başladılar, aralarında sürekli olarak savaşlar meydana geldi, bu savaşlar Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında meydana geldiği gibi Hıristiyan kabileleri arasında da meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuştur. Bu hâl kıyâmete kadar da devam edecektir, (ve Allah Teâlâ) onlara dünyada iken (neler) ne fenâ şeyler (yapmış olduklarını yakında) kıyâmet gününde veya her birine ölür ölmez (haber verecektir) onları bu yüzden devamlı olarak ve cezâya mâruz kılacaktır. Ne müthiş bir ilâhî tehdit, bir Rabbanî korkutma!

15. Ey ehli kitab! Muhakkak size Resulûmuz geldi. Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri size açıklıyor, bir çoğundan da geçiveriyor. Şüphe yok ki, size Allah Teâlâ tarafından bir nur ve bir apaçık kitab gelmiştir.

15. Bu mübârek âyetler, bir nice hakikatları gizlemiş olan ehli kitabı uyanmaya, hakkı kabule dâvet ediyor, son peygamberin bütün insanlık için nasıl bir hidâyet rehberi olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitab) Ey kendilerine vaktiyle Tevrat ve İncil kitapları verilmiş olan Yehudi ve Hıristiyan taifesi!, (muhakkak size Resulûmuz) olan mahlûkatın en üstünü ve bütün Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa Aleyhisselâtü veselâm (geldi) sizi İslâm dinine dâvet ediyor, (kitaptan) Tevrat ve İncil’deki hükümlerden (gizlemekte olduğunuz birçok şeyleri) bu cümleden olarak Tevrat’taki evli olup da zinâ eden hakkında recim hükmünü ve İncil’deki son peygamberin vasıflarını ve diğer gizlediğiniz bir nice hükümleri (size açıklıyor) kanaat verecek şekilde izah ediyor. Son Peygamber Hazretleri hikmet gereği okumamış, yazmamış idi, Ümmî bulunuyordu, buna rağmen önceki kitaplardaki hükümleri bilmesi, öyle gizli tutulagelen şeyleri olduğu gibi haber verip teşhir eylemesi onun risaleti hakkında bir mucize, bir kesin şâhitlik değil midir. Bununla beraber (bir çoğundan da geçiveriyor) saklamakta oldukları bir nice hususları da bildiği halde birer dinî faydaları olmadıkları için meydana çıkarmak istemiyor, onların hakkında müsamahada bulunuyor. Veyahut ehli kitaptan bir nicelerini affediyor, kusurlarından dolayı kendilerini cezâlandırmıyor (şüphe yok ki) ey bütün insanlar!, (size Allah Teâlâ tarafından bir nur) gelmiştir ki, o da bütün ufuklara hidâyet nurlarını yayan Son Peygamber Hazretleridir, (ve bir açık kitap gelmiştir) ki, o da Kur’an-ı Kerim’dir, şimdiye kadar insanlara gizli kalmış, meçhul bulunmuş nice hakikatları beyan buyurup durmaktadır. Artık bunlardan istifadeye koşmalı değil midir?

16. Allah Teâlâ, rızasına tâbi olanları onunla selâmet yollarına götürür ve onları izniyle zulmetlerden nura çıkarır ve onları dosdoğru bir yola hidâyet eder..

16. (Allah Teâlâ, rızâsına tâbi olanları) İmân edip İslâmiyet’i kabul eyleyenleri (onunla) O Yüce Peygamber ile, o Kur’an-ı Kerim vâsıtasıyle (selâmet yollarına götürür) onları azap ve cezadan kurtarır (ve onları izni ile) ilâhî iradesiyle ve başarı sağlamasıyla (zulmetlerden) küfrün çeşitlerinden, şeytanî vesveselerden uzaklaştırarak (nura) İslâm sahasına (çıkarır) onlara selâmet lütfeder (ve onları) o İslâmiyeti kabul etmiş olanları (dosdoğru bir yola) Hak’ka ulaşmak için yolların en yakını olan hak dine (hidâyet eder.) onları bu sayede cennetine, ilâhî nîmetine nâil buyurur. Ne yüce bir saadet!.

17. Şüphe yok ki, “Allah o Meryem’in oğlu Mesihtir” diyenler yemin olsun ki, muhakkak kâfir olmuşlardır. De ki: Eğer Meryem’in oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helâk etmek istese kim Allah’tan birşeye sâhip olabilir! Göklerin de, yerin de ve bunların aralarında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ’ya aittir. Dilediğini yaratır. Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.

17. (Şüphe yok ki. Allah o Meryem’in oğlu Mesih’tir, diyenler) Hz. İsa’ya böyle ilahlık isnat edenler (yemin olsun ki, muhakkak kâfil olmuşlardır) onlar Allah’ın birliğini inkâr etmiş, mahlûkattan olan bir zatı ilahlık mertebesinden görmüş oldukları için kâinatın yaratıcısını inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Habibim onlara (de ki:) bir kere düşününüz, (Eğer) Allah Teâlâ Hazretleri (Meryem’in oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yerde bulunanların hepsini helâk etmek istese) kim mâni olabilir?. Nitekim Meryem’i dünya hayatından mahrum bırakmış, asırlardan beri nice milyarlarca insanları ölümün pençesinde güçsüz bırakmıştır. Binaenaleyh, Hz. Mesih’de bir insandır, o da Cenâb-ı Hak’kın koruması olmasa bir dakika bile yaşayamaz. Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nındır. Onun yaratmasının birer eseridir. Bunlarda kimsenin ortaklığı yoktur. Artık (kim Allah’tan birşeye mâlik olabilir?.) kim birşeye yaratma bakımından sâhib ve mutasarrıf olabilir, hangi bir kimse, Cenâb-ı Hak’kın tasarrufuna, sâhipliğine, hayat verme öldürmesine mâni bulunabilir?. Hz. İsa’da Allah’ın bir mahlûku olduğundan o da böyle bir kudret ve selâhiyete sâhip olamaz. Onun elinde meydana gelen hârikalar, bütün Allah’ın kudreti iledir. (Göklerde, yerde ve bunların arasında bulunanların da mülkü Allah Teâlâ’ya aittir.) Bütün semalardaki melekler, yeryüzündeki insanlar, fezâdaki, yerlerin altındaki, denizlerin içindeki mahlûkat bütün Allah Teâlâ’nın mülk ve tasarrufu altındadırlar. İşte Hz. Mesih de bunlardan biridir. O Yüce Yaratıcı (Dilediğini yaratır) isterse bir insanı Hz. Âdem gibi babasız ve anasız olarak yaratır ve isterse bir insanı Hz. İsa gibi babasız olarak vücude getirir, onun kudreti herşeye yeterlidir. Artık Hz. İsa’nın babasız olarak yaradılmış olduğu için ona ilahlık nasıl isnat edilebilir?, (ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın kudreti sonsuzdur. Bir kulunu harikulâde bir şekilde vücude getirmesi, o kulunun vasıtasıyle bir takım hârikaları yaratması nasıl uzak görülebilir? Ve onun yaratmış olduğu bir mahlûka nasıl olur da ilahlık, yaratıcılık, mâbudluk vasfı verilebilir?. Halbuki, Hırıstiyan taifesi böyle bir isnâda cür’et etmişlerdir.

§ Evet… Hırıstiyan tâifesinden bilhassa Yakubiye, Melkâiye grupları Hz. İsa’nın bağımsız olarak ilâhlığına inanmışlardır. Onlara göre Allah Teâlâ belirli bir insanın bedenine veya ruhuna girerek o şekilde görülebilir. Binaenaleyh bizim gördüğümüz İsa, Allah Teâlâ’dan başka değildir, demiş oluyorlar. Bir de lâhutiyet sıfatı ancak Allah Teâlâya mahsustur. Hıristiyanlar ise İsa Aleyhisselâm’a lâhutiyet isnat etmekle onun bağımsız olarak Allah Teâlâ’dan ibâret olduğuna inanmış oluyorlar, isterse bunu açıkça iddia etmesinler. Onlar Hz. İsa’ya bizzat yaratmak, diriltmek ve öldürmek kudretini yaptırdıkları için bu bakımdan da küfr ve şirke düşmüş bulunuyorlar.

18. Yehudi ve Hıristiyanlar, bîz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler. De ki: Ya ne için size günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Siz ancak onun yarattıklarından bir beşersiniz. Ve dilediğine mağfiret eder ve dilediğine azap eder ve göklerin, yerin ve aralarında bulunanların mülkü bütün Allah’ındır ve nihâyet dönüş de Ona’dır.

18. Bu âyeti kerime, ehli kitabın ne kadar bencil olarak cüretkârca iddialarda bulunur olduklarını gösteriyor. Ve bu iddiaları reddediyor Şöyle ki: “Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur, hıristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur” dediler (ve Yehudi ve Hıristiyanlar) taifeleri kendilerinin de böyle fevkalâde bir ayrıcalığa sâhip olduklarını iddia ederek herbiri: (biz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız dediler) yani: Yahudiler: Madem ki, bizim büyüğümüz olan Üzeyr, Allah’ın oğludur, bizler de onun evlât ve torunları ve yakınları bulunduğumuz için Allah Teâlâ’nın oğulları yerindeyiz, demek isterler. Hıristiyanlar da madem ki Mesih Allah’ın oğludur, diyerek aynı iddiada bulunurlar. Nitekim bir hükümdarın yakınları da makamı iftiharda kendilerine hükümdarlık isnat ederek: “biz bu memleketin hükümdarlarıyız” derler. İşte Yahudiler de Hıristiyanlar da kendi selefleri olan Peygamberler sebebiyle kendilerini başka milletler üzerine üstün görerek böyle bir iddiada açıkça veya dolaylı olarak bulunmuşlardır.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Yahudilerden bir cemaati İslâm dinine dâvet etmiş onları Allah Teâlâ’nın azabıyle korkutmuş onlar da: ”Sen bizi nasıl ilâhî azap ile korkutuyorsun ki, biz Allah’ın oğullarıyız, dostlarıyız demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Hıristiyanlar da aynı iddiada bulunmuşlardır. Hatta bozulmuş inciller’de okumaktadırlar ki, Hz. İsa, Hırıstiyan tâifesine hitaben: Ben, benim ve sizin babanıza gidiyorum demiş, bu sebeple Cenâb-ı Hak’kın oğulları olduklarım iddiaya cür’et etmişlerdir. Habibim!. Onlara (de ki:) eğer bu iddianız doğru ise Cenâb-ı Hak, (ya ne için size günahlarınız sebebiyle azap ediyor?.) bir baba evlâdını, bir dost dostlarını hiç cezalandırır mı?. Halbuki, Hak Teâlâ Hazretleri sizi dünyada bile vakit vakit azaplara uğratıyor, nice öldürülmelere, esâretlere mâruz bırakıyor, düşmanlarınız olan putperestler tarafından Beyti Mukaddes yıkılmış, aranızda en feci savaşlar devam edip durmakta bulunmuştur. Hatta siz bile iddia ediyorsunuz ki, Cenâb-ı Hak size âhirette sayılı günlerde azap edecektir. Yok yok siz hâşâ Allah’ın oğulları değilsiniz (siz ancak onun yaratıklarından bir beşersiniz) diğer mahlûkatı kabilindensiniz, başkaları üzerine öyle bir meziyetiniz yoktur, (ve) Allah Teâlâ mahlukatından (dilediğine) mü’min kullarına ilâhî lütfu ile mağfiret eder) insanlık icâbı yapmış oldukları kusurları af eder ve örter, (ve dilediğine azap eder) özellikle Allah’ın birliğini ve Peygamberlerin bir kısmını inkâr Sen kimseleri de ebedî olarak azâba uğratır, (ve göklerin, yerin ve aralarında bulunanların) bütün mahlûkatın (mülkü) varlığı, mülkiyeti (bütün Allah’ındır) bütün bunlar, o Yüce Yaratıcının mülkiyeti ve kulu olmakla vasıflanmıştırlar, hepsi de onun melekut, kudret ve azameti altında bulunmaktadır. Bunlarda istediği gibi tasarruf eder, dilediğini yaşatır, dilediğini öldürür: Dilediğine sevab verir, dilediğini de azâba sokar (ve sonunda dönüş de Ona’dır) Âhirette yalnız o Yüce Yaratıcının hükmü alanına gidilecektir. İyilik yapanlara sevablar verecek, dilediği günahkarları da lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık bunun aksi nasıl iddia edilebilir?.

19. Ey ehli kitab! Peygamberlerin arası kesilmiş olduğu bir zamanda size apaçık beyanda bulunur olarak Resulûmuz geldi. Tâki bize ne müjdeleyici ve ne de azab ile korkutucu gelmedi demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve korkutucu geldi. Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir.

19. Bu âyeti kerime, bütün insanlığa Allah’ın dinini tebliğ eden Son Peygamber Hazretlerinin gönderilmiş olmasıyle artık hiçbir taifenin bizi uyaracak ve irşad edecek bir zat gelmedi diye mazeret ileri sürmesine mahal kalmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey ehli kitap) Ey İsrail oğulları, Ey Hıristiyanlar taifesi (Peygamberlerin arası kesilmiş) çoktan beri insanlığa Peygamber gönderilmeyip ilâhî vahy inmez (olduğu bir zamanda size) dinî hükümleri ve sizin gizlediğiniz hakikatları (apaçık) bir şekilde size (beyanda bulunur olarak Resulûmuz) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (geldi) insanlık âleminde yeniden bir risâlet nuru tecelli etmeğe başladı (tâki) biz mâzuruz (bize ne) cennet ile, ilâhî lütuflar ile, (müjdeleyici) bir peygamber geldi, (ne de) bizleri cehennem ile, uhrevî (azab ile korkutucu) bir Peygamber geldi (demeyesiniz) hayır, sizin mâzeretiniz yok. (işte size müjdeleyici ve korkutucu) yaratıcınızın emirlerini, yasaklarını, yardımlarını, azaplarını size genişçe bildiren Son Peygamber Hazretleri (geldi) artık ona tâbi olmanız, o sayede cehaletten, dalâletten kurtularak hidâyete ermeniz lâzım gelmez mi?. (Ve Allah Teâlâ herşeye tamamiyle kadirdir) Binaenaleyh öyle peygamberlerin arası kesildiği böyle bir Yüce Peygamberi bütün insanlığa dinî hükümlerine tebliğe memur etmeğe de kadirdir. Bu sayede insanlık âlemi, ilâhî dinden onun bütün hükümlerinden kıyâmete kadar haberdar olabilecektir. Gerçekten de İslâmiyet, bütün insanlık âleminde yayılmış, İslâmiyetin dayandığı Kur’an’ı Kerim, bütün medeniyet âlemine yayılmaya başlamıştır. Artık hiçbir millet, biz hakiki bir dinden haberdar olamadık diye mazeret beyan edemiyecektir. Dünya işlerinde o kadar çalışan ve gayret gösteren milletlerin, ilâhî din hususunda da çalışmaları, hakkı araştırmaları, İslâmiyet’in yüce mahiyetini kavrayarak o sayede hakiki istikballerini temine gayret göstermeleri elbette kendileri için en mühim bir vazîfedir.

§ İki Peygamber arasındaki zamana “devri fetret” denir ki, ilâhî vahy kesilmiş, insanlara gevşeklik ariz olarak dinî vazîfelerine karşı lâubalice bir vaziyet almış olacakları için o zamana bu fetret ismi verilmiştir. Fetret müddetlerinin mikdarı hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Bir rivâyete göre Hz. Musa ile Hz. İsa arasındaki müddet bin yedi yüz senedir. Bu müddet zarfında bin nebi gönderilmiştir. Hz. İsa ile Son Peygamber Efendimiz arasındaki müddet de altı yüz senedir. Bu müddet içinde dört nebi gönderilmiştir ki, bunların üç İsrail oğullarındandır, biri de arablardan olup adı Halit İbni Sinan’dır. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.

20. Ve bir vakit de Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın üzerinize olan nimetini hatırlayınız ki, içinizde Peygamberler vücuda getirdi ve sizleri hükümdarlar kıldı ve âlemlerden hiçbir ferde vermediğini sizlere verdi.

20. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının vaktiyle nâil oldukları nîmetlere ve kendilerinden alınmış olan sözlere muhalif hareketlerinden dolayı eliboş ve ziyanda olacaklarını şöylece bildirmektedir, İsrail oğulları sürekli olarak haktan ayrılmış, kavuşmuş oldukları nîmetleri takdir edemiyerek isyanda bulunmuşlardır. (Ve bir vakit de Musa) İsrail oğullarından olan (kavmine demişti ki. Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın üzerinizde olan nîmetini) birçok lûtuflarını, yardımlarını (hatırlayınız ki,) sizin için büyük bir şeref ve imtiyaz olmak üzere (içinizde) kendi yakınlarınızdan bir nice (Peygamberler vücude getirdi) ki, hiçbir millet arasından o kadar Peygamber çıkmamıştır. Hattâ Hz. Musa’nın seçtiği yetmiş zat vardır ki, hepsi de İsrail oğulları Peygamberlerinden sayılırlar. Bunlar ile beraber Cebelitur’a gitmiş idi. Hz. Yakub’un evlât ve torunları arasından da nice Peygamberler zuhur etmiştir. (Ve) Cenâb-ı Hak (sizleri) Ey İsrail oğulları (hükümdarlar kıldı) yâni: Firavun’un helâkinden sonra İsrail oğullarını esaretten kurtardı hürriyete, hâkimiyete, servet ve zenginliğe, hizmetçiler ve maiyet halkına kavuşturdu, (ve) Hak Teâlâ (alemlerden) kendi zamanlarına kadar olan geçmiş milletlerden (hiçbir ferde vermediğini sizlere verdi) ezcümle deniz yarılıp İsrail oğullarına yol verdi, düşmanları olan Firavun’u ise boğdu, bulutlar üzerlerine gölgelik yaptı, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın denilen nîmetler verildi, taşlardan sular fışkırarak akmaya başladı. Artık bu nîmetlere şükretmeli değil mi idiler?. Artık Peygamberlerinin emirlerine itaat etmeli değil mi idiler, ne yazık ki, onlar öyle yapmadılar.

21. Ey kavmim! Allah Teâlâ’nın sizin için yaratmış olduğu mukaddes yere giriniz. Ve artlarınız üzerine geri dönmeyiniz. Sonra ziyana uğramışlar olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz.

21. Evet… Hz. Musa onlara hitâben dedi ki: (Ey kavmim!.. Allah Teâlâ’nın sizin için) imân ve itaatte bulunmanız şartiyle levhimahfuzda (yazmış takdir buyurmuş olduğu mukaddes yere giriniz) orasını işgal etmiş olan kâfirler ile savaşta bulunarak onları oradan uzaklaştırınız. Beytülmukaddes, denilen kıt’a, vaktiyle Peygamberlerin karargâhı: Mü’minlerin meskeni olduğu için böyle mukaddes adını almıştır. Bazı zatlara göre bu mukaddes yerden maksat, tur dağı tarafıdır veya Şam ülkesidir, veyahut Dımışk ile Filistin’den ve Ürdün un bazı parçalarından ibârettir. (ve) Ey İsrail oğulları (artlarınız üzerine geri dönmeyiniz) oradaki zorbalardan korkarak savaştan kaçmayınız, isyan sebebiyle, Cenâb-ı Hak’kın vaadine güvensizlik sebebiyle dininizden dönmeyiniz. (sonra) dünyada da, âhirette de (ziyana uğramışlar olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz) sizin için yazılmış olan mukaddes yere girmekten de mahrum kalır, zillete düşer, büyük bir felâkete uğramış bulunursunuz. Nitekim de öyle oldu. Bütün bunlar Allah’ın emrine muhalefetin elem verici bir neticesidir.

22. Dediler ki, ya Musa! Muhakkak orada zorbalar olan bir kavim vardır. Ve onlar oradan çıkmadıkça biz oraya elbette girmiyeceğizdir. Fakat onlar oradan çıkarlarsa bizler oraya muhakkak giricileriz.

22. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının zafer kazanacakları vadedilmiş olduğu halde savaştan kaçındıklarını, büyüklerinin emirlerine, tavsiyelerine muhalefetten geri durmadıklarını şöylece bildirmektedir. Benî İsrail, Hz. Musa’nın emir ve yasaklarına karşı muhalefet ederek (dediler ki. Ya Musa!. Muhakkak orada) o mukaddes yerde (zorbalar) güç ve kuvvet sâhibi, yenilmeleri imkânsız, mütegallib, zorba kimseler (vardır) bunlar Âd kavminin kalıntısı olan Amalikadan ibâret bulunuyorlar biz onlar ile savaşta bulunamayız (ve onlar oradan) kendi kendilerine (çıkmadıkça biz oraya elbette girmeyeceğizdir) bizim kuvvetimiz buna yeterli değildir. (Fakat onlar oradan) bizim alâkamız olmaksızın hangi bir sebeble (çıkarlarsa) o zaman (bizler oraya muhakkak giricileriz) o zaman emre muhalefet etmeyiz. Onların çıkmalar! ise uzak bir ihtimaldir.

23. Kendilerine Allah Teâlâ’nın ihsanda bulunmuş olduğu korkanlardan iki er dedi ki: Onların üzerlerine kapıdan giriveriniz, siz ona girdiğiniz zaman şüphe yok ki, galiplersiniz. Artık siz mü’min kimseler iseniz Allah Teâlâ’ya tevekkül ediniz.

23. Cihat için Beyti mukaddese doğru hareketten kaçınan İsrail oğullarına hitâben (Kendilerine Allah Teâlâ’nın) imân ile, ilâhî vâd ve güven ile, azim ve sebat ile (ihsanda bulunmuş olduğu korkanlardan) düşmanlardan değil, Allah Teâlâ’dan korkan zatlardan (iki er) Yûşâ bini Nun ile Kâlib bini Yufennâ’dan ibaret iki muhterem zat (dedi ki, onların üzerlerine kapıdan) şehirlerinin kapısından (giriveriniz) hemen baskında bulununuz, onların sahraya atılmalarına meydan vermeyiniz (siz ona girdiğiniz) o kapıdan hücum gösterdiğiniz (zaman şüphe yok ki, galiplersiniz) savaşa gerek kalmaksızın şehri fethe muvaffak olacaksınızdır. Çünki bu halde fetihlere nâil olacağınız Allah tarafından vaad olunmuştur. Bununla beraber o şehir ahalisinin cisimleri büyük ise de kalbleri zayıftır. Sizinle çarpışmaya mânevî güçleri müsait değildir. (Artık) Ey İsrail oğulları!, (siz mü’min kimseler iseniz) Eğer Allah Teâlâ’nın kudretine, zafer hakkındaki vaadine, Hz. Musa’nın peygamberliğine imanınız var ise düşmanların öyle kuvvet ve tecellisi için (Allah Teâlâ’ya tevekkül ediniz) ona itimatta bulununuz, cihatdan geri durmayınız.

§ İsrail oğulları, bu iki zatın bu nasihatlarını dinlememişler, hattâ rivâyete göre bu iki zatı taşlar ile öldürmek bile istemişlerdir.

§ Bir yoruma göre de bu iki zat, İsrail oğullarının korkmakta oldukları Âmâlika kavmine mensub bulunuyordu. Bu iki zat, imân şerefine nâil olmuş ve İsrail oğullarını o müşrik olan kavimleri üzerine sevketmek istemişlerdi. Fakat İsrail oğulları, yine muhalefette ısrar edip duruyorlardı.

24. Dediler ki: Ya Musa!.. Biz elbette oraya ebediyen girmeyeceğiz, onlar orada devam ettikçe artık sen Rabbinle git savaşta bulunun, bizler ise burada oturucularız.

24. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının Hz. Musa’ya muhalefette devamını ve bu yüzden yine Tih sahrasında kırk sene mahkûm bir halde kaldıklarını şöylece bildirmektedir. İsrail oğulları (Dediler ki: Ya Musa!. Biz elbette oraya) o zorbaların bulundukları mukaddes yere (ebediyen girmeyeceğiz) oraya gidip feth etmeğe kudretimiz yeterli değildir, (onlar) o Âmâlika kavmi (orada) o Mukaddes yerde (devam ettikçe) onlar kuvvet ve güç sâhibi kimselerdir, biz onlar ile nasıl savaşta bulunabiliriz, (artık sen Rabbinle git) o kavim ile (savaşta bulunun) biz onlar ile çarpışmaya muktedir değiliz (bizler ise burada) bu Tih çölünde (oturucularız) buradan başka yere hareket etmeyiz, İsrail oğulları bir nevi alay ve hakaret yoluyla böyle edepsizce bir teklif e cür’et etmişlerdi.

25. Dedi ki: Yarabbi! Şüphe yok ki, ben kendi nefisini ile kardeşimden başkasına sâhip olamam, artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin arasını ayır.

25. Hz. Musa, kavminin bu cahilce, inatçı sözlerini işitince tam bir üzüntü ve gönül yufkalığı ile dua etmeye başlayarak (Dedi ki: Yarabbi!. Şüphe yok ki, ben kendi nefsim ile kardeşim) Harun’dan veya sana imân eden herhangi bir dindaşımdan (başkasına malik olamam) başkalarına söz geçiremem. (artık bizim aramızla o fasıklar olan kavmin) O Peygamberlerine karşı isyan edip duran İsrail oğullarının (arasını ayır) bizim hakkımızda lâik olduğumuz şey ile, onların haklarında da hak ettikleri şey ile hükmet. Veya bizi onlarla beraber olmaktan, arkadaş olmaktan kurtar.

26. Buyurdu ki: Şüphesiz orası onların üzerine kırk yıl haram kılınmıştır. Orada şaşkın bir halde dolaşıp duracaklardır. Artık o fasıklar topluluğunun haline acıma.

26. Cenab’ı Hak böyle dua ve yakarışta bulunan Hz. Musa’ya vahy ederek (Buyurdu ki,) Ya Musa!, (şüphesiz orası) o Beyti Mukaddes yurdu (onların) o isyankâr İsrail oğullarının (üzerine kırk yıl haram kılınmıştır) oraya bu müddet içinde girmeğe kâdir olamıyacaklardır. Sonra orasını Hak Teâlâ onların evlât ve torunlarına savaşmadan nasip edecektir. Onlar ise (Orada) bulundukları Tih çölünde (şaşkın bir durumda dolaşıp duracaklardır) oradan çıkmaya muktedir olamıyacaklardır. Diğer bir yoruma göre: Onlara o mukaddes yere ebedî olarak haram olmuştur. Onlar o Tih çölünde kırk sene sersemcesine dolaşıp duracaklardır. (Artık) Ya Musa!, (o fasıklar topluluğunun haline acıma) Onlar fasıklıkları, muhalefetten yüzünden öyle elem verici bir akibeti hak etmişlerdir.

§ Gerçek şu ki Mukaddes yurda girmeyeceğiz diyenlerden hiçbiri oraya daha sonra girememiş, hepsi de Tih çölünde helâk olmuşlardır. Sonra onların evlât ve torunları zorbalar ile savaşta bulunmuşlardır. Bir rivâyete göre Hz. Musa ile Hz. Harun da Tih çölünde vefat etmişlerdir. Hz. Harun’un vefatı Hz. Musa’nın vefatından bir sene öncedir. Hz. Musa vefat edip kırk sene sona erince Cenab’ı Hak Yûşâ Aleyhisselâm’ı İsrail oğullarına Peygamber göndermiştir, İsrail oğulları onunla beraber Eriha tarafına giderek savaşlarda bulunmuşlar, altı ay kuşatmadan sonra Eriha’yı feth etmişler, zorbaları yenilgiye uğratmışlardır.

27. Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla oku! O vakit ki, onlar iki kurban takdim etmişlerdi. Birisinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. Seni elbette öldüreceğim dedi, diğeri de Allah Teâlâ ancak takvâ sâhibi olanlardan kabul eder deyiverdi.

27. Bu mübârek âyetler, yeryüzünde ilk meydana gelen bir öldürme olayını, Allah Teâlâ’nın hükmüne muhalefette bulunanlara bir uyanma vesîlesi olmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Peygamberime! (Onlara) kavmine, kendilerini hak dine dâvete memur olduğun kimselere (Adem’in iki oğlunun) Kâbil ile Hâbil adındaki iki oğlunun (haberini) aralarında cereyan etmiş olan hadiseyi (hakkiyle oku) abartmaktan uzak, yalandan beri, dosdoğru olarak beyan et. (o vakit ki onlar) o iki kardeş, hangisinin iddiasının Allah katında kabul olduğunu anlamak için (iki kurban takdim etmişlerdi) biri Kâbil’e, diğeri de Hâbil’e ait bulunuyordu. O kurban (birisinden) Hâbil’den (kabul edilmiş, diğerinden) Kâbil’den (kabul edilmemişti) Kâbil buna üzülmüş, kalbindeki kıskançlık duyguları canlanmış, kardeşinin kendi üzerine Allah katındaki üstünlüğünü anlamıştı. Artık bir ihtiras sevkiyle Hâbil’e hitaben (Seni) andolsun ki (elbette öldüreceğim dedi) kin ve düşmanlığını böylece açıklamaya cür’et etti. (diğeri de) Hâbil de Kâbil’i ikaz için pek hikmetlice bir karşılıkta bulunarak (Allah Teâlâ ancak takvâ sâhibi olanlardan) kurbanlarını diğer güzel amellerini (kabul eder deyiverdi) Hâbil, böyle demekle Kâbil’e karşı âdeta “sen takvadan ayrıldın, Allah’ın hükmüne muhalif hareket etmek isteyerek sana nikâhı helâl olmayan bir kız kardeşinle evlenmek istedin, elbette senin kurbanın Allah katında makbul olmaz, artık neden öfkelenerek beni öldürmek istiyorsun?.” demiş bulunuyordu.

28. And olsun ki, eğer beni öldürmek için bana elini uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam. Şüphe yok ki, ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkarım.

28. Hâbil, Kâbil’e karşı şöyle de bir ihtarda bulundu: (And olsun ki, eğer beni öldürmek için) sen (bana elini uzatırsan) beni öyle korkuttuğun gibi öldürmeğe kalkışırsan, senden böyle bir cinâyet tahakkuk ederse (ben senî öldürmek için elimi sana uzatmam) ben hiçbir vakit seni öldürmeğe kalkışarak öyle bir cinayeti işlemem. Zira (şüphe yok ki, ben âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkarım) öyle bir öldürmeğe teşebbüsten dolayı mesul olacağımı düşünerek ona cür’et edemem. Halbuki, benim bu hareketim, bir nefis müdafaası mahiyetinde olacaktır. Sen ise Ey Kâbil!. Hiç yoktan benim hayatıma kasdetmek istiyorsun, hiç Allah Teâlâ’dan korkmaz mısın?. İhtimâl ki onların zamanında nefsi müdafaa için hasmı öldürmek helâl değildi. Veyahut öyle bir halde misillemede bulunmamak, efdal bulunuyordu. Nitekim bir hadisi şerifte:  Allah Teâlâ’nın öldürülmüş kulu ol, kâtil kulu olma) diye buyrulmuştur

29. Muhakkak ben isterim ki, sen benim günahımı ve kendi günahını yüklenesin de ateşe atılacaklardan olasın. Ve o ise zâlimlerin cezasıdır.

29. Hâbil, öyle misli ile karşılıkta bulunmayıp Kâbil’i öldürmeğe teşebbüs etmediğinin bir diğer sebebini beyan için de şöyle demiştir: (Muhakkak ben isterim ki,) Ey Kâbil!, (sen benim günahımı) Yâni: Seni öldürmeğe kasdettiğim takdirde bana gelecek olan günahı (ve kendi günahını) öyle bana el uzatarak hayatıma kasdedeceğinden kaynaklanan günahı veya kestiğin kurbanın kabul olmamasına sebep olan günahı birlikte (yüklenesin de) bunun neticesi olmak üzere (ateşe) cehennem ateşine (Bulanlardan olasın) ben ise öyle bir günaha girerek cehennemlik olmamı istemem, (ve o) Cehennem ateşi (ise zâlimlerin) başkalarının hayatına, hukukuna haksız yere kastedenlerin (cezasıdır) ben ise senin hayatını kendi hayatım üzerine tercih etmiş olacağım için büyük bir ihsanda, iyilikte bulunmuş olacağım. İyilik edenlerin yeri ise cennettir. Hâbil, bu mânâya gelen sözleriyle Kâbil’e pek güzel bir nasihat vermiş onu uyandırmak istemiş, onu karar vermiş olduğu cinayetten kurtarmak iyiliğini yapmak istemiş.

30. Artık kardeşini öldürmeği kendisine nefisi kolaylaştırdı da onu öldürdü. Sonra da ziyâna uğramışlardan oldu.

30. Bu mübârek âyetler, Kâbil’in, kardeşi hakkındaki cinâyetini bildirmektedir. Haset ve rekabet gibi ahlâk dışı hallerin ne kadar pişmanlıklara, felâketlere sebebiyet vereceğini göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) Hâbil’in karşılık vermeyeceğini anlayınca bu (kardeşini öldürmegi kendisine) Kâbil’e (nefsi kolaylaştırdı) kendisine cesâret ve fırsat verdi (o da onu öldürdü) Hâbil’in dünyevî hayatına son verdi, (sonra da) Kâbil bu cinayeti işlediğinden dolayı dünyada da âhirette de (ziyana uğramışlardan oldu) dünyada ana-babasını üzdü, insanlar arasında kıyâmete kadar kötü adlı oldu, âhirette de Allah’ın gazabına uğrayarak ateşe düştü.

31-60 ARASI AYETLER

31. Sonra Allah Teâlâ ona kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki yeri eşiveriyordu. Yazıklar olsun bana ben şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi. Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu.

31. Kâbil, bu cinayeti yaptıktan sonra şaşkınlığa düşmüş, kardeşinin cesedini bir müddet yanında taşımıştı. Hâbil, Âdem oğullarından ilk evvel vefat eden bir zat olduğu için cesedi hakkında ne yapacağını Kâbil belirleyememişti. (Sonra Allah Teâlâ ona) Kâbil’e (kardeşinin cesedini nasıl defn edeceğini göstermek için bir karga gönderdi ki, yeri eşiveriyordu) şöyle ki: İki karga gelip çarpıştılar, biri diğerini öldürdü, gagasıyla ve ayaklarıyla yeri kazıyarak öldürdüğü kargayı yaptığı çukura atıverdi, üzerini de toprak ile örttü. Kâbil bunu görünce kendi cehâletine teessüfle bulundu (yazıklar olsun bana şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz mi oldum, dedi) bir karga kadar da bilgi sâhibi olmadığını anladı, sırf cehaletinden dolayı kardeşinin hayatına kastetmiş, oldu. Yanıp yakılarak azâbı hak ettiğini düşündü (artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu) kardeşini faydasız yere öldürdüğünden dolayı veya onu bir müddet yanına taşıyıp da defnini düşünememiş olduğundan dolayı hiçbir şey elde edememiş ve ziyâna uğrayanlardan olmuştu.

§ Rivâyete göre Hz. Adem’in eşi Havva anamız, bir karında biri oğlan diğeri kız olmak üzere iki çocuk doğururdu. Böylece doğurduğu çocukların sayısı kırka ulaşmıştır. O zaman insanların artması istendiği için her erkek çocuk, kendisiyle beraber doğan kız kardeşini değil başkaca doğmuş olan kız kardeşi ile evlenebilirdi. Hz. Havva evvelâ Kâbil ile onun ikiz kız kardeşi olan iklimayı sonra da Hâbil ile onun ikizi olan Lebudayı doğurmuştu. Kâbil, kendisiyle beraber doğmuş ve daha ziyâde güzelliğe sâhip bulunmuş olan iklima ile evlenmek istemiş, bunun câiz olmadığını Hz. Âdem kendisine bildirmiş, fakat Hz. Adem’in bu sözüne itimat etmiyerek arzusunda israr eylemekte bulunmuştu. Bunun üzerine Adem Aleyhisselâm bu oğullarına emretti ki, birer kurban kesiniz, hanginizin kurbanı Allah katında kabul olursa hak onun tarafında olup diğerinin arzusunda hatalı olduğu tehakkuk etmiş olur. O zaman ki, ilâhî adete göre makbul olan kurbanlar gökten gelen beyaz bir ateş tarafından yiyiliverirdi. Binaenaleyh Kâbil ile Hâbil de birer kurban edindiler, gelen ateş Hâbil’in kurbanını yemiş, Kâbil’in kurbanı ortada kalarak yiyilmemişti. Bu hadisenin böyle meydana gelmesinden dolayı Kâbil’in haset damarları harekete gelmiş, kardeşi Hâbil’e karşı haset beslemeye başlamıştı. Hz. Âdem, Beytullah’ı ziyâret için Mekke’i Mükerreme’ye gitmiş olduğu bir sırada Kâbil, Hâbil ile münakaşada bulunarak o günahsız zatı başına taş vurarak veya uyku halinde iken öldürmüştür. Bu öldürme olayı ya Bud dağında veya Akibe’i birada veyahut Basra’nın Mescid’i Âzam’ı yanında meydana gelmiştir. O zaman Hâbil henüz yirmi yaşında bulunuyordu. Kâbil, yaptığı bu cinayetten dolayı Hz. Adem’in reddi üzerine Yemen bölgesindeki Aden’e gitmiş, orada kendisine şeytan musallat olarak demiş ki: Hâbil ateşe taptığı için onun kurbanını ateş yemiş, sen de senin ve zürriyetin için bir ateşevi vücude getir. Kâbil de bir ateşgede == ateşevi yapmış, ona tapmaya başlamıştır. Ateşe ilk ibâdet eden, Kâbil’dir. Daha sonra bir torununun kendisine attığı bir taş ile ölüp gitmiştir. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere Hâbil’in öldürülmesinden elli sene geçmiş, Hz. Adem’in ömrü de yüz otuz seneye ulaşmıştı ki, Hz. Havva Şiş adındaki oğlunu doğurmuştur. Şiş, Allah’ın hediyesi mânâsınadır, Hâbil’e, halef olmuştur. Kendisine peygamberlik verilmiş, elli sahife nâzil olmuş. Hz. Adem’in vasisi ve valiyylahdı bulunmuştur. Nuh Aleyhisselâm bu Şiş Aleyhisselâm’ın neslindendir. Nuh Tûf anı zamanında Kâbil’in bütün evlâdı boğulmuş, Cenâb-ı Hak, yalnız Şis’in neslini kıyâmet gününe kadar bâki kılmıştır.

32. Bundan dolayı İsrail oğullarının üzerine yazdık ki her kim bir şahsı, bir şahıs karşılığında veya yerdeki bir fesattan dolayı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanları kurtarmış gibi olur. And olsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara mucizeler ile gelmişlerdir. Sonra onlardan birçokları bunu müteakib yeryüzünde muhakkak aşırı giden kimseler olmuşlardır.

32. Bu âyeti kerime, yeryüzünde fesada çalışan ve haksız yere kan akıtmaktan çekinmeyen bir kavme yapılmış olan bir ilâhî ihtarı içermektedir. Şöyle ki: (Bundan dolayı) Öyle haksız yere yapılan bir öldürmenin sebep olduğu bir nice kötülük sebebiyle bir uyanış vesilesi olmak üzere Kâbil ve Hâbil kıssasını beyan ederek (İsrail oğullarının üzerine yazdık ki) Tevrat’ta beyan ederek hükmeyledik ki (her kini bir şahsı bir şahıs karşılığında) icabeden bir kısastan dolayı olmaksızın (veya yerdeki bir fesattan dolayı) meselâ: Yol kesicilikten, veya imân ettikten sonra dinden dönmesi sebebiyle (olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur) çünkü öyle gayrı meşrû şekilde kan dökmek, cemiyet arasındaki birliği ahengi bozacağından bunun zararı umuma yönelmiş olur. Bununla beraber bir kimsenin hayatına haksız yere tecâvüz etmek de bütün halkın hayatına su’ikast gibi Allah’ın gazabını çeker (ve her kim de bir şahsın hayatını kurtarırsa) Meselâ: Onu bir zâlimin saldırısından komrsa veya onu boğulmaktan veya açlık sebebiyle ölmekten kurtarırsa (sanki bütün insanları kurtarmış gibi olur) bütün insanlığı kurtarmış, hayatlarını tehlikeden korumuş gibi sevaba nâil bulunur. (Andolsun ki, bizim Peygamberlerimiz onlara) İsrail oğullarına (mucizeler ile gelmişlerdir) o Peygamberler, öyle mucizeler ile, tehdit dolu emirler ile, hükümler ile gelmiş oldukları halde (sonra onlardan bir çokları bunu müteakib) bu açık âyetlere, mucizelere, emirlere rağmen (yeryüzünde muhakkak aşın giden) küfür ile, öldürme ile haddi aşan (kimseler olmuşlardır) Kâbil gibi dinî hükümlere riâyette bulunmaz, haksız yere kanların akıtılmasından sakınmaz bulunmuşlardır. Böyle bir hâl ise insanlığa aslâ lâyık değildir. İnsanlar, dâima birbirinin hukukunu gözetici olmalıdırlar. İşte İslâmiyet, insanlığa böyle mühim bir ahlâk dersi vermektedir, insanların arasında bir birliğin, bir dayanışmanın meydana gelmesini tavsiye buyurmaktadır. İçtimaî selâmet ve saadet ancak böyle hareket etmekle sağlanabilir.

33. Allah Teâlâ ile ve Peygamberleriyle savaşta bulunanların ve yerde fesada çalışanların cezaları ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmeleri veya yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir zillettir ve onlar için âhirette pek büyük bir azap vardır.

33. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nin ve Yüce Peygamberin emirlerine muhalefet edip yeryüzünde fesada çalışanların hak ettikleri cezaları bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine karşı savaşta bulunanların) Yani: Cenâb-i Hak’kin dinine giren, Peygamberine uyan, dini yüceltmeye hizmet eden müslümanların varlığına mukaddesatına saldırmaya cür’et edenlerin cezaları (ve yerde fesada çalışanların) insanların yollarını kesip canlarına veya mallarına veya her ikisine musallat olanların ve halkın huzurunu, asâyişini bozmaya cür’et edenlerin (cezaları) ayrı ayrıdır. Onların cezaları cinâyetlerine göre tâyin edilir. Bununla beraber bu cezalara başlıcalar, o yasakları işleyenlerin (ancak öldürülmeleri) dir. Yani: Eğer yalnız bir öldürme cinâyetinde bulunmuşlar ise cezaları asılmaksızın yalnız had yoluyla öldürülmeleridir. (veya asilmalari) dir. Eğer öldürme cinâyetini tekrar tekrar yapmışlar ise veya öldürme ile beraber insanların malini haksiz yere almışlar ise onlar hem katledilir ve hem de asılırlar, ve ölünceye kadar karınları süngü ile delinir. (veya ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmeleri) dir. Şöyle ki: Her biri bir müslümanın veya bir zimminin en az nisab miktarı yani: Yirmi dirhem gümüş miktarında veya kıymetçe buna eşit bir malini gasp etmiş ve çalmiş ise her birinin sağ eli ile sol ayağı kesilir. Ellerinin kesilmesi, mali haksiz yere almiş olduklari içindir, ayakları kesilmesi, de yolların emniyetini gidererek insanları korku içinde bıraktıklarından dolayıdır. Bu gibi cinayetlerin cemiyet arasında meydan bulmaması için böyle ağır bir cezâ, ictimâî hikmet gereğidir. Aksi takdirde sürekli olarak binlerce böyle cinayetler meydana gelir, milletin huzur ve asayişi bozulur durur, (veya) böylelerinin cezaları (yerden sürülmeleridir) şöyle ki: Yalnız insanları korkutmuş, bozgunculuğa çalışmış oldukları takdirde hapis edilmek sûretiyle bulundukları yerden sürülmüş olurlar. Bu Hanefî imamlarına göredir, İmam Şafiî’ye göre ise bunlar bir beldeden, diğer bir beldeye sürülürler. (bu) beyan olunan hükümler, cezalar (onlar için dünyada bir zillettir) onlar için bir rezalettir. Onları yaptıkları kötülüklerle tanıtmaktır. Başkalarına bir ibret dersidir, (ve onlar için âhirette) ise (pek büyük bir azab vardır) ki, onun miktarını, ne kadar büyük olduğunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Binaenaleyh insanlar, bu gibi cezaları, azapları düşünerek bunlara sebep olacak gayrimeşru hareketlerden son derece sakınmalıdırlar.

§ Bir rivâyete göre bu âyeti kerime, yol kesiciler hakkında nâzil olmuştur.

34. Ancak onların üzerine kâdir olmanızdan evvel tövbe edenleri müstesnâ. İmdi biliniz ki, şüphesiz Allah Teâlâ çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.

34. Ancak Ey yetkililer!. (Onların) O cinayetleri işleyenlerin (üzerine kâdir) onları henüz yakalayarak cezalarını vermeğe muktedir (olmanızdan evvel) onların yaptıkları şeylerde nâdim ve pişman olarak (tövbe edenleri müstesnâ) onların haklarında o cezaları tatbik etmeniz icabetmez. Bununla beraber kamu siyaseti bakımından öylece cezâlandırılmaları uygun görülürse öylece cezâlandırılmaları da câizdir. Bir de öldürme ve hırsızlık gibi hâdiseler kimlerin haklarında meydana gelmiş ise onların hukuku yine korunmuştur. Meselâ: Bir maktulün velisi, katili dilerse kısas yoluyla öldürtebilir, ve dilerse af eyler. Aynı şekilde tövbe ile şahsa ait bir mal düşmez, bunu sâhibine ödemek lâzımdır. Meğer ki sâhibi bağışlasın.

§ Rivâyete göre Hars bini Bedir adındaki bir şahıs, yol kesicilikte bulunduktan sonra tövbekâr olarak Hz. Ali’nin huzuruna gelmiş, Hz. Ali de onun tövbesini kabul ederek hakkında cezâyı af buyurmuştur.

35. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’dan korkunuz ve ona vesile arayınız ve onun yolunda cihadda bulununuz ki, kurtuluşa erebilesiniz.

35. Bu mübârek âyetler, mü’minler için kurtuluş vesilesi olan yolu gösteriyor. Kâfirlerin de ne elem verici, ne ebedî azaplara uğrayacaklarını ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Dâima itaatkâr olunuz, insanların hayatını kurtarmaya, fesadı yok etmeye çalışınız, tövbe ve istiğfar ediniz. (Allah Teâlâ’dan) onun azâbından (korkunuz) da öldürme gibi, hırsızlık gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi fenalıklara cür’et etmeyiniz (ve ona) Cenâb-ı Hak’kın sevâbına, mânevî yakınlığına (vesîle arayınız) sizi ilâhî lütuflara kavuşturacak olan güzel amellere tevessül ediniz, sarılınız, günahlardan sakınınız (ve onun) O Yüce Yaratıcının (yolunda) dini uğrunda (cihadda bulununuz) onun açık ve gizli düşmanları ile savaşmaktan geri durmayınız (ki) ilâhî dinin yücelmesi tecelli etsin, sizler de o sayede (kurtuluş bulabilesiniz) Hak Teâlâ’nın rızâsına onun lütuflarına kavuşmakta selâmet ve saadete eresiniz, İnsanlık için bu şekilde hareketten başka saadete vesile olacak birşey yoktur.

§ Vesile: Lûgatte sebep, vâsıta, bahane demektir. Çoğulu, vesaildir. Şeriatta vesile, Allah’ın rızâsını kazanmaya, Cenâb-ı Hak’ka mânen yakınlaşmaya sebep olan herhangi güzel bir amelden ibârettir. Tevessül de: Birşeye sarılmak, birşeyi bir maksada ulaşmak için vesile edinmek mânâsınadır.

36. Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular eğer yerde bulunanların hepsi ve onunla beraber bir misli daha onların olup da kıyâmet gününün azâbından dolayı onları feda edecek olsalar kendilerinden kabul edilmez ve onlar için elîm bir azap vardır.

36. (Şüphesiz o kimseler ki,) Allah’ın birliğini veya diğer dinî hükümleri inkâr ederek (kâfir oldular) ve bu hâl üzere ölerek âhirete gittiler, artık onlar için kurtuluş çaresi yoktur. Faraza (eğer yerde bulunanların hepsi) bütün dünya varlıkları (ve onunla beraber bir misli daha onların) onlardan her birinin (olup da kıyâmet gününün azâbından) kurtulmak ümidinden (dolayı onları) bütün varlıkları kurtuluş vesilesi olmak için (feda edecek olsalar) bunlar (kendilerinden) asla (kabul edilmez ve) bilâkis (onlar için) o ebedî âlemde (elîm) pek etkili, acıklı (bir azap vardır) ki o da cehennem ebedî azâbından ibârettir.

37. Ateşten çıkmak isteyeceklerdir. Halbuki, onlar ondan çıkacak kimseler değildirler. Ve onlar için dâimî bir azap vardır.

37. O kâfirler cehennemde bulunup durdukça (Ateşten çıkmak isteyeceklerdir) ateş kendilerini havaya savurdukça cehennem dışına Bulacaklarını ümid eder dururlar veya cehennemden birgün çıkacaklarını kalben arzuda bulunurlar. Çok uzak!.. Ne faidesiz bir temenni!, (halbuki, onlar ondan) O cehennemden asla (çıkacak kimseler değildirler) onların o bâtıl kanaatlarında ebedî olarak sebat edecekleri hakkında kötü kararları, inançları, haklarında böyle azabın devamını gerekli kılmıştır. Artık onlar için kurtuluş yoktur, (ve onlar için dâimî bir azap vardır.) Onda ebedî olarak kalıp azap çekeceklerdir. İşte küfür ve şirkin lâik olan cezâsı!.

38. Ve hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının kazandıklarının bir cezâsı ve Allah Teâlâ tarafından bir ibret olmak üzere ellerini kesiniz. Ve Allah Teâlâ izzet ve hikmet sahibidir.

38. Bu mübârek âyetler, hırsızlık suçunun cezâsını ve yapılacak tövbelerin Allah katında makbul olacağını bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sâhip olup bunlarda dilediği gibi tasarruf edeceğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Yol kesmek gibi, yeryüzünde fesada çalışmak gibi cinâyetlerde bulunanların hak ettikleri cezaları evvelce bildirilmiştir, onları tatbik ediniz (ve hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının) hırsızlık şartları mevcut olunca, öyle hırsızlık sebebiyle (kazandıklarının) elde eyledikleri malın (bir cezâsı) olmak üzere (ve) kendilerine (Allah Teâlâ tarafından bir ibret) olmak üzere (ellerini) bileklerinden itibâren (kesiniz) onlar böyle bir cezâyı, bir azâbı hak etmişlerdir, (ve Allah Teâlâ azizdir) Herşeye galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir. Kendisine engel olacak ve münakaşada bulunacak bir fert yoktur ve (hikmet sahibidir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve fayda gereğidir, İşte bundan dolayıdır ki, hırsızlar hakkında da böyle hüküm etmiştir.

§ Sirkat, lûgatte başkalarının bir malını gizlice almaktır, miktarı az olsun, çok olsun, cezâyı icabetsin, etmesin, fakat şer’î hükümler itibariyle sirkat, iki türlüdür. Biri: Sirkati kübradır (Büyük hırsızlıktır) ki, bu, yol kesicilikten ibârettir. Bunun hükmü evvelce beyan olunmuştur. Diğeri de sirkati suğradır (küçük hırsızlıktır) ki: Mükellef bir şahsın en az bir dinar altın veya on dirhem gümüş miktarı bir malı saklı bulunduğu yerden gizlice alıp dışarıya çıkarmasıdır. İşte bu miktar mala hırsızlık nisabı denir. Bu, hanefîlere göredir. Diğer müctehitlere göre hırsızlık nisabı, bundan daha azdır. Hırsızlık olayından dolayı verilen cezâya: Haddi sirkat (hırsızlık cezâsı) denir.

§ Had: Lûgatte engellemek mânâsınadır. Birşeyi mahiyetini tarif eden şeye ve bir gayrımenkûlun nihâyetini, sınırlarını bildiren şeye de hak denilir. Çoğulu hududtur. Şer’î hükümler itibariyle haddi sirkat (hırsızlık cezâsı) ise: Şartları mevcut, usulen sabit olan bir hırsızlıktan dolayı hırsız hakkında azânın kesilmesi suretiyle yapılan bir cezadır. Bu hırsızlık cezâsı, hırsızlığın usulen sabit oluşundan ve hüküm verildikten sonra, malı çalınan şahıs hırsızı af etse bile bununla bu cezâ düşmez. Çünkü bu cezâ kamu hukuku ile ilgilidir.

§ Hırsızlıkta aranılan şartlar şunlardır:

(1) Hırsızlık yapan, akıllı, bûlûğ çağına ermiş, konuşan ve gören olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan bir hırsızın eli kesilmek suretiyle cezâlandırılması icabetmez. Bunların bu vasıflardan mahrumiyeti haklarında cezalarının hafif olmasına sebep olur.

(2) Hırsız ile malı çalınan şahıs arasında doğum, birbirinin parçası olmak veya aralarında nikâh câiz olmayacak şekilde akrabalık veya evlilik veya çalınan malda ortaklık bulunmamalıdır.

(3) Çalınan mal şer’an faydalanılması mubah olmayan, çabuk bozulan şey olmamalıdır. Şarap gibi faydalanılması mubah olmayan veya ağaç üzerindeki hurma, üzüm gibi sür’atle bozulan birşeyi çalmak, cezâyı gerektirmez.

(4) Çalınan mal, muhrez sayılan bir yerden sirkat edilmelidir. Muhrez mahal ise: Bir malın âdet üzere saklanmasına mahsus mahal demektir. İki kısma ayrılır. Birisi binefsihi hirz: yani muhrezdir ki, içinde eşya saklanmak üzere hazırlanıp içerisine izinsiz girilmesi memnu olan herhangi bir yerdir. Evler, dükkânlar, çadırlar gibi. Çuvallar, sandıklar, kasalarda bu hükümdedir. Diğeri de bigayrihi hırzdir ki, öyle hane vesaire içinde olmayıp ancak içerisine konulacak malların yanıbaşında muhafızı bulunan herhangi bir yerdir. Mescitler, yollar, sahralar bu kısma dahildir. Bir kimsenin cebi de böyle bir mahalli muhrez demektir. Binaenaleyh yankesicilik de sirkatten mâduddur. Sirkat hâdisesi mahkemede sârikin ikrariyle veya şahitlerin şahadetiyle sabit ve şeraiti mevcut olunca sârikin sag eli bileginden kesilir. Bundan sonra tekrar sirkatte bulunsa sol ayagi da mafsallarindan kesilir. Bundan sonra yine sirkatta bulunsa artik azasindan hiçbiri kesilmez, belki salâhi hâli zahir oluncaya kadar hapis edilir. Aksi takdirde Sârikin ihlâkina gidilmiş olur ki, bu caiz degildir. Bu Eimmei Hanefiyyeye göredir. Imami Mâlik ile Imami Şafii ye göre üçüncü ve dördüncü sirkatten sonra da sol eli sag ayagi kesilir. Hâlâ nedamet etmediginden bu cezalara müstehik bulunur. Had icra edildiği takdirde çalınan mal mevcut ise sahibini iade edilir. Fakat bu mal sârikin elinde had cezasından evvel veya sonra zâyi olmuş olursa artık bunu tazmin lâzım gelmez. Çünki bir sirkat hakkında kat ı uzuv ile zaman ictimâ etmez. Şayet bir sebeble had cezası sakit olursa o zaman çalınan mal herhalde tazmine tâbi olur.

39. Fakat her kim yaptığı zulümden sonra tövbe eder ve hâlini ıslâhta bulunursa elbette Allah Teâlâ onun tövbesini kabul eder. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

39. (Fakat) Hırsızlardan (her kim yaptığı zulümden) yani sirkatten (sonra tövbe eder) nâdim ve pişman olur (ve halini) emrini, tarzıhayatını (islahta bulunursa) hırsızlığı bırakır, bir daha böyle harekette bulunmamaya azmederse (elbette Allah Tealâ onun tövbesini kabul eder) onu ahrette muazzeb kılmaz. Fakat mezhebi Hanefiye göre bu töbe ile kat ı yed cezası sakit olmaz. Çünki bunda mesrukun minhin veya âmmenin hakkı vardır. Fakat İmamı Şafii den bir kavle göre sakit olur. (Şüphe yok ki, Allah Tealâ gafurdur, rahîmdir) mağfireti ve rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, tövbeleri kabul buyurur.

40. Bilmez misin ki, göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ’nındır. Dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Ve Allah Teâlâ herşeye hakkıyla kadirdir.

40. Ey Habibim!. Veya ey hitaba salih olan insan!. (Bilmez misin ki) Elbette bilir itiraf edersin ki, (göklerin de yerin de mülkü) bütün varlığı her türlü şüphelerden beri olarak (Allah Tealâ nındır) hepsi de onun eseri hilkatidir, hepsi de onun hükmü, kudreti altında bulunmaktadır. Binaenaleyh bu kendi mahlûkatından (dilediğini) onun kötü hareketinden dolayı (muazzep kılar) kimse buna mâni olamaz. (ve dilediğini) hakkında bir âtifeti ilâhiyyeye olarak veya taib ve müstağfir olmasından dolayı (mağfiret buyurur) hiçbir kimse buna muariz bulunamaz. (ve Allah Tealâ her şeye hakkiyle kâdirdir) İşte böyle tazib ve mağfirete de kudreti azimesi maziyadetin kâfidir. Amennâ!.

41. Ey Resûl! Küfr içinde yarış edenler seni mahzun etmesin. O kimselerden ki, ağızlarıyla imân ettik dedikleri halde kalpleri imân etmemiştir. Ve Yahudi olan kimselerden ki, bunlar pek ziyâde yalan dinleyicilerdir. Ve sana gelmeyen diğer bir kavmi de ziyadesiyle dinleyicidirler. Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra değiştirirler. Derler ki: Eğer size bu verilirse alıveriniz ve eğer size bu verilmezse sakınınız. Ve Allah Teâlâ her kimin fitnesini isterse elbette sen onun için Allah Teâlâ tarafından birşeye sâhip olamazsın. Onlar o kimselerdir ki Allah Teâlâ onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada zillet vardır ve onlar için âhiret de pek büyük bir azap vardır.

41. Bu âyeti kerime, bir takım İslâm düşmanlarının yalancılıktaki ve hakikatları değiştirme ve bozmaya çalışmaktaki rezilce hallerini bildirmektedir, onların ne gibi fitnelerine, azaplara mâruz kalacaklarını beyan ederek Rasûlü Ekrem’e teselli vermektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Son Peygamber Efendimizin şeref ve meziyetini, kadrinin yüceliğini göstermek için kendisine (Ey Resul!) ey benim Peygamberim! diye hitab buyuruyor ve kendisine teselli vermek için de şöylece emir ediyor: (küfr içinde yarış edenler) birçok kâfirce hükümleri veren, hareketleri işleyip duranlar (seni mahzun etmesin) sen onların kendi haklarında felâket sebebi olan hallerinden dolayı üzülme, onlara meyilde bulunma. O küfre koşup duranlar (o kimselerden) dirler (ki,) onlar ciddî olmaksızın sâdece (ağızları ile imân ettik dedikleri halde kalbleri imân etmemiştir) onlar münâfık tâifedir. (ve) Yine o küfre koşup duranlar (Yahudi) tâifasından (olan kimselerden) dirler (ki,) bu iki tâife (pek ziyâde yalan dinleyicücrdir) bunlar ilâhî dinin aleyhindeki uydurma lâkırdılara, bir takım bâtıl, uydurma kabilinden sözlere kıymet verir, onları dinler dururlar, (ve) kibirlerinden düşmanlıklarından dolayı (sana gelmeyen diğer bir kavmi) de onların gerçek dışı sözlerini (ziyadesiyle dinleyicidirler) öyle dinî hükümler aleyhindeki sözlere kulak verirler, ondan zevk alırlar (ve) bunlar (kelimeleri) Allah’ın kitaplarında âyetleri dinî hükümleri (yerlerine konulduktan sonra) Allah tarafından konulmuş ve belirlenmiş olduktan sonra lâfzen veya mânen (değiştirirler) meşrû olan birşeyi gayrimeşru ve bilâkis gayrimeşru olan birşeyi meşrû gibi göstermek isterler ve kendilerine tâbi olanlara (derler ki, eğer size) Peygamber tarafından (bu) yani kendilerinin değiştirip tahrif ettikleri şey (verilirse alıveriniz) onun gereği ile amel ediniz, İşte hak olan odur (ve eğer size bu) değiştirilen şey, şer’î hüküm (verilmezse) başkası verilir, tebliğ edilirse (sakınınız) onu asla kabul etmeyiniz, İşte bunlar böyle hakikatları değiştirmeye çalışan sapık kimselerdir. (Ve Allah Teâlâ her kimin) Bu gibi kötü hareketlerinden, kötü tercihlerinden dolayı (fitnesini) sapıklığını, rezâletini (isterse elbette sen onun için Allah Teâlâ tarafından) o fitneyi defetmek için (birşeye) bir çareye (sâhip) eli yetişir (olamazsın) takdiri ilâhîyi kimse değiştiremez. (onlar) O Allah’ın dinî hükümlerini tahrif e çalışan topluluklar (o kimselerdir ki. Allah Teâlâ onların kalblerini) dalâletten, küfr ve nifak pisliğinden (temizlemek istememiştir.) çünkü onlar o küfr ve nifakı kendi kötü tercihleriyle yapmış kimselerdir. Artık (onlar için dünyada zillet vardır) onların nifakı, küfrü ilâhî hükümleri tahrife cür’etleri anlaşılarak dünyada eliboş ve ziyanda kalacaklardır, (ve onlar için) bu dünyevî rezillikten başka (âhirette de pek büyük bir azap vardır) o da cehennemde ebedî olarak kalıp azap çekmelerinden ibârettir. Binaenaleyh böyle kendi tercihleriyle küfre koşup duranlar bu gibi cezalara kendileri sebebiyet vermiş bu cezaları hak etmişlerdir. Onlar için üzülmeye lüzum yoktur.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Yahudilerin eşrâfından bir erkek ile bir kadın, muhsen, yani: Koca ve karı sâhipleri bulunmuş oldukları halde zinâ rezâletini işlemişler, bunların hakkında Tevrat’a göre recim cezâsı lâzım geliyordu. Bu cezadan kurtulmak için Yüce Peygamber Efendimize müracaat etmeleri tavsiye olunmuş ve denilmiş ki: Gidin Muhammed -Aleyhisselâm- a müracaat ediniz. Eğer hafif bir cezâ tâyin ederse kabul ediniz, recim cezâsına lüzum görürse kabul etmeyiniz. Müracaat etmişler, Rasûlü Ekrem de buyurmuş ki: Benim hükmüme râzı olur musunuz?. Onlar da evet oluruz demişler. Bunun üzerine Cibrili Emin inerek recim âyetini getirmiştir. Binaenaleyh, Yüce Peygamberimiz onların hakkında recim lâzım geldiğini söylemiş, zaten Tevrat’a göre de recim lâzım geleceğini onların yüksek âlimlerinden “İbni Surya” da itiraf eylemiştir. Fakat buna rağmen onlar bu recim hükmünü kabul etmemişler, bunun aksine bir hüküm uydurulmasını arzuda bulunmuşlardır. İşte bu âyeti kerime ve bunu müteakib olan âyetler, dinî hükümlere riâyetin lüzumunu, onları değiştirme ve bozmaya cür’etin ne kadar mesuliyeti gerektirir bulunduğunu ihtar buyurmaktadır.

42. Onlar yalanı çokca dinleyicilerdir. Haram olanı da pek çok yiyicilerdir. Artık sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Ve eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir şey ile zarar veremezler ve eğer hükmedersen aralarında adâletle hükmet. Şüphe yok ki: Allah Teâlâ adaletde bulunanları sever.

42. Bu mübârek âyetler, Yahudi tâifesinin kendi dinî hükümlerine riâyet etmediklerini ve müslümanlara müracaat ettikleri takdirde haklarında adâletle hükmedilmesi lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendi kitapları olan Tevrat’ın hükmüne râzı olmayanlar (yalanı) değiştirilmiş olan hükümleri, ilâhî din hakkındaki iftiraları (ziyadesiyle dinleyicilerdir) ona kıymet verirler (haram olanı da) süht denilen ve kanılması helâl bulunmayan rüşvet vesâire gibi şeyleri de (pek çok yiyîcîdirler) bunlardan istifâde etmeğe pek çok düşkündürler (artık) onlar kendi dinî hükümlerini bırakırlar da aralarında hükmetmek için (sana gelirlerse) sen serbestsin dilersen (aralarında) İslâm hükümlerine göre (hükmet veya) dilersen (onlardan yüz çevir) kendi aralarındaki dâvâları hakkında hüküm verme, (ve eğer onlardan yüz çevirirsen) Haklarında hüküm vermezsen (sana hiç birşey ile zarar veremezler) onlardan yüz çevirdiğin için sana düşmanlıkta bulunsalar da Allah Teâlâ seni korur. (Ve eğer hükmedersen aralarında adâletle hükmet) Allah Teâlâ’nın emrine göre hükümde bulun. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ adaletle bulunanları sever) adil bir şekilde hüküm verenleri mükâfata nâil buyurur.

§ Gayrı müslimler hakkında, müracaatları takdirinde, hüküm verilip verilmemesi hususunda İslâm hakimleri serbest midir, değil midir meselesinde ihtilâf vardır. Birçok fıkıh âlimine göre serbesttirler. Fakat Hanefî fıkıh âlimlerine göre serbest değildirler. Şer’î hükümlere göre hükmetmekle mükelleftirler. Çünki ( Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet… Maide 5/49) âyeti kerimesi, o serbestliği bildiren âyeti kerimeyi neshetmiştir. Yahut serbestlik veren âyeti kerime, zimmiler hakkında değil, anlaşmalı olan diğer gayrı müslimler hakkındadır ve neshedilmiş değildir. Zimmiler hakkında ise müracaat ettikleri takdirde İslâm hâkimlerinin İslâmî hükümlere göre hükmetmeleri vâcibtir. Hâkimiyeti İslâmîye bunu gerektirir. İmamı Şafiî’nin görüşü böyledir.

43. Ve seni nasıl hakem yapıyorlar? Halbuki, onların yanlarında, içinde Allah’ın hükmü bulunan, Tevrat vardır. Sonra da bunun arkasından yüz çevirirler ve onlar mü’min kimseler değildirler.

43. (Ve) Resûlüm!, (seni) O gayrı müslimler (nasıl hakem yapıyorlar) ne şaşılacak bir hakem seçme hareketi, peygamberliğini kabul etmedikleri bir zâtı nasıl hakem tâyin etmek istiyorlar?, (halbuki onların yanlarında) Vaktiyle Hz. Musa vâsıtasıyle verilmiş olan ve (içinde Allah’ın) recim ve diğer konular hakkında (hükmü bulunan Tevrat vardır) ne için onun hükmüne râzı olmuyorlar da ondan daha hafif bir hüküm araştırıyorlar?. (sonra da bunun arkasından) Yani: Hz. Peygamber’i hakem tâyin etmelerini müteakip (yüz çevirirler) onların kitabındakine de muvafık olan bir hükümden yüz çeviriverirler. (ve onlar) Haddızatında kendi kitaplarına da, Son Peygamber’e de imân etmiş (mü’min kimseler değildirler) işte bundan dolayıdır ki, işlerine gelen hükmü kabul etmek, işlerine gelmeyen hükümleri de değiştirmek ve bozmak cür’etinde bulunurlar. Recm hakkındaki hüküm de bu cümledendir.

44. Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik, onda bir hidâyet ve bir nur vardır. Müslim olan peygamberler onun ile Yahudilere hüküm ederlerdi. Din âlimleri, fakihler de Allah Teâlâ’nın kitabını muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla hükümde bulunurlardı. Ve onlar o kitap üzerine şahitler idiler. Artık insanlardan korkmayın, benden korkunuz ve benim âyetlerim ile az bir bedel satın almayınız ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmetmez ise işte onlar kâfirdirler.

44. Bu âyeti kerime, vaktiyle Tevrat’taki ilâhî hükümler ile hükmedildiğini, buna muhalefet etmiş olanların ise imândan mahrum bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik) O kitabı mukaddesi ben Yüce Mâbud Musa Aleyhisselâm’a indirdim, o öyle ilâhî bir kitap bulunmuştur, (onda bir hidâyet ve bir nur vardır) O apaçık kitap, içine aldığı şer’î hükümler itibariyle insanları irşad ederek doğru yolu göstermekte bulunmuştu ve insanlarca meçhul, cehâlet karanlığı ile örtülmüş olan meseleleri de açıp ortaya çıkararak aydınlatmakta idi. (Müslim olan peygamberler) Hz. Musa’dan sonra gönderilmiş olan hak’ka teslim olmuş, Tevrat’taki hükümlere riayetkâr olan İsrail oğulları Peygamberleri de (onun ile) o Tevrat’ın hükümleri ile (Yahudilere hükmederlerdi) onlar da onunla amel, etmeğe memur bulunmuşlardı. “Rebbaniyun” denilen (din âlimleri) ve “ahbar” denilen (fakıhlerde Allah Teâlâ’nın kitabını) Tevrat’ı koruyup onun hükümlerini (muhafazaya memur olmaları sebebiyle onunla) o ilâhî kitaptaki hükümler ile (hükümde bulunurlardı) gerek o Peygamberler (ve) gerek (onlar) o din âlimleri fakihleri (o kitap üzerine şahitler idiler) onun ilâhî bir kitap olduğuna şâhitlik eder, onun değişiklik ve bozulmaya uğramadan korumaya çalışırlardı. Fakat daha sonra Tevrat’ı değiştirme ve bozmaya cür’et edenler türemiştir, (artık) Ey Yahudi âlimleri, reisleri ve böyle bir vaz’iyyette bulunanlar!.. (insanlardan korkmayın) Onların gayrimeşru arzularına temâyül göstermeyiniz (benden korkunuz) ilâhî hükümlerime muhalif harekette bulunmadan çekininiz, onun getireceği uhrevî mes’uliyeti düşününüz (ve benim âyetlerini ile az bir bedel satın atmayınız) yani: Rüşvet gibi, makam ve mevki gibi, diğer dünyevî zevkler gibi fâni, mesuliyeti gerektiren bir varlık mukabilinde dinî hükümlerinizi değiştirme ve bozmaya cür’et göstermeyiniz. (ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu) şer’î hükümler (İle hükmetmez ise) onu inkâr, ona ihânet eder veya onun uygun olmadığına inanarak aksine hüküm vermeye cür’et eyler ise (işte onlar) o gibi cür’ette bulunanlar (kâfirlerdir) artık Allah’ın hükümlerine muhâlifetin ne kadar mesuliyeti gerektiren bir hareket olduğunu düşünmelidir, İşte Tevrat’taki hükümleri kasden bozmuş ve değiştirmiş olanlar hakkında böyle bir ilâhî tehdid, tecelli etmiş bulunmaktadır. “Tefsiri kebire ve “Essıracül münir”de yazılı olduğu üzere bir kimse Allah’ın hükmünü kalben kabul etmez onu bile bile diliyle inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde tek eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur. Nitekim büyük âlim Ikrime de demiştir ki: Her kim Allah Teâlâ’nın hükmettiği ile onu bilerek inkâr ettiği halde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği halde onunla hükmetmezse o fasıktır, zâlimdir, yoksa kâfir değildir. Bu husustaki üç âyeti kerime böyle yorumlanmaktadır. Zahir olan da budur.

§ Rebbaniyun: Dünyadan ilgisini keserek Cenâb-ı Hak’ka mânevî yakınlığa vesile olan ibâdet ve itaate çokca devam eden, takva sâhibi zatlar demektir. Ehbar: Peygamberlerinin yoluna girmiş olan fıkıh, yüksek bilgili âlimler demektir.

45. Ve biz onların üzerine o Tevrat’ta yazdık ki: şüphesiz cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar biribirine kısastır. Fakat her kim bunu bağışlarsa bu onun için bir kefârettir. Ve her kim Allah Teâlâ’nın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar zalimlerdir.

45. Bu âyeti kerime, Hz. Musa’nın şeriatindeki kısas hükümlerini bildirmektedir, Cenâb-ı Hak’kın hükümlerine muhalefette bulunmanın bir zulüm olduğunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri İsrail oğullarını zinâdan dolayı recim cezasıyle mükellef tutmuş olduğunu bildirmişti. Şimdi de onlar hakkındaki kısas hükümleri şöylece beyan buyuruluyor: (Ve biz onların üzerine o Tevrat’ta yazdık) Farz kıldık, haksız yere yapılan saldırıların cezalarını beyan ettik (ki şüphesiz cana) karşılık (can) öldürülür (göze) karşılık (göz) çıkarılır (buruna) karşılık (burun) kesilir (kulağa) karşılık (kulak) kesilir (dişe) karşılık (diş) koparılır ve haksız yere yapılan (yaralar) da (birbirine kısastır) aralarında eşitlik temini kâbil olursa yapılan bir yaranın bir benzeri de cânî hakkında yapılır. Bu şekilde eşitliğe riâyet edilmiş başkaları için bir uyanma vesîlesi bulunmuş olur. (Fakat) böyle haksız bir muameleye mâruz kalanlardan (her kim bunu) böyle bir kısası, bir karşı cezâyı (tasadduk eder) bağışlar, bu hakkı kendi rızâsı ile düşürür (se bu) bağışlama (onun için) o bağışlayan için (bir keffarettir) böyle affedici bir muameleden dolayı Cenâb-ı Hak onun günahlarını af ve mağfiret buyurur. Bir görüşe göre de böyle bir bağışlama, cânî için bir keffârettir, hak sâhibi hakkından vaz geçince artık cânîye lâzım gelen cezâ düşer. Onu Cenab’ı Hak’da sorumlu tutmaz, (ve her kini Allah Teâlâ’nın indirdiği İle) ilâhî kitabında beyan buyurduğu ile (hükmetmez ise işte onlar) öyle Allah’ın hükmünü terkedenler (zalimlerdir) adâleti bırakmış, kendi nefislerine sui’kast etmiş, kendilerini azâba mâruz bırakmış kimselerdir. Binaenaleyh, akıllı, düşünen bir kimse, kendi nefsini böyle bir tehlikeye mâruz bırakmamalıdır.

§ Rivâyete göre bu âyeti kerime, İsrail oğullarının durumlarını beyan için nâzil olmuştur. Onlar bu gibi hususlarda adalete, eşitliğe riâyet etmezler imiş. Meselâ: Nadir oğulları kabîlesini, Kureyze oğulları kabîlesi üzerine tercih ederlermiş. Kısas cezasının lüzumunu yalnız Kureyze oğullarına tahsis etmişler, Nadir oğullarını bundan müstesnâ tutmuşlardı. Bir de kadınları öldüren erkekler hakkında kısas cezâsını tatbik etmezlerdi.

§ İslâm hükümlerine göre kısaslar iki türlüdür. Birisi “kısas finnefs” dir ki, bu, katili öldürülenin nefsi karşılığında öldürmektir. Diğeri de “kısas filetraf’dır. ki, bu da yaralanmış veya kesilmiş bir aza karşılığında yaralayanın veya kesenin de benzer âzasını yaralamak veya kesmektir.

§ Diyet de: Cinâyet sebebiyle cinayete uğrayana veya varislerine bir nevi tazminat mahiyetinde olarak verilmesi lâzım gelen maldır.

§ Cinâyet ise esasen cezâyı gerektiren herhangi bir suçtur, yasak bir fiili yapmaktır. Bir kimseyi haksız yere öldürmek veya yaralamak bir cinâyet olduğu gibi gasp, hırsızlık, yağma, telef etmek gibi fiiller de birer cinâyettir.

§ Cerh, birşeyde yara meydana getirmek, herhangi bir azayı yaralamaktır.

§ Kat’i uzuv (Aza kesme), insanın bir âzasını kesmek, bedeninden ayırmak demektir. El, ayak, parmak, tırnak, gibi, kulak, dudak, ağız, burun gibi azalan kesmek ve göz, diş gibi azaları çıkarmak, kırmak ve kirpikleri, kaşları, baş saçlarını yolup koparmak, tıraş etmek gibi ki bütün bunlar “kat’i” sayılır.

§ Duyguları ve kuvvetleri etkisiz hale getirmek ise, bir azayı iş göremez hale getirmek yaradılışındaki gâyesinden mahrum etmek, o azayı faaliyetinden ayırmak, sekteye uğratmak demektir. “Ahkamı şer’iyemize göre azalar hakkındaki cinâyetlerden dolayı kısas lâzım gelmesi için – adam öldürmekten dolayı kısas icrâsı için gereken şartlardan başka şu şartlar da vardır.

(1) Kesilen veya yaralanan azanın yeri iyileşerek neticesi malûm olmalıdır. Çünkü ölümle sonuçlanabilir.

(2) Bir azanın kesilmesi, yaralanması, sâhibinin emir ve müsaadesine dayalı olmamalıdır. Olursa kısas ve diyet lâzım gelmez.

(3) Cânî ile cinayete uğrayan kimse hür olmalıdırlar. Bunlardan biri veya her ikisi hür olmazsa kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünki bunların kıymetleri farklıdır, bu sebeple aralarında eşitlik yoktur. Bu halde cinayete uğrayan hür olunca cânî olan kölenin sâhibi tercihte serbesttir. Dilerse bu köleyi o hür kimseye verir, dilerse kesilen azanın diyetini vererek o köleyi yine mülkünde tutar.

(4) Âzâlarla ilgili diyetler arasında benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh erkekler ile kadınlar arasında meydana gelen yaralamadan ve aza kesmeden dolayı kısas lâzım gelmeyip diyet verilmesi icabeder. Çünki bu karşılıklı azalara ait diyetlerin miktarı farklıdır.

(5) Azalar arasında mahal ve menfaat itibariyle benzerlik bulunmalıdır. Binaenaleyh meselâ: Bir baş parmak yerine bir şahadet parmağı kesilemez.

(6) Azalar hakkındaki cinâyette cânîler birden çok olmamalıdırlar. Birden çok olurlarsa haklarında kısas değil, diyet lâzım gelir. Çünkü bunların fiilleri arasında az çok bir fark vardır. Eşitlik yoktur ki, kısas icrâsı uygun olsun.

(7) Azalar hakkında kısas yapılabilmesi için benzerliği temin mümkün olmalıdır. Meselâ: Bir kimse bir şahsın iki kolunu veya iki ayağını kesecek olsa kendisinin de iki kolu veya iki ayağı kesilir. Bunda benzerlik mümkündür. Fakat aksi takdirde diyet lâzım gelir, kısas lâzım gelmez. Meselâ: Kasden çıkarılan bir gözden dolayı kısas lâzım gelmez, çünkü bunda benzerliği temin mümkün değildir. Bu halde diyet lâzım gelir. Maamafih bir kimse bir şahsın gözünde yalnız ziyayı, görmeyi yok etse kendi gözünde de usulü dairesinde ziya ve görme yok edilir. Çünki bunda benzerlik mümkündür. Dilde de kısas cereyan etmez. Çünkü diller uzanır ve kısalır olmaları sebebiyle onlarda benzerlik bulunmuş olmaz. Ve sağlam bir aza, meselâ bir el, bir ayak, ayıblı arızalı bir aza karşılığında kısas olarak kesilemez. Çünki bunlarda benzerlik temin edilemez. Tamamen kesilen kulaktan ve kulağın bilinen, belirli bir parçasından dolayı kısas yapılacağı gibi marinin yani: Burun ucunda kasabeden fazla olan yumuşak, kemiksiz yerinin kesilesinden dolayı da kısas yapılır. Fakat kulağın sınırı belli olmayan bir parçasının kesilmesinden dolayı kısas icra edilemez. Burun kasebesında, dişlerden başka kemikler de, caife ve gayricaife denilen yaralarda, kirpikler ile göz kapaklarında, işitme, söyleme, koklama, tatma kuvvetlerinde, şehevî kuvvetlerde kısas câri değildir. Zira bunlarda da benzerlik temini mümkün olmaz. Caife, içe kadar işleyen yaradır. Göğüste, arkada, karında açılan yaralar gibi, içe işlememiş bir yaraya ada gayricaife denir. Elde, ayakta, boyundaki yaralar gibi.

§ Şeriatımızın hükümlerine göre kasden katlin, yani öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı aletlerden biriyle kasden öldürmenin hükmü, şartları mevcut olunca kısas ile öldürülenin mirasından; vasiyetlerinden katilin mahrum olması ve uhrevî mesuliyetidir. Şu kadar var ki, kısas, bazen diyet karşılığında veya cinayete uğrayanın veya vârislerinin affiyle karşılıksız veya bir bedel karşılığında düşer. Kasde benzer bir yol ile öldürmenin yani öldürülmesi meşrû olmayan bir insanı yaralayıcı aletlerden sayılmayan birşey ile öldürmenin hükmü de diyeti mugallâzâ (ağır diyet) ile kefâretten ve miras ile vasiyete kavuşamamaktan ibârettir, tazir cezâsını hak etmektir ve uhrevî mesûliyettir. Diyeti mugallâzâ, diyetin deve cinsinden verileceği takdirde göz önüne alınır, hür olan erkek bir maktul için tam yüz deve verilmesi lâzım gelir ki: Bu bir diyeti muğallazadır. Keffareti kâtilden maksat da bazı öldürmelerden dolayı verilecek diyetlerden başka yapılması icab eden bir kefârettir ki, bu mümkün ise bir mü’min köle azat etmektir. Bu bulunmadığı takdirde ardarda iki ay oruç tutmaktır ki bu günahların af ve örtülmesine vesîle olacağı için böyle keffâret adını almıştır. Bununla beraber, bu kefâretin lüzumu katilin akıllı, bülûğ çağına ermiş, hür, müslüman olması halindedir. Hata olarak öldürmenin hükmü de tam diyet ile mirastan, vasiyetten mahrumiyet ve kefâret ile uhrevî mesûliyettir. Kasden yaralama ve aza kesmenin hükmü de mikdarda eşitlik, ve benzerlik mümkün olduğu takdirde kısastır. Mümkün olmadığı takdirde de diyet veya hükûmeti âdildir. Hükûmeti âdil ise mikdarı şer’an belirlenmiş olmayıp bilir kişinin usulü dairesinde takdir ve tayin edecekleri diyettir. Hata olarak yaralama ve kesmenin hükmü de bir aza yaralanmış veya tamamen kesilmiş veya menfaati tamamen yok olmuş ise diyettir. Böyle olmayıp da azada zaaf ariz olmuş ise veya azada kusur sayılacak bir eser kalmış ise hükûmeti âdildir. Kısasın şartları ve diyetlerin miktarı hakkında Bakara sûresinin 178 inci âyeti kerimesinin tefsirine müracaat ediniz!..

46. Ve arkadan da onların izleri üzerine Meryem’in oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik. Ve ona İncil’i verdik ki, içinde bir hidâyet, bir nur vardır. Ve önündeki Tevrat’ı tasdik edicidir. Ve takva sâhipleri için bir hidâyet ve bir öğüttür.

46. Bu mübârek âyetler. Hırıstiyan tâifesine Hz. İsa’nın İncil kitabı ile gönderilmiş olup onların vaktiyle bu İncil’in hükümleriyle mükellef bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Allah’ın hükümlerine muhalefet edenlerin ise fâsık kimseler olduklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: İsrail oğullarına birçok Peygamber gönderilmişti (Ve arkadan da) bu Peygamberleri müteakip de (onların) o Peygamberlerin (izleri) eserleri (üzerine Meryem’in oğlu İsa’yı önündeki) kendi zamanından evvel nâzil olmuş bulunan (Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak gönderdik) bu sebeple Hz. İsa, Tevrat’ın ilâhî bir kitap olduğunu tasdik, teyit etmiş ve İsrail oğullarından gelen son Peygamber bulunmuştur. (Ve ona) Hz. İsa’ya (İncil’i verdik) o mübârek kitabı ona indirdik (ki içinde) Hak yola sevk eden (bir hidâyet ve) hakikatları aydınlatan (bir nur vardır) bu kitapta da Tevrat’ta olduğu gibi son peygamberin bütün insanlığa son bir Peygamber olarak gönderileceğine dâir bir müjde nuru vardır. Hz. Muhammed’in vasıflarına, onun şeriatının her bakımdan tam, kâmil, şeriatların sonuncusu olduğuna dâir malûmat vardır. (Ve) O İncil (önündeki Tevrat’ı) onun da ilâhî bir kitap olduğunu (tasdik edicidir ve) o İncil (sakınanlar için bir hidâyet ve bir öğüttür) hakikaten Allah’ın kitabının hükümlerine itaatkâr, hakkiyle takva sâhibi olanlar, bu kitaptan istifâde ederler, onun beyanlarına göre Hz. İsa’nın bir Peygamber olduğunu ve diğer Peygamberler ile beraber son peygamberin de peygamberlik ve risâletini ve ona nâzil olan Kur’an’ı Kerim de bir ilâhî kitap bulunduğunu tasdik eylerler, bu gibi güzel vasıflara sâhip olmayanlar için ise İncil’den istifâde etmek mümkün değildir.

47. Ve İncil ehli de Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu hükümler ile hükmetsin. Ve her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hüküm etmezse işte onlar fasıklardır…

47. Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki: (İncil ehli de Allah Teâlâ’nın indirmiş) Beyan buyurmuş, nesha tâbi kılmamış (olduğu) ahkâm ile (hükmetsin) ona göre dinî vazîfelerini ifâya çalışsın, İncil’deki hükümlerin bir kısmı: Cenab’ı Hak’kın birliğine, Hz. İsa’nın bir insan olup Peygamberlikle şereflenmiş olduğuna dâirdir, ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın da son peygamber olup ona verilecek olan Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine muhalif olan önceki hükümlerin nesh edilmiş bulunacağına aittir. Ne yazık ki Yahudiler gibi Hınstiyanlar taifesi de kitaplarını değiştirmiş ve bozmuş, onlardaki hükümlere riâyette bulunmamış ve bilhassa Son Peygamber Hazretlerine ait beyanları örtmeye ve imhaya çalışıp durmuşlardır, (ve) binaenaleyh (her kim Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile) yani indirilmiş kitapların sâbit, nesh edilmemiş hükümleri ile (hüküm etmezse işte onlar) o gibi kimseler tam (fasıklardır) binaenaleyh o indirilmiş kitapların beyanlarına göre son peygamberi tasdik, onun şeriatı ile amel lâzım geldiği halde buna muhâlefet edenler, itaat dairesinden çıkmış, kötülük ve günaha mübtelâ olmuş kimselerden başka değildir.

48. Ve sana kitabı da hak olarak indirdik, kendisinden evvelki semavî kitabı tasdik edici ve üzerine bir koruyucu olmak üzere. Artık aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu hükümler ile hükmet. Ve sana gelen haktan ayrılıp da onların havalarına tâbi olma. Sizden her biriniz için vaktiyle bir şeriat, bir açık yol kılmıştık. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu. Fakat size vermiş olduğu şeyler de sizi imtihan etmek için bir ümmet kılmadı artık hayırlı işlere koşunuz. Nihâyet cümleten dönümünüz Allah Teâlâ’yadır. Binaenaleyh nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o size haber verecektir…

48. Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu, ve muhtelif şeriatların, ümmetlerin vaktiyle meydana getirilmiş olduğundaki hikmeti ve Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra Kur’an hükümleri dairesinde hükmedilmesi gerektiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!.. Eski ümmetlere Tevrat, İncil gibi kitapları verdik (Ve sana) Kur’an-ı Kerim’den ibâret olan (kitabı da hak olarak) hakikate tercüman, tam bir doğruluk ve hikmetle vasıflanmış bir halde izzet semâmızdan (indirdik) sana inzal buyurduk (kendisinden evvelki) semavî her (kitabı) diğer Peygamberlere verilmiş olan kitapların kapsamını (tasdik edici) onlardaki kıssaların, vaad ve tehdidin hakikata uygun, zamanlarındaki insanların irşat ve aydınlatılmasına yönelik bulunduğunu açıklayan (ve üzerine bir koruyucu) onların birer ilâhî kitap olduğuna şâhit, onların yürürlükten kaldırılmış hükümlerini koruyucu ve savunucu, kaldırılmış hükümlerine de işâret edici (olmak üzere) o hak ve hakikatı bildiren kitabı da sana ihsan buyurduk. (Artık) sana müracaat eden ehli kitap ve diğerlerinin (arlarında Allah Teâlâ’nın) sana (indirmiş olduğu) o apaçık kitabın hükümleri (ile hükmet) çünki o apaçık kitap, diğer ilâhî kitaplardaki yürürlükten kaldırılmamış olan bütün şer’î hükümleri ve hikmet gereği olan bir nice diğer dinî meseleleri içine almış bulunmaktadır, (ve sana gelen haktan) Ahkamı Kur’aniyeden ayrılıp da (onların) o müracaat edecek olanların (havalarına) gayri meşru arzularına (tâbi olma) öyle bir hareket, Allah’ın hükmüne muhâlefettir, büyük sorumluluğu gerektirir. Ey muhtelif ümmetler!, (sizden her biriniz için) Vaktiyle (bir şeriat, bir açık yol kılmıştık) meselâ: Hz. Musa’nın gönderilmiş olduğu günden itibaren Hz. İsa’nın zamanına kadar Tevrat’taki şer’î hükümler ile amel edilmesi icab ediyordu. Hz. İsa’nın zamanında da son peygamber Hz. Muhammed’in gönderildiği zamana kadar İncil’deki şer’î hükümler ile amel edilmesi emir olunmuştu. Şimdi ise Son Peygamber Hazretlerinin şer’î hükümleri ile bütün insanlığın amel etmeleri emir olunmuştur. Binaenaleyh ey bu son peygamberin zamanında var olan ve ondan sonra da vücude gelecek bulunan insanlar!. Şimdi sizler için icap eden, o Yüce Peygamberin şeriatiyle amel etmektir. Bu, ilâhî hikmet umumun menfaatı gereğidir. (Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir ümmet kılmış olurdu) Bütün asırlarca hepinizi bir din, bir şeriat üzere birleştirir, o şeriatı hükmünün kaldırılmasından ve değişiklikten uzak kılardı, (fakat) Öyle kılmadı, vakit vakit Peygamberler gönderdi, sizleri evvelce başka şeriatlere tâbi tuttu (size vermiş olduğu şeylerde) bulunduğunuzdan önceki asırların durumlarına uygun, muhtelif şer’î hükümlerde (sizi imtihan etmek için) hakkınızda bir imtihan muamelesi gibi bir muamelede bulunmak hikmetine binaen sizi bir ümmet aynı şeriata tâbi kılmadı. Binaenaleyh şimdi de hepinizi bir dine, bir parlak şeriate tâbi tutmuştur, şimdi hikmet bunu gerektirmektedir, buna muhâlefet, hakkınızda elem verici azapları gerektirir. (artık) Ey insanlar! Sizin için iki âlemde de (hayırlı işlere koşunuz) Kur’an-ı Kerim’de beyan olunan doğru inançlar ile, iyi ameller ile vasıf lanmaya gayret ediniz fırsatı kaçırmayınız. (Nihayet toptan dönümünüz Allah Teâlâ’yadır) Hepiniz bu dünyayı bırakıp âhiret âlemine gidecek, orada amellerinize göre muameleye tâbi olacaksınızdır. (Binaenaleyh) Dünyada iken (nelerde ihtilâf etmiş olduğunuzu o) Yüce Yaratıcı âhiret âleminde (size haber verecektir) o ihtilâfınıza lâyık cezâya sizi kavuşturacaktır. O halde bu akibeti düşününüz, daha imkân elde var iken kaybedileni telâfi etmeye çalışınız, hepimiz birden İslâm dininin saadet sahasında toplanarak aradaki boş ihtilâflara son veriniz. Bütün insanlığın selâmeti, hakiki saadeti ancak bu sayede temin edilmiş olur.

49. Ve aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet ve onların arzularına tâbi olma. Ve Allah Teâlâ’nın sana indirmiş olduğu şeylerin bazısından seni fitneye düşüreceklerinden dolayı onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık kimselerdir.

49. Bu mübârek âyetlerde şer’î hükümlere riâyetin lüzumunu ve Allah’ın hükümlerinin üstünde hiçbir hüküm olamıyacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. Kur’an-ı Kerim’i sana hak olarak indirdik (Ve) sana emir eyledik ki, sana müracaat edenlerin (aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet) haklarında Kur’an-ı Kerim’in recme, kısasa ve diğer konulara ait hükümlerini tatbik eyle (ve onların arzularına tâbi olma) onların cahilce arzularına kıymet verme (Ve Allah Teâlâ’nın sana indirmiş olduğu şeylerin) şer’î hükümlerin (bazısından seni fitneye düşüreceklerinden) bâtılı hak şeklinde tasvir ederek kötü maksatlarını sana kabul ettirmek isteyeceklerinden (dolayı onlardan kaçın) sözlerine iltifat etme (Eğer onlar) Cenâb-ı Hak’kın indirmiş olduğu ile hükümden (yüz çevirirlerse) ondan kaçınarak başkasını arzuda bulunurlarsa (artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki onları bazı günahları sebebiyle) öyle Allah’ın hükmünden yüz çevirmelerinden dolayı (musibete uğratsın) onları bu büyük günahları yüzünden cezâya çarptırsın (ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık) küfürlerinde ısrarlı, inatçı (kimselerdir) binaenaleyh öyle sapıklar iltifata lâyık olamaz.

50. Onlar câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar? Allah Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır? Tam kanaat sâhibi bir kavime göre?

50. (Onlar) O ilâhî hükmü kabulden kaçınan inkarcılar (câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?) cahiliye milleti gibi nefsin arzusuna tâbi, adalete, eşitliğe aykırı bir şekilde hüküm verilmesini mi istiyorlar?. Bu ne kadar şaşılacak bir arzudur!. Bir kere düşünmeli değil mi?. (Allah Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır?.) Elbette yoktur. (Tam kanaat sâhibi bir kavime göre) hakkiyle düşünen, münevver bir zümrenin kanaatınca Hak Teâlâ Hazretlerinden daha adâletli hükmedecek bir fert düşünülemez. Artık onun hükmüne nasıl muhâlefet edilebilir?

§ Rivâyete göre Keab İbni Esed ve Abdullah İbni Suriya gibi bazı şahıslar Hz. Peygamber’i fitneye düşürmek, onu Kur’an-ı Kerim’e aykırı hükme sevk eylemek maksadıyla Hz. Peygamber’in huzuruna gelmişler, Ya Muhammed!. -AleyhisselâmSen bilirsin ki, biz, Yahudilerin âlimlerinden eşrâfından bulunuyoruz. Eğer biz sana tâbi olursak bütün Yahudiler bize muhâlefet etmeyip sana tâbi olurlar. Bizim ile bir kavim arasında bir dava vardır, sana müracaat edeceğiz. Eğer onların aleyhine olarak bizim lehimize hükmedersen sana imân eder, seni tasdik eyleriz, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri ise bunların bu sözlerine iltifat buyurmamış, bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onların arzularına tâbi olunmaması emrolunmuştur.

51. Ey imân edenler! Yahudiler ile Hıristiyanları dost tutmayınız. Onların bazıları bazılarının dostudur. Ve sizden her kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ o zâlimler olan kavme hidâyet etmez.

51. Bu mübârek âyetler, kâfirlere karşı gösterilecek bir dostluğun kötü neticelerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey ihlas emini müslümanlar!. (Yehudiler ile Hiristiyanları) Öyle birbirine düşman, ilâhî bir dinden mahrum kimseleri (dost tutmayınız) sizden hangi biriniz, onlardan hangi birini bir sadık, hayır ister dost telâkki etmesin (onların bazıları bazılarının dostudur) Yehudi taifesi kendi milletine mensup olanların, Hırıstiyan taifesi de kendi dindaşlarının dostudurlar, onlar kendilerinden olmayanlara kaşı samimî bir dostlukta asla bulunmazlar. (Ve) Ey Müslümanlar!, (sizden her kim onları dost edinirse) Onlara karşı samimî bir muhabbet ile bağlanırsa (muhakkak o da) o bağlanan da (onlardandır) çünki aralarında bir fikir ve inanç birliği bulunmamış olsa öyle onlara bağlanılması mümkün olamaz. Binaenaleyh onlara öylece bağlanan kimseler, hakikî müslüman değil, münâfık şahıslar demektir.

52. İmdi kalplerinde bir hastalık olan kimseleri görürsün ki onların içinde koşar dururlar, bize bir felâket isâbet etmesinden korkarız derler. Artık umulur ki, Allah Teâlâ bir feth veya ilâhî katından bir emir vücuda getirir de onlar kendi nefislerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.

52. Evet… O yabancı tâifelere bağlananlar vardır (İmdi) Ey Resûlüm! Veya ey hakikatları görmeğe muktedir olan herhangi bir müslüman! Sen (kalblerinde hastalık bulunan) münâfık (kimseleri görürsün ki) o münâfıklar (onların) o yabancı taifelerin (içinde koşar) lar, onlara dostluk gösterir (dururlar) o münâfıkça hareketlerden dolayı kendilerini mazeret sâhibi göstermek için de (bize) o tâifelerden (bir felâket isâbet etmesinden korkarız) onların birgün galip olup bizi mahvetmelerinden, bizim mahrûmiyetlere uğramamıza sebebiyet vereceklerinden endişe ederiz (derler) ne büyük kuruntu!. Hayır hayır (artık umulur ki) Cenab’ı Hak’kın lütfundan beklenir ki (Allah Teâlâ) mü’minlere (bir fetih) bir zafer ihsan buyurur (veya ilâhî katından bir emir) o düşmanların ezilmesi, sürülmesi ve şiddetli cezâlandırılması gibi bir hâdise (vücude getirir de onlar) o münâfık kimseler (kendi nefislerinde gizledikleri şeyden) küfürden, nifaktan Rasûlü Ekrem’in muvaffak olup-olmayacağı hakkındaki tereddütlerden (dolayı peşiman olurlar) pişmanlığa düşmüş bulunurlar.

53. İmân edenler de diyeceklerdir ki, sizinle beraber olduklarına dâir büyük yeminler ile Allah Teâlâ’ya yemin eden kimseler şunlarmıdır? Onlar ise amelleri batıl olmuş, ziyana uğramış kimseler olmuşlardır.

53. O münâfıklar öyle pişman bir hâle mâruz kalacakları zaman (Imân edenler) hakikî müslümanlar (da diyeceklerdir ki”) ey müslüman kardeşlerimiz!. Artık o münafıkların halleri anlaşıldı ya, (sizinle beraber olduklarına dâir) sizi aldatmak için (büyük yeminler ile Allah Teâlâ’ya yemin eden kimseler şunlar mıdır?.) Evet… O münâfıklar değil midir ki, sizinle beraber olduklarına ve size yardım edeceklerine dâir yemin edip durdukları halde kalben size düşmanlıkta bulunurlar, sizin düşmanlarınıza karşı dostluktan geri durmazlar (onların) o münafıkların (ise amelleri bâtıl olmuş) onlar tamamen (ziyâna uğramış kimseler olmuşlardır)

54. Ey imân edenler! Sizden her kim dininden dönerse muhakkak Allah Teâlâ bir kavmi getirir ki, onları sever, onlar da onu severler. Mü’minlere karşı mütevâzi olurlar, kâfirlere karşı da izzet sâhipleri bulunurlar. Allah yolunda savaşa atılırlar ve kınayanın kınamasından korkmazlar, işte o, Allah Teâlâ’nın lütfudur, onu dilediğine verir ve Allah Teâlâ’nın lütfu ve ilmi geniştir.

54. Bu âyeti kerime, İslâm dininden ayrılanların zararları kendi şahıslarına ait olup ilâhî dinin onlara muhtaç olmadığını bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak’kın kendi mukaddes dinini dâima destekleyeceğini bizlere müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey İslâm şerefine nâil olanlar!. (Sizden) içinizden (her kun dininden dönerse) İslâmiyet’i bırakıp irtidâd ederse bu kötü hareketinin felâketi kötülüğü, cezâsı kendisine yönelir, o yüzden İslâmiyet bir zaafa, bir duraklamaya maruz kalmaz. (muhakkak) dır ki (Allah Teâlâ) o mürtet tâifeyi yok eder yerine (bir) seçkin (kavmi getirir) İslâm şerefine nâil eder. İslâmiyet’e hizmete muvaffak kılar (ki) Cenab’ı Hak (onları sever) onların hakkında dünyevî ve uhrevî hayırları, mükâfatları ister (onlar da) o muhterem kavim de (onu) o Yüce Yaratıcıyı (severler) o kerem sahibi Yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunurlar, günahlardan kaçınırlar. Ve o seçkin zevat (mü’minlere) o dindaşlarına karşı (mütevazi) yumuşaklık, merhamet ve şefkatle vasıflanmış (olurlar) bununla beraber (kâfirlere karşı da izzet sâhipleri) galibiyetle, kuvvet ve şiddetle vasıflanmış (bulunurlar) bu muhterem fedâkâr zatlar (Allah yolunda savaşa atılırlar) İslâm dininin düşmanlarıyle savaşlarda bulunur, dini yüceltmeğe hizmet eder dururlar. Ve bu zatlar (kınayanın kınamasından korkmazlar) bunlar dinlerinde kuvvet ve metanet sâhibleridir, öyle münâfıklar gibi yabancılardan, İslâm düşmanlarından korkmaz, onların kınama ve ayıplamasına, dedikodusuna kıymet vermezler, (işte o) Muhterem zatların sâhip oldukları öyle yüksek vasıflar (Allah Teâlâ’nın lütfudur) onun bir lûtuf ve ihsanıdır ki, ona mahzar olmuşlardır. Ve Allah Teâlâ (onu) o lûtuf ve keremini (dilediğine verir) bir nice kullarını böyle yüksek lütuflara, nîmetlere nâil buyurur. (Ve Allah Teâlâ vâsidir) lûtuf ve keremi pek geniştir, pek ziyadedir ve (alîmdir) bütün eşyayı ilmi ilâhîsi kuşatmıştır. Binaenaleyh ilâhî lütfuna lâik olanları da pek mükemmel bilir, onları bu gibi ilâhî lütuflarına nâil buyurur. Vakit vakit nice kimseler İslâm şerefine nâil olarak böyle eşsiz lütuflara kavuşmuş bulunurlar. Ne yüce bir başarı!.

§ Bu âyeti kerime başlıbaşına büyük bir mûcizedir. Çünki bunun, meydana gelmeden önce haber verdiği bu dinden dönme ve İslâm şerefine nâil olma hadiseleri daha sonra tamamen tehakkuk etmiştir. Tefsirlerde genişçe beyan olunduğu üzere on bir grup daha sonra İslâmiyetten dönmüş, fakat onların yerine nice gruplar, nice milletler İslâm şerefine nâil olmuşlar, İslâmiyet’i doğu ve batıya yaymaya devam etmişlerdir. Üç grup Rasûlü Ekrem’in zamanında dinden dönmüşlerdir ki, bunlar Yemen’de bulunan “beni Müdlic” kabilesiyle Müseylemetülkezabın kavmi olan “beni Henife” kabilesi ve beni Eset kabilesidir. Beni Müdliçin reisi olan Zülhimar, Feyruzi, Deylemi tarafından öldürülmüştür. Müseylemetülkezab da Hz. Ebu Bekir’in zamanında Vahşi tarafından katlolunmuştur. Hz. Hamza “nın da katili olan Vahşi demiştir ki: Ben câhiliyet döneminde insanların hayırlısını, müslümanlık döneminde de insanların en kötüsünü öldürdüm. Beni Esed, Talha İbni Huveylid’in kavmidir. Bu kavim, Hz. Ebu Bekir’in zamanında Halit İbni Velit tarafından yenilgiye uğratılmış, Talha da Şam’a gitmiş, orada yeniden güzelce müslüman olmuştur. Yedi kavim de Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında dinden dönmüşlerdir ki bunlar da “Fezare”, “Gatfan”, “Beni Selim”, “Beni Yerbû”, “Kende” ve “Beni Bekr bini Vail” kabîleleriyle “Teym” kabilesinin bir kısmından ibârettir. Bir gmp da Hz. Ömer’in hilafeti zamanında dinden dönmüştür ki, o da “Gassân” denilen kavimdir. Bu İslâm’dan dönen kuvvetlerin hepsi de müslümanlar tarafından mağlûp edilmiş çeşit çeşit felâketlere, mağlûbiyetlere maruz kalmışlardır. Bütün bunlar dinden dönmenin cezasıdır. Uhrevî cezâsı ise pek büyüktür. Fakat asrı saadetten itibâren bir nice büyük kabîleler, milletler İslâm şerefine nâil olmuş, İslâmiyet’i doğu ve batıya yaymaya çalışıp durmuşlardır. Ensarı kiram denilen Medine’i Münevvere ile etrafındaki muhterem ahali, Yemen kabîleleri, İranlılar ve Kadisye savaşına iştirâk eden binlerce zevat ve bilhassa Necip Türk milleti İslâmiyet’i kabul etmiş, bu uğurda asırlardan beri cihad meydanlarına atılmış İslâmiyetin doğu ve batıya yayılmasına pek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu suretle Kur’an’ı Kerim’in müjdeleri tehakkuk etmiş, onun ebedî bir mucize olduğu ortaya çıkmıştır. Bizler ecdadımızın İslâm dini hususundaki bu yüce hizmetleriyle dâima, iftihar eder, onların o seçkin yollarını takibe muvaffak olmamızı Hak Teâlâ Hazretlerinden niyâz eyleriz. Ve yardım ondandır.

55. Sizin dostunuz ancak Allah Teâlâ’dır. Ve onun Peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar rukû’a varanlardır.

55. Bu mübârek âyetler, müslümanlar için hangi kimselerin dost edinileceğini, yetkili kılınacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. Sizin veliniz, dostlarınız, yardımcılarınız o inkârcı tâifeler değildir, onları dost edinmeyiniz. (Sizin dostunuz) koruyucunuz, yardımcınız, sığınağınız (ancak Allah Teâlâ’dır) hepiniz aslında onun yöneticiliği altında bulunmaktasınız (ve) sonra da Cenâb-ı Hak’kın bu yöneticiliğine tâbi olarak veliniz (onun Peygamberidir ve) o kerem sâhibi mâbuda (imân etmiş olanlardır) bütün müslümanlardır. O imân etmiş zatlar ki, üzerlerine düşen beş vakit (namazı dosdoğru) bütün şartlarına riâyet ederek (kılarlar ve) üzerlerine düşen (zekâtı) da müslümanların fakirlerine (verirler ve) onlar (rükû’a varanlardır) yani: Onlar Cenâb-ı Hak’kın emirlerine riâyet ederek mutavâzice bir vaziyette kulluk vazîfelerini İfâ edenlerdir. Veya onlar namazlarını, zekâtlarını Allah Teâlâ’dan korkar, Allah için tevâzuda bulunur oldukları halde ifâ eden zatlardır. İşte bu gibi mü’minler birbirinin dostudur, halis dostudur, hayr isteyendir. Artık yabancılardan böyle bir dostluk, böyle bir yardım ve destek beklemek asla mümkün olamaz.

56. Ve her kim Allah Teâlâ’yı ve onun resûlünü ve imân edenleri dost edinirse şüphe yok ki, galip olanlar. Allah Teâlâ’nın o fırkasıdır.

56. (Ve her kim) Öyle inkârcı, hâin tâifaları bırakır da (Allah Teâlâ’yı ve onun Resûlünü ve imân edenleri dost edinir) onların dostluğunu, korumasını, iyiliğini kazanmaya muvaffak olur veya onlara yardım ve destekde bulunur (sa) elbette dinî ve dünyevî selâmeti, galibiyeti temin etmiş olur. (Şüphe yok ki) Hakikat halde (salip olanlar) Allah’ın korumasına mazhar, kurtuluşa nâil bulunanlar (Allah Teâlâ’nın o fırkasıdır) öyle Cenâb-ı Hak’ki ve onun Peygamberini ve bütün mü’minleri dost edinen zatlardır. Dünyevî ve uhrevî muvaffakiyetler ancak onların haklarında tecelli edecektir. Çünki onlar Allah’ın hizbidir.

§ Hizb, sahib, cemaat, toplanmış tâife ve cüz mânâsınadır. Çoğulu: Ahzabtır. Allah’ın hizbinden maksat ise Cenâb-ı Hak’kın dinine tâbi, onun himayesini kazanmış olan zatlar demektir. Bunlara: Evliyaullah, Ensârullah, Şiatullah, ve Cündullah da denilir.

57. Ey imân edenler!, sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri ve müşrikleri dostlar edinmeyiniz. Allah Teâlâ’dan korkunuz, eğer imân etmiş kimseler iseniz.

57. Bu âyeti kerime de İslâmiyetin yüceliğini bozmaya çalışan bütün kâfir ve müşrikleri müslümanların dost kabul edemiyeceklerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslüman zümresi!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudi ve Hiristiyan taifasından (dininizi eğlence ve oyuncak edinenleri) lisânen imân ettiklerini açiklayip kalben küfr üzere ısrarda bulunanları, öyle münâfık tabiatlı kimseleri dost tutmayınız, onlar dostluğa lâyık değildirler (ve) İslâm dinini inkâr eden (müşrikleri) de (dostlar edinmeyiniz) onlardan da uzak durunuz (Allah Teâlâ’dan korkunuz) o gibi inkârcı, münâfık, putperest kimseler ile dostlukta bulunmaktan sakınınız, (eğer) Ey müslümanlar!. Siz hakkiyle (imân etmiş kimseler iseniz) çünkü imân ile nitelenmek, o gibi din düşmanlarından sakınmayı gerektirir.

§ Rivâyete göre Rifae bini Zeyid ve Süveyd binil Hars görünüşte kendilerini müslüman göstermiş, sonra da münâfık kesilmişlerdi. Müslümanlardan bazı zatlar ise bunları hakikî müslüman sanarak haklarında muhabbet göstermekte bulunmuşlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi kâfir ve münafıkların dostluğa lâyık olmadıkları ihtar buyrulmuştur.

58. Ve namaza çağırdığın zaman onu bir eğlence ve bir oyuncak edinirler. Bu da şüphe yok ki,, onların akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır.

58. Bu mübârek âyetler de İslâmiyet’e mahsus dinî vazîfelerin ehemmiyetini takdir etmeyen, İslâm milletinin varlığını kıskanan kimselerin ne kadar kıymet bilmez olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Bir takım dinsizler, İslâm dini ile alay eder (Ve) bu cümleden olarak onlardan bir tâife, Ey ehli İslâm!. Siz (namaza çağırdığınız zaman) ezanı muhammedi okunarak Allah’ın birliği, inancı bütün ufuklara yayıldığı ve imân sâhipleri namaz gibi kutsî bir ibâdete dâvet olundukları vakit o inkârcı tâife (onu) o namazı, ö yüce çağrıyı (bir eğlence ve bir oyuncak) bir alaya konu (edinirler) öyle cahilce, kâfirce bir kötü harekete cür’ette bulunurlar. (Bu da) onların bu alçakça hareketleri de (Şüphe yok, onların akıllıca düşünmez bir kavim olmalarındandır) çünki aklı başında olan her insan, gerek ezanın ve gerek namaz gibi ibâdetlerin ne kadar kutsal birer vazîfe olduğunu takdir eder. Öyle yüce vazîfelerden kaçınanlar, onların kıymetini takdir fedemeyenler, onların yapılmasından dolayı içlerinde bir düşmanlık, bir kırgınlık eseri belirmeğe başlayanlar, elbette güzelce düşünmeden, din düşüncesinden, yaratılış temizliğinden mahrum kimselerdir.

§ Rivâyete göre Medine’i Münevvere’de bulunan bir Hırıstiyan ezan okunurken müezzinin “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah” dediğini işitince: “Allah yalancı olanı yakıversin” dermiş. Bir gece onun hizmetçisi olan bir kadın elinde ateş bulunduğu halde onun hanesine girmiş, bundan bir kıvılcım uçarak o haneyi de onun içinde bulunan sâhiblerini de tamamen yakıvermiş, o pis herif, lâyık olduğu cezâya, kendi temennisiyle kavuşmuştur.

59. De ki: Ey ehli kitap! Bizden hoşlanmamanız, bizim Allah Teâlâ’ya ve bize indirilene ve daha evvel indirilmiş olana imân ettiğimizden ve sizin bir çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?

59. Ey Yüce Resûlüm!. O gibi inkârcılara (De ki: Ey ehli kitap) ey kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olan tâife!. (Bizden hoşlanmamanız) Bizi ayıplamanız, bizim dinî hükümlerimizi inkâra cür’et göstermeniz neden kaynaklanıyor?. (bizim Allah Teâlâ’ya) İmân ettiğimizden dolayı mı böyle cahilce bir harekete cür’et ediyorsunuz?. Allah Teâlâ’ya imân, en büyük bir vazîfe, en kutsi bir inanç değil midir?. (ve bize indirilene) Kur’an-ı Kerim’e (ve daha evvel) Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplara (imân ettiğimizden) dolayı mıdır ki, hakkımızda öyle edepsizce hareketlere cür’et gösteriyorsunuz?. Böyle bir imân saygıya değer değil midir?, (ve) Ya (sizin) bu cahilce hareketiniz (bir çoğunuzun şüphesiz fâsık kimseler olmalarından dolayı mıdır?.) Evet… Öyle fâsık kimseler imânın İslâmî vazifelerin kadrini bilemezler, onların haklarında öyle alaycı hareketlere cür’et ederler, fikrî sapıklıklarını göstermiş, ilâhî azâbı hak etmiş olurlar. Yoksa, aklı başında bulunan, fısk ve küfürden kaçınan kimseler, böyle inkârcı, alaycı hareketlere asla cür’et edemezler..

60. De ki: Allah Teâlâ’nın katında cezâca ondan daha şerlisini size haber vereyim mi? O kimse ki Allah Teâlâ ona lânet etti ve üzerine gazabta bulundu ve onlardan maymunlar ve domuzlar ve Cenâb-ı Hak’tan başkasına tapanlar yaptı. İşte bunlar mevkice daha şerli, düz yoldan daha sapık kimselerdir.

60. Bu âyeti kerime, müslümanlara karşı hakaret edici tavır alan inkârcıların kötü davranışlarını açıklayarak onları insaf dairesine dâvet etmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O alaycı, İnkârcılara (De ki:) siz ilâhî bir dinin sırf hayr olan hükümleri ile alay etmek cüretinde bulunuyorsunuz, siz onun bir şer olduğunu iddia ediyor, onu inkâr ve ayıplamaya kalkışıyorsunuz. Halbuki, o ilâhî dinin bütün hükümleri, hikmete, faydaya uygun, her türlü kusurlardan uzaktır. Fakat o sizin inancınıza göre diyelim şer olsa bile bir kere düşününüz, insaf ediniz, sizin takib ettiğiniz yol, ondan binlerce kat daha şerli değil midir?. Evet… (Allah Teâlâ’nın katında cezâca) azâba götürücü, felâkete sevkedici olmak itibariyle (ondan) öyle kendi yanlış düşüncelerinize göre ayıplayıp inkâr eylediğiniz herhangi İslâmî bir muameleden sizin de, insaflı olarak düşününce, İtiraf edeceğiniz gibi (daha şerlisini size haber vereyim mi?.) bir kere düşününüz de bu haber verilecek şeyler mi şerli, yoksa sizin şerli gördüğünüz İslâmî muameleler mi şerli olduğu pek güzel ortaya çıkar Evet… (O kimse ki) geçmiş ümmetlerden her o şahıs ki (Allah Teâlâ ona) yanlış inancından dolayı (lânet etti ve) küfr ve günaha düşkünlüğünden dolayı (üzerine gazabta bulundu ve onlardan) öyle bâtıl dinlere girmiş bulunanlardan eshâbı Sebt (cumartesi halkı) ve diğerleri gibi bir kısım şahısları, şekillerini değiştirerek kendilerini (maymunlar, domuzlar) şekline soktu, (ve) onlardan bir nicelerini kendi kusurlarının bir cezâsı olmak üzere (Cenab’ı Hak’tan başkasına) insanlara, hayvanlara, şeytanlara, heykellere (tapanlar) müşrik kimseler (yaptı) artık bunların dinler tarihince sabit olan bu kötü hallerini, kötü hareketlerini bir gözönüne alarak karşılaştırınız, (işte bunlar mevkice) ve gerçek şahsiyyetleri İtibariyle sizin kötü zannettiğiniz kimselerden aslında (daha kötü ve düz yoldan) hakiki bir dinin sahasından (daha sapık kimselerdir) bunu görüp bilmek lâzım değil midir?. Artık haddizatında her türlü noksandan uzak, kötülükten münezzeh, yüceltmeye lâyık olan bir dine ve o dinin yüksek hükümlerine nasıl noksanlık isnat edebilirsiniz. Dinleri mukayese eden İlim, İslâmiyet’in kusurlardan uzak, bütün dinlerden üstün olduğunu pek güzel göstermektedir. Cenab’ı Hak umum insanlığa insaf, ve hakikatları görmeğe kabiliyet ihsâb buyursun. Amin…

61-90 ARASI AYETLER

61. Ve size geldikleri zaman “imân ettik” derler. Halbuki, onlar muhakkak inkârcı olarak girmişler ve muhakkak inkârcı olarak çıkmışlardır. Allah Teâlâ da onların gizlediklerini çok iyi bilendir.

61. Bu mübârek âyetler, münafıkların hallerini, hareket tarzlarını göstermekte ve onların selâhiyetli olan İlim sâhibleri, tarafından irşat ve ikâz edilmediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. O münkirler, İslâm hükümleri ile alay etmeye cür’et ederler (Ve) onlardan ve Yahudilerden bir zümre (size) senin huzuruna veya seninle beraber müslümanların huzuruna (geldikleri zaman) gerçeğe aykırı olarak biz (imân ettik) İslâmiyeti kabul eyledik (derler. Halbuki, onlar) o münâfık kimseler (muhakkak) kalben (inkârcı olarak) huzurunuza (girmişler ve muhakkak) yine (inkârcı olarak) huzurunuzdan (çıkmışlardır) senden işitmiş oldukları en fâideli beyanlardan asla istifâde etmemişlerdir, yine küfürlerinde devam edip durmuşlardır. (Allah Teâlâ da onların gizlediklerini) onların küfr ve nifakını (çok iyi bilir) binaenaleyh onlar içlerindekilerini gizlemekle kendilerini Allah’ın azabının kâredici pençesinden kurtarmış olamıyacaklardır. Ne şiddetli bir ilâhî tehdit!.

62. Ve onlardan birçoklarını görürsün ki, günaha, düşmanlığa ve haram yemeğe koşarlar. Yaptıkları şey elbette ne kadar fena!.

62. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. Veya hitaba elverişli olan herhangi bir münevver müslüman!, (onlardan) O Yahudilerden ve münâfıklardan (bir çoklarını) gözünle veya kalp gözüyle (görürsün ki) onlar (günaha) harama, yalan söylemeğe, müşrikce lâkırdılara (düşmanlığa) zulüm ve tecavüze, (ve haram yemeye) başkalarının mallarına tecavüz etmeğe (koşarlar) bu gibi gayrimeşru hallere tam bir hızla girişirler. Onların böyle (yaptıktan şey ne kadar fena!.) onlar böyle verilmiş, ahlâk dışı şeyleri yapar dururlar, bunların mesuliyetini hiç düşünmezler.

63. Din bilginleri, fakihleri onları günah sözlerinden ve haram yemelerinden engellemeli değil midirler? İşledikleri şey elbette ne kadar kötü!.

63. Böyle sorumluluğu gerektiren, haram şeyleri yapanları kendilerinin (Din bilginleri) Rabbâniyyun denilen âlimleri ve ehbar denilen (fakihleri) hukuk âlimleri (onları) o söyleyip durdukları (günah sözlerinden ve haram yemelerinden engelleme!! değilmidirler?.) elbette bunlar o sözlerin o haram yemelerin çirkinliği, mânevî mesuliyetini bilirler. O halde ne için bu fenalıkları işleyenleri engelleyip onları irşada çalışmıyorlar?. İyiliği emir, kötülüğü yasaklamak en mühim bir ilmî vazîfedir. Bunu ifâ etmemek elbette İlim adamına lâyık olmaz. Artık o din bilginlerinin, o fâkihlerin (İşledikleri şey) o kötülükleri önleme vazîfesini terk (elbette ne kadar kötü) bir harekettir. Binaenaleyh din âlimlerine gerekir ki, insanları kötülüklerden alıkomaya gayret göstersinler. Bunu terk etmek, mânevî sorumluluğu gerektirir. Ya bu vazifenin ifasına mâni olmak daha ne kadar fazla mesuhyyeti gerektirir!. İbni Abbas Radiallahutealâ anhuma demiştir ki: Bu âyeti kerime, Kur’ân’daki en şiddetli bir âyettir. Âlimlerden Dahhâk da demiştir ki: Bence bu âyeti kerimeden daha korkunç bir âyet Kur’an’ı Kerim’de yoktur. Gerçekten de bu âyeti kerime ilmî, vazîfesini bir engel bulunmadığı halde terkeden her İlim sâhibi hakkında pek şiddetli bir tehdidi içerir bulunmaktadır.

64. Ve Yahudi taifesi: ‘Allah’ın eli bağlanmıştır” dediler. Bu dedikleriyle kendi elleri bağlandı ve lânet olundular. Hayır Cenab’ı Hak’kın iki eli de açıktır, dilediği gibi infakta bulunur. Ve and olsun ki, sana Rabbinden indirilmiş olan şey, onlardan bir çoğu için azgınlığı ve küfrü arttıracaktır ve biz onların arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakıverdilerse onu Allah Teâlâ söndürdü ve onlar yeryüzünde fesada koşarlar. Allah Teâlâ ise fesat çıkaranları sevmez.

64. Bu mübârek âyet de Yahudi tâifesinin kötü davranışlarını ve bu yüzden uğradıkları belâları, musîbetleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Yahudi taifesi) Bir nice günahları işlediler. Bu cümleden olarak (Allah’ın eli bağlanmıştır) yani: Hâşâ! Allah cimridir, tutucudur, cömert değildir, halka bol rızık vermez, ondan dolayıdır ki, bizleri ihtiyaç içinde bırakıyor (derler) rivâyete göre Cenâb-ı Hak, vaktiyle İsrail oğullarına birçok nîmetler vermişti. Vaktaki, isyan ettiler, Son Peygamber Hazretlerini inkâra cür’et gösterdiler, Cenâb-ı Hak da vermiş olduğu nîmetlerden onları mahrum bıraktı. Bunun üzerine “Finhas bini Azura” adındaki şahıs, Cenâb-ı Hak’ka böyle cimrilik yakıştırmasına cür’et etmiş, diğer Yahudiler de bunu inkâr etmiyerek bu cür’ete râzı olmuşlardır. Binaenaleyh bu kâfirce yakıştırma hepsine isnat edilmiştir. Nitekim bir kabileden bir şahıs birini öldürür de diğerleri buna râzı olurlarsa, o şahsı filân kabile öldürdü denilir. Yed; kelimesi ise kudret, nîmet, mülk, tasarruftan kinayedir. Malumdur ki, Hak Teâlâ Hazretleri cisimden, cisim olmaktan yücedir, onda el, ayak vesâire gibi mahlukata âit olan bir âzâ tasavvur olunamaz. Binaenaleyh “Yedullah = Allah’ın eli” denilince bundan Allah’ın kudreti Allah’ın tasarrufu gibi bir mânâ kasdedilmiş bulunur. Nitekim filân zât, bir vilâyeti bir eliyle idâre ediyor, denilir ki, bundan maksat, o zâtın mükemmel bir idare etme yeteneğine sâhip olduğunu ifadedir. Yoksa hakikaten eliyle idâre etmesi kasdedilmez, mümkün değildir. İşte câhil insanlar Cenab’ı Hak’ka öyle bir cimrilik, lûtufsuzluk isnâdına cür’et ettikleri için Hak Teâlâ hazretleri de bir bed’dua makamında olarak şöyle buyurmuştur: (Bu dedikleriyle kendi elleri bağlandı ve lânet olundular) yani: Bu kâfirce lâkırdıları sebebiyle onların elleri bağlansın, yerilmiş bir cimriliğe, bir miskinliğe, bir zilete düşsünler ve Allah’ın rahmetinden uzak bulunsunlar. Nitekim öyle de olmuştur. Fakat Cenâb-ı Hak, kerem sahibidir, dilediği kullarını her türlü nîmetlere nâil buyurur. Onun kudret ve kerem elleri öyle iddia edildiği gibi bağlı değildir. (Hayır -Cenâb-ı Hak’kın- İki eli de açıktır) yani: Hem dünyaya, hem de âhirete âit nîmetleri veya mahlûkatına ikram olarak veya istidracen (yavaş yavaş helâke yaklaştırmak için) verdiği nîmetleri sonsuzdur. O yüceler yücesi zâta asla buhl = cimrilik isnat edilemez. O kerem sahibi Yaratıcı, kullarına (dilediği gibi verir) bazı kullarını geniş bir geçime nâil eder, bazı kullarını da darlık içinde bırkır, bütün bunlar bir hikmet ve fayda gereğidir. (Ve andolsun ki) Yani: Habibim!. Bir olan yüce zatıma yemin ederim ki (sana Rabbinden indirilmiş olan şey) Kur’an-ı Kerim’in gerçeğin kendisi olan beyanları (onlardan) o kâfirlerden, inkârlardan (bir çoğu için tuğyanı) isyanı, haddi aşmayı (ve küfrü) İslâmiyet’i inkâr cür’etini (arttıracaktır) onlar o kutsî kitaptan faydalanamayacaklardır, ona karşı düşmanlık gösterecekleri için rezilce halleri artıp duracaktır. Bu hal, onların tabiatlarındaki bozukluğun gereğidir. Nitekim en güzel, en leziz, faydalı yemekler, sağlıklı olanların hayatlarını devam ettirmelerine sebep olduğu halde hasta olanların hastalıklarını arttırır, (ve biz onların) O Yahudi tâifesinin veya Yahudiler ile Hıristiyanların (arasına kıyâmet gününe kadar düşmanlık ve kin bıraktık) onlar bu düşmanca hareketten uzak olmayacaklardır, onların kalblerinde, sözlerinde bir birlik, bir uyum bulunmayacaktır. Özellikle Yahudiler, Cebriye, Kederiye, Murcie ve Meşebbihe gibi mezheblere ayrılmışlardır. Hıristiyanlar da Milkaniye, Nesturiye, Yakubiye, Katolik, Protestan, gibi gruplara ayrılmışlardır. Bunlar birbirlerine kâfir der dururlar. Onlar (Her ne zaman) Hz. Peygamber’e ve diğerlerine karşı (savaş için bir ateş yakıverdilerse onu) o ateşi, harbi (Allah Teâlâ söndürdü) onları kahretti, zelli bıraktı, mağlûb düşürdü. Nitekim, vaktiyle Buhtun Nas’rin, Fetresi Rûmî’nin, Mecûsî kavminin daha sonra da, müslümanların mağlûbu olarak onların hâkimiyetleri altına sığınmaya mecbur kalmışlardı. (ve onlar) O din düşmanları dâima (yeryüzünde fesada koşarlar) onlar fırsat buldukça müslümanların aleyhinde hilekârca hareketlere koşuşurlar, cemiyetler arasında şer ve fitne uyandırmaya çalışırlar. Kendilerini böyle bozguncu hareketlerden geri alamazlar. (Allah Teâlâ ise) Öyle (fesat çıkaranları sevmez) onları arzularına nâil kılmaz, dâima onların fesat ateşini söndürerek kendilerini eliboş ve ziyâna uğramış bir halde bırakır. Onların uhrevî felâketleri de artık düşünülmeli!.

65. Ve eğer ehli kitap imân etseler ve sakınsalardı elbette biz onların günahlarını örter ve elbette onları nimetleri bol cennetlere girdirirdik.

65. Bu mübârek âyetler, hakikî bir imâna sâhip, ilâhî kitapların hükümlerine tâbi olacak olan ehli kitabın nice nîmetlere nâil bulunacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve eğer ehli kitap) Olan kendilerine evvelce Peygamberleri vasıtasıyla ilâhî kitapların hükümleri beyan buyrulmuş bulunan Yahudi ve Hırıstiyan taifeleri, son peygamber ile ona indirilen Kur’an’ı Kerim’e (imân etseler ve) isyanlardan ve ilâhî kitaplara muhalefetten kaçınarak (ittikada bulunsalar) inançlarını, amellerini düzeltseler (elbette biz onların) vaktiyle cür’et etmiş oldukları (günahları) ne kadar büyük olsa da afeder (örter) o günahlar ile kendilerini sorumlu tutmazdık (ve) bununla beraber (elbette onları nîmetleri bol cennetlere girdirirdik) onların âhiretleri de sağlanmış olurdu. Çünki İslâmiyet’i kabul eden kimseler vaktiyle yapmış oldukları dinî kötülüklerden dolayı sorumlu tutulmayacaklardır. Kur’an’ı Kerim de Yahudilerin ve Hıristiyanların ehli kitap diye anılmaları, onların kötü hareketlerini ayıplamak ve kınamak içindir. Çünki kitaba ehliyet, Cenâb-ı Hak’ka, imânı, Allah’ın birliğini tasdiki, bütün yüce peygamberlere hürmeti, bütün semavî kitapların kabulünü gerektirir. Artık kendilerini ehli kitap diye tanıyan tâifelere yakışır mı ki o kutsî kitapların bir kısmını inkâr, bir kısmını da bozup değiştirsinler, onların ilâhî hükümlerine aykırı harekette bulunsunlar!.

66. Ve eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i ve onlara Rab’leri tarafından indirilmiş olanı dosdoğru tutsalar idi elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yiyeceklerdi. Onlardan mutedil bir cemaat vardır. Onlardan bir çoğunun yaptıkları ise ne kadar fenâdır!.

66. (Ve eğer) O Yahudi ve Hırıstiyan taifesi, vaktiyle kendilerine indirilmiş olan (Tevrat’ı ve İncil’i) güzelce koruyup hükümlerine riâyette bulunsalar idi, bu kitapların bildirmiş olduğu son peygamber hazretlerini tasdik ederek onun gösterdiği hidâyet yolunu takip etselerdi (ve onlara) imân etmeleri için (Rab’ları tarafından indirilmiş olanı) semavî kitapların sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’e imân etselerdi, ve daha evvel Saya, Haykuk, Daniyel Aleyhimüsselâm, gibi zatlara indirilip Son Peygamber Hazretlerinin bütün insanlığa gönderileceğini müjdelemiş bulunan kitapları (dosdoğru) bozup değiştirmeksizin (tutsalar idi) bunların hükümlerini uygulayarak olsalardı (elbette) haklarında Allah’ın nîmetleri tamamiyle tecelli ederdi, (hem üstlerinden, hem de ayaklan altından yiyecekleri) Rızıkları fevkalâde geniş olacaktı, semâdan ve yerden taşıp duracaktı, ağaçları bol meyveler verecek, ekinleri pek ziyâde artacaktı, kendilerine her taraftan nîmetler gelecekti. Kendilerine vakit vakit bir takım ihtiyaçlar, musibetler, mücadeleler yüz gösterip durmayacaktır. Âhiretleri sağlanmış olduğu gibi dünyaları da mükemmel bir halde bulunacaktı. Halbuki onlar inkârlarında devam ettiler, bu yüzden Yahudiler bir müddet kıtlık ve pahalılığa tutuklular, Allah’ın eli bağlanmıştır, bize rızık veremiyor diye pek cahilce söz söylediler. Bununla beraber (Onlardan) o ehli kitapdan (mutedil) cahilce hareketlerinden sakınan, iktisada, itidale, şimei adalete riayetkâr (bir cemaat vardır) İslâm iy efe karşı düşmanlıkta bulunup durmaktan çekinirler, İslâmiyet’in hükümlerindeki yüceliği düşündükçe onun kutsiyetini İtiraf duygusu kendilerinde görünür, nitekim zamanımızda da bir takım müsteşrikler İslâmiyet’in hükümlerini inceleyerek onun güzelliklerini İtirafa mecbur olmaktadırlar. Ve bunlardan bazıları da vakit vakit İslâmiyeti kabul etmektedirler. Bu cümleden olarak Alman’lardan münevver bir zât, İslâmiyeti kabul etmiş, Almanya’da bir İslâm cemiyeti teşkil ederek bir cami ve bir kütübhâne tesisine de çalışmakta bulunmuştur. Malûm olduğu üzere Peygamber (s.a.v.) zamanında da mutedil olan ehli kitaptan bir kısmı İslâmiyetin yüceliğini anlayarak onu kabul etmiştir. Yahudi’lerden Abdullah İbni Selâm ile arkadaşları ve Hıristiyanlardan hükümdar Necaşî ile birçok zâtlar bu cümledendirler. Bununla beraber ehli kitaptan bir çokları, İslâmiyet’in nurları gözleri önünde parlayıp durduğu halde buna iltifat etmiyorlar, bozulmuş, Allah’ın birliği inancına aykırı, bâtıl mezheplere tâbi bulunuyorlar. (Onlardan) Böyle (bir çoğunun) Keab binil Eşref ile arkadaşları gibi bir kısım Rum’lar gibi kimselerin (yaptıkları ise ne kadar fenâdır.) ne kadar hayret vericidir!. Onlar inada, kibire mağlûpturlar, Hak’ka ulaştıracak olan bir hidâyet yolundan yüz çevirmiş buunmaktadırlar. Fakat inançlı olanlar, yani amelde mutedil, doğruluk üzere harekete meyilli, başkalarının hukukuna tecavüzden kaçınır bulunanlar böyle değildirler. Onların iyilik ister ihtarlar! kabüle yetenekleri vardır.

67. Ey Peygamber! Sana Rabbinden indirilmiş olanı tebliğ et. Ve eğer yapmaz isen onun risâletini tebliğ etmiş olmazsın. Ve Allah Teâlâ seni insanlardan korur. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ kâfir olan bir kavme hidâyet etmez.

67. Bu mübârek âyetler, İslâm dinini yayma ve insanliği irşat için, dinî hükümlerini insanlara tebliği lüzumunu söyler bulunmaktadir. Şöyle ki: (Ey Peygamber) Ey insanlara Allah’in hükümlerini tebliğe memur olan son peygamberi. (Sana Rab’binden) Senin işlerine sâhip olan, seni lâik olduğun olgunluklara eriştiren Yüce Yaratiçindan (indirilmiş olani) Kur’an’i Kerim’in hükümlerini, emirlerini, yasaklarini bütün etrâfinda bulunan halka ve eli kitaba (teblîg et) onlara bildir, onlarin irşâdina çalış, onlari kabule dâvet et, onlarin İçinde mutedil olanlarin irşâdina çalış, onlari kabule dâvet et, onlarin içinde mutedil olanlarin azliğina fasiklarin çokluğuna bakma, onlardan korkma, sabir ve sebat et (Ve <eğer yapmaz isen) tebliğine memur olduğun şeylerin hepsini lâyik olduğu üzere onlara bildirmezsen (onun) O Yüce Yaratiçinin sana tevdi etmiş olduğu (risaleti) dinî hükümleri halka (tebliğ etmiş olmazsin) çünki tebliği lâzim gelen hükümlerden bir kismini tebliğ etmemek, sanki hiçbirini tebliğ etmemek gibi peygamberlik vazîfesine aykiri görülür. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. (Allah Teâlâ seni insanlardan korur) Muhafaza eder, onlara dinî hükümleri tebliğden dolayi endişeye düşme, senin yardimcin, koruyucun Yüce Allah’tir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfir olan bir kavme hidâyet etmez.) Öyle kendi tercihlerini kötüye kullanarak küfürlerinde israrli bulunanlar Allah’in hidayetine nâil olamazlar, buna lâik değildirler. Artik Resûlüm!. Onlar sana bir zarar vermeye kâdir olamazlar, onlardan korkmaya asla mahal yoktur. Rivâyete göre vaktiyle bir kısım zatlar, Rasûlü Ekrem Hazretlerinin etrafında koruyucu bir vaziyette bulunuyorlardı. Bu âyeti kerime nâzil olunca: Rasûlü Ekrem Hazretleri: Beni Cenâb-ı Hak koruyacaktır, artık sizin muhafazaya devamınıza lüzum yoktur diyerek o zatları serbest bırakmıştır. Gerçekten de Cenâb-ı Hak, Yüce Peygamberini korumuş, vaktiyle bütün çevresi kâfirler ile dolu olduğu halde bunlar kendisine su’ikasde muvaffak olamamışlardır.

68. De ki: Ey ehli kitap! Tevrat’ı ve İncil’i ve size Rabbiniz tarafından indirilmiş olanı uygulayıncaya kadar hiç bir şey üzerinde değilsinizdir. Ve yemin olsun ki, sana Rabbinden indirilmiş olan, onlardan birçoğu için azgınlığı ve küfrü arttıracaktır. Artık o kâfirler olan kavim üzerine üzülme…

68. Habibim!. Onlara (De ki: Ey ehli kitap!.) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Tevrat’ı ve İncil’i) uygulamadıkça, yani: Onları korumaya gayretle, onlardaki açıklamalara uymadıkça, ve bu cümleden olarak onlardaki son peygamberin peygamber olduğuna dâir delilleri ve şahitleri tasdik etmeye acele etmedikçe (ve size Rab’biniz tarafından) son bir semavî kitap olarak (indirilmiş olanı) Kur’an-ı Kerim’i (ikâme edinceye kadar) onu tasdik onun hükümlerine riâyet edinceye değin (hiç bir şey üzere değilsinizdir) Allah katında makbul, şey denilmeye lâik bir dine girmiş olmazsınız. Bununla beraber mukaddes zatıma (yemin olsun ki, sana Rab’binden indirilmiş olanı) Kur’an-ı Kerim’i, onun mübârek beyanları (onlardan) öyle nefsanî havalara tâbi, hakikatları görüp işitmekten kaçınmış olan kavimlerden (bir çoğu için) fâide vermeyecektir. Öyle yeteneklerini kötüye kullanan şahıslar için (azgınlığı) inadı, kibiri (ve küfrü arttıracaktır) onların birçok bilginleri, reisleri dünya varlığına tapıp duracaklar, onlar Kur’an’ı Kerim gibi en kutsî bir ilâhî kitabı ve onu Cenab’ı Hak’tan vahy yoluyla almış olan son peygamberi inkâr ederek kat kat inkâr ve kibirlenme duygusuna kapılacaklardır. (Artık) Ey merhametli Resûlüm!, (o kâfirler olan kavim üzerine üzülme) Onların bu fenâ hallerinden dolayı mahzun, üzgün olma, onların bu küfr ve azgınlıklarının cezâsı, mesuliyeti kendilerine aittir. Bunlar selâmet ve saadete nâil olma yeteneğini kendi elleriyle kaybetmiş kimselerdir. Elbette lâyık oldukları bir feci âkibete kavuşacaklardır. Cezâ amelin cinsindendir.

69. Muhakkak o kimseler ki, imân ettiler ve o kimseler ki, Yahudi bulundular ve Sabi’iler ile Hıristiyanlar bunlardan her kim Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etmiş ve salih amelde bulunmuş ise artık onların üzerine bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.

69. Bu mübârek âyet de Allah’ın rızâsına uygun şekilde imân ve amel etmiş olan milletlerin azap korkusundan emin, hüzün ve kederden uzak olacaklarını şöylece müjdelemektedir: (Muhakkak o kimseler ki) Hakikaten veya görünüşte lisânlariyle (imân ettiler) müslüman olduklarını ikrar ve itirafta bulundular (ve o kimseler ki, Yahudi bulundular) Yahudiliğe dahil bulunmuş oldular (ve Sabiiler ve Hıristiyanlar) denilen iki tâife bilmelidirler ki: (bunlardan her kim) Herhangi fert herhangi tâife (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına, büyüklük ve kudretine, bütün dinî hükümlerinin tam bir hikmet ve fayda olduğuna gerektiği şekilde inanmış (ve âhiret gününe imân etmiş) bütün insanlığın öldükten sonra yeniden hayat bularak bir ebediyet âlemine gideceğine dünyadaki hallerine göre o sonsuzluk âleminde mükâfat ve cezâ göreceklerine kalben ve lisânen kani olmuş ve inanmış (ve salih amelde) hakikî bir imânın gerektirdiği şekilde günahları bırakıp namaz, oruç, hac gibi herhangi güzel bir ibâdet ve itaatta, Allah’ın yarattıkları hakkında şefkat ve yardımda (bulunmuş ise artık onların üzerine) bu imân ve salih amelde bulunan zatlar için (bir korku yoktur) küfr ve isyan ehlinin korkacakları, pişmanlık duyacakları âhiret gününde, o ebedî hayat âleminde bu mü’min, salih kullar, rahat bir halde yaşayacaklardır. Nice nîmetlere nâil olacaklardır. Binaenaleyh her düşünen insan için lâzımdır ki, hakikî bir imân ile, güzel bir amel ile hayatını devam ettirerek istikbalini hakikî bir şekilde sağlamaya muvaffak olsun. Demek ki, Sabi’iler ve diğer dinsizler gibi pek bâtıl inanç sâhipleri bile inançlarını düzelterek hakikî bir dine, güzel bir amele muvaffak olunca başarı ve kurtuluşa nâil oluyorlar. Vaktiyle yapmış oldukları isyanları af ediliyor ve örtülüyor. Artık öyle kimseler için lâzımdır ki, bir gün evvel tövbe edip af dileyerek İslâm dininin sahasına atılsınlar, Allah’ın affına ilticâda bulunsunlar. “Fıskı ne ziyan eyler hayr olsa serencamı?.”

§ Sabi’i: Meşhur bir dinden diğer bir dine çıkan kimse demektir. En büyük bir sapıklık içinde kalmış, bütün dinlerin dairesinden çıkmış olan bir kavme “sabiin” adı verilmiştir. Bir görüşe göre bunlar meleklere ibâdet etmekte ve kıbleden başka bir tarafa yönelerek namaz kılmakta bulunmuş bir kavimdir. Kamusülalam’da yazıldığına göre: Bunlar esasen yıldızlara ibâdet etmekten ibâret bir mezhebe tâbi bir cemaattır. Aslında Süryanî ve Gildanî cinslerine mensup idiler, sonra araplaşmışlardı. Merkezleri Harran idi. Abbasî Hilâfeti zamanında bunlardan bir çok doktorlar, âlimler yetişmiştir. Bugün Hille ve Kerbelâ taraflarında bazı fertleri mevcuttur. Bakara sûresindeki (63.) âyetin tefsirine müracaat!.

70. Yemin olsun ki, biz İsrail oğullarının misâkını aldık ve onlara Peygamberler gönderdik. Her ne vakit onların nefislerinin arzusuna uymayan bir hüküm ile onlara Peygamber geldi ise onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.

70. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının sözlerine riâyet etmeyerek ne kadar basîretsizce, gâfilce yaşamış olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. İlâhî zatıma (Yemin olsun ki. İsrail oğullarının misâkını aldık) onlara rehber olacak bir akıl gücü verdik. Yüce Allah’ın birliğine inanacak ve tasdik edecek bir kabiliyet ihsan eyledik, mükellef oldukları şer’î hükümleri takdir eyleyecek bir zekâya sâhip kıldık, bu hükümlere dâir deliller ortaya koyduk (ve) bundan başka da (onlara) İsrail oğullarına birçok (Peygamberler gönderdik) onları hidâyet ve saadet yoluna sevketmeğe çalışıp durdular, fakat (her ne vakit onların) o İsrail oğullarının (arzusuna) nefislerinin fesada yönelik arzusuna (uymayan bir hüküm ile) bir şer’î emir ile (onlara Peygamber geldi ise) onun tebliğatını kabul etmediler, o yüce zâta karşı cephe aldılar, (onlardan) O gelen Peygamberlerden (bir kısmını tekzib ettiler) peygamberliğini inkâr eylediler (bir kısmını da) tekzib ile yetinmeyip (öldürdüler) Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi muhterem Peygamberleri şehit eylediler. Hz. İsa gibi, Son Peygamber Hazretleri gibi Yüce Peygamberlerin de mübârek hayatlarına sui’kasitte bulunmuşlarsa da emellerine nâil olamamışlardır.

71. Ve sandılar ki: Bir fitne olmayacaktır. Artık onlar kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah Teâlâ tövbelerini kabul buyurdu, sonra onlardan birçoğu yine kör ve sağır kesildiler. Allah Teâlâ ise ne yaptıklarını hakkıyla görücüdür.

71. (Ve) İsrail oğulları (sandılar ki”) yaptıkları inkârladan, cinâyetlerden dolayı kendilerine (bir fîtne) bir belâ ve azap gelmiş (olmayacaktır) onlar kendilerini hâşâ Allah’ın oğulları, dostları sanıyorlardı, “Tevrat’ın hükümleri kalıcıdır, yeni bir şeriat gelmeyecektir” diyorlardı. (Artık onlar kör) Dinin hükümlerini, fazîletlerini takdirden âciz, inkâr ve fesada düşkün bir halde kaldılar, (ve sağır kesildiler) Hakikatları, Peygambelerin tebliğlerini işitip gereği ile amel etmek kâbiliyetinden mahrum bir halde yaşadılar, kıtlık ve pahalılığa uğradılar, Bâbil esâretine düştüler, pek uzun bir müddet Buhti Nusser’in zulmü altında zelilce bir hayat sürdüler. (Sonra) Cenâb-ı Hak lütfetti, İran krallarından birisi Beyti mukaddese hâkim olarak İsrail oğullarını esaretten kurtardı bir derece hallerini düzelttiler, geçmişteki hareketlerinden dolayı pişmanlık gösterdiler, bu bir nevi tövbe idi. (Allah Teâlâ) da bu (tövbelerini kabul buyurdu) onları vatanlarına döndürdü, yeniden nîmetlere nâil buyurdu. Fakat (sonra onlardan birçoğu) yine ilâhî dininin hükümlerine muhâlefete başladılar, başlarından geçmiş olan felâketleri unuttular, nefislerinin arzusuna uydular, buzağıya bile taptılar. (yine kör ve sağır kesildiler) cahilliğe, küfre müptelâ oldular. Zekeriya ve Yahya Aleyhimesselâm gibi Peygamberleri şehit ettiler (Allah Teâlâ ise) Onların (ne yaptıklarını hakkiyle görücüdür) yaptıkları ve yapacakları cinayetleri gayrimeşru hareketleri tamamen görüp bilmektedir. Binaenaleyh onları bu kötü hareketlerinin cezalarına vakit vakit kavuşturmuştur ve yine kavuşturacaktır. Artık kendilerinin bir fitneye mâruz kalmayacaklarını nasıl iddia edebilirler. Nitekim, vaktiyle Buhti Nusser ve emsali kimseler Beyti mukaddesi işgal etmişler, İsrail oğullarından kırk bin kadar şahıs katletmişlerdir, kalanlarını da kendi yurtlarına götürüp orada zelilce bir halde yaşatmışlardır. Nitekim son asırlarda da bir takım milletlerin kahırlarına uğramışlardır. Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın emirlerine, Peygamberlerine muhalefetin bir cezasıdır. Bu gibi tarihî vakalardan her millet bir ibret dersi almalıdır.

72. Andolsun ki; “şüphesiz Allah, o Meryem’in oğlu Mesihtir” diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih demiştir ki: Ey İsrail oğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz. Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa muhakkak Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur ve onun varacağı yer ateştir ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.

72. Bu mübârek âyetler de Hıristiyanların sapıklıklarını bildiriyor, Hz. İsa’nın ilâhlığına, Cenâb-i Hak’kın da üç Allah’tan biri olduğuna inananların -bu iddialarından tövbe ve istiğfar etmedikleri takdirde- kâfir ve elem verici azâba mâruz olacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır. Cenab’ı Hak’kın mukaddes zâtına (Andolsun ki) Hıristiyan tâifesinden (şüphesiz Allah, o Meryem’in oğlu Mesih’tir diyenler) Hz. İsa’nın ilâhlığına inananlar, bu iddialarından dolayı (kâfir) müşrik (olmuşlardır.) Hıristiyanlardan Allah’ın birleştiğine inanan Yakubiye taifesi “Hz. Meryem, Allah’ı doğurmuştur” demişlerdir. Onlar bu sözleriyle Cenâb-ı Hak’kin zâtinin İsa’ya hulûl ettiğini, onun zatiyle birleştiğinî iddia etmiş bulunmaktadırlar. Bunlara göre Allah Teâlâ, ekanimi selâseden, yani üç asıldan, üç rükünden meydana gelmiştir, bunlar baba, oğul ve ruhulkudûsten ibârettir. Bu üçten her biri diğerinin aynıdır. Bu üç birdir, bu bir de üçtür. Baba, oğula hulûl etmiş, onunla birleşmiş, bundan da ruhulkudüs oluşmuştur. Böyle bir iddia ise küfrün kendisidir. Akıl ve mantığa tamamen muhaliftir, Hırıstiyan tâifesini saptırmak için onların düşmanları tarafından uydurulmuştur. (Halbuki, Mesih) Bu gibi bâtılca iddiada bulunanları yalanlamak ve kınamak için (demiştir ki. Ey İsrail oğulları) bana ve diğer mahlukata ilahlık isnad etmek katıksız küfürdür. (Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan) Bütün mahlûkatı yaratıp vücude getiren (Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz) başkalarını mabut edinmeyiniz, ben de bütün kâinat da o Büyük Yaratıcının birer kuluyuz, yaratmasının birer eseriyiz, hiç birimizde hâşâ ilahlık sıfatı yoktur. (Şüphe yok ki, her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa) İbâdet hususunda, ilahlığa âit sıfatlar hususunda kâinatın yaratıcısı Yüce Allah’ın bir ortağı, bir benzeri, bir eşi var derse (muhakkak Allah Teâlâ ona cenneti haram kılmış olur) artık o cennete ebediyen giremez, (ve onun) O müşrik şahsın (varacağı yer) İsa âhirette (ateştir) cehennemden başka değildir. Böyle kimseler sevaba nâil değil, ebedî bir azâba yakalanmış olacaklardır, (ve zâlimler için) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmak, onun varlığını, birliğini inkâr eylemek gibi sebeblerle zulüm ve küfre düşmüş olanlar için âhiret gününde (yardımcılardan) onları kuvvetleriyle veya şefaatleriyle ateşten kurtaracak bir (kimse yoktur) onlar ebediyen o azap yurdunda kalacaklar, kötü inançlarının cezâsını görüp duracaklardır. Bu son âyeti kerime de ya Hz. İsa’nın beyanlarına aittir, veya Allah tarafından Hz. İsa’nın sözlerini desteklemek üzere gelmiş bulunmaktadır.

73. Elbette kâfir olmuşlardır: “Tanrı şüphesiz üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler. Halbuki, bir olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir Tanrı yoktur. Ve eğer dediklerine son vermezlerse onlardan kâfir olanlara elbette pek acıklı bir azap dokunacaktır.

73. Hıristiyanlardan diğer bir tâife de (Elbette kâfir olmuşlardır) şöyle ki: O tâife: (Tanrı şüphesiz üçün üçüncüsüdür diyen kimselerdir) Yani onlara göre Tanrı, üçten biridir. İlahlık, Allah Teâlâ ile İsa’nın ve Meryem’in aralarında müşterektir, bunların her biri de bir ilahtır. (Halbuki, bir olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir Tanrı yoktur.) Başka hiçbir kimse ilahlık sıfatına sâhip değildir. Allah’ın zâtı birden fazla olmak kusurundan uzaktır. Bütün Kâinatın Yaratıcısı, mabudu ancak o bir olan varlığı zorunlu olan Yüce Allah’tır. (Ve eğer) O câhiller (dediklerine) mahlûka ilahlık isnadından ibâret ve sırf küfür olan sözlerine (nihâyet vermez) Cenâb-ı Hak’kın birliğine inanmaz (larsa onlardan) bu yanlış inançta devam edip tövbe ve istiğfar etmeyerek (kâfir olanlara) bu küfr hâli üzere kalanlara (elbette pek acıklı) pek şiddetli (bir azap dokunacaktır) onları cehennem ateşi sonsuza kadar yakıp duracaktır. Böyle bir inanışta- bulunanlar, Nesturiye ve Milkâniyye denilen tâifelerdir. Bunlara göre ilahlık Cenâb-ı Hak ile Meryem ve İsa arasında müşterektir. Bunlar üç ilâhtan ibârettir ve bunlardan herbiri bir ilahtır. Ne yanlış bir inanç!.

( = Allah’tan başka ilâh var mı?!)

74. Hâlâ tövbe edip de Allah Teâlâdan bağış istemiyeceklermidir? Ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir.

74. O küfre, şirke düşmüş câhiller (Hâlâ) bu yanlış inançlarını anlamayacaklar mı?. Hâlâ (tövbe edip de Allah Teâlâ’dan mağfiret istemiyecekler midir?) hâlâ tevhit ve tenzih inanciyle kalblerini aydınlatıp, hareketlerini tanzim eylemeyecekler midir?. Ne kadar şaşılacak bir cahilce hareket!. Halbuki, Cenâb-ı Hak, Peygamberleri ve kitapları vâsıtasıyle onların uyanmalar! için nice yüce beyanlarda bulunmuştur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur) Onların günahlarını tövbe edip bağış diledikleri takdirde af eder ve örter. Ve Hak Teâlâ (râhimdir.) merhameti pek ziyadedir. Onun içindir ki, uyanmaları için bu hakikatları onlara telkin buyurmaktadır. Artık onlar, istiğfara koşarak ilâhî mağfiretden, Allah’ın merhametinden istifâde etmeli değil midirler?.

75. Meryem’in oğlu Mesih, bir Peygamberden başka değildir. Ondan evvel de nice Peygamberler gelip geçmiştir. Onun anası da pek doğru bir kadındır, ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetlerimizi nasıl açıkça beyan ediyoruz. Sonra da bak onlar nasıl çevriliyorlar.

75. Bu mübârek âyetler de Hz. İsa’nın ve diğer mahlûkatın ilahlık vasfına sâhip olamayacaklarını, onların acz ve ihtiyaçlarını açıklamak suretiyle beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Hz. İsa’ya ilahlık isnat eden gafil topluluk!. (Meryem’in oğlu Mesih) Bir insandır, diğer insanlar gibi bir kadından doğmuştur. O, sâhip olduğu üstün vasıfları İtibâriyle (bir Peygamberden başka değildir.) o ancak bu şerefe sahiptir. Yoksa hâşâ ilahlık vasfına sâhip değildir. (Ondan evvel de nice Peygamberler gelip geçmiştir.) O da diğer Peygamberler gibi bir insandır, geçici bir dünya hayatına nâil olmuş, sonra o da diğer Peygamberler gibi hayatı terk ederek ölüme mahkûm olacaktır. Artık böyle doğan ölüme mâruz bulunan bir zât, nasıl ilahlık vasfına sâhip olabilir?. Ondan bir takım hârikalar zuhur etmiş ise diğer Peygamberler de nice hârikalar göstermeye muvaffak olmuşlardır. Hz. İsa, bazı ölüleri Allah’ın izni ile diriltmiş, ise Hz. Musa’nın elinde bir asâ bile hayata nâil olmuştur. Hz. İsa, dünyaya babasız gelmiş ise Hz. Âdem, hem babasız hem de anasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu gibi hârikalar bütün Cenab’ı Hak’kın birer kudret eseridir. Yoksa o Peygamberler haddızatında yaratıcılık sıfatına asla sâhip değildirler. Hz. İsa’nın annesine gelince, o da diğer muhterem kadınlar gibi, (pek doğru) iffetli, hakkı tasdik ile nitelenmiş (bir kadındır) yoksa insanlığın üstünde bir mahiyete sâhip bulunmamıştır. (ikisi de) Hz. İsa da annesi Hz. Meryem de diğer insanlar gibi (yemek yerlerdi) onlar da diğer insanlar gibi yiyip içmek ihtiyacı içinde yaşarlardı. Artık onlara ilahlık vasfı nasıl isnat edilebilir?. Habibim!. (Bak onlara) Hz. İsa ile annesine rablık isnadında bulunan câhillere (âyetlerimizi) onların o iddialarını iptal eden delillerimizi (nasıl açıkça beyan ediyoruz.) Hz. İsa’nın da annesinin de birer insan olduğunu açıkça gösteren alâmetleri, dellileri nasıl gösteriyoruz. (Sonra da bak onlar) O insanlara rablık isnadında bulunan şuursuz insanlar (nasıl çevriliyorlar) o âyetleri, alâmetleri dinleyip anlamaktan nasıl kaçınıyorlar. O âyetleri, delilleri hiç düşünme ve tefekküre yanaşmıyorlar, onların bu halleri ne kadar şaşılmaya şayandır!..

76. De ki: Allah Teâlâ’dan başkasına mı, sizin için zarara da, faideye de sâhip olmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki, herşeyi hakkıyla işitici ve bilici olan ancak Allah Teâlâ’dır.

76. Resûlüm!. O gâfillere (De ki:) siz (Allah Teâlâ’dan başkasına mı?.) ilahlık ve rablık sıfatına sâhip olmayan mahlukata mı bu sıfatları isnat ediyorsunuz?. (Sizin için zarara da, faideye de) Cenâb-ı Hak’kın kendilerine müsaadesi ve yardımı olmaksızın (sâhip olmayan şeylere mi) öyle âciz mahlukata mı ilahlık isnat ederek (tapıyorsunuz?.) bu ne kadar cahilce bir harekettir. (Halbuki, işitici ve bilici olan) Bütün işitilen ve bilinen şeyleri ilmî ezelisiyle kuşatmış bulunan (ancak Allah Teâlâ’dır) bütün bilinen varlıkları vücude getiren ve yokluğa götüren ancak Yüce Allah’dır. Binaenaleyh ey insanlar!. Sizlerin de bütün iddialarınızı, inançlarınızı o Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Artık uyanınız!. Küfr ve şirke, isyanlara son veriniz. Ortak ve benzerden yüce olan o azamet sâhibi yaratıcıyı tasdik ediniz onun Peygamberine tâbi olunuz ki, kurtuluş bulabilesiniz. Aksi takdirde Allah’ın azabının ezici pençesinden kendinizi asla kurtaramazsınız.

77. De ki, Ey ehli kitap! Dininizde hak’ka aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz. Ve evvelce sapıklığa düşmüş ve birçoklarını da saptırmış bulunan ve doğru yoldan sapıtmış olan bir kavmin isteklerine uymayınız.

77. Bu mübârek âyetler de ehli kitaba haktan, itidalden ayrılmamalarını tavsiye etmektedir. Bunun hilâfına hareket ederek küfre düşmüş olanların da bu yüzden lânete hedef olmuş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Kendilerini irşat için (De ki. Ey ehli kitap!.) Allah’ın dinine aykırı hareketten sakınınız, (Dininizde hak’ka aykırı olarak haddi tecâvüz etmeyiniz) yani: Ey Hırıstiyan taifesi!. Siz İsa gibi bir zâtı peygamberlik mertebesinden yükselterek kendisine ilahlık isnadında bulunmayınız. Ve Ey Yahudi taifesi!. Siz de öyle bir zâtın peygamberliğini inkâr ederek kadrini düşürmeye cür’et etmeyiniz. (Ve) Ey Hırıstiyan ve Yahudi taifeleri!. (evvelce) Hz. Muhammed’in peygamberliğinden evvel (sapıklığa düşmüş ve bir çoklarını da saptırmış bulunan) din yolundan uzaklaştırmış (ve) kendileri de tamamen (doğru yoldan sapıtmış olan bir kavmin) bir kısım geçmişlerinizin, reislerinizin (isteklerine) gayrı meşrû arzularına, temayüllerine (uymayınız.) Onlar kendi bâtıl menfaatleri için, kendi hasetleri, ihtirasları için hakkı kabul etmezler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eylemezler, dalâlet sahasından ayrılmazlar, başkalarını da kendileri gibi dalâlet içinde yaşatmak isterler. Artık öyle akıl ve nakle aykırı hareket eden bozguncu kimseler rehber edinilebilir mi?. Artık onların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Onlar ebedî hüsrana uğramış kimselerdir.

78. İsrail oğullarından kâfir olanlar, Davud’un da, Meryem’in oğlu İsa’nın da lisanıyle lânet olunmuşlardır. Bu da onların isyan etmeleri ve haddi tecavüz eylemeleri sebebiyledir.

78. Evet… O hüsrana uğrayanların hâli malumdur. Bu cümleden olarak (İsrail oğullarından kâfir olanlar) ilâhî dini terkederek insanlara, hayvanlara tapmak aşağılığın! işleyenler (Davud’un da Meryem’in oğlu İsa’nın da lisaniyle lânet olunmuşlardır) yani: Cenab’ı Hak tarafından Zebur kitabında da, İncil kitabında da o iki Peygamberin lisanı vasıtasıyla, o küfrü işlemiş olanlar, lânete uğramışlar, dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz kalmışlardır. (Bu da) Onların böyle lânete hedef olmaları da (onların) Cenâb-ı Hak’ka karşı (isyan etmeleri ve haddi tecâvüz eylemeleri sebebiyledir) onlar o çirkin hareketleri yüzünden sonsuza kadar lânete mâruz bulunmuşlardır.

§ Bir rivâyete göre bu lânete uğrayanlar Eyle halkı ve kendilerine sofra gönderilenlerdir. Şöyle ki: Hz. Davûd zamanında Eyle kasabasının halkı, bazı günahlarından dolayı cumartesi günleri balık avlamaktan nehy edilmişlerdi. Bunlara “Eshabı Sebt” denir. Onlar ise Hz. Davud’un tebliğ etmiş olduğu bu yasağı dinlememişlerdir. Allah Teâlâ da Hz. Davud’un duası üzerine onların suratlarını maymun suratına çevirmişti. Eshabı Maideye gelince: Bunlar da Hz. İsa zamanında bir mucize olarak gökten inen sofrayı görmüş, ondan yemiş oldukları halde imân etmemişlerdi. Cenab’ı Hak da Hz. İsa’nın duası üzerine onların suratlarını domuz sûretine çevirmişti. Bunlar beşbin erkek bulunuyorlardı. İşte bu iki kavim Hz. Davûd ile Hz. İsa’nın lisaniyle lânete mâruz kalıp böyle suretlerinin değiştirilmesi cezâsına çarptırılmışlardı. Allah’ın kudreti her şeye yeterlidir. Buna inanmışızdır!.

79. Onlar yapmış oldukları fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeğe çalışmazlardı. Gerçekten de onların yaptıkları ne kadar kötü idi.

79. Bu mübârek âyetler de kâfir ve münafıkların fenalıklara son vermediklerim bildirmektedir, ve onların kendileri gibi kâfir ve münafıklara bağlılıkta bulunarak bu sebeble Allah’ın dininden mahrum, ebedî azâba mâruz olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Onlar) O lânete uğramış olan münkirler (yapmış oldukları fenalıktan) yasaklardan sakınmazlar, kötülüklere son vermezler ve bunlardan (birbirlerini vazgeçirmeğe çalışmazlardı) aralarında iyiliği emir, kötülükten sakındırma vazîfesi ceryan etmezdi. (Gerçekten) andolsun ki (onların) böylece (yaptıkları) şeyler (ne kadar kötü idi) haklarında ne kadar azâbı, felâketi getirir bulunuyordu. Onlar ise hiç bunun farkında bulunmuyorlardı. İşte bu gibi fenâ hereketleri sebebiyle lânete hedef olup gitmişlerdir.

80. Onlardan birçoklarını görürsün ki, kâfir olanlara dostlukta bulunurlar. Andolsun ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler ne kadar kötüdür. Allah Teâlâ onlara gazab etmiştir ve onlar azab içinde ebedî kalacak kimselerdir.

80. Habibim!. (Onlardan) O ehli kitap denilen tâifeden (bir çoklarını görürsün ki) müslümanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar (kâfir olanlara dostlukta bulunurlar) nitekim ehli kitaptan Keab İbni Eşref ve emsali kimseler müslümanların aleyhine cephe almak için Mekke’i Mükerreme’deki müşriklerin yanlarına gitmişler, onlar ile ittifakta bulunarak Hendek Gazvesinde onlar ile beraber cenge atılmışlardır. Bir kısım münâfıklar da İslâm dinine düşmanlıklarından dolayı din düşmanlarına karşı dostluk göstermişler, onları İslâm aleyhine teşvikte bulunmuşlardır. (Andolsun ki, onlar için nefislerinin takdim ettiği şeyler) Öyle kâfirce hareketler (ne kadar kötüdür.) Bunların vahim neticelerini kıyâmet gününde elbette göreceklerdir. Çünki (Allah Teâlâ onlara gazap etmiştir) onlar Allah’ın rahmetinden ebedî olarak mahrum kalmışlardır, (ve onlar azap içinde ebedî kalacak kimselerdir) Onların o kâfirane, münâfıkane hareketleri kendilerinin cehennemde müebbet surette kalacaklarına sebep bulunmuştur.

81. Eğer onlar Allah Teâlâ’ya ve Peygamberlere ve ona indirilmiş olana imân etmiş olsalar idi o kâfirleri dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan birçokları fâsık kimselerdir.

81. (Eğer onlar) O müşriklere dostlukta bulunan ehli kitap ve münâfıklar (Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e) son peygamber olan Hz. Muhammed’e (ve ona) O Yüce Peygamber’e Allah katından (indirilmiş olan) Mucize Kur’an’ı Kerim’e ve onun bildirmiş bulunduğu diğer Peygamberlere, semavî kitaplara (imân etmiş olsalar idi) elbette (o kâfirleri) müşrikleri (dostlar edinmezlerdi) çünkü hakikî imân, böyle fesatla içiçe bir dostluğa aykırıdır. (Fakat onlardan) O din düşmanlarını dost tutanlaran (bir çokları fasık) dinden mahrum. Allah Teâlâya, Peygamberlere, semavî kitaplara imândan nasipsiz (kimselerdir) bunun içindir ki, onlar hakkı göremezler, kendilerini sapıklıktan kurtaramazlar, kabiliyetlerini kötüye kullandıkları için ebedî bir azâba mâruz bulunmuş olurlar.

82. Yemin olsun ki, imân edenlere insanların düşmanlıkça en şiddetlisini mutlaka Yahudiler ile Müşrik’leri bulacaksın. Ve yine yemin olsun ki insanların mü’minlere sevgi bakımından en yakın olanları da biz Hıristiyan’ız diyenleri bulacaksın. Bu da onların içinde herhalde bilgin, âbit olanların ve dünyayı terk etmiş olan rahiplerin bulunmasındandır. Ve şüphe yok ki, onlar kibir etmek de istemezler.

82. Bu âyeti kerime, müslümanlara karşı en ziyâde düşmanlık beslemekte olan taifelerin ahlâkî kötülüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. Veya ilâhî hitabı güzelce telâkkiye elverişli olan herhangi bir kulum!.. Bir olan zatıma (Yemin olsun ki, imân edenlere) ehli İslâm’a (insanların düşmanlıkça en şiddetlisini) müslümanlara karşı düşmanlıkları pek ziyâde bulunan tâifeyi (mutlaka Yahudi’ler ile müşrikleri bulacaksın) başka taifelerin de düşmanlıkları var ise de bunların düşmanlıkları derecesinde değildir. Nitekim, Hz. Peygamberin gönderilmesini müteakip bir kısım Yahudi’ler ile Arap yarımadasındaki müşriklerin Rasûlü Ekrem’e karşı, onun yaymağa başladığı İslâmiyete karşı ne kadar düşmanlık göstermiş oldukları tarihçe yazılmıştır. (Ve yîne yemin olsun ki, insanların mü’minlere) İslâm şerefine nâil olan zatlara (sevgice) muhabbet, sevgi, temâyül bakımından (en yakın olanlarını da biz Hırıstiyanız diyenleri bulacaksın) çünki onlar, kendilerini Hak’kın yardımcısı, ehli Hak’kın dostları diye gösterirler, müslümanlığı kabul etmeseler de ehli İslâm’a karşı Yahudiler ile Müşrik’ler derecesinde düşmanlık göstermezler. Bununla beraber onların içinden İslâmiyeti kabul edenler İslâmiyet’in kutsallığını İtiraf eyleyenler, Yahudi’ler ile Müşriklere nazaran pek çok bulunmuş ve bulunmaktadır. Nitekim vaktiyle Müşriklerin bin türlü ezâ ve cefalarına maruz kalmış olan bir kısım eshabı kiram, hırıstiyan hükümdarı bulunan Necaşi’nin ülkesine sığınmışlar orada pek güzel himaye görmüşlerdi. Hattâ Necaşi, İslâmiyet’in yüceliğini anlayarak İslâm şerefine nâil olmuştu. Zamanımıza kadar da nice Hırıstiyan zümreleri İslâmiyet’i kabul edegelmişlerdir, bu gün de bir çok hırıstiyan âlimleri, düşünürleri, İslâmiyet’in yüce .mahiyetini, kutsî hükümlerini yazıları ile takdir edip yüceltmektedirler. (Bu da) Hırıstiyan tâifesinin mü’minlere sevgice daha yakın olmaları ise (onların içinde) kıssislerin, yani (bilgin, âbid) reis (olanların ve) dünyayı terk etmiş olan (rahiplerin) yani mâbetlerine kapanarak fazla ibâdet ve itaate düşkün kimselerin (bulunmasındandır) bunlar Yahudi’ler ve müşrikler gibi dünya hırsı ile hareket ederek sırf kendi menfaatlerini takip eden, kendilerinden olmayan zümrelere sürekli olarak düşmanlık besleyip zarar vermek isteyen kimseler değildirler. Gerçek şu ki: Abdullah İbni Selâm ve emsali gibi Yahudi’lerden ve Müşrik’lerden bir takım kimseler de İslâmiyet’in yüceliğini anlayıp İslâmiyet’i kabul etmişler ise de bunlar Hıristiyanlardan müslüman olanlara oranla pek azdırlar, hüküm ise çoğunluğa göredir. (Ve şüphe yok ki, onlar) Hırıstiyan taifesi, hakkı, hakikatı anladıkları takdirde kabulden kaçınmazlar ve Yehûd taifesi gibi (kibir etmek de istemezler) Hırıstiyan taifesi, kalp inceliğine, şefkat ve merhamete sâhip olup müslümanlara karşı Yahudi’ler ve Müşrikler derecesinde düşmanlıkta bulunmazlar. Onlarda böyle bir meziyet görülebilmektedir. Hakikaten tevâzu, hak’ka karşı düşman olmamak takdire şâyân bir özelliktir. İsterse, sâhibi gayrimüslim bulunsun. Şu ciheti de kaydedelim ki: Tefsirlerimizde yazılmış olduğu üzere bu âyeti kerime, Yahudi’ler ile Hıristiyanlar arasındaki farkı, dinleri itibariyle değil, dünyaya düşkün olmaları, kendilerinden başka milletlere fenâlık yapmayı bir vazîfe bilip bilmemeleri itibâriyle. İşte bu bakımdan Yahudilerin ahlâkî durumları Hıristiyanlara göre pek ziyâde düşüktür. Yoksa din itibâriyle Hıristiyanların küfrü, Yahudi’lerin küfründen daha galizdir. Çünki Yahudiler, yalnız peygamberlik hususunda mücadelede bulunurlar, Hz. İsa, gibi Son Peygamber Hazretleri gibi Peygamberleri ve onlara verilmiş olan semavî kitapları inkâr ederler. Hırıstiyan taifesi ise ilâhiyat hususunda da tartışmada bulunurlar, Hz. İsa gibi bir insana (hâşâ) ilahlık isnat ederler, Son Peygamber Hazretlerinin risâletini kabul etmezler. Binaenaleyh bu bakımdan Hıristiyanların küfrü daha büyüktür. Fakat bunlar Yahudiler kadar inatçı, başkaları hakkında her halde kötülük ister olmayıp içlerinden insaflıca düşünerek hakkı kabul edenler daha ziyade olduğundan bu bakımda Yahudilere, Müşriklere üstün bulunmuşlardır.

83. Ve Peygambere indirilmiş olanı dinledikleri zaman hakkı bildiklerinden dolayı onların gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Ey Rabbimiz! İmân ettik, artık bizi hakka şâhit olanlar ile beraber yaz.

83. Bu mübârek âyetler de ehli kitap arasindan İslâm şerefine nâil olmuş olan zatlarin temiz hareketlerini, emellerini, mükafatlarini bildirmekte, küfründe israr edenlerin de kötü sonlarini göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hiristiyanlardan olan bir zümre kibir etmedikleri gibi (Peygamber’e) Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a Allah tarafından (indirilmiş olanı) hikmet dolu Kur’an-i Kerim’i (dinledikleri zaman) kalblerinde bir irfan nuru parlamaya başlar (hakki bildiklerinden) Kur’an’in yüceliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin doğruluğunu evvelce de kendi kitaplarında görüp anlamış bulunduklarından (dolayi onların gözlerinin) bir incelik ile, bir yüksek heyecan ile (yaşla dolup taştığını görürsün) ve onlar Kur’an’i Kerim’in âyetlerini dinledikçe: (Derler ki. Ey Rabbimiz!) Biz bu Kur’an’i Kerim’e ve kendisine bu Kur’an’i Kerim nâzil olan Yüce Peygambere (imân ettik) bu bir hak sözdür, bu Yüce Peygamberde bir Resûlu kibriyâdır, son peygamberdir. Buna inanmışızdır, (artık) Ey Yüce Yaratıcı!, (bizi şâhit olanlar ile beraber yaz) yani: Bizi Kur’an’ı Kerim’in doğruluğuna, Hz. Muhammed’in risaletine şâhitlik eden zâtlar ile beraber haşret veya o Yüce Peygamber’in yarın kıyâmet gününde diğer ümmetler üzerine şahitlikte bulunacak olan İslâm ümmeti zümresine bizleri de kat. Bu zâtlar, müslümanların bu vasfını İncil’de görmüş oldukları için böyle bir niyazda bulunmuşlardır.

84. Ve biz ne için Allah Teâlâ’ya ve bize hak’tan gelene imân etmeyelim? Halbuki biz ümit ederiz ki, Rabbimiz bizi sâlihler olan kavim ile beraber cennete soksun.

84. (Ve) O zâtlar derler ki: (biz ne için Allah Teâlâ’ya ve bize haktan gelene) Kur’an’ı Kerim’e, onu tebliğ eden Yüce Peygambere (imân etmeyelim?.) bizim akıl ve izânımız yok mu?. Böyle parlak bir hakikat karşısında bulunduğumuz halde onu nasıl inkâr edebiliriz? (Halbuki, biz ümit ederiz ki) Yarın âhirette (Rabbimiz bizi sâlihler olan kavim ile beraber) -cennete- (soksun) binaenaleyh artık kendimizi imân nîmetinden nasıl mahrum bırakabiliriz?. Hayır bırakamayız.

85. Artık Allah Teâlâ da onlara bu söylediklerinden dolayı altından ırmaklar akan cennetleri, içlerinde ebediyen kalıcı olmaları üzere ihsan buyurdu. Bu ise iyi hareket edenlerin mükâfatıdır.

85. (Artık Allah Teâlâ’da) Lütfetti (onlara) o İslâmiyet’e saygı gösteren, Kur’an’ı Kerim’i tasdik eden münevver zümreye (bu söylediklerinden) bu güzel kanaat ve inançlarından (dolayı) en büyük mükâfatlar verdi, şöyle ki: Onlara âhirete gidince (altından ırmaklar akan cennetleri, içlerinde ebediyen kalıcı olmaları üzere ihsan buyurdu.) onlar imân ile âhirete gidip cennetlerde ebedî bir şekilde kalmaya namzet oldular. (Bu ise) Böyle ebedî bir saadet ve mükâfata nâil olmak ise (iyi hareket edenlerin) inançlarını, amellerini güzelce tazim edenlerin, her hususta ihsanı, güzel hareketi alışkanlık haline getirenlerin (mükâfâtıdır.)

§ Rivâyete göre bu dört âyeti kerime, Necaşî ile onun arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Efendimiz, Necaşî’ye bir yüce mektubunu göndermiş, onu imâna dâvet etmişti, Necaşî bu mübârek risâlet mektubunu alınca Habeşede bulunan Hz. Cafer ile diğer muhâcirleri yanına çağırmış, bir takım keşişler ile rahiblerde hazır bulunmuş idi. Hz. Cafer’e Kur’an okumasını teklif etmiş, o da Meryem sûresini okumuş, bunu dinleyince bir mânevî zevk ile ağlamaya başlamışlar, gözlerinden sular serpilmeğe başlamış, Necaşî’de yanındaki din adamları da mucize Kur’an-ı Kerim’e imân etmişlerdi. Diğer bir rivâyete göre de Necaşî, Hz. Peygamber’in huzuruna kendi kavminden yetmiş kadar zâtı elçi olarak göndermişti. Rasûlü Ekrem Hazretleri onlara sûre’i Meryem’i okumuş, onar da bunu dinleyince ağlayarak İslâm dinini kabul eylemişlerdi.

86. Ve kâfir olanlar ve bizim âyetlerimizi inkâr edenler ise onlar cehennem ashâbıdırlar.

86. Fakat Peygamber’i yalanlayanlar (Ve) Cenâb-ı Hak’kın birliğini inkâr ederek (kâfir olanlar) şirk ve üçleme inançlarında devam eyleyenler (ve bizim âyetlerimizi) Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, azamet ve kudretine şâhitlik edip duran hârikaları, yaratılış eserlerini (inkâr edenler ise) bu hal üzere ölünce şirk ve küfr içinde ölmüş olurlar. Binaenaleyh (onlar) artık (cehennem ashâbıdırlar) ebedî olarak cehennemde kalıp azap çekeceklerdir. Onların devamlı olan kötü inançlarının cezâsı da böyle devamlı olacaktır. Evet… Cenâb-ı Hak’ki ve Yüce Peygamber’i tasdik edenler, ebedî olarak cennette kalacaklardır. Bunları inkâr edenler de sürekli olarak cehennemde azap çekeceklerdir. Ne büyük bir teşvik, ne müthiş bir uyarı!.

87. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’nın sizin için helâl kılmış olduğu temiz şeyleri haram kılmayınız, haddi de aşmayınız. Şüphe yok ki Allah Teâlâ haddi aşanları sevmez.

87. Bu mübârek âyetler, müslümanlara helâl olan nîmetlerden istifâde etmelerini, fakat bu hususta ifrat ve tefritten sakınmalarını emir ve tavsiye etmektedir. Çünki bazı milletler gibi büsbütün dünyaya dalmak yerilmiş olduğu gibi diğer bazı tâifeler gibi dünyada büsbütün alâkayı kesip bir ruhbanlık, cahilce bir zühd dairesinde yaşamak ta uygun değildir. Her hususta dengeli olmaktan ayrılmamalıdır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey İslâm şerefine nâil olan kullar!. (Allah Teâlâ’nın sizin için) Yaratıp kendilerinden istifâde etmenizi (helâl kılmış olduğu) tayyibâtı, yani: (temiz) Leziz, faydalı olan (şeyleri) kendinize (haram kılmayınız) nefsinizi onlardan mahrum bırakmaya azmetmeyiniz. Bu bir tefritten ibârettir. Bununla beraber böyle temiz, leziz şeylerden istifade hususunda (haddi de asmayınız) helâl sahasını tecâvüz etmeyiniz, lüzumundan fazla sarfiyat ile israfa meydan vermeyiniz, nîmetin kadrini biliniz, aksi takdirde ifrata düşmüş, nîmeti boş yere zâyi etmiş olursunuz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Kullarına her hususta dengeli olmayı hikmet ve menfaate riâyet! emreder, (haddi aşanları) helâl miktarı bırakıp da haram, zararlı bir sahaya can atanları (sevmez) onları ilâhî rızâsına aykırı harekette bulunmuş olacakları için, ilâhî nîmetlere nâil buyurmaz.

§ Tayyibât, nefislerin iştihasını, kalblerin meylini çeken leziz şeylerdir.

88. Ve Allah Teâlâ’nın sizi rızıklandırmış olduğu şeylerden helâl ve temiz olanları yiyiniz, kendisine imân etmiş olduğunuz Allah Teâlâ’dan da korkunuz.

88. (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’nın sizi rızıklandırmış olduğu şeylerden) Size vermiş olduğu nîmetlerden (helâl ve temiz olanları yiyiniz) yalnız onlardan istifâde ediniz, yalnız onlardan yiyip faydalanmanız size mübah bulunmuştur. İstifadesi dinen haram olan şeylerden istifadeye kalkışmayınız (kendisine imân etmiş olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun emir ve yasağına aykırı harekete cür’et etmeyiniz, çünki sizin selâmet ve saadetiniz ancak o şekilde ortaya çıkar.

§ Rivâyete göre bir gün Rasûlü Ekrem Efendimiz, eshabı kiramına kıyâmet gününü anlatarak bir hayli uyarma ve sakındırmada bulunmuştu. Bunun üzerine, eshabı kiram, Osman İbni Mezu’nun hanesinde toplanarak kendi nefislerine dünya nimetlerini haram kılmaya, gündüzleri oruç tutmaya, geceleri ibâdetle meşgul olmaya, et yememeye, döşeklerde yatmamaya, eşlerine yaklaşmamaya, sade bir kıyafetle seyahatlerde bulunmaya karar vermişler. Rasûlü Ekrem, Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz, bu karardan haberdar olunca buyurdu ki: Yok ben bununla emir olunmadım, sizin üzerinizde nefsinizin de hakkı vardır. Hem oruç tutunuz, hem de iftar ediniz, hem kalkınız, hem de uyuyunuz, çünki ben de hem kalkarım, hem de uyurum, hem omç tutar, hem de iftar ederim, ve et de yağ da yerim ve eşlerime de yaklaşırım, artık her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir, İşte bu hâdise üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuştur. Zâten bunun hilâfına hareket, hayata tesir eder, azaları zaafa düşürür, akıl ve fikire zarar verir, dinî, dünyevî vazîfeler hakkiyle yapılamaz. Bununla beraber bütün dünyevî lezzetlere dalmak ta insanı mânevî olgunluklardan mahrum bırakır, uhrevî selâmet ve saadeti temîne çalışmaktan alıkoyar, hayvanî bir hayat yüz gösterir durur. Bu sebeple böyle hareket de asla uygun olamaz. Binaenaleyh her hususta dengeye riâyet etmek, ifrat ve tefritten kaçınmak, hikmet gereğidir. İşte bu mübârek âyetler de bizlere bunları telkin buyurmaktadır.

89. Allah Teâlâ sizleri yeminlerinizdeki lağv sebebiyle sorumlu tutmaz. Velâkin sizi bile bile yaptığınız yeminler ile sorumlu tutar. Bunun keffareti ise ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakiri doyurmak, veyahut giydirmek, yahut bir köle serbest bırakmaktır. Fakat kim bunları bulamazsa üç gün oruç tutar. İşte bu, yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffâretidir. Bununla beraber yeminlerinizi koruyunuz. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizin için böylece beyan ediyor, tâki şükr edesiniz.

89. Bu âyeti kerime, herhangi bir hususa dâir, meselâ güzel olan şeyleri terketmeğe ait yapılan yeminlerin mâhiyetlerine göre hükmünü beyan etmekte ve yeminlere uyulmasını tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed!. (Allah Teâlâ sizleri yeminlerinizdeki lağv sebebiyle sorumlu tutmaz) bunun üzerine cezâ’î bir hüküm gelmez, bu bir önemsiz yemindir. (Velâkin) Allah Teâlâ Ey insanlar!. (sizi -bilebile-) kasden (yaptığınız) ve tevsik ettiğiniz (yeminler ile sorumlu tutar) bu yeminlerden dolayı hanis olunca, yani o yemine riâyet etmeyip onu bozunca Hak Teâlâ Hazretleri sizleri sorumlu tutar. O halde bu sorumluluktan, bu mesuliyetten kurtulmanın (keffareti) yani: Bu husustaki mes’uliyetin, günahın af ve örtülmesinin çaresi (ise ailenize yedirdiğinizin) onların iâşelerine sarfettiğiniz yemeklerin (orta derecesinden on fakiri doyurmak) dır ve (yahut) on fakire orta halde, avret yerlerini örtecek derecede birer elbise, meselâ birer uzunca entari (giydirmek) dir. (yahut bir köle) Veya câriye (azat etmektir) bu suretle Allah’ın affına kavuşmak temenni olunur. (Fakat kim bunları bulamazsa) Fakir bir halde bulunursa o takdirde (üç gün) aralıksız (oruç tutar) bu şekilde ilâhî affı istirhamda bulunur. (İşte bu) beyan olunan şeylerin her biri (yemin ettiğiniz vakit) yemini bozunca (yeminlerinizin keffâretidir) bu sebeble Cenab’ı Hak sizi ilâhî affına mazhar buyurur. (Bununla beraber yeminlerinizi koruyunuz) Bir kere lüzumsuz yere yemin etmemelidir, yemin edince de ona riâyette bulunmalıdır. Meğer ki uymamayı icâbeden bir şer’î hüküm bulunsun. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) Şer-i şerifin hükümlerini, müsaadelerini (sizin için böylece beyan ediyor) sizleri uyanmaya, dinî hükümlere uymaya dâvet buyuruyor (tâki şükr edesiniz.) O Yüce Yaratıcının bu talimatına, bu kolaylıklarına karşı şükran borçlu olduğunuzu bilip kulluk secdesine kapanasınız.

§ Keffareti icap eden bir yemin, birden çok olunca keffâret de birden fazla olur. Fakat İmam Muhammed’e göre yemin keffâretleri çoğalınca tedahül eder. Yani: Bir keffâretle hepsinin sorumluluğundan çıkılmış olur.

§ Yapılan bir yemine riâyet edilmesi lâzımdır. Meğer ki, buna riâyet edilmesi, bir vecibenin, bir âmme menfaatinin yok olmasına sebep olsun veya bir kötülüğün işlenmesine sebebiyet versin. O takdirde bu yemine riâyet edilmesi icab etmez, bu yemin bozulur, sonra keffâret verilir. Hak Teâlâ’dan af niyâz edilir. Meselâ: Bir kimse borcunu vermemeğe veya babasıyla konuşmamaya yemin etse bunda devam etmesi câiz olmaz, belki borcunu verir, babasıyla konuşur, sonra da kefârette bulunur.

§ Vallah-i, Billâh-i Tallah-i denilmesi ve Allah Teâlâya kasem ederim, yemin ederim, şahadet ederim denilmesi birer yemindir. Allah Teâlâya ahdım olsun, üzerime andolsun denilmesi de birer yemindir. Kezalik: Helâli haram kılmak, meselâ: Şu yemeği yemek benim için haram olsun demek te bir yemindir. Bir kimse “şöyle yaparsam kâfir olayım veya Allah’ın kulu, Peygamberin ümmeti olmayayım” dese bununla maksadına bakılır. Eğer böyle bir sözü sırf bir yemin inancıyla iddiasına kuvvet vermek için söylemiş ise bu bir yemin olur. Fakat bu sözü bununla kâfir olacağına inandığı halde söylemiş ise bu yemin olmaz kendisine tövbe ve istiğfar ve imânı yenilemek ve nikâhı yenilemek lâzım gelir, yeminini bozmuş olsun olmasın eşittir. Yemin meseleleri için Bakara sûresindeki 224 numaralı âyeti kerimenin tefsirine de müracaat ediniz!.

90. Ey imân edenler! Muhakkak ki, içki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar şeytanın işinden olan murdar bir şeydir. Artık ondan kaçınınız ki, kurtuluş bulabilesiniz.

90. Bu mübârek âyetler, temiz gıdalardan olmayan sarhoş edici maddeler ve diğerlerinin kötü mahiyetlerini, onların cemiyet hayatındaki zararlı etkilerini bildirirerek onlardan kaçınılmasını ve Cenab’ı Hak ile Rasûlü Ekrem’ine itaatin lüzumunu ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey müslüman bulunan insanlar!. (Muhakkak ki, içki) Aklı örten ve bozan rakı, şarap gibi herhangi bir mayi (kumar, putlar) ibâdet için hazırlanmış putlar (ve kısmet için çekilen zarlar) kumar ve piyango kalemleri (şeytanın işinden olan murdar) temiz ruhların kendilerinden sakındığı birer pis (şeydir) onlara meydan vermek asla muvafık olamaz (Artık ondan) öyle murdar, zararlı olan herhangi bir şeyden (kaçınız ki, kurtuluş bulabilesiniz) evet… Siz felâh ve kurtuluşunuzu bunlardan kaçınmak sûretiyle arayınız, ve illâ felâh ve kurtuluşa imkân yoktur. Bunlar insanları maddî ve mânevî hayattan mahrum bırakacak en zararlı musîbetlerdir. Maide sûresinin (3) cü âyeti kerimesine de müracaat!.

91-120 ARASI AYETLER

91. Şüphe yok ki: Şeytan aranıza ancak içki ile, kumar ile düşmanlık düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?

91. Ey insanlar!. O pis şeylerin mahiyetini, zararlı sonuçlarını bir kere düşününüz!. (Şüphe yok ki, şeytan, aranıza) Cemiyetiniz içine (ancak içki ile) sarhoşluk veren herhangi birşey ile (kumar ile düşmanlık düşürmeyi) ister ki, bu; işbu haram kılınan şeylerin dünyevî kötülükleri cümlesindendir, (ve sizi Allah Teâlâ’nın zikrinden) Onun yüce hükümlerini düşünme duygusundan (ve namazdan) öyle yüce bir vazîfeyi ifadan (alıkoymak ister) ki, bu da işbu haram kılınan şeylerin sebebiyet verdiği dinî zararlar cümlesindendir. Evet. İçki ile kumar, yüzünden insanlar birbirlerine karşı düşmanca bir vaziyet alırlar, aralarında birçok tartışmalar meydana gelir, bu sebeble nice cinayetler vuku bulur, nitekim olayları yazan gazeteler bu gibi faciaları dâima teşhir edip durmaktadır. Bununla beraber bu haramlara müptelâ olanlar çok kere sağlık ve âfiyetlerini, güzelce anlama ve düşünme kuvvetlerini kaybederler, vakitleri gafletle: Şehvetle, akılsızca bir surette geçer gider, Cenab’ı Hak’kın zikrinden, üzerlerine düşen namaz gibi vazîfelerini ifâ etmekten mahrum kalırlar. İşte diğer yasakları yapmak da bu gibi nice helâk edici, ilâhî azâbı çeken hallere sebebiyet verir durur.(Artık siz) Ey mükellef olan akıl sâhipleri!. O gibi câhiliyet zamanına ait şeylerin ne kadar fenalıklara sebebiyet verdiğini anlamış bulunuyorsunuz, artık siz o gibi kötü, zararlı şeylerden (vazgeçiniz değil mi?) bunların bu fasit mahiyetleri, rezalet getiren halleri böyle ortaya çıkmış olduğundan elbette bunlardan vazgeçmek herhalde lâzımdır. Aksi takdirde dünyevî, uhrevî felâketlerin yüz gösterip duracağını elbette takdir edersiniz!.

92. Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve peygambere itaat ediniz ve muhalefetten sakınınız. Şayet yüz çevirirseniz artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibârettir.

92. Ey imân sahibi olan insanlar!. (Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve Peygamber’e itaat ediniz) Onların bütün emirlerine, yasaklarına lâikiyle riâyette bulununuz (ve) onlara (muhalefetten sakınınız) gerek içki ve kumar hakkındaki ve gerek diğer şeyler hakkındaki vâki olan tekliflerine aykırı hareketlerden tamamen kaçınınız, sizin felâh ve kurtuluşunuz ancak o sayede gerçekleşir. (Şayet yüz çevirirseniz) Onların emirlerine, yasaklarına uymaktan yüz çevirirseniz (artık biliniz ki, bizim Peygamberimizin üzerine ait olan, apaçık bir tebliğden ibâretdir.) O Yüce Peygamber ise bu tebliğ vazîfesini böyle Kur’an-ı Kerim ile fevkalâde bir şekilde ifa etmiştir. Artık aleyhinizde ilâhî delil tamam olmuş, sizlerin mazerette bulunmaya bir selâhiyetiniz kalmamıştır. Binaenaleyh bunun neticesi, sorumluluktan, uhrevî azap ve cezadan başka değildir. Ne muazzam bir ilâhî tehdit!..

93. İmân edip de salih salih amellerde bulunanların üzerine sakınıp da mü’min bulundukları ve güzel güzel işleri işledikleri, sonra da takva sâhibi oldukları ve imân eyledikleri, sonra da sakınarak ihsan yaptıkları takdirde evvelce tatmış oldukları şeyde bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ güzel iş yapanları sever.

93. Bu âyeti kerime, imân ile nitelenmiş, sarhoşluk veren şeyler ve kumar hakkındaki ilâhî yasağa inanmış ve Cenab’ı Hak’tan lâikiyle korkanların üzerine bu sarhoş edici şeyleri ve kumarı yasaklanmadan önce kullanmış olmalarından dolayı bir mesuliyet tereddüt etmiyeceğini müjdelemekte, bu yasağa uymaya devam etmelerini tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ’ya ve onun bütün hükümlerine (imân edîp de) üzerlerine düşen eden (salih salih) Allah’ın rızâsını kazandıran, seçkin (amellerde) ibadetlerde, hareketlerde (bulunanların üzerine sakınıp da mü’min bulunduktan) Cenâb-ı Hak’kın haram kıldığı şeylerden sakınıp da bu haram kılmanın bir ilâhî emir olduğuna inandıkları (ve güzel güzel işleri) vazîfeleri, hayırlı muameleleri (işledikleri) imânlarında, salih amellerinde devam ve sebat eyledikleri (sonra da takva sâhibi oldukları ve imân eyledikleri) yani kimseye zülûm ve cefâ etmeyip o gibi yasaklardan sakınarak bu husustaki ilâhî hükümlere güzelce imân ettikleri (sonra da) evvelce mübah iken bilahara haram kılınan şeylerden hakkiyle (sakınarak ihsan yaptıkları) güzel, muntazam amellere devam edip herkese iyilikte bulunmak istedikleri, velhâsıl Hak Teâlâ’nın bütün emirlerine riâyette, yasakladığı şeylerden güzelce sakındıkları (takdirde evvelce) haram kılınmadan önce (tatmış oldukları) yiyip içmiş bulundukları herhangi bir (şeyde bir günah yoktur) bundan dolayı mesul, bir azâba uğramayacaklardır. Elverir ki, beyan olunduğu üzere haram kılındıktan sonra onlardan kaçınarak temizce, takvâ sâhibi olarak bir hayat geçirmeğe devam edecek olsunlar. (Ve Allah Teâlâ güzel iş yapanları sever.) Artık bu ilâhî muhabbete nâil olmak için güzel iş yapmaya çalışmalı değil midir?. Takvânın, ihsanın ehemmiyetine, muhtelif derecelerine ve bunlar ile vasıflanmaya teşvik ve özendirme hikmetine binaen bunlar mükerrer olarak zikrolunmuştur.

§ Rivayete göre içkinin, kumarın ve benzerlerinin haram kılınması hakkındaki âyeti kerime nâzil olunca eshabı kiram, endişeye düşmüşler, Ya Rasûlüllah!. Bizim bir takım kardeşlerimiz, meselâ Uhud gazvesinde şehit olan zâtlar vaktiyle şarap içer, kumardan kazandıklarını yerlerdi, onlar bu yasaklamadan evvel vefat etmişlerdir. Onların halleri ne olacaktır?, diye sual etmişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, bunları haram kılınmadan önce yapmış olanların mesul olmayacakları bildirilmiştir. Elverir ki, Cenâb-ı Hak’kın bütün hükümlerine inanır bulunmuş, Cenâb-ı Hak’tan korkmuş olsunlar, daha sonra vâki olan haram kılmayı öğrenenler de bunun bir ilâhî hüküm olduğunu kabul ederek böyle haram kılınan herhangi şeyi yapmaktan çekinsinler, Allah Teâlâ’dan hakkiyle korksunlar, güzel hareketlere devam etsinler. Başarı Allah’tandır.

94. Ey imân edenler! Allah Teâlâ elbette sizi kendi ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği avdan birşey ile imtihan edecektir. Tâki Hak Teâlâ kendisinden gizlide korkanları bilsin. Yani onları meydana çıkarsın Artık bundan sonra kim tecâvüz ederse ona elem verici bir azap vardır.

94. Bu âyeti kerime, şarap ve kumar mutlaka haram olduğu gibi ihram halinde de bir kısım avların haram bulunduğunu beyan ve bu haram oluşun da ilâhî bir imtihanından ibâret olduğunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey ehli İslâm!. (Allah Teâlâ) ya yemin olsun ki (elbette sizi kendi ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği) avlamalarına ellerinizle, silâhlarınızla muktedir bulunacağınız (avdan) karada bulunan ve etlerini yemek haddizatında helâl bulunmuş olan veya olmayan hayvanları avlamaktan ibâret (birşey ile), onları avlamayı size ihram halinde, harem sahasında haram kılmakla (imtihan edecektir) yani: Hakkınızda imtihan muamelesi yapacaktır, (Tâki Hak Teâlâ kendisinden gizlide korkanları bilsin) yani: Onları meydana çıkarsın, ilâhî zatından korkanlar ile korkmayanları temyiz etsin, başkalarına bildirsin bu suretle halleri, ilâhî emirlere olan bağlılık dereceleri ortaya çıksın. (Artık bundan) yani: Böyle ilâhî bir imtihana dinî bir hikmete binaen o avın haram kılınmış olduğu beyan buyrulduktan (sonra kim tecâvüz ederse) o yasaklanan hayvanları avlarsa (ona) böyle ilâhî yasağa muhalefet eden şahsa (elim bir azap vardır) o, dünyada da, âhirette de cezâyı hak etmiş olur.

§ Rivâyete göre Hudeybiye senesi eshâbı kiram hac için ehramda bulundukları sırada Cenâb-ı Hak, kendilerini birçok av hayvanlarıyle imtihan buyurmuş, birçok kuşlar vahşi hayvanlar fevkalâde ziyâde bir suretle bu zatların etrafını istilâda bulunmuş, bunları elleriyle, mızraklariyle avlamaya muktedir bulunmuşlar, işte bu sırada bu âyeti kerime nâzil olmuş, onlar bu hayvanları avlamaktan bir ilâhî imtihan olmak üzere yasaklanmışlardır.

95. Ey mü’minler! Siz ihramda iken avı öldürmeyiniz, sizden her kim onu kasden öldürürse üzerine o öldürdüğü hayvanın misli bir cezâ vardır ki, Kâbe’ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere buna sizden iki adâlet sâhibi hükmeder veya bir keffâret vardır ki, o da fakirleri doyurmaktır veya onun dengi olarak oruç tutmaktır. Tâki bu suretle yaptığının vebalini tatsın. Allah Teâlâ geçmiş olanı af buyurmuştur. Ve her kim bir daha böyle yaparsa elbette Allah Teâlâ ondan intikamını alır ve Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.

95. Bu âyeti kerime, ehram halinde av avlamanın haram olduğunu açıkça beyan ve böyle kusurun meydana gelmesi halinde kayb olanı telâfi etmek ve günâhı sevap ile silmek için ne gibi bir muamelenin yapılması icâbedeceğini izah buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Siz ihramda iken) Yani: Hac veya ûmre veya her ikisi için ihramlı bulunduğunuz zaman, isterse harem sınırları hâriçinde bulunmuş olunuz, nitekim ihramlı olmadığınız halde sınırları içinde bulunduğunuz takdirde de (avı) etleri yenilen hayvanları (öldürmeyiniz) bunları öldürmek bir hikmet gereği yasaklanmıştır. Şayet (sizden her kim onu) o bilinen avı (kasden) ehramda bulunduğunu hatırladığı ve bunu öldürmenin haramlığını bildiği halde (öldürürse üzerine o öldürdüğü hayvanın misli) onun kıymetince dengi (bir cezâ vardır ki. Kâbe’ye) haremi şerif dairesine (ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere buna) bu öldürülenin misline (siz) müslümanlardan (iki adâlet sâhibi hüküm eder) onun kıymetini tâyin eyler (veya bir keffâret vardır ki, o da fakirleri doyurmaktır) o öldürdüğü avın kıymeti miktarı fakirlere yemek verilmesidir, (veya onun dengi) O yedirilecek fakirlerin sayısı miktarınca (oruç tutmaktır) şöyle ki: İmamı Âzam ile Ebu Yusuf’a göre öldürülen avın kıymeti bakımından misli gözönüne alınır. Avın avlandığı yerdeki veya ona yakın yerdeki kıymeti tayin edilir. Eğer kıymeti bir kurban kıymetine denk bulunursa bunu avlamış olan ihramı, serbesttir, ya o kıymette bir kurban alarak onu hareme ulaştırır veya o kıymette yemek satın alarak her fakire yarım sa’ yani beşyüz yirmi dirhem buğday veya bir sa’ miktarı başka bir taam, meselâ arpa verir veyahut her fakire vereceği yemeğe bedel birer gün oruç tutar. Eğer bir fakire verilecek yemek bedelinden noksan bir şey kalırsa bunu da ya fakirlere sadaka verir veya onun karşılığında da bir gün oruç tutar. Fakat İmam Mâlik ve Şafi’i gibi diğer müctehitlere göre bu öldürülen avın mislinden maksat, yaratılış ve şekil itibariyle benzeridir. Eshabı kiramdan rivâyet olunduğuna göre onlar öldürülen bir deve kuşundan dolayı kurban olarak boğazlanacak bir deve ve bir geyikten dolayı bir koyun, ve bir yaban eşeğinden dolayı bir sığır ve bir tavşandan dolayı bir dişi keçi alınıp kurban edilmesini vacip görürlerdi. Fakat deniliyor ki, bu hususta Kur’anın, metni misli vacip kılmıştır. Mutlak misilden maksat ise kitaba, sünnete, icma’a ve makule göre ya hem şeklen, hem de manen misildir veya yalnız manen misildir. Burada ise hem şeklen hem de manen misil irâde edilmediği bir icma sabit olduğundan bununla manen misil kasdedildiği belli olmuş bulunmaktadır. Nitekim kul haklarında bilinen böyle bir misildir. Meselâ: Bir hayvan telef edilse bunu tazmin için bu hayvanın her bakımdan bir benzerini bulmak lâzım gelmez. Bilâkis o hayvan yalnız kıymeti İtibariyle tazmin edilir. Aksi takdirde birçok müşkülât yüz gösterir. Velhâsıl öyle haram olan bir avlama hareketinde cür’et etmiş olan şahıs üzerine böyle bir cezâ gelir (Tâki, bu suretle yaptığının) ihramın getirdiği yasağa riâyet etmemenin (vebalini tatsın) zararını çeksin. (Allah Teâlâ geçmiş olanı af buyurmuştur) Yani: Rasûlü Ekrem’den sorup bu husustaki dinî hükmü öğrenmeden evvel veya câhiliyet zamanında yapılmış olan bu tür av ve şikâr hâdiselerinden dolayı bunları yapanları sorumlu tutmamıştır. (Ve her kim) Bu husustaki ilâhî yasaktan sonra (bir daha böyle yaparsa) ihramlı olduğu ve haram sahasında bulunduğu halde böyle kasden av avlarsa (elbette Allah Teâlâ ondan intikamını alır) yani: Onu âhirette cezâya çarptırır. Bununla beraber bir ihrama bir kaç kere av avlarsa üzerine keffâret de o kadar çoğalır. Genel olarak âlimler bu görüştedir. Fakat İbni Abbas ile Şüreh’ten bir rivâyete göre bunun hakkındaki ilâhî intikam, keffâretin vicubuna mânidir, bu intikam ile yetinilmiş, ayrıca keffâret zikredilmemiştir. (ve Allah Teâlâ azizdir) Galiptir, dilediğini yapmaya kadirdir, asla mağlûp ve âciz değildir. Ve (intikam sahibidir) günahlara devam etmeyi yasakları çiğnemeyi alışkanlık haline getirenleri şiddetle cezâlandıracaktır. Artık her insan ona göre uyanık olarak hareketini güzelce tanzim etmeli, Allah’ın hükümlerine riâyet etmeğe çalışmalıdır. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur.

§ Ihram halinde ve harem sahasında avlanmanın haram oluşu, hac’ca ve harem sahasına saygı içindir, o mübârek sahada tam bir saygı ve korku ile hareket ederek Allah’ın mahlûkatına tecavüzden sakınılması lüzumuna işâret içindir. O kutsal saha, insanlar gibi kuşların ve diğer avlanacak hayvanların bir güvenlik ve selâmet sahasıdır. Artık ona karşı gösterilmesi gereken hürmet ve tevâzu’u ihlâl edecek hareketlerden kaçınılması, bir dinî fazîlet gereğidir.

§ Bir ihramı, Karga, Çaylak, Akrep, Yılan, Fare, Sinek, Karınca, Pire, Kene, Arı, Kertenkele, Kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan haşeratı ve üzerine saldıran köpeği ve Kurt gibi tabiatında ezâ bulunan herhangi bir yırtıcı av hayvanını öldürse hakkında cezâyı gerektirmez. Fakat bir ihramlı, Çekirgeyi veya üzerindeki biti öldürse veya öleceği yere atsa veya başkasına üzerindeki bitleri öldürmek için gösterse bundan dolayı dilediği miktarlarda az çok birşey tasadduk eder. Sûre’i Bakaradeki (158, 196, 197, 198,) inci âyetlerin tefsirlerine de müracaat ediniz!.

96. Size deniz avı ve onun yiyilmesi bir fâide olmak için helâl kılındı ve sizin üzerinize ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı haram kılınmıştır. Huzuruna toplanacak olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz.

96. Bu mübârek âyetler, ihramlılara karadaki avların haram kılınmasına karşılık onlara ve diğerlerine deniz aylarından istifâdenin helâl olduğunu bildirmektedir. Ve Kâbe’i Muazzamanın, haram ayın ehli imân için bir intizam sebebi, bir yükselme ve saadet sebebi olduğuna ve bütün bu kâinatı yaratıp bütün mükevvenatı hakkiyle bilen zâtı ilâhînin elbette ki her hususa ait emir ve yasağının bir hikmet gereği, bir başarı ve terakki vesîlesi bulunduğuna işâret eylemektedir. Şöyle ki: Ey ihramlı olanlar!. (Size deniz avı) Yalnız denizlerde, ırmaklarda veya göllerde yaşayan, etleri yiyilip yiyilmeyen hayvanları avlamak (ve onun yiyilmesi) yani: Onlardan istifâde edilmesi ve balık kabilinden ise yiyilmesi (size) yerleşik olanlarınıza (ve yolculara) ticaret vesâire için o makama gelip gidenlere, misafirlere (bir fâide olmak için) onların tazelerinden yerleşik olanların yemeleri ve onların kesilip etleri kurutulmuş olanlardan da misafir olanların istifâde etmeleri için (helâl kılındı) artık bunlardan istifade edebilirsiniz. (ve sizin üzerinize ihramda bulunduğunuz müddetçe kara avı) çoğunlukla karada yaşayan av hayvanları isterse su kuşları gibi bazı vakitlerde su içinde yaşar olsunlar (haram kılınmıştır) bu da bir hikmet gereğidir. Binaenaleyh ey müslümanlar!. (Huzuruna) Mahkeme’i kübrâsına (toplanacak olduğunuz Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun bütün emirlerine uyunuz, bütün bu gibi haram kıldığı şeyleri yapmayınız, sizin için başka sığınacak bir zat, bir makam yoktur.

§ Bizim Hanefî mezhebine göre bir ihramlı, ihramdan önce boğazlamış olduğu bir hayvanın etinden ihramdan sonra yiyebilir. Ve bir ihramlı, helâl = ihramlı olmayan bir kimsenin avladığı hayvanın etinden yiyebilir, isterse ihramlı olmayan, onu o ihramlı için avlamış olsun. Elverir ki, ihramlı o ava işâret ve dalalette bulunmuş olmasın. Fakat İmam Mâlik ile İmam Şartî ve İmam Ahmet’e göre bir ihramlı adına başkalarının avlamış olduğu avın etinden o ihramlı yiyemez.

97. Allah Teâlâ Kâbe’yi, o Beyti haramı ve haram ay” ile o boyunları bağsız ve bağlı kurbanları insanlar için bir medarı istifâde kıldı. Bu da bilmeniz içindir ki, şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir ve muhakkak ki, Allah Teâlâ herşeyi tamamıyla bilendir.

97. (Allah Teâlâ Kâbe’yi) O yüce makamı (o Beyti haramı) böyle bir unvana sâhip olan o mübârek mahalli (ve haram ayı ile) kendisinde hac vazîfesi ifâ edilen Zilhicce ayı ile (o boyunları bağsız) olup hedy namını alan kurbanları (ve bağlı) olan (kurbanları) boyunlarına kurban nişânesi asılmış olan ve kalaid ünvânını alan kurban hayvanlarını (insanlar için bir istifâde vâsıtası kıldı) bunlar bir mü’minin dinî ve dünyevî işlerinin yürümesine, güzelce gelişmesine vesîledir. Hac ve ûmre yapacak zatlar oraya yönelirler, bu sâyede bir kısım kusurları af edilir, bir nice sevaplara, derecelere nâil olurlar. Bir takım tacirler de o makam sâyesinde kazanç sâhibi olurlar. Vaktiyle de Kâbe’nin haremine giren bir zayıf kimse, emniyete kavuşur, bir suçlu takipten kurtulurdu. (Bu da) Kâbe’i Muazzamanın, haremi şerifin bu fazîleti, onlara ait bir kısım şer’î hükümlerin ceryânı (bilmeniz) düşünüp hikmet ve faydasını anlamanız (içindir ki, şüphesiz Allah Teâlâ göklerde olanı da ve yerde olanı da bilir) onun her emri ve yasağı bir nice dinî ve dünyevî menfaatleri celbe, bir nice zararları def’e sebebtir. Artık onun bütün şer’î hükümlerinin ve özellikle hacca ihramlılara ve diğerlerine ait kutsal tebliğatının nice hikmetleri, fâideleri içermiş olduğunu kim inkâr edebilir, (ve muhakkak ki. Allah Teâlâ herşeyi tamamiyle bilendir.) Bütün göklerde ve yerde olan şeyleri kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkiyle bilicidir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcıdan korkmalı, onun o mübârek, hikmet dolu emirlerine, yasaklarına gerektiği gibi riâyet etmeye çalışmalıdır.

98. Biliniz ki, Allah Teâlâ’nın cezâsı muhakkak pek şiddetlidir. Ve şüphe yok ki; Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

98. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına muhalefetin ne kadar cezâya sebep olacağına işâret etmekteir. Ve Rasûlü Ekrem tarafından dinî hükümler tamamen tebliğ edilmiş olduğundan bu hususta kimsenin bir mazeret ileri sürmeye selahiyeti bulunmadığını, ve herkesin bütün hal ve durumunu hakkiyle bilen Allah Teâlâ’dan korkulmasının lüzumunu bildirmektedir. Ve temiz, helâl kabilinden olan şeyler ile haram bulunan murdar şeylerin eşit olmadığını beyan ile öyle gayrı meşru dünyevî varlıkların çokluğuna kapılmamasını bütün insanlığa şöylece ihtar buyurmaktadır: Ey mükellef insanlar!. (Biliniz ki. Allah Teâlâ’nın cezâsı) Azâbı, onun haram kıldığı şeyleri yapanlar hakkında (muhakkak pek şiddetlidir) bunu düşünmelisiniz, haramları işlememelisiniz, insanlık icâbı yapılmış olan yasak bir fiilde israr edip durmamalısınız. (Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır) Onun haram kıldığı şeylerden kaçınanları veya işledikleri yasaklarda devam etmeyip onları terkedenleri affeder, örter, lûtfuna nâil buyurur. Ve Allah Teâlâ (rahîmdir.) kulları hakkında ilâhî rahmeti pek ziyadedir. Bunun içindir ki, onları ikaz ve irşat için böyle emirlerini onlara Kur’an-ı Kerim ile telkin buyuruyor, tâki onun rahmetine lâyık amellerde bulunmaya gayret etsinler.

99. Peygamberin üzerine tebliğden başka yoktur. Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız şeyi de gizlediğiniz şeyi de bilir.

99. Ey insanlar!. Sizin vazîfeniz tebliğ edilen şer’î hükümlere hakkiyle riâyet etmektir. Bu tebliğ ise size Rasûlü Ekrem vasıtasıyle yapılmıştır. O (Peygamberin üzerine) düşen, risâlet vazîfesi, şer’î hükümleri ümmetlerine (tebliğden başka değildir) o Yüce Resûl ise bu vazîfeyi gerektiği gibi yapmıştır. Artık hakkınızda ilâhî hüccet tamam olmuş, bir mazeret ileri sürmeye asla selâhiyetiniz kalmamıştır. Sizin o tebliğ edilen şeylere itaat etmeniz lâzım bulunmaktadır. (Ve Allah Teâlâ ise açıkladığınız) açıkça yaptığınız (şeyi de, gizlediğiniz) gizlice yaptığınız, kalben düşünüp durduğunuz her (şeyi de bilir) hiçbir hâl ve durumunuz Cenâb-ı Hak’ka hâşâ gizli kalmaz. Binaenaleyh pek uyanık bulununuz, dinî vazîfelerinize riâyetten ayrılmayınız ki, o Yüce Yaratıcının cezasından emin, lütuflarına nâil olasınız.

100. De ki: Murdar ile temiz eşit olmaz. İsterse murdarın çokluğu hoşuna gitsin. Artık ey güzel akıl sâhipleri! Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, kurtuluş bulabilesiniz.

100. Ey Yüce Resûlüm!. O mükellef olan kullara (De ki, murdar ile temiz) haram ile helâl, pis olan şey ile temiz olan şey, kötü inanç ve çirkin işler ile güzel inanç, güzel amel Allah katında (eşit olmaz) binaenaleyh murdar, gayrimeşru olan şeylerden kaçınmalı, temiz, Allah katında makbul olan şeyleri elde etmeye çalışmalıdır, bu hususta fedakârlıktan ayrılmamalıdır, gösterişe kapılmamalıdır. (Velevki murdarın çokluğu) Ey mükellef olan insan senin (hoşuna gitsin) evet… pis, gayrimeşru bir malın, bir servetin, bir cemiyetin çokluğu hoşuna gitse de, insanı sevindirip ümide düşerse de bunun bir kıymeti yoktur. Bunlar fâni, zararlı, mesuliyeti gerektiren bir çokluktur. İmdi bunlar temiz, meşru bir nîmet ile, dindar, faziletli bir cemiyet ile eşit olabilirler mi?. İsterse bunların miktarı noksan bulunsun (Artık ey güzel akıl sâhipleri) ey İlim ve irfan sâhipleri!. Öyle bir takım pis şeylerin çokluğuna kıymet vermeyiniz, onları kazanmaya çalışmayınız, onların uhrevî cezaları pek ziyadedir. (Allah Teâlâ’dan korkunuz) Onun kutsal emirlerine, yasaklarına tamamen riâyete çalışınız (ki, kurtuluş bulabilesiniz) dünyevî, uhrevî selâmet ve kurtuluşa nâil olabilesiniz. Temiz şeyleri bırakıp da pis şeylerin arkasına düşenler, aldanırlar, felâh ve kurtuluştan mahrum kalırlar, bir malın herhangi bir şeyin kıymeti, onun çokluğu ile değildir. Belki onu temiz, helâl ilâhî rızâya uygun olması İtibâriyledir. İsterse miktarı az olsun.

§ Bir rivâyete göre bir şahıs, Rasûlü Ekrem’den sormuş ki, içki satmak benim ticaretim idi, onu sattığımdan dolayı mal kazanmış bulunuyorum, o mal ile Cenab’ı Hak’kın itaati uğrunda bir amelde bulunsam bana bir fâide hasıl olur mu?. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz de buyurmuş ki: “Sen o malı hac veya cihat veya sadaka yolunda infak etsen, bu bir sivrisinek kanadına bile denk olmaz, Cenâb-ı Hak temiz olandan başkasını kabul buyurmaz. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

101. Ey imân edenler! Öyle şeylerden sormayınız ki, eğer size açıklanırsa sizi üzer. Ve eğer siz Kur’an’ın indiği sırada sorarsanız onlar size açılır. Allah Teâlâ onlardan af buyurmuştur. Ve Allah Teâlâ gafurdur, halimdir.

101. Bu mübârek âyetler, Yüce Peygamberin tebliğ etmediği bir takım hikmete muhalif şeylerin sual edilmesi ağır bir teklif e, hoş olmayan bir hadisenin meydana gelmesine sebep olabileceği cihetle bu sorunun hikmete uygun olmadığını ve peygamberin beyanlarını kabul etmeyip inkâr edenlerin küfre düşeceklerini ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!.) Ey Hz. Muhamed Aleyhisselâm’ın risâletini tasdik eyleyenler!. Ol Yüce Resûle müracaat ederek size tebliğ etmediği (Öyle şeylerden sormayınız ki) bir takım icrâsı çok zor olan veya gizli sırlardan ibâret bulunan şeyler hakkında fetva talebinde bulunmayınız ki (eğer size açıklanırsa) onun zuhuru, size teklif edilmesi, hüzün ve meşakkate sebep olacağı için (sizi üzer) hoşunuza gitmez, sizin rezil olmanıza sebep olabilir. (Ve eğer siz Kur’an’ın indiği sırada) Rasûlü Ekrem’in zamanı saadetinde o gibi şeylerden (sorarsanız) onlar (size açılır) beyan olunur da sizi üzüntüye meşakkate sokar. (Allah Teâlâ onlardan) Evvelce vuku bulmuş olan somlarınızdan veya sual ettiğiniz şeylerden dolayı sizi (af buyurmuştur) artık o gibi şeyleri tekrar sormaya kalkışmayınız (Ve Allah Teâlâ gafurdur) vaki olmuş olan bir kısım günahları, hataları af ve mahv buyurmuştur. Ve (halimdir) yapılan günahlardan dolayı hemen cezâsını acele etmez, merhamet buyurur, tövbe ve istiğfar etmek için müddet bırakır.

102. Gerçekten de öyle şeyleri sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble kâfir oldular.

102. (Gerçekten de öyle şeyleri) Bu sizin sual ettiğiniz şeyleri, onlar gibi sakıncalı meseleleri (sizden evvel bir kavim sordu da sonra o sebeble) o sordukları şeyler hakkında beyanlara itaat etmeyip onları inkâra cür’et etmeleri yüzünden (kâfir oldular) nitekim eski kavimlerden bir takımı Peygamberlerinden böyle şeyleri sormuşlar, sonra o şeyler ile mükellef olunca onları terkederek yok olmaya mâruz kalmışlardır. Nitekim Salih Aleyhisselâm’ın kavmi taştan bir devenin çıkmasını istemişler” sonra bir mucize olarak meydana gelen o deveyi boğazladılar. Musa Aleyhisselâm’ın kavmi de “Ya Musa!. Allah Teâlâ’yı bize âşikâre göster” demişler, bu yüzden büyük bir vebâle uğramışlardır. Yine İsrail oğulları Peygamberlerine müracaat ederek “bize bir hükümdar tayin et, Allah yolunda cihatta bulunalım” demişler, sonra kendilerine Talût hükümdar tayin edilince onun emrinde cihatta bulunmaktan kaçınmışlardır. Bunun gibi İsa Aleyhisselâm’ın kavmi de gökten bir sofra inerse imân edeceklerini söylemişler, sofra inince sözlerinde durmayarak küfre düşmüşlerdir.

§ Rivâyete göre eshabı kiramdan bazıları Rasûlü Ekrem Hazretlerinden birçok sualler sormaya başlamışlar. Hz. Peygamber Efendimiz de minbere çıkmış, benden sorunuz, vallahi ben bu makamda bulundukça benden ne sorarsanız size cevabını veririm diye buyurmuş. Nesebi ayıplanan Abdullah İbni huzâfe, ayağa kalkmış, Ey Allah’ın Peygamberi!. Benim babam kimdir? diye sormuş, Rasûlü Ekrem de: Senin baban huzâfe diye buyurmuş, aynı şekilde babası ölmüş bir zat da kalkarak: Ya Rasûlüllah!. Benim babam nerededir diye sormuş, Peygamber Efendimiz de “senin baban ateştedir” diye cevap vermiş, aynı şekilde: Süraka İbni Mâlik de: “Ya Rasûlüllah Hac bizim üzerimize her sene mi farzdır” diye sormuş, Rasûlü ekrem ona cevap vermemiş, yüz çevirmiş Sürake yine sualini iki üç kere tekrar edince Yüce Peygamber Hazretleri: “yazık sana, sana “evet” demiyeceğimi kim temin edebilir?. Vallahi eğer “evet” desem her sene hac farz olur, farz olunca da terkedersiniz, terkedince de küfre düşerseniz. Ben sizi terkettikçe beni terkediniz, yani size fazla teklifte bulunmadıkça artık fazlasını sual etmeyiniz. Şüphe yok ki, sizden evvelki kavimler, çok suallerinden dolayı helâk olmuşlardır. Ben size bir şey ile emir edince ondan gücünüz yettiği miktarı ifâ ediniz ve sizi bir şeyden men edince de ondan kaçınınız. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in üzüldüğünü görmüş, bu hâdise üzerine ayağa kalkmış, biz Allah Teâlâ’nın Rabbimiz olduğuna, İslâmiyet’in dinimiz olduğuna, Hz. Muhammed’in de Peygamberimiz olduğuna râzı olduk demiş, bu olay üzerine bu iki âyeti kerime nâzil olmuştur.

103. Allah Teâlâ behireden, saibeden, vesileden ve hamden hiç birini meşru kılmamıştır. Fakat kâfir olanlar Allah Teâlâ’ya karşı yalan söyleyerek iftirada bulunurlar. Ve onların çokları ise akıl erdiremezler.

103. Bu mübârek âyetler; meşru şeyleri birakip da haram şeyleri işleyen ve bir takim sapik kimseleri taklit edip duran şahislarin bu cahilce hareketlerini kinamaktadir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) Öyle câhiliyet ehlinin uydurduklari gibi (behireden, sa-ibeden, vesileden ve hamden hiç birini -meşrukilmamiştir) câhiliyet zamaninda: Beş kere yavrulayip, da beşinci yavrusu erkek olan devenin kulagini yarar kendisini saliverirlerdi, ondan artik hiç istifâde etmezlerdi. Bu deveye “behîre” denilmiştir. Şaibe de putlar adina adak yapilan develerdir ki, bir maksadin gerçekleşmesi için bir deve adanir, o maksat gerçekleşince o deve de saliverilirdi, ondan fâidelenmeyi kendilerine haram kilarlardi. Vesile de putlara tahsis edilen koyundur. Şöyle ki: Bir koyun dişi doğurursa sâhibinin olurdu, erkek doğumrsa onu putlara tahsis ederlerdi. Şayet ikisini birden doğurursa dişi kardeşine kavşutu derler, artik o erkegi de kurban etmezlerdi. Ham da sülbünden on deve doğmuş olan erkek devedir ki, bunun sirti haram sayilirdi, onu serbest birakirlardi, onu hiçbir sudan veya meradan men etmezlerdi. Ölünce etinden erkekler de kadinlar da yerlerdi. Bunlarin hakkinda başka bazi rivâyetler de vardir. İşte bu gibi hayvanlarin hakkinda böyle muamele yapilmasi için İslâm dininde şer’î bir hüküm yoktur. Böyle bir muamele din adina bir iftiradir. (Fakat kâfir olanlar Allah Teâlâ’ya karşi yalan yere iftirada bulunurlar) Yapacaklarini yapar, sonra da bunu bize Allah Teâlâ emretti, meşru kildi diye yalan söylerler, (onlarin çoklan ise) bu gibi gayrimeşru iddialarda bulunanlara körükörüne tâbi olup giderler. “Amr İbni Lühay ki, Hüzaa kabilesinden bir şahistir. Câhiliyet devrinde Mekke’i Mükerreme’ye hâkim olmuştur, İsmail Aleyhisselâm’in dinini ilk defa bozan budur. Putlar, heykeller edinmiş, behire ve diğer şeyler hakkindaki kâfirce usulü bu adam koymuştur. Artık birçok câhil hak da böyle kâfir, bozguncu, dinî hükümleri ortadan kaldıran bir şahısa tâbi olmuşlardır. Ne kadar üzücü bir alçaklık!.

104. Ve onlara, Allah Teâlâ’nin indirdiğine ve Peygambere (sünnetine) geliniz denildiği vakit “babalarımızı üzerinde bulunduğumuz şeyler bize yeter” derler. Ya babaları hiçbir şey bilmiyorlar ve doğru yola gitmiyorlar idiyseler de mi?

104. (Ve onlara) Öyle bâtıl şeyleri yapanlara, bir takım dinsizlere tâbi olan birçok kimselere (Allah Teâlâ’nın indirdiğine) helâl ve haramı beyan eden Kur’an’ı Kerim’e (ve Peygambere) kendisine Kur’an’ı Kerim’in nâzil olduğu Yüce resûle (geliniz) onların beyanlarına tâbi olunuz, tâki, gerçek durumu bilip, doğru yola girmiş olabilesiniz, (denildiği vakit) Onlar bu irşat ve ikazı kabul etmez, sapıklıklarında israr eder dururlar, (babalarımızın üzerinde bulunduğumuz) Onların yapıp durduğunu bildiğimiz (şeyler bize yeter) bizim için onlar yeterlidir (derler) ne cahilce bir iddia!, (babaları hiç birşey bilmiyorlar) Cehâlet içinde yaşamış bulunuyorlar (ve doğru yola gitmiyorlar idiyseler de mi?) onlara tâbi olup duracaklar?. Bu ne kadar inatçı, şaşılacak bir iddia, bir hareketi, İnsan, makul, meşru olan hususlarda başkalarına tâbi olur, bundan istifâde eder, fakat bir takım inkârcılara, câhillere körükörüne tâbi olmalı mıdır? Hakikat meydanda iken onun aksini iddia edenlerin sözlerine kıymet vermek, maddî ve mânevî bir düşüş, bir alçaklık nişânesi değil midir?. Binaenaleyh bu gibi zararlı, helâk edici iddialar asla kıymet vermemeli, onlardan pek ziyâde kaçınmalıdır. Ferdî ve içtimai selâmet ve saadet ancak bu şekilde sağlanmış olur.

105. Ey imân edenler! Siz kendi nefisinize bakınız. Siz hidayette bulunduktan sonra sapıklığa düşmüş olanlar size bir zarar veremez. Hepinizin sonunda varacağı Allah Teâlâ’dır, o da size ne yaptığınızı haber verecektir.

105. Bu âyeti kerime, müslümanları uyanmaya dâvet ediyor, bir takım sapıklar! taklit etmekten men eyliyor, müslümanlara kendi vazîfelerini ifâ, mukaddesata riâyet ettikleri takdirde sapıklar yüzünden mesul, azâba mâruz olmayacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Siz öyle kâfirlere, bir takım yanlış inançlara saplanmış kimselere bakmayınız (Siz kendi nefsinize bakınız) kendi şahsınızı İslaha, temiz bir inanç dairesinde yaşamaya dikkat ediniz, üzerinize düşen vazîfeleri ifâya çalışınız, ve siz hakiki mü’minler bir nefs hükmünde bulunduğunuz için birbirinizi irşat ve yükseltmeye gayret ediniz. Size en çok lâzım olan budur. (Siz hidayette bulunduktan sonra) Dinî hükümlere riayetkâr olup takvâ sâhibi olarak yaşadığınız takdirde (sapıklığa düşmüş olanlar size bir zarar veremez) siz onların yüzünden âhirette mesul olmazsınız. Elverir ki, siz üzerinize düşen dinî vazîfeleri ifâ etmiş ve mümkün olduğu takdirde o sapıklara karşı iyiliği emredip kötülükten alıkoyar bulunmuş olasınız. Çünki bu vazifeye riâyet de hidâyete kavuşma cümlesindendir. Bu vazîfeyi ifâya güçleri yettiği halde yapmayanlar sapıkların felâkete uğramaları halinde onlarda zarar görecekler, bu yüzden Allah katında mesul bulunacaklardır. Nitekim birçok âyetler hadisler bize bu vazîfeyi emretmektedir. Ey insanlar!. (Hepinizin sonunda varacağı) Kıyâmet günü mânevî huzurunda toplanarak muhakemeye tâbi olacağı zât ancak (Allah Teâlâ’dır) gerek hidâyete erenler ve gerek sapıklar Cenab’ı Hak’kın mahkeme’i kübrâsına getirileceklerdir. (o) Yaratıcı Hâkim (de size) ey insanlık zümresi!. Dünya hayatında (ne yaptığınızı haber verecektir.) hidâyete götüren amellerde mi bulundunuz, yoksa sapıklık yolunu mu takip ettiniz,bunlar size bildirilerek ona göre lâik olduğunuz mükâfatlara veya cezalara kavuşturulacaksınızdır. Artık uyanınız, o gelecek hayatı düşününüz. Ne mühim ilâhî bir vaad ve tehdit!..

§ Rivâyete göre eshabı kiram, küfr içinde kalan, küfr halinde ölüp giden yakınlarını, yurtdaşlarını düşünerek üzülüyorlarmış. Onları teselli etmek için bu âyeti kerime nazil olmuştur.

106. Ey imân edenler! Herhangi birinize ölüm hâli geldiği zaman vasiyet vaktinde aranızda şâhitlik edecekler, ya sizden adâlet sâhibi iki kimsedir veya size yeryüzünde yolculuk halinde iken ölüm müsibeti isabet etti ise sizin gayrınızdan iki şahıstır. Bunların şâhitliklerinden Şüphelendiğiniz takdirde bunları namazdan sonra alıkorsunuz. Bunlar “yemin karşılığında hiçbir bedel almayız, isterse lehine şâhitlik edeceğimiz kimse bizim için akraba olsun. Ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz, o takdirde şüphe yok ki, biz günahkârlardan bulunmuş oluruz” diye yemin ederler.

106. Bu âyeti kerime, müslümanların canlarını korumakla mükelef oldukları gibi ölmeden evvel de hayır adına ve başkalarının haklarını korumak maksadıyle vasiyet yapmalarını ve bu vasiyete vârislerin ve diğerlerinin riâyet edebilmeleri İçin bu vasiyetin varlığını en az iki şahidin şahâdetiyle temin etmeği ve bu şahitler hakkında varisler tarafından şüphe vuku bulursa bunların ne şekilde yemine tâbi tutulacağını beyan ve ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân edenler) Ey müslümanlar zümresi! (Herhangi birinize ölüm hâli) Ölümün alâmetleri meydana (geldiği zaman) öyle yapılacak bir (vasiyet vaktinde) yapacağınız vasiyetlere dâir ileride (şâhitlik edecekler) o vasiyetlerin varlığını, kaybolmasından ve inkârdan korunmasını temin için şahitlikte bulunacak şahıslar (ya sizden) siz müslümanlardan veya sizin yakınlarınızdan (adâlet sâhibi) doğru sözlü, haktan ayrılmaz (iki kimsedir.) Bunlar sizin durumunuzu daha iyi bilecekleri ve daha ziyâde doğru olacakları için bunların şâhit tutulmaları daha iyidir. (Veya size yolculuk halinde iken ölüm musibeti isâbet etti ise) o gurbet halinde akrabanızdan, din kardeşlerinizden kimse bulunmadığı takdirde (sizin gayrınızdan) yabancılardan ehli zimmetten (İki şahıstır) bunları o halde şâhit edinirsiniz. (Bunların şâhitliklerinden -şüphelendiğiniz takdirde-) yani: Varisler ve diğer alâkadarlar bu şahitlerin hiyanetleri, terekeden birşey almış ve gizlemiş olmaları gibi bir hususta şüpheye düştükleri zaman (bunları) bu yabancılardan olan ve olmayan şahitleri (namazdan sonra) ikindi namazının edâsını müteakip olması tercih olunur, (alıkorsunuz) Bunları yemin etmeleri için durdurursunuz (Bunlar) bu şahitler de biz (yemin karşılığında hiçbir bedel almayız) dünya malı için doğruluktan ayrılarak Hak Teâlâya yalan yere yeminde bulunmayınız (isterse lehine şâhitlik edeceğimiz kimse bizim için akraba olsun) biz yine haktan ayrılmaz, onların menfaatları için onların lehine yalan yere şahitliğe cür’et etmeyiz. (Ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyiz) Cenab’ı Hak’kın bize yerine getirmeyi emrettiği bir şâhitliği hangi fâni bir menfaat hırsiyle odadan kaçınmayız (o takdirde) biz şâhitliği gizlediğinizi, değiştirip bozduğumuz takdirde (şüphe yok ki, biz günahkârlardan bulunmuş oluruz) artık nasıl cür’et eder de hakikata aykırı şahitlikte bulunabiliriz?, (diye yemin ederler) Bu şekilde şâhitliklerinde doğru olduklarını teyit etmiş bulunurlar.

§ Namazdan sonra, özellikle ikindi namazını müteakip şahitlikte bulunulmasının hikmetine gelince: Bütün din mensupları bu ikindi vaktine saygı gösterir, o vakitte yemin etmekten çekinirlerdi. O vakit insanların toplanacakları bir zamandır. Ve o zaman gece melekleriyle gündüz meleklerinin birbirine tesâdüf edecekleri bir vakittir. İmamı Şafi’ye göre cinâyet, boşama, azat etme ve ikiyüz dirheme varan bir mal hakkındaki yeminlere daha ziyâde ehemmiyet verilir. Bu yeminler, ikindi namazından sonra Mekke’i Mükerreme’de rükn ile makam arasında, Medine’i Münevvere’de minber yanında, Beyti mukaddeste sahretullah yanında, diğer beldelerde de mescitlerin en şereflisi içinde yapılır. Fakat Hanefî imamlarına göre bu bir daha iyiyi tercih meselesidir. Yoksa bu yeminler böyle zaman ve mekân ile kayıtlı değildir. Diğer yerlerde de yapılabilir.

§ Deniliyor ki: böyle sefer halinde gayrimüslimlerin de şâhit edinilmesi İslâm’ın başlangıcında müslümanların azlığından dolayı câiz bulunmuştu. Sonra bu cevaz: İçinizden adâlet sahibi iki kişiyi şâhit tutun. (Talak, 65/2) âyeti kerimesiyle neshedilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğuna göre Maide sûresinde mensuh bir âyet yoktur.

107. Eğer onların bir günah kazandıkları anlaşılırsa o zaman bu ikisinin yerine haklarına tecâvüz etmiş oldukları karşı taraftan diğer iki kimse kıyam ederler. “Billâhi bizim şâhitliğimiz, onların şâhitliğinden daha doğrudur ve biz hakkı tecâvüz etmedik şüphe yok ki, biz o takdirde zalimlerden olmuş oluruz” diye yemin ederler.

107. Bu mübârek âyetler, vasiyetler hakkında şâhitlik eden kimselerin doğru şâhitlik etmemiş oldukları anlaşıldığı takdirde vârislere yemin ettirilmesini ve bu yemin ettirmenin meşruiyetindeki fâideyi beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer onların) O vasiyet hakkında şâhitlik edenlerin hiyanette, yalan yere yeminde bulunmaları sebebiyle (bir günah kazandıkları anlaşılırsa) bilgi, kanaat hasıl olursa (o zaman bu ikisinin yerine) yemin hususunda (haklarına tecâvüz etmiş oldukları karşı taraftan diğer iki kimse) ölmüş kimsenin yakınlarından, varislerinden iki şahıs (kıyam ederler.) yemin için hazırlanırlar ve (“Billâhi bizim şâhitliğimiz) yeminimiz (onların) o evvelce şâhitlik edenlerin şâhitliklerinden, yeminlerinden (daha doğrudur) kabule daha lâiktır, biz onlar gibi hâinlikte, yalanda bulunmuş olmayacağız. (ve bîz hakkı tecavüz etmedik) Vasiyet edilen malı talep hususunda ve evvelki şahitler gibi hiyâneti, yalanı tercih hususunda gerçek duruma aykırı yeminde bulunmuş olmadık, (şüphe yok ki, biz o takdirde) Yeminimizde hakkı tecavüz etmiş olduğumuz zaman, Allah’ın gazabına maruz kalmış olan (zalimlerden olmuş oluruz” diye yemin ederler) artık bunların yeminine binaen hüküm olunur.

108. Bu şekildeki şâhitlik, şâhitliği gerektiği gibi edâ etmelerine veya yeminlerinden sonra yeminlerinin red edilmesinden korkmalarına en yakın bir çâredir Allah Teâlâ’dan korkunuz ve dinleyiniz. Allah Teâlâ fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.

108. (Bu şekilde şâhitlik) Ölünün vârisleri, velileri tarafından beyan edilen şekilde yemin edilmesi, hikmet ve menfaat gereğidir. Çünkü bu biçimde şâhitlik ve yemin, şahitleri düşündürerek yapacakları (şâhitliği gerektiği gibi) hakka tam uygun, değiştirme ve hiyanetten uzak olarak (edâ etmelerine) vesiledir, (veya) bu şekilde vârislerin şahâdetlerinden (yeminlerinden sonra) diğer şahitlerin şahâdetlerinin, yeminlerinin (red edilmesinden korkmalarına) bu yüzden insanlar arasında kötü bir şöhret kazanmış olacağını endişe etmelerine (en yakın bir çâredir) binaenaleyh bu şekilde bir muamelenin meşruiyeti bir şer’î hikmet, bir umumun menfaatı icabıdır. Artık Ey insanlar!. (Hak Teâlâ’dan korkunuz) Onun hükümlerine ve bu cümleden olarak bu şahadet hükmüne muhalefetten sakınınız, (ve dinleyiniz) Cenab’ı Hak’kın bütün buyurduklarını kabul ve itaat sûretiyle güzelce kabul ediniz . (Allah Teâlâ fasıklar topluluğunu) Onun kutsî hükümlerine riâyet ve itaatten uzak olan kimseleri (hidâyete) cennet yoluna, selâmetlerine, saâdetlerine vesile olacak bir yola (erdirmez) onları eliboş ve ziyanda bırakır. Artık her müslümana lâzımdır ki, gerek şâhitlik hususunda ve gerek diğer fiil ve hareketlerinde Allah’ın hükümlerine muhalif hareketlerden sakınsın, kendi kötü hareketiyle kendisini hidâyet ve kurtuluş yolundan mahrum bırakmasın. İşte bu mübârek âyetler böyle yüce, mühim bir uyarıyı kapsamış bulunmaktadır. Tefsirlerde bildirildiği üzere Temim bini Ave ile Adiy bini Yezit ticâret için Şam’a gitmişler, o zaman Hırıstiyan bulunuyorlardı. Onlar ile beraber Amr İbni Aşın azatlısı olan Büdeyl de bulunuyordu. Bu zat ise muhacir müslümanlardan idi. Şam’a gidince hastalanmış, yanında bulunan malının nelerden ibâret olduğunu bir pusulaya yazıp bu pusulayı gizlice eşyasının arasına atmıştı. Sonra eşyasını Temim ile Adiy’e verip onları vârislerine vermelerini vasiyette bulunmuş, sonra da vefat eylemişti. Bu eşya arasında üçyüz miskal ağırlığında ve altın ile nakışlı bir gümüş kâse bulunuyordu. Bunu Temim ile Adiy alıp sakladılar. Medine’i Münevvere’ye dönünce Büdeyl’in eşyasını va rislerine verdiler. Varisler bu eşyanın arasında mezkûr kâsenin de bulunmuş olduğunu o pusuladan anlayınca bunu Adiy ile arkadaşından sordular, onlar ise kâseyi inkâr ettiler, Büdeyl bize ne teslim ettiyse onu size tamamen verdik dediler. Varisler bu durumu Rasûlullah’a arzettiler, bunun üzerine 107 inci âyeti kerime nâzil oldu. Temim ile Adiye ikindi namazını müteakip minberin yanında “kendilerine teslim edilen eşyadan birşeye hiyânet, birşeyi gizlemediklerine dâir yemin verildi, onlar da yemin ettiler, serbest bırakıldılar. Daha sonra o kâse Mekke’de bulundu, elinde bulunan şahıs, ben bunu Temim ile Adiyden satın aldım dedi. Bunun üzerine Temim ile Adiy dediler ki: Biz o kâseyi Büdeylden satın almıştık, fakat bunu isbat için beyyinemiz bulunmadığı için söylemeyi uygun görmedik diye hırsızlıklarını saklamak istediler. Durum tekrar Büdeyl’in vârisleri tarafından Rasûlullah’a arzedildi. Bunun üzerine de “108” inci âyeti kerime nâzil oldu. Binaenaleyh Büdeyl’in vârisleri bulunan amr İbni As ile Muttalib bini Übey Veda’aye yemin etmeleri söylendi “vallahi Temim ile Adiy yalan söylediler, hiyanette bulundular” diye yemin ettiler. Bunun üzerine o kâse veya onun bedeli o zatlara ve rildi. Daha sonra Tamimi Dari’de müslüman olmuş ve hakikaten o kâseyi alıp saklamıştık diye itirafta ve Cenab’ı Hak’tan aflar temennisinde bulunmuştur.

§ Vasiyet, lûgatte: Emir ve bir işi birine ısmarlamak demektir. Çoğulu: “Vesâya “dır. Istılahta: Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya bir hayır yönüne meccanen temlik etmektir, İsa da vasiyet mânâsına geldiği gibi vasi tayin etmek mânâsına da gelir. Musi, bir malı veya bir menfaati vasiyet eden kimsedir. Vasi de bir kimsenin malında veya çocuklarının işlerinde tasarmf etmek üzere tayin edilen şahıstır. Buna “Musa ileyh” de denir. Müşabih de vasiyet olunan mal veya menfaattir. Musa leh de kendisine vasiyet olunan şahıs veya yöndür.

§ Vasiyetler şöylece beş kısımdır:

(1) Vâcip vasiyetlerdir. Bu, emanetleri, bilinmeyen borçları vermeye ve hac ile zekât ve kefâretlere ait vasiyetler gibi vasiyettir.

(2) Müstahab vasiyetlerdir. Borcu ve vârisleri olmayan bir müslümanın bütün mallarını bir hayır yoluna vasiyet etmesi gibi.

(3) Mendub vasiyetlerdir. İhtiyacı olmayan İlim ve selâh sahiplerine yardım için yapılan vasiyet gibi.

(4) Mübah vasiyetlerdir. Varis olmayan yakınlardan, yabancılardan zengin kimselere vasiyet gibi.

(5) Mekruh vasiyetlerdir. Fasık, günahkâr kimselere vasiyet gibi.

§ Bir kimse en fazla, malının üçte birini bir şahsa veya bir yöne vasiyet edebilir. Fazlasını vasiyet etmiş olsa vârisleri razı olmadıkça geçerli olmaz. Vârislere vasiyette geçerli değildir. Zaten onlar vasiyet edecek kimsenin terekesine sâhip olacaklardır. Bunlardan bazıları tercih edilerek onlara vasiyet edilse diğer vârislerin gönüllerinin kırılmasına ve aralarında dedikoduya sebep olacağı için hikmete uygun olmamış olur. Bir de bir kimsenin vârisleri fakir olup da kendilerine isâbet edecek miras payı ile ihtiyaçları karşılanamıyacak ise vacip olan vasiyetlerden başkasını yapmamak daha iyidir. Çünki vasiyet yapılmadığı takdirde hem akrabalık hakkına riâyet edilmiş, hem de ihtiyaç sahiplerine tasaddukta bulunulmuş olur.

§ Meşru vasiyetlerin dinî hikmeti ise pek açıktır. Bu sâyede hukuka, insaniyete riâyet edilmiş, insan servetinden uhrevî bir menfaat de kazanmış bulunur. Nitekim bir hadisi şerifte:

Kendisinde vasiyet edecek birşey bulunan bir müslüman için muvafik değildir ki, yanında vasiyetnamesi yazılmış bulunmaksızın iki gecesi bile geçsin.

109. O günü ki, Allah Teâlâ Peygamberleri toplayacak da “Size verilen cevap ne idi?” diyecek, onlar da “Bizim için bilgi yoktur, şüphe yok ki, gayipleri hakkıyla bilen ancak sensin, sen” diyeceklerdir.

109. Bu mübârek âyetler, takvâ ile mükellef olan insanlara uhrevî hayati düşünmeleri için o âlemde Yüce Peygamberlerin nasil bir ilâhî hitaba kavuşarak şerefleneceklerini ve bu hususta bir örnek olmak üzere Hz. İsa’ya yönelecek olan ilâhî beyanlari açiklamaktadir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Allah Teâlâ’dan korkunuz, özellikle kiyâmet gününü, o gündeki pek büyük muhakemeleri düşünerek korku ve saygi içinde yaşayiniz, hatirlayiniz (O günü ki,) o kiyâmet zamanini ki (Allah Teâlâ Peygamberleri) o gün (toplayacak ta) onların dünyada iken ümmetlerine tebliğ etmiş oldukları dinî hükümleri o ümmetlerin nasıl karşılamış olduklarını o Peygamberlerden hikmet gereği soracak (Size) ümmetleriniz tarafından (verilen cevap ne idi?.) onlar sizin tebliğatınıza kabul şeklinde mi icâbet ettiler, yoksa red şeklinde mi size cevap verdiler (diyecek) o kıyâmet gününde o Peygamberlerin ümmetleri hakkında şahadette bulunmalarına müsaade buyuracaktır. (Onlar da) O Yüce Peygamberler de tam bir tevazu ve mahviyet göstererek: Yarabbi! Herşeyi tam mânâsıyla bilen ancak sensin (bizim için bilgi yoktur) onların yüzünden uğramış olduğumuz belâları hakkiyle izah ve bayan gücümüz yeterli değildir, özellikle onların kalblerindeki kuruntularını, onların birçok gizli ve aşikâr hallerini tamamiyle bilmek bizim için kolay değildir. (Şüphe yok ki, gayıpları hakkiyle bilen ancak sensin) Yarabbi!, (sen) bizim bildiğimiz, senin geniş ilmine göre yok mesabesindedir (diyeceklerdir.) Yani: Ey bilen ve hikmet sâhibi yaratan!. O ümmetlerin açıkladıklarını da, gizlediklerini de, samimi bir şekilde imân edip etmediklerini de ancak tamamiyle sen bilirsin. Buna inanmışızdır. Bizler ise onların yalnız açıkladıklarından başkasını, onların kalplerindekilerini ve bizden sonra ne yapmış olduklarını bilemeyiz, artık bizim bilgimiz, senin bütün hadiseleri kuşatmış olan ilmine göre bir bilgi mahiyetinde değildir. Vakia Yüce Peygamberler, âhirette ümmetleri hakkında onların zahiri hallerine göre şahitlikte bulunacaklardır. Fakat onların bütün görünen ve gizli hallerini kuşatma derecesinde bilemedikleri için bu bakımdan âcizliklerini açıklamak meziyetini göstermiş olacaklardır. Bununla beraber Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerden bu suali, o ümmetlerin hallerini anlamak için değildir. Zaten onların bütün halleri Hak Teâlâ’ya tamamen malumdur. Belki bu suâlden asıl ilâhî maksat, o ümmetlerin inat, küfr ve isyan içinde yaşamış olanlarını kınamadır. O ümmetler arasında Allah Teâlâ’dan başkasına da ilâhiyat sıfatını isnat etmek cür’etinde bulunan Hırıstiyan taifesi ise bu bakımdan en ziyâde kınamaya lâiktir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak, bu hususta bir örnek olmak üzere Hz. İsa’ya vermiş olduğu nîmetleri sayarak bu nîmetlere karşı kâfirce, pek cahilce harekette bulunan Hırıstiyan tâifesini (110) uncu âyeti kerimesiyle kınamaktadır. Tâki, gerçek durumu anlayarak o fasit inançlarını terketsinler.

110. O zamânı hatırla ki Allah Teâlâ buyurdu: Ey Meryem’in oğlu İsa! Senin üzerine ve annenin üzerine olan nimetimi zikred, o zamanı ki, seni ruhulkuds ile teyit etmiştim, sen beşikte iken de yetişkin iken de insanlara söz söylüyordun. O zamanı ki, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim ve o zamânı ki, benim iznimle çamurdan kuş şekli gibi birşey tasvir ediyor da içine üfürüyordun, benim iznimle bir kuş oluveriyordu. Anadan doğma körü, vücudunda beyaz beyaz lekeler bulunan kimseyi de benim iznimle iyi ediyor idin. Ve o zamânı ki, ölüleri benim iznimle hayat sahasına çıkarıyordun. Ve o zamânı ki, İsrail oğullarını senden defetmiştim, onlara açık mucizeler ile geldiğin vakitde ki, onlardan kâfir olanlar: “bu apaçık bir büyüden başka değildir” demiş idi.

110. Habibim Ya Muhammed!. -AleyhisselâmHatırla (O günü ki. Allah Teâlâ) Hz. İsa’ya hitâben (buyurdu) yani: Kıyâmette buyuracak. Kıyâmetin kopacağı yakın, Cenâb-ı Hak’kın Hz. İsa’ya hitabı muhakkak olduğu için gelecek zaman kipi yerine, geçmiş zaman kipi tercih buyrulmuş, durumun muhakkak olacağına işâret olunmuştur. (Ey Meryem’in oğlu İsa!.) Sen ki, benim Yüce bir Peygamberimsin (Senin üzerine ve annenin üzerine olan nîmetimi zikret) hatırla, o nîmet ne kadar büyüktü, senin ümmetin bu nîmeti takdir ederek senin risâletini tasdik ve sana bu nîmeti veren Cenab’ı Hak olduğundan ondan başka Yaratıcı, herşeye kâdir başka bir ilâh bulunmadığını bilip itiraf etmeli değil mi idiler?. Evet hatırla (o zamanı ki, senî ruhulkuds ile) Cibrili Emin ile veya temiz, kutsal bir ruh ile (takviye etmiştim) sana bu vasıta ile lâzım gelen şeyleri öğretmiş, sana dinî delilleri telkin, seni her bakımdan takviye eylemiştim. (sen beşikte) Daha çocuk bir halde (iken de ve yetişkin) olgunluk çağına ermiş (iken de insanlara söz söylüyordun) evet. Daha beşikte yatan mâsum bir yavru iken de: Bir harika olmak üzere: “Sen Allah Teâlâ’nın kuluyum, bana kitap verdi” diye beyanatta bulunmuştun. Ve hatırla (O zamanı ki, sana kitabı) yazı yazmayı veya herhangi bir kitabı okumayı (hikmeti) teorik ve pratik, faydalı ilimleri ve özellikle (Tevrat’ı ve İncil’i Öğretmiştim) seni bu kitapları bilir, bunlardan istifâde eder kılmıştım. Ve zikret (o zamanki benim iznimle) benim irâdemle, benim yardım ve kolaylaştırmam vâsıtasıyle (çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıyor da içine üfürüyordun) senin için bir mucize olmak için (benim iznimle) benim emir ve irâdemle o suret (bir kuş oluveriyordu) bütün bunlar Allah Teâlâ’nın izniyle, takdiriyle, yaratmasıyle vücude gelmiş oluyordu, çünki ondan başka yaratan, birşeyi yoktan var etmeğe kâdir başka Yaratıcı yoktur. Ve Ey Resûlüm İsa!.. Sen (Anadan doğma körü, ve vücudünde beyaz beyaz tekeler bulunan kimseyi de benim iznimle) ilâhî zâtımın kudret ve iradesiyle bir mucize olarak (iyi ediyor idin) kavmine karşı böyle harikulâde hadiseleri gösteriyordun (Ve) hatırla o zamanı ki (ölüleri) dua ederek (benim iznimle) benim fiilimle kabirlerinden diri olarak hayat sahasına (çıkanyordun) bütün bunlar Hz. İsa’nın peygamberliğini tasdike vesile olmak üzere Cenab’ı Hak’kın izniyle, iradesiyle vücude gelmiş oluyordu. Ve hatırla (o zamanı ki,) senin hayatına suikasitte bulunan (İsrail oğullarını senden defetmiştîm) onlar maksatlarına nâil olamadılar (onlara) Öyle bir nice (açık) herkesin anlayıp tasdik edebiİecekleri parlak bir mahiyette bulunan (mucizeler ile geldiğin vakitte ki, onlardan) o İsrail oğulları tâifesinden (kâfir olmanlar) o mucizeleri körkörüne inkâra cür’et ederek: (bu) Gösterilen hârikalardan her biri (apaçık bir büyüden) sihir denilen asılsız bir gösteriden (başka değildir demiş idi) bu kâfirler kendi cehâletlerini sapıklıklarını bu şekilde de göstererek ebedî azâba mâruz kalmışlardır, İşte Yüce Allah Hazretleri Peygamberlerini böyle üstün nîmetlere, mucizelere nâil kılmış, onlara uyanları selâmet ve hidâyete kavuşturmuş, onları inkâr edenleri de ebedî bir felâket ve azâba mâruz bırakmıştır.

111. Ve o zamanı ki, “Bana ve Peygamberlerime imân ediniz” diye havariyuna ilham etmiştim, onlar da: “imân ettik, bizim muhakkak müslimler olduğumuza şâhit ol” demişlerdi.

111. Bu mübârek âyetlerde Hz. İsa’ya ilk imân edip onun yardımcıları sayılan zatların nâil oldukları ilâhî ilhamı ve onların ne gibi bir maksatla semavî sofranın inmesini istirham etmiş olduklarını bildirmekte ve bu vesile ile de Hz. İsa’nın kavuşmuş olduğu ilâhî ikramlara işâret olunmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. Hatırla (O zamanı ki, bana) benim ilâhî zatıma, birliğime (ve peygamberime) Hz. İsa’nın risaletine (imân ediniz) böyle bir inancın dışına çıkarak ifrat ve tefritde bulunmayınız (diye havariyyuna) İsa Aleyhisselâm’ın eshabından bulunan zatlara (ilham etmiştim) onların kalpleri böylece ilâhî ilhamlarıma yansıdığı yer olmuştu, veya onlara bu ilâhî emir İncil vasıtasıyla gelmiş, bunu Hz. İsa’nın lisanından alıp öğrenmişlerdi (onlar da) Havariyun da biz Allah Teâlâ’nın birliğine, Hz. İsa’nın peygamberliğine (imân ettik, bizim muhakkak müslimler) senin dinine ve peygamberine teslim olan kimseler (olduğumuza) Ey Rabbimiz!, (şâhit ol demişlerdi.) Bu şekilde temiz inançlarını lisânen de itirafta bulunmuşlardı.

112. O vakit ki, havariler: “Ey Meryem’in oğlu İsa! Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra indirebilir mi?” demişti. İsa’da Allah Teâlâ’dan korkunuz, eğer siz mü’minler iseniz” dedi.

112. Habibim!. Hatırla (O vakit ki. Havariler) Hz. İsa’nın yardımcıları olan zâtlar, o Peygambere hitâben (Ey Meryem’in oğlu İsa!. Rabbin gökten bizim üzerimize bir sofra) üzerinde yemek bulunan bir sofra (indirebilir mi?. demişti) yani: Böyle bir sofranın indirilmesi hikmeti ilâhîyyeye uygun olur mu?. Yahut böyle bir sofranın indirilmesi hakkındaki senin temennine Cenâb-ı Hak icâbet eder mi?. Veya: ” ” kıraatine göre: Sen Rabbinden böyle bir istekte bulunmaya muktedir olabilir misin?. Diye sormuşlar. Bunlar bu sofranın inmesini görmekle ilmelyakin (kesin bilgi) derecesinde olan imanlarını aynelyakin mertebesine yükseltmek istiyorlardı. Nitekim Hz. İbrahim de ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istemişti. Havarilerin bu sorusuna karşı (İsa) Aleyhisselâm (da) Ey Havariler!. (Allah’tan korkunuz) Bu gibi kulluk alametine aykırı suallerde bulunmayınız (eğer siz) Cenâb-ı Hak’kın sonsuz kudretine ve benim peygamberliğinin doğruluğuna (inananlar iseniz” dedi.) onları uyanmaya dâvet etti, öyle cehâlet belirtileri içeren bir sorudan onları menetmek istedi ve sofranın inmesi için ve diğer nîmetlerin devamlı gelmesi için Allah’tan korkmanın bir vesîle olacağına işârette bulundu.

113. Dediler ki: Biz istiyoruz ki, ondan yiyelim ve kalplerimiz mutmain olsun ve senin bize doğru söylediğini bilelim ve biz onun üzerine şahitlerden olalım.

113. Hz. İsa’nın bu tavsiyesi üzerine havariler de (Dediler ki) biz Cenâb-ı Hak’kın kudreti ve senin risâletin hususunda bir şüpheye düşmüş değiliz, öyle bir şüpheyi gidermek istemiyoruz, (biz istiyoruz ki, ondan) o semavî sofradan istifâde edelim, öyle yüce bir nîmete kavuşalım, (ve kalblerimiz mutmain olsun) kalben olan inancımız, böyle apaçık bir kudret eseri görmekle fevkalâde tekâmül ederek her bakımdan kalbimiz mutmain olsun. Çünki müşahede yoluyla olan İlim, delil getirme yoluyla olan bir ilme eklenince daha fazla mutmain olmayı, kesin inancı icabeder, (ve) sofranın inmesini istiyoruz ki, (senin bize doğru söylediğini) peygamberlik iddiasındaki doğruluğunu kesin bir İlim ile (bilelim) hiçbir şüpheye yer kalmasın, (ve biz onun üzerine) O sofranın inmesi şeklindeki mucize hakkında (şahitlerden olalım) onun inişini görmeyen İsrail oğullarına karşı öyle bir semavî mucizenin ortaya çıkmasına şâhitlik ederek onları uyadıralım, mü’minlerin artmalarını temine çalışalım. “Havariler için Ali İmran Sûresindeki 52 inci âyetin tefsirine bakınız!.

114. Meryem’in oğlu İsa dedi ki: Ey Allah! Ey bizim Rabbimiz! Bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim geçmişimiz ve geleceklerimiz için bir bayram ve senden bir âyet olsun ve bizi rızıklandır ve sen rızık verenlerin en hayırlısısın.

114. Bu mübârek âyetler, Havarilerin güzel bir maksada dayanan temennileri üzerine Hz. İsa’nın istirham eylediği sofranın indiğini bildirmekte ve böyle bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra küfre düşecek olanların en şiddetli azaplara uğrayacaklarını şöylece ihtar eylemektedir: (Meryem’in oğlu İsa) Aleyhisselâm; Havarilerin gerçek bir maksaddan dolayı sofranın inmesini istemekte olduklarını anlayınca yıkandı: Namaz kıldı, Allah’ın divanına yönelerek duaya başladı da (dedi ki, Ey Allah!. Ey bizim Rabbimiz!.) yani: Ey bütün mükemmellikleri toplayan ilahlık sıfatıyla ve bütün kâinatı kendisiyle idâre ve terbiye ettiği rablık sıfatıyle vasıflanmış olan mâbudumuz?. (Bizim üzerimize gökten) Sema tarafından (bir sofra indir ki, bizim geçmişimiz ve geleceğimiz için) zamanımızda mevcut ve bizden sonra gelecek olan cemiyetler için (bir bayram) saygı gösterilecek bir büyük bayram bir, sevinç günü olsun, (ve) O sofranın inmesi yarabbi!, (senden) Senin yüce katından kâdir olan (bir âyet) kudretinin mükemmelLiğine şâhit ve peygamberliğin hak olduğuna bir delil (olsun) o sofranın inişi böyle yüce bir gayeye yönelik bulunsun (ve) sonra da Yarabbi!, (bizi rızıklandır) O sofradan bizi maddî yönden de yararlandır veya onun üzerine şükretmeyi bize nasip buyur, (ve sen) Ey Rabbimiz!. (rızık verenlerin en hayırlısısın.) Sen bütün kullarına karşılıksız nîmet ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcısın, bizim bu husustaki yakarışlarımızı da lütfen kabul ederek bizi maddî ve mânevî olarak rızıklandır.

115. Allah Teâlâ buyurdu ki: Ben onu sizin üzerinize elbette indireceğini. Fakat sonra sizden kim küfre düşerse artık ben kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim bir azap ile ona azap ederim.

115. (Allah Teâlâ) Hazretleri de İsa Aleyhisselâm’ın bu yakarış lüzerine vahy yoluyla şöyle (buyurdu ki) Ey İsa!. (Ben onu) O istediğiniz sofrayı (sizin üzerinize elbette) tekrar tekrar (indireceğim) istirhamınız Yüce Katımdan yerine getirilecektir. (Fakat) O sofranın indirilmesinden (sonra sizden kim küfre düşerse) böyle bir hârikanın, böyle büyük bir mucizenin ortaya çıkmasından sonra kim Cenab’ı Hak’kın Rablığın!, Peygamberinin risâletini tasdik etmeyip de inkâra cür’et gösterirse (artık ben kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim) pek şiddetli (bir azap ile ona) o küfre düşene (azap ederim) Gerçekten bu büyük mucizenin gösterilmesinden sonra nîmete karşı nankörlük ederek imân şerefinden mahrum kalanlar her türlü azaba lâyıktırlar. Nitekim rivayete göre Hz. İsa’nın kavminden bir kısmı bu mucizeyi gördükten sonra yine küfre düşmüşler, Cenab’ı Hak da onların yüzlerini en rezil hayvanlardan olan domuz sûretine çevirmişti. Böyle bir yüz değişikliği felâketine uğramış olan o kâfirler bu halde üç gün kadar yaşayıp sonra helâk olup gitmişlerdir.

§ Tefsirlerde açıklandığı üzere sofra şu mahiyette bulunmuştu: İki bulut arasında yere indirilen sofra, bir kırmızı sofra idi. Üzerindeki yiyecek ise kılçıksız ve pulsuz, kendi yağıyle kızarmış, kebab olmuş balık idi, bu balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında bir kâse içinde sirke, çevresinde de çeşit çeşit sebzeler var idi. Beş tane de çörek var idi ki, birincisinin üzerinde zeytin, ikincisinin üzerinde bal, üçüncüsünün üzerinde yağ, dördüncüsünün üzerinde peynir beşincisinin üzerinde de kurumuş et bulunuyordu. İsa Aleyhisselâm bu sofranın indiğini görünce ağlamış, Yarabbi!. Beni şükreden kullarından kıl, ey Allah’ım bunu bir rahmet kıl, bir cezâ kılma diye dua etmiş “Bismillahi hayrirrazikın = rızık verenlerin en hayırlısı olan allah’ın adıyla” diyerek sofrayı açmıştır. Havarilerin reisi, ey Allah’ın mhu bu yiyecek dünyadan mı, âhiretden mi diye sormuş, Hz. İsa’da hayır ikisinden de değil, bu Allah’ın kudreti ile meydana gelmiş bir harikadır diye buyurmuştur. Sofradan bir çok kimseler yemişlerdir. Bundan yiyen fakirler hayatları boyunca zengin olmuşlardır, hastalar da şifa bulmuşlardır.

§ Rivâyete göre bu sofranın inişi kırk gün, gün aşırı devam etmiştir. Öğle vakti uçar giderdi, İlk günü pazara tesadüf ettiğinden o günü, Hıristiyanlar bir bayram günü kabul etmişlerdir. Sofranın indiği çoğunluğa göre kesindir. Fakat bazı zatlara göre bu sofranın inişi, mühim bir şarta bağlı olduğu için onun evvelce inmesini istemiş olanlar, bu şarta riâyet edemeyip azâba uğrayacaklarını düşünerek bağışlanma isteğinde bulunmuşlar, isteklerinden vaz geçmişlerdir, binaenaleyh sofra da inmemiştir. Bu rivâyet zayıftır, âlimlerin çoğunluğunun görüşüne tersdir.

116. Ve o vakti ki, Allah Teâlâ “Ey Meryem’in oğlu İsa” sen mi insanlara “beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh edininiz dedin” diye sual buyurdu. Dedi ki: “Seni tenzih ederim benim için hak olmayan bir şeyi söylemek lâyık olamaz, eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir, sen benim içimde olanı bilirsin, ben isem senin zâtındakini bilemem, şüphe yok ki, gayıptan bilen ancak sensin, sen.”

116. Bu âyeti kerime, Hz. İsa’yı Hıristiyanların iddiasından uzaklaştırmaktadır. Hz. İsa ile annesine ilahlık isnat eden kâfirleri yalanlamakta ve azarlamaktadır. Onların itikatlarının kötülüğünü teşhir etmek için kıyâmet gününde meydana gelecek bir sorgulamayı ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm (Ve o vakti) hatırla (ki Allah Teâlâ) mahşer gününde Hz. İsa ile muhterem validesine ilahlık isnad eden kâfirleri azarlamak için onları Hz. İsa’nın yalanlamasıyla susturmak ve utandırmak için (Ey Meryem’in oğlu İsa!. Sen mi insanlara “benî ve anamı Allah’tan başka) onunla beraber (ilâh edininiz” dedin) yoksa onlar mı kendi nefislerinin kötülük atmasıyle böyle müşrikce bir iddiaya cür’et ettiler?, (diye sual buyurdu.) Hz. İsa da, o kâfirlerin öyle bâtıl iddialarının teşhir edilmesi ve kınanması için kendisine yönelen bu suale cevaben: (Dedi ki:) Yani kıyâmet günü muhakkak diyecektir ki: Yarabbi!. (Seni tenzih ederim) eş ve benzerden uzak olduğunu bilir, birliğine aykırı olan iddiaların bâtıl olduklarını İtiraf ederim, (benim için hak olmayan) Hakkım olmayan (bir şeyi söylemek) benim için câiz (lâyık olamaz) ben Allah’ın bir mahlûku olduğum halde nasıl ilahlık iddiasında bulunabilirim?. Böyle bir iddiada bulunmadığımı Yarabbi sen bilirsin, (eğer ben onu söylemiş isem, sen onu elbette bilmişsindir) Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığımı başka bir delil ile isbata ihtiyaç yoktur. Benim öyle bir iddolada bulunmadığım yüce zâtınca bilinmektedir, bu bilinme ise benim beraatım hakkında bir delildir, (sen) Yarabbi!, (benim nefsimde olanı bilirsin) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin (ben ise senin zâtındakini bilemem) ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Allah’ım senin bildirmediğim şeyleri bilip idrâk edemez, (şüphe yok ki, gayıpları bilen ancak sensin!.) Yarabbi!, (benim nefsimde olanı bilirsin) Sen benim bütün gizli ve açık hallerimi hakkıyla bilirsin (ben ise senin zâtındakini bilemem) ben senin bir mahlukun bulunmaktayım, mahluklar ise Ey Allah’ım senin bildirmediğin şeyleri bilip idrâk edemez, (şüphe yok ki, gayıpları bilen ancak sensin!.) Yarabbi!. (Sen) Ey âlemlerin Rabbi!. Yalnız açık olan hareketler, iddialar, değil en gizli emeller, düşünceler de yüce zâtınca tamamen bilinmektedir, apaçık ortadadır. Artık benim öyle bir iddiada bulunmadığım ve nefsimdeki eğilimlerde sence bütün bütün bilinmektedir. Ey kâinatın tek mabudu!.. Zaten Cenab’ı Hak’kın Hz. İsa’ya yönelik olan bu sualinden maksat da, onun mahşer günü böyle kul olduğunu arzederek Hiristiyanları yalanlamasıdır.

117. Ben onlara senin bana emrettiğinden başkasını söylemedim, benim ve sizin Rabbimiz olan Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim. Ve ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şâhit olmuş idim, vaktaki beni aldın, onların üzerlerine gözetleyici ancak sen oldun ve sen herşey üzerine tamamiyle şâhitsin.

117. Bu mübârek âyetler de. Hz. İsa’nın kendisine yönelecek ilâhî suale vereceği cevâbın devamını açıklamaktadır. Şöyle ki: Yarabbi!. En mükemmel şekilde bildiğin gibi (Ben onlara) o kendilerine gönderildiğim kavme (bana emrettiğinden) bana tebliğ etmemi emrettiğin şeylerden (başkasını söylemedim) hâşâ öyle ilahlık iddiasına cüretkâr olmadım, senin emrettiğin şekilde onlara hitaben: (benim ve sizin rabbimiz olan Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz, dedim) Onları tevhid dairesine çağırmaya devam ettim. (Ve ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerine şâhit olmuş idim) hallerine bakar, kendilerini Allah’ın emri doğrultusunda amele sevk etmek ister, onları ilâhî dine muhalefetten men eylerdim. (vaktaki benî aldın) beni alıp semaya kaldırdın (onların üzerine gözetici) onların hallerine bakan, amellerini, iddialarını tesbit buyuran (ancak sen oldun ve) Ey âlemlerin ilâhı!, (sen herşey üzerine tamamiyle şâhitsin) Evet Yarabbi!. Benim ve bütün kavmimin ve diğer bütün mahlûkların hallerini, sözlerini, iddialarını bilen ve onlara şâhit olan ancak sensin sen. Bu âyeti kerime de “tevarfr’den maksat, Hz. İsa’nın dünyadan alâkasını kesip semâya kaldırılmasından ibârettir. “Tevâffi”, “istiğfa” kelimeleri bir nesneyi tamamiyle almak, tutmak mânâsınadır. Bu tabir ölümden daha geneldir. Mevt = ölüm, bu tabirden bir nevidir.

118. Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki, onlar senin kullarındır. Ve eğer onları bağışlarsan yine şüphesiz ki, aziz olan, hakim olan ancak sensin.

118. Ey Allah’ım! (Eğer onlara) O insanlara ilahlık isnad ederek yüce zatından başkasına tapmış bulunan kimselere (azap edersen) onları lâik oldukları cezâya kavuşturmuş olursun, (şüphe yok ki, onlar senin kullarındır.) Onlar kulluk vazîfelerini bozarak başkalarına tapmakla cezâyı hak etmişlerdir, (ve eğer) Yarabbi!. (onları bağışlarsan) Af edersen veya onlar daha ölmeden tevbe edip ve af dileyip de geçmiş olan iddialarını bağışlarsan kim mâni olabilir?, (yine şüphesiz ki, aziz olan) Herşeyi yapmağa kâdir, herşeye galip bulunan ve (hakîm olan) her fiili, her emir ve yasağı birer hikmet ve menfaat dairesinde ortaya koyan (ancak sensin.) ey âlemlerin ilâhı!. Evet… Cenâb-ı Hak, mülkünde istediği şekilde tasarruf edebilir, onun için bir mecburiyet, bir nevi müşkülât tasavvur edilmiş değildir. Binaenaleyh dilerse herhangi bir kulunu af edebilir ancak o Yüce Yaratıcı, zâtına ortak koşanları, birliğini inkâr edenleri af etmeyeceğini, onları ebediyyen cezâlandıracağını kat’î şekilde defalarca açıklamıştır, İlâhî açıklamalarda ise uygunsuzluk bulunamaz. Artık şüphe yok ki, küfr ve şirk içinde âhirete gidenler ebediyyen Allah’ın affına kavuşamayacaklardır.

§ Tefsiri kebirde yazılı olduğu üzere mucize Kur’an’da yürürlükte olan ilâhî kanun şöyledir: Şeriatlere, tekliflere , hükümlere dâir birçok neviler zikredilince bunları ilâhiyata, Peygamberlerin durumlarını izaha veya kıyâmetin hallerini açıklamağa dâir âyetler takib eder. Tâki bunlar kendilerinden evvel zikredilen teklif ve hükümleri kuvvetlendirsin. Binaenaleyh burada da evvelce hükümlere ait neviler beyan buyrulmuş olduğundan onları takiben de evvelâ (109) uncu âyeti celile ile kıyâmetin durumu; sonra da (110) uncu âyetten itibâren İsa Aleyhisselâm’ın halleri beyan buyrulmuştur.

§ Hz. İsa için Ali İmran sûresinin (62) inci ve sûre’i Nisanın (171) inci âyetlerinin tefsirine de müracaat ediniz!.

119. Allah Teâlâ buyurdu ki; bu, doğrulara doğruluklarının fâide vereceği bir gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır ki, onlar bunlarda ebedî olarak kalıcılardır. Allah Teâlâ onlardan râzı olmuş, onlar da Allah Teâlâ’dan râzı olmuşlardır. İşte bu, en büyük bir kurtuluştur.

119. Bu mübârek âyetler de Cenab’ı Hak’kın Peygamberlerini toplayacağı kıyâmet gününde mü’minlerin sâhip oldukları doğruluk sıfatından dolayı büyük nîmetlere nâil olacaklarını müjdelemektedir. Ve bütün kâinata sâhip olan Yüce Yaratıcının her irâde buyurduğunu yapmaya kâdir olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (Allah Teâlâ) Hazretleri kıyâmet günü İsa Aleyhisselâm’ın cevâbının ardından (buyurdu ki) yani: Buyuracağı muhakkaktır ki (bu) kıyâmet günü, mahşer âlemi (doğrulara) dünyada iken doğru imâna kavuşmuş, dinî hükümlere riâyet eden, dinî vazîfelerini yerine getirmeyi başarmış olan zatlara bu (doğruluklarının) öyle dinî, dünyevî işlerde ciddiyet ve samimiyetle bulunmuş olmalarının (fâide vereceği bir gündür) evet o gün (onlar için) o doğruluk sahiplerine mahsus olmak üzere (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır) onlar için bütün güzellikleri, nîmetleri içeren, hüzün ve kedere sebep olacak bütün hâdiselerden, sıkıntılardan uzak bahçeler, ikametgâhlar hazırlanmıştır. Bir halde (ki onlar) o cennetlere kavuşacak mesut zâtlar (bunlarda) bu feyiz ve güzellik merkezi olan cennetlerde (ebedî olarak) devamlı şekilde (kalıcılardır) onlar için öyle dâimî nîmetler, ebedî sevaplar takdir edilmiştir. Bununla beraber bütün bu nîmetlerin üstünde olmak üzere (Allah Teâlâ onlardan râzı olmuş) onları ilâhî rızâsına, yüceliği her türlü tasavvurların, kıymetlerin üstünde olan öyle bir ilâhî lütfuna kavuşturmuş olacaktır, (onlar da) o mesut, sadık kullar da (Allah Teâlâ’dan razı olmuşlardı) haklarında tecelli eden böyle bir lûtuf ve ihsandan dolayı fevkalâde hoşlanmış olarak kalben ferahlamışlar, lisânen şükür arzetmeye koşmuşlardır, (işte bu) Böyle ilâhî hoşnutluğa veya bütün bu uhrevî nîmetlere kavuşmak (en büyük bir kurtuluştur) en büyük bir zafer ve kurtuluştur. Bunun üstünde bir selâmet ve saadet tasavvur edilmiş değildir.

120. Göklerin ve yerin ve bunlarda bulunanların mülkü Allah Teâlâ’nındır. Ve o herşeye hakkıyla kadirdir.

120. Evet… (Göklerin ve yerin, ve bunlarda bulunanların) Bütün mahlûkların (mülkü) varlığı, tasarruf hakkı (Allah Teâlâ’nındır) hepsi de o Yüce Yaratıcının birer kudret eseridir, hepsi de onun emir ve iradesine tâbi, onun mahlûku, kulu bulunmakla övünmektedir. İşte Hz. İsa ile valdesi de o Yüce Yaratıcının birer muhterem, ve seçkin kuludurlar. (Ve o) bilen ve hikmet sâhibi olan Yaratıcı (herşeye hakkıyla kadirdir) bütün bu mülk ve hâkimiyeti altında bulunan mahlûkları hakkında dilediği tasarrufa kadirdir, bunları yaşatmaya da, öldürmeye de kudreti vardır. Sadık mü’min kullarını ebedî bir âlemde her türlü nîmetlere kavuşturmaya da yüce kudreti fazlasiyle kâfidir. Onun birliğini, yaratma ve rablığını inkâr edenlere o sonsuzluk âleminde dâima azap etmesi onun hikmeti gereğidir. Artık bütün insanlık, bu hakikatı düşünmelidir daha dünyada iken hayatını düzenlemeli, kalbini tevhid nuruyla aydınlatmalıdır, üzerine düşen vazîfeleri de güzelce yerine getirmeye koşmalıdır. Şüphe yok ki, insanlığın selâmet ve saadeti ancak bu sayede tecelli eder, insanlık ancak bu sayede ilâhî sofradan, âhiret alemindeki ebedî nîmetlerden dâima yararlanıp durur. Allah Teâlâ Hazretleri cümlemize bu kutsî sonsuz nîmetlerini nasip buyursun amin, hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.