ENAM SURESİ

1-30 ARASI AYETLER

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Hamd o Allah Teâlâ’ya mahsustur ki, gökleri ve yeri yaratmış ve karanlıklar ile nuru var etmiştir. Sonra kâfir olanlar, bunları Rablarına denk tutuyorlar.

1. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ Hazretlerinin kudret ve yüceliğine birer açık delil olan kâinatın eşsiz güzelliklerini insanlığın dikkat nazarlarına sunuyor, kâinatın bütün hallerini tamamiyle bilen o Yüce Yaratıcının varlığında, birliğinde şüpheye düşenleri ayıplıyor. Şöyle ki: (Hamd) medh ve övgü, güzelce anılma bütün hükümlerine tam anlamıyla uymak (Allah Teâlâ’ya mahsustur) bütün mahlûklarının yüceltmesine, kulluk arzında bulunmasına lâyık olan ancak o Yüce Mabuddur. O, öyle bir Büyük Yaratıcıdır (ki gökleri ve yeri yaratmış) öyle nice âlemleri yoktan meydana getirmiş (ve karanlıklar ile nuru var etmiştir) Nice karanlık ve aydınlık hadiseleri sahiplerinin kabiliyet ve irâdelerinden dolayı küfrü, şirki, isyanları takdir edip yarattığı gibi İman nurunu, hidâyet ışığını da meydana getirmiştir. Onun birliği, kudret ve yüceliği bütün bunlarda görünüp durmaktadır. Buna rağmen (Sonra kâfir olanlar) Allah’ın birliğini inkâra cür’et eden müşrikler (-bunları-) böyle mahlûkat kabilinden olan putları ve diğerlerini (Rablarına denk tutuyorlar) bütün bu yaratılmış şeyleri kâinatın yaratıcısına ibâdet ve itaat hususunda eşit tutuyorlar. Böyle cahilce bir inancın esiri bulunmaktan kurtulamıyorlar. Ne müthiş bir dalâlet…

2. O, o Yüce Yaratıcıdır ki, sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir ecel takdir etti ve onun katında malûm bir ecel de vardır. Sonra da sizşüphe ediyorsunuz.

2. Ey inkarcılar, müşrikler… Bir kere düşününüz, (O) kâinatı, bütün karanlıkları ve aydınlığı meydana getiren, bilen ve kudret sâhibi olan Yüce Mâbud (o Yüce Yaratıcıdır ki, sizi) bütün insanları asıl kaynakları İtibâriyle (çamurdan yarattı.) bütün insanlığın ilk babası olan Hz. Adem’i sudan, topraktan meydana getirdi, onun bütün evlâd ve torunları olan insanları da birer damla mesabesinde olan ve topraktan kaynaklanan gıdalarla meydana gelen birer nutfeden vücuda getirmektedir. (Sonra) Ey insanlar her biriniz için (bir ecel takdir etti) her birinize mahsus birer muayyen hayat müddeti vardır, bu müddet nihâyet bulunca hemen ölüverirsiniz. (ve onun) o hikmet sâhibi Yaratıcının (katında malûm) ilâhî ilminde belirlenmiş (bir ecel de vardır) ki, o da kıyâmetin vukuunda bütün ölülerin yeniden hayat bulup kabirlerinden kalkacakları gündür, (sonra da siz) Ey inkarcılar… (şüphe ediyorsunuz.) Öldükten sonra yeniden hayat bulacağınızı tasdik etmiyorsunuz, şüphe içinde yaşıyorsunuz. Halbuki, Kâinatı Yaratan Allah’ın kudret ve yüceliğini gösterip duran bunca eserleri görüyorsunuz, kendinizin hiç yoktan vücuda gelmiş olduğunuzu da biliyorsunuz, artık sizleri yoktan var eden bir Yüce Yaratıcı, sizi öldürdükten sonra tekrar meydana getirmeğe kâdir olamaz mı? Diriltmek, yoktan var etmekten daha kolay değil midir?.

3. Ve o göklerde de, yerde de Allah’dır, sizin gizli ve açık olan herşeyinizi bilir ve ne kazanacağınızı da bilir.

3. (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (göklerde de, yerde de Allah’dır) yani, o bütün bu Kâinatın Yaratıcısıdır, mabududur, bütün semalarda, yerde Allah ismi azamı (yüce ismi) ile anılan ancak o mekân ve zamandan uzak olan kâinatın yaratıcısıdır, bütün bu âlemlerde ibâdet ve itaata lâyık olan ancak o ezelî olan ve herşeye gücü yeten Allah’tır… O öyle bilenve hikmet sâhibi olan bir Yaratıcıdır ki, ey İnsanlar… (sizin gizli ve açık olan herşeyinizi bilir) sizin âşikâre yaptığınız, söylediğiniz şeyleri bildiği gibi gizlediğiniz, kalben düşünüp durduğunuz şeyleri de tamamen bitir, hiç bir şey onun İlim dairesinin dışında bulunmaz. (Ve) O Yüce Yaratıcı, sizin (ne kazanacağınızı da bilir.) sizin hayatınızı hayra mı sarf edeceğinizi veya şerre mi sarfedip duracağınızı ezelî ilmiyle tamamen bilir, hakkınızda ona göre mükâfat veya cezâ verir. Binaenaleyh bu hakikatları düşünüp de ona göre hayatınızı tanzime çalışınız.

§ Bu En’âm Sûresi, (165) âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bunun bir ismi de “Suretülhücce”dir. Bu âyetlerin hepsi de Mekkîdir, ancak bir rivâyete göre altı âyeti Medenîdir ki, onlar da (91, 92, 93 ve 151, 152, 153) üncü âyetlerden ibârettir. Bütün rivayetlere göre bu sûrei celilenin Mekkî olan âyetleri hep birden geceleyin nâzil olmuştur. Bu mübârek sûreyi yetmiş bin meleğin tesbih ve temcid sesleri ile uğurlamış olduklarını bir Hadisi Şerif bildirmektedir. Bunun inişi üzerine Rasûlü Ekrem Hazretleri hemen secdeye kapanarak “Sübhane Rabbiyel’azîm = Yüce Rabbimi her türlü noksanlıklardan tenzih ederim.” demiştir. Bu En’âm Sûresi ile Maide Sûresi arasındaki farka gelince: En’âm Sûresi, İslâm’ın ilk yıllarında nâzil olduğu için bu Sûrei Celîle ile en fazla Mekke ve civarında bulunan müşriklere karşı Allah’ın birliği inancı müdafaa edilmektedir. Haramlara dâir hükümler de özet olarak zikrolunmuştur. Maide Sûresi ise Kur’an’ı Kerim’in son nâzil olan sûrelerinden olup İslâmiyetin yayıldığı bir zamana rastladığı için bunda da en fazla ehli kitaba karşı dinî hükümler, deliller zikredilmiş, haramlara ilişkin hükümler de detaylı olarak açıklanmıştır. Bu Sûrei Celîleye “Sûretül’en’anı” denilmesine gelince: Bu mübârek sürede Cenab’ı Hak’kıninsanlara bir lûtuf olmak üzere deve, koyun, sığır gibi birçok hayvanları yaratmış olduğu beyan olunuyor. Bir takım inkârcıların ise, bu ilâhî lütfu takdir edemeyip bu zavallı hayvanlar hakkında türlü, türlü cahilce muamelelerde bulundukları gösterilmiş bulunuyor. Nitekim bu inkârcılardan bir çokları bir kısım hayvanlara tapmak sapıklığına bile düşmüşlerdir. İşte bu mübârek sûrenin böyle isimlendirilmesi, insanların dikkat nazarlarını bu hususa da çekmek hikmetini içermektedir.

4. Ve onlara Rablarının ayetlerinden bir âyet gelmez ki, illa onlar ondan yüz çevirirler.

4. Bu mübârek âyetlerde müşriklerin Allah’ın âyetlerini kabulden kaçındıklarını bildirmektedir. Kendilerinden daha ziyâde kuvvet ve güce sâhip iken günahları yüzünden helâk olup gitmiş bulunan kavimlerin hayat tarihlerini hatırlatarak çağdaş dinsizlerin, alaycıların o feci’ hallerini kınamaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O müşrik kimselere (Rablarının ayetlerinden) yani Kur’an’ı Kerim’in açık ayetlerinden veya Hz. Peygamber’in parlak mucizelerinden (bir âyet gelmez ki illâ onlar ondan) o âyeti celîleyi yalanlamak, onunla alay etmek suretiyle (yüz çevirirler.) Bir kere düşünmeli değil midirler, Cenâb-ı Hak’kın varlığına, birliğine şehadet eden âyetler ne kadar güzel, hikmet taşırlar. Bunları güzelce düşünerek müslüman olma şerefine ulaşmak, bu sâyede selâmet ve saadete aday olmalı değil midirler?. Ne yazık ki, bunlar bir takım eski kavimler gibi kendilerini helâke uğratmış oluyorlar da hiç bunun farkında olmıyorlar. Bu ne büyük cehâlet…

5. İşte onlar hakkı kendilerine geldiği vakit yalanladılar. Fakat onlara ne ile alay eder olduklarının haberleri yakında gelecektir.

5. (İşte onlar) Öyle kudsî âyetleri kabul etmeyip onlardan yüz çeviren beyinsiz kimseler (hakkı) birçok dinî hükümleri taşıyan, halkın dikkatlerini çekebilen nice hakikatlerikapsayan Kur’an’ı Kerim’i, veya nice hakikatlerin tecellî etmesine sebep olan peygamberin mucizelerini (kendilerine geldiği vakit) onlara tebliğ edildiği, gösterildiği zaman onu, (yalanladılar.) inkâr ve alay ederek kabulden kaçındılar. (Fakat onlara ne ile) Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini mi, peygamberin mucizelerini mi, öyle birer hakikat ile mi (alay eder olduklarının haberleri) müthiş âkibetleri, öyle alay edenler için Cenab’ı Hak’kın haber vermiş olduğu azâblar, felâketler (yakında) daha dünyadalarken veya âhirete gittikleri zaman başlarına (gelecektir) nitekim bu inkârcıların bir kısmı Bedir gazvesinde ve diğer zamanlarda lâyık oldukları helâke, felâkete uğramışlardır, âhirette uğrayacakları azâblar ise hepsinin üstündedir.

6. Görmediler mi onlardan evvel kaç nesil helâk ettik, o nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş idik ve onların üzerine göğü bol, bol salıvermiştik ve ırmakları onların altlarından akar bir halde kılmıştık, sonra onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onlardan sonra birer başka, başka nesil meydana getirdik.

6. Bu inkarcılar, alaycılar, Şam’a ve diğer tarihî beldelere sefer etmiş oldukları zaman (Görmediler mi) bırakmış oldukları eserleri, hayat tarihlerini öğrenmiş olmadılar mı? (onlardan evvel kaç nesil) Ne kadar muhtelif asırlarda yaşamış olan kimseleri (helâk ettik) Nuh, Âd, Semûd, Lût kavimleri bu cümledendir. Nemrud gibi, Fir’avn gibi geçici olarak saltanat sürmüş, sonra da küfürleri yüzünden helâk olup gitmiş şahıslar da bu kabildendir. Artık bir kerre bunların hayat tarihlerini düşününüz, ey çağdaş inkarcılar… Ey kendi varlıklarına aldanan gafiller… (O nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş idik) Onlara yeryüzünde geniş ülkeler, büyük servetler, kuvvetler vermiş, onları yurdlarında sâbit kılmıştık. (Ve onların üzerine göğü bol, bolsalıvermiştik) Yani, onların arâzilerini sulamak, ekinlerini fazlaca yetiştirmek için ülkelerine vakit, vakit fâideli yağmurlar yağdırmıştık. (ve ırmakları onların) evlerinin altlarından akar bir halde kılmıştık,) bu sâyede birçok bağlara, bahçelere sâhip bulunuyorlardı. İşte onlar, böyle pek fazla nîmetlere kavuştukları halde dinden mahrum kalmış, Peygamberlerine tâbi olmamış oldukları için (sonra onları) yalnız öyle (günahtan sebebiyle helâk ettik) onları o servetleri, nîmetleri o helâkten kurtaramadı. Sizler ise neyinize güveniyorsunuz?. Onların tarihî hallerinden bir ibret dersi almalı değil misiniz? (ve onlardan sonra) O eski dinsiz kavimlerin ardından (birer başka nesil meydana getirdik.) binaenaleyh biliniz ki, Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Sizin gibi inkârcıları dilediği zaman yok eder azâba kavuşturur. Daha nice kavimleri meydana getirebilir. O meydana getirilecek kavimler arasında nice akıllı, mütefekkir zâtlar bulunarak Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmek ve yüceltmek şerefine nâil olabilirler, Dünyevî ve Uhrevî selâmet ve saadete muvaffak bulunabilirler. Artık siz kendinizi düşününüz. “Kam” yüz sene demektir. Asır gibi. Burada Karn’den maksat, bir asırdaki cemaat veya bir zaman halkı veyahut bir Peygamberin ümmetidir.

7. Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitab indirseydik de onu elleriyle yoklayacak olsalardı elbette o kâfir olanlar, yine diyeceklerdi ki bu bir sihirden başka değildir.

7. Bu mübârek âyetler de inkârcıların küfürlerinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir ve onların şüphelerin!, inkârlarını, akılsızca temennilerini reddeylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm, ya Muhammed!. Aleyhisselâm: (Eğer sana kâğıtta) Bir sahife halinde yazılı (bir kitap indirseydik de onu) o kitabı veya kâğıdıgözleriyle görüp (elleriyle) de (yoklıyacak olsalardı) böyle indirilenin mahiyeti kendilerince de açık ve belli olsaydı (elbette o kâfir olanlar yine) inanmıyarak (diyeceklerdi ki, bu) kitab ap açık (bir sihîrden başka değildir) evet… Onlar bu hakikatleri ortaya çıktıktan sonra da sırf inadları, kibirleri tesiriyle inkâr edip duracaklardı. Nitekim ayın yarılması mucizesi hakkında da böyle demişlerdir.

§ Rivâyete göre Nadr ibnil Hars, Abdullah İbni Ümiyye ve Nevkal İbni Huveld, Hz. Peygamber’e hitâben: Allah tarafından bize bir Kitab getirinceye ve onunla beraber dört melek de bulunup o Kitabın Allah katından olduğuna şâhitlik edinceye kadar biz sana imân etmeyiz” demişler. Bunun üzerine bu âyeti Kerimeye nâzil olmuştur.

8. Ve dediler ki; onun üzerine bir Melek indirilmeli değil mi idi? Ve eğer biz bir melek indirmiş olsaydık elbette iş bitirilmiş olurdu. Sonra onlara göz açtırtmazdı.

8. (Ve) O inkarcılar, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğine açıkça itiraz ederek (dediler ki: Onun) yani Hz. Muhammed’in (üzerine bir Melek indirilmeli değil mi idi?.) tâki biz o Meleği görseydik ve o Melek onun bir Peygamber olduğunu bize şöylece idi. Ne cahilce bir istek! (Ve eğer biz bir Melek indirmiş olsaydık) Öyle istedikleri gibi asıl şekliyle bir Melek gönderip te onların görecekleri yerde bulunacak olsaydı (elbette iş bitirilmiş olurdu) onlar o yüce, mânevî mahlûku o asıl şekliyle görmeğe tahammül edemez, hepsi de birden helâk olur giderlerdi. Çünkü hiçbir insanın gözü, Melekleri görmeye tahammül edemez. Yüce Peygamberler ise, kutsal kuvvetlerle desteklendikleri için onlar bu görmeye tahammül edebilirler. Maamafih onlara da nâzil olan Melekler çok kerre insan sûretinde görünürlerdi. Hz. İbrahim ve Hz. Lût’a misafir gibi gelen Meleklerin insan sûretinde görünmüş oldukları gibi.

9. Ve eğer onu Peygamberi bir melek kılsaydık, elbette onu yine bir erkek suretinde kılardık ve onları yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.

9. (Ve eğer onu) Peygamberi, kendilerine gönderilen müjdeci ve uyancıyı veyahut istedikleri Meleği (bir Melek kılsaydık) onu tam bir Melek şeklinde, mâhiyetinde, sûretinde bulunduracak olsaydık, elbetteki insanlar onu göremez, Onun kelâmını anlıyamaz, onu görmeğe güçleri yetmezdi. Artık onun gönderilmesindeki hikmet ve menfaat tecellî edemezdi. Binaenaleyh (elbette onu) o gönderilecek zâtı (yine bir erkek) insan (-sûretinde- kılardık) onu kendilerine gönderilmiş olanların gözlerine yine bir insan sûretinde göstermiş olurduk. Tâki gönderilmesindeki gaye tahakkuk etsin, onun açıklamalarını anlamak mümkün olsun, ilâhî deliller tamam olup kimsenin mazeret ileri sürmesine meydan kalmasın, (ve) Bilâkis tam Melek sûretinde gönderilecek olsa (onları) o inkârcıları (yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.) hakikatı gizleyerek onları yine içinde bulundukları müşkil ve karışık bir durumla karşı karşıya bırakmış olurduk, yine bu bir insandan başka değil diyerek onun açıklamalarını kabul etmezlerdi. Bu da o inkarcılar hakkında başka bir cezâ gerektirirdi.

10. And olsun ki, senden evvelki Peygamberler ile de elbette alay edilmiştir. Artık o kendisiyle alay ettikleri şey, onlardan alay edenleri her taraftan kuşatıverdi.

10. Bu mübârek âyetler de Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Onun peygamberliğini tasdik etmiyen şahısların dikkat nazarlarını kendilerinden evvelki bir takım inkârcı, alaycı kavimlerin hayat tarihlerine çekerek o şahısları tehdid ve ikaz etmek istemektedir. Şöyle ki: Habibim Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm-: (And olsun ki,) Yüce Zatıma yemin ederim ki, (senden evvelki) birçokmuhterem, yüce (Peygamberler ile de) câhil, inatçı kavimleri tarafından (elbette alay edilmiştir.) o mübârek Peygamberler de ne kadar ezâ ve cefâya maruz kalmışlardır. (Artık) Bu alay etmelerinin ardından (o kendisiyle alay ettikleri şey) onlara isnad ettikleri yakışıksız hallerin günahı veyahut kendilerine geleceğini inkâr edip alay etmiş bulundukları azâb (onlardan) o Peygamberlerin inkârcı kavimlerden (alay edenleri her tarafından kuşatıverdi.) bu yüzden hemen büsbütün helâk olup gittiler. Dünya tarihinde alınacak ibret ve en kötü bir isim bırakmış oldular, İşte Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun dininin hükümleriyle alayda bulunanların âkibetleri de şüphe yok ki, böyle olacaktır.

11. De ki: Yeryüzünde dolaşınız, sonra bakınız ki, yalanlayanların âkibeti nasıl olmuştur.

11. Resûlüm!. O alaycı topluluğa (De ki,) sizden evvelki kavimlerin küfürleri yüzünden uğramış oldukları felâketleri güzelce anlamak için (yeryüzünde dolaşınız) seyahatte bulununuz, (sonra bakınız ki) tefekkür ediniz ki, Peygamberleri, dinî hükümleri (yalanlayanların akibeti nasıl olmuştur.) onlar nasıl köklerinden sökülüp atılmak sûretiyle azâba, felâkete uğramışlardır, İşte sizler de bu inkâr ve alay etmenin yüzünden öyle felâketlere uğrayabileceğinizi biraz düşününüz, tarihten bir ibret alınız, bu kâfirce, cahilce iddialardan artık vazgeçiniz. Ne büyük, ne hayır tavsiye eden bir öğüt!..

12. De ki: Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir? De ki: Allah Teâlâ’nındır. O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır. Elbette sizleri kıyâmet gününde toplanacaktır. Bunda şüphe yoktur. O kimseler ki, kendilerini ziyâna sokmuşlardır. İşte onlar imân etmezler.

12. Bu mübârek âyetler de yaratıcılık ve mâbutluğun yalnız Allah Teâlâya mahsus olduğunu, başka bir uslûb ile bildirmektedir. Ve bütün Kâinatın sâhibi, yöneticisi olan oYüce Yaratıcının bu apaçık olan varlığını inkâr edenlerin zarara uğrayanlardan başka olmadığını açıklamaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcıları susturmak ve cevapsız bırakmak için (De ki: Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir?.) bütün bu kâinat, yaratılması, sahipliği ve tasarrufu itibâriyle hangi zata aittir?. Bunları böyle sonsuz güzellikleriyle, fâideleleriyle meydana getirmiş olan hangi yüce zattır? Bunu ey gafiller?. Hiç düşünmez misiniz?. Habibim?. Böyle bir sualin belirlenmiş ve takdir edilmiş cevabı olmak üzere o inkârcılara hitâben (de ki:) bütün bunlar (Allah Teâlâ’nındır.) onun birer mahlûkudurlar. Ondan başka Yaratıcı, bütün Kâinata Hâkim bir Zat yoktur, tasavvur edilmiş değildir. (O) Öyle Rahîm, Kerîm Yüce bir Yaratıcıdır ki, (kendi Zâtı üzerine Rahmeti yazmıştır.) Evet… O Yüce Yaratıcı, merhametlidir, çok esirgeyendir, sırf bir lûtuf ve ihsan olmak üzere mahlûkatı hakkında merhameti, lütfu takdir etmiş ve onlara yöneltmiştir. Onun pek geniş olan rahmeti, bütün yaratıkları içine almaktadır. O kullarını temiz bir yaratılış üzere yaratmıştır. O kulları hakkında hidâyet yolunu göstermek için Peygamberlerini, kitaplarını göndermiştir. Kendi varlığına birer şâhit olan iç ve dış âlemlerdeki delillerini, kullarının dikkat nazarlarına sunmuştur. İlâhî merhametin genişliğine bakmalı ki, bir güzel amelde bulunan kimseye en az on misli sevap vermektedir. Bir kötü amelden dolayı da bir misli cezadan başka vermemektedir. “nitekim” Sebekat rahmeti alâ gazabı “benim rahmetim, gazabımı geçmiştir” Hadîsi Kudsîsi de bu hakikatı bildirmektedir. (Ve elbette) Ey insanlar?. Andolsun ki, (sizleri kıyâmet gününde toplıyacaktır.) orada imân ve itaat ehline sonsuz lûtuf larda bulunacaktır. Küfr ve taşkınlık ile hayatlarını nihâyete erdirmiş olanları da o günde lâyık oldukları azâba kavuşturacaktır. (bunda şüphe yoktur.) Elbette o kadar ilâhî rahmet karşısında inkâra,isyâna sapanlar, kendi aslî yaratılışlarını zayi’ edenler, o ebedî âlemde lâyık bulundukları cezalara çarpılacaklardır. Evet… (O kimseler ki,) Yüce Yaratıcının o kadar nîmetlerini takdir edememişler, nîmete karşı nankörlük etmişlerdir, onlar kendi felâketlerini kendi elleriyle hazırlamışlar, kendi (nefislerine ziyankâr olmuşlardır.) öyle bir âkibete kendi kötü hareketleriyle sebebiyet vermişlerdir. (İşte onlar imân etmezler.) Yoksa temiz yaratılışlarını muhafaza edenler, iş ve dış âlemlerdeki delilleri güzelce dikkate alanlar, Kâinatı Yaratanın varlığını, birliğini ve üzerlerine düşen dinî vazîfelerini asla inkâr ederek imân nîmetinden mahrum kalmazlar.

13. Halbuki, gecede ve gündüzde barınan her ne varsa onundur ve hakkı ile işiten, bilen de ancak odur.

13. Artık bu kadar parlak deliller, hakikatler meydanda iken insan kendisini nasıl inkâr felâketine uğratır. (Halbuki,)Bütün mekânlar, bütün kâinat tabakaları, Cenâb-ı Hak’kın olduğu gibi bütün zamanlar ve bütün zamanla ilgili şeyler de o Yüce Yaratıcınındır. Evet… Şüphe yok ki, (gecede ve gündüzde barınan her ne varsa onundur.) böyle zamanlar içinde durup yaşıyan herşey o Yüce Yaratıcınındır. (Ve hakkı ile işiden, bilen de ancak o dur.) Hiçbir kimsenin açık ve gizli söz ve fiilleri, o Yüce Yaratıcıya gizli kalamaz. Artık nasıl olur da bir insan, o muazzam Halikını inkâra cür’et edebilir. Bu ne kadar feci’ bir harekettir. Bunun âkıbetini düşünmek icabetmez mi?. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar nasib buyursun âmin.

14. De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah Teâlâ’dan başkasını dost edinir miyim? Halbuki, o besliyor ve kendisi beslenmekten uzak bulunuyor. De ki: Ben muhakkak emrolundum ki, Müslümanların birincisi olayım ve sakın müşriklerden olma buyuruldu.

14. Bu mübârek âyetler de başka bir uslûb ileCenab’ı Hak’kın bütün kâinatın yaratıcısı ve rızık vericisi olduğunu beyan buyurmaktadır, ve kıyâmet gününde onun azâbından kurtularak rahmetine ulaşmak için onu tasdik etmekten, onun hükümlerine uymaktan başka çare bulunmadığını şöylece hatırlatmaktadır; Resûlüm: Seni kendi dinsiz babalarının, dedelerinin yoluna çevirmek isteyen o müşriklere hitâben (De ki: Göklerin ve yerin yaratıcısı) onları yoktan var etmiş ve yaratmış (olan Allah Teâlâ’dan başkasını velî) Rab, Mâbud, Yardımcı, Destekçi (edinir miyim?.) böyle cahilce bir hareketi, ancak Allah’ın varlığının birer parlak, eşsiz şahidler bulunan bu mükemmel eserlerini görüp düşünmekten mahrum olanlar yaparlar. (Halbuki) Bu Kâinatın Yüce Yaratıcısı, bütün bu mahluklar! yaratmıştır ve (o) Kerem Sâhibi Yaratıcı bütün bu mahluklar! (besliyor) büyütüyor, onları rızıklandırıyor, (ve kendisi beslenmekten) Başkaları tarafından rızıklanmaktan, başkalarına muhtaç bulunmaktan beri, (uzak bulunuyor.) işte böyle bir Yüce Yaratıcı var iken herhangi bir âciz, başkasına muhtaç, ve yok olmaya mahkûm olan şeyleri mâbud edinebilir miyim?. Habibim!. Ve (De ki: Ben muhakkak) Allah tarafından (emrolundum ki, ehli İslâm’ın) bu müslümanların, müslüman olma şerefiyle vasıflanmaları itibâriyle (birincisi olayım) onların Peygamberi, selâmet rehberi olduğum için bu öncelik şerefine benim sâhip olmam lâzımdır (ve) ben böyle müslüman olmakla emrolunduğum gibi bana (sakın müşriklerden olma) diye de (buyuruldu.) yani, ben küfr ve şirkten de yasaklandım. Artık öyle bir Yüce Mabudun emir ve yasağına nasıl muhalefet edilebilir?.

15. De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.

15. Habibim!. O gâfillere (De ki: Eğer ben Rabbime isyan edersem) onun emr ve yasağına faraza muhalefette bulunursam(elbette büyük günün) kıyâmet zamanının (azâbından korkarım) öyle bir isyan halinde bu azâbı hak etmiş olurum. Artık masum, her yönüyle bağışlanmış olan Yüce bir Peygamberin hali böyle olursa başkalarının hali ne olacaktır?. Ey inkarcılar; bunu sizin de düşünmeniz icab etmez mi?. Siz böyle küfr ve isyan yüzünden uğrayacağınız ebedî azâbları hiç düşünmez misiniz?.

16. Kim kendisinden o gün azâb bertaraf edilirse muhakkak ona merhamet buyurmuştur. Ve işte en açık bir kurtuluş odur.

16. (Kim kendisinden) O kıyâmet gününde ilâhî bir lûtuf olarak (azâb bertaraf edilirse) o pek korkunç günde pek şiddetli olan cezâlardan kurtulur da sevaba ulaşırsa (muhakkak ona) o kimseye kerem sâhibi Yaratıcısı (merhamet buyurmuştur.) onun hakkında hayrı, kurtuluşu, selâmete ulaşmayı dilemiştir. (Ve işte en açık bir kurtuluş odur.) Evet… Cenâb-ı Hak’kın bu rahmeti, kulunu azabtan koruyarak sevaba kavuşturması, apaçık ve besbelli bir kurtuluştur. Artık öyle bir kurtuluş ve saadete ulaşmayı o kerem sâhibi Yüce Yaratıcıdan niyâz etmeli, onun bütün emirlerine, yasaklarına itaat etme ve boyun eğmeyi en mühim bir kulluk vazîfesi bilmelidir.

17. Ve eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa onu ondan başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayr dokundurursa… İşte o herşeye hakkıyla kadirdir.

17. Bu mübârek âyetler de bütün hayırların, zararların ortaya çıkmasının devam etmesinin, yok olmasının, ilâhî iradeye tâbi olduğunu ye Hak Teâlâ’nın bütün kulları üzerinde hakim ve galip bulunduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberin veya kendisine hitâbın mümkün olduğu herhangi bir insan!. (Ve) Şu da muhakkaktır ki (eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa) fakirlik gibi, hastalık gibi elem verici bir şey isâbet ettirirse (onu) o zararı (ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başkaaçacak) kaldıracak ve giderecek başka bir zât (yoktur.) bu ancak onun kudret ve iradesine tabidir. (Ve eğer sana bir hayr dokundurursa) Lezzet gibi, ferah ve sevinç gibi, sıhhat ve zenginlik gibi fâideli bir şey ihsan ederse o da onun bir lütfudur. Ona da kimse mâni olamaz. (İşte o) Yüce yaratıcı (her şey’e) hayr ve şer kabilinden her hadiseyi meydana getirmeğe (hakkıyle kadirdir.) onun kudreti herşeye kâfidir, inandık.

18. Ve o kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir. Ve o hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.

18. (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir.) o öyle galip kahredici, kudretli bir Yaratıcıdır ki onu hiç bir şey âciz bırakamaz. Bütün kulları onun kudreti altında güçsüz ve o kudrete boyun eğmiş bulunmaktadırlar. (Ve o) Yüce Yaratıcı (hikmet sahibidir) her yarattığı şey, her emrettiği ve yasakladığı mesele bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Ve o (her şeyden haberdardır.) kullarının dışlarını da, içlerini de tamamen bilmektedir. Artık öyle bir kerem sâhibi mabudun şanının yüceliğini düşünerek, ona kulluk arzetmekle övünmelidir onun bütün hükümlerine uymakla mükâfatlara ulaşmaya gayret etmelidir. Artık akıllı olan bir kimse, o Yüce Yaratıcıdan başkasını dost edinir mi?. Ondan başkasına yönelmekten uzak bulunmuş olmaz mı?.

19. De ki: Hangi şey, şahadetçe daha büyüktür. De ki: Allah Teâlâ benimle sizin aranızda hakkıyla şahittir ve bana bu Kur’an vahyolundu ki sizleri ve erişeceği kimseleri onunla uyarayım. Ya siz Allah Teâlâ ile berâber başka ilâhlarda olduğuna şâhitlik mi edersiniz? De ki: Ben şâhitlik etmem. De ki: O ancak bir tek tanrıdır. Ve muhakkak ben sizin ortak koştuklarınızdan tamamen uzağım.

19. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğine Cenâb-ı Hak’kın şâhitlikettiğini ve o Yüce Peygamberin Allah’ın birliğini tasdik edip müşriklerin küfr ve şirkinden uzak bulunduğunu ifâde etmektedir. Ve Yüce Peygamberin risâlet sâhibi olduğunu ehli kitap pekâlâ bildiği halde yalnız hüsrana uğrayanların bunu tasdik etmediklerini beyan etmekte ve müşrikleri, inkârcıları şöylece kınamaktadır. Resûlüm!. O senin peygamberliğini inkâr edenlere hitâben (De ki: Hangi şey) hangi bir zat (şahâdetçe daha büyüktür?) benim peygamberliğime hangi zâtın şahitliğini daha doğru bilirsiniz?. Bunun cevabı gayet açıktır. Onlar bunu bilemiyorlar mı? Onlara (De ki:) şâhitliği herkesin şâhitîiğinden daha büyük olan şüphe yok ki (Allah Teâlâ) dır. Onun şâhitliğinde asla şüpheye yer yoktur. İşte o Yüce Mâbud (benimle sizin aranızda) benim size tebliğ ettiğim Allah’ın birliğine ve benim peygamberlik ve risâletime (hakkıyla şahittir.) artık onun bu şâhitliği nasıl kabul edilmeyebilir?. Evet… O Yüce Yaratıcının Peygamberine indirmiş olduğu Kur’an’ı Kerim, sonsuz bir mucizedir. Cenâb-ı Hak’kın birliğini, yüceliğini ve kudretini bizlere bildiriyor. Aynı şekilde Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risâletini tasdik ederek bunlara şâhitlik ediyor. O Yüce Peygamberin elinde ortaya çıkan diğer mucizelerde, onun hakkında Allah tarafından gösterilen birer şahitliktir. Bunlar nasıl inkâr edilebilir?. Bunların üstünde bir şâhitlik mi bulunabilir?. (Ve) Resûlüm!. Onlara de ki (bana bu Kur’an) O Kerem Sâhibi Yaratıcı tarafından benim peygamberliğimin doğruluğuna şâhit olan bu ilâhî kitap (vahy olundu ki) ey Mekke ehli!. Ve ey zamanımda bulunan mükellefler!. (sizleri) Ve bu ilâhî kitabın benden sonra kıyâmete kadar kendilerine (erişeceği kimseleri) bütün insanlığı, bütün insanları ve cinleri (onunla) o kutsî kitabın ihtiva ettiği tehditler ile (uyarayım) onları korkutarak Allah’ın dininden ayrılmamalarını kendilerine hatırlatmış bulunayım. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’in bütünhükümleri, gerek inişi zamanındaki ve gerek kıyâmete kadar meydana gelecek kimseleri kapsamakta ve hepsi hakkında geçerli olmaktadır, (ya) Ey Allah’ın birliğini inkâr edenler!, (siz Allah Teâlâ ile başka ilâhlar olduğuna şâhitlik mi edersiniz?.) Bu ne kadar bâtıl: Hakikate aykırı bir şâhitlik!. Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Ben şâhitlik etmem.) belki ben sizin bu şâhitliğinizin bâtıl olduğunu söyler, bu inancınızın bozukluğunu size ihtar ederim. Yüce Peygamberim!. O müşriklere (De ki: O) kendisine ortak koştuğumuz mabut, ortaktan uzaktır. O (ancak bir tek ilahtır) ondan başka Tanrı yoktur, İşte ben buna şâhitlik ederim, (ve muhakkak ben sizin) Cenâb-ı Hak’ka (ortak koştuklarınızdan tamamen beriyim) ben sizin putlarınızdan, sizin o müşrikce hareketlerinizden tamamen uzak bulunmaktayım. Artık bütün insanlığa yönelen vazîfe de böyle Allah’ın birliği inancıyla kalblerini aydınlatmaktan başka bir şey değildir.

§ Rivâyete göre Kureyş müşrikleri, Rasûlü Ekrem’e hitâben demişler ki: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm. Biz senin hakkında Yahudi ve Hıristiyanlardan sorduk, onların iddiasına göre kendi yanlarında sana dâir bilgiler yok imiş. Senin peygamberliğine şâhitlik edecek kim vardır?. Bize göster bakalım. Bu sual üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

20. Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır bilirler. O kimseler ki kendilerini zarara uğramışlardır, işte onlar imân etmezler.

20. O ehli kitabın şâhitliğine müracaat etmiş olan Kureyş taifesi ve diğerleri bilmelidirler ki, (kendilerine kitab vermiş olduğumuz kimseler) Yahudi Hırıstiyan taifesi ve diğerleri (onu) o peygamberlerin sonuncusunu (kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır, bilirler) vaktiyle gönderilmiş olan kitaplarda o Yüce Peygamberin bütün vasıflarını yazılıbulmuşlardır, bu suretle onun hakkında pekâlâ bilgi sâhibi olmuşlardır. Onlar kendi evlâtlarım başkalarına ait evlâtlardan ayırıp seçtikleri gibi Hz. Muhammed’in de zâtını, vasıflarını pekâlâ bilirler, bunda şüphe etmezler. Ancak ehli kitaptan ve müşriklerden bulunan (o kimseler ki,) aslî yaratılışlarını zayi etmiş, imân edilmesi gereken âyetlerden yüz çevirmişlerdir, onlar bu suretle (nefislerini hüsrana uğratmışlardır) zarar ve ziyanda kalmışlardır. (işte onlar imân etmezler.) İşte o gibi beyinsiz şahıslar Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik eylemezler. Bu kötü hareketlerinden dolayı da Allah tarafından sapıklığa mahkûm edilmişler ebedî azâbı hak etmişlerdir.

21. Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan yere iftirada bulunandan veya onun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Şüphe yok ki o zâlimler kurtuluşa ermezler.

21. (Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan yere iftirada bulunandan) Melekler Allah Teâlâ’nın kızlarıdır, diyen, Hz. İsa Allah’ın oğludur demekten sıkılmayan, ve Yüce Mabudun semavî kitaplarında peygamberliği vasıfları yazılı bulunan bir Yüce Peygamber’i inkâr eyleyen, böyle bir nice yanlış inançlarda bulunmaktan vazgeçmeyen bir şahıstan (veya onun) O Kerem Sâhibi Yaratıcının (âyetlerini yalan sayandan) Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî kitapları, bir takım meydana gelen mucizeleri inkâr eden, son peygamber hakkındaki ilâhî şâhitliği yalanlamaya cür’et gösteren bir şahıstan (daha zâlim kim vardır?.) elbette öyle kâfirce, cahilce hareketlerde bulunanlar, en fazla zâlim kimselerdir, öyle bir zâlim, insanlığa en kötü bir örnek olmuş, kendi nefsini de en feci felâketlere, azaplara uğratmıştır. Artık ondan daha fazla zâlim kim olabilir?. Artık (şüphe yok ki o) gibi (zâlimler kurtuluşa ermezler) onlar bu hâl üzere ölüp gidince ebedî azâba uğrayacaklardır. Ne büyük bir zarar!.

22. Ve o gün ki, onları hep birlikte toplayacağız, sonra şirke düşmüş olanlara: Hani nerede sizin iddia ettiğiniz ortaklarınız diyeceğiz.

22. Bu mübârek âyetler de müşriklerin, âhirette uğrayacakları pek feci bir durumu ve onların nefsi müdafaa için ileri sürecekleri gerçek dışı mazeretlerini bildirmektedir şöyle ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. O müşriklerin, inkârcıların hâllerini bir hatırla!, (o gün ki) O kıyâmet zamanındaki (onları) o putları ve başka şeyleri ilâh edinen şahısları ve diğerlerini (hep birlikte toplayacağız) hepsini de mezarlarından ve diğer bulundukları yerlerden kaldırarak mahşer alanında toplayacağız. (sonra şirke düşmüş olanlara) Cenab’ı Hak’tan başkasını ilâh tanıyarak putlara, karanlıklara, nurlara veya Üzeyr, Mesih gibi zatlara tapınmış bulunanlara bir kınama olmak üzere (hâni nerede sizin iddia ettiğiniz) kendilerini birer ilâh tanır bulunduğunuz (ortaklarınız, diyeceğiz) onları dünyadaki o kötü inançlarından dolayı âhirette böyle hesaba çekeceğiz.

23. Sonra onların çâresi, Vallahi ey Rabbimiz! Bizler müşriklerden olmadık, demekten başka olmayacak.

23. (Sonra onların) Öyle bir küfr ve şirke düşmüş olan dinsizlerin güya kendilerini kurtarmak ümidiyle (çâresi) ileri sürecekleri mazeret, yalan yere yemin ederek (vallahi ey Rab’bimiz!. Bizler müşriklerden olmadık demekten başka olmayacak) Onlar o mahşer âleminde son derece bir hayret ve dehşet içinde kalacaklar, kendilerini kurtarabilmek hayaliyle öyle yalan yere yemin etmeğe cür’et edeceklerdir.

24. Bak kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler. Ve onlardan iftira eder oldukları şey de nasıl kaybolup gitti!.

24. Habibim!. (Bak) Ne kadar teaccübe lâyıkbir olay!. O müşrikler (kendi nefisleri aleyhine nasıl yalan söylediler) kendilerinden dünyadalarken küfr ve şirk sâdır olmamış olduğunu nasıl iddiaya cür’ette bulundular. Bu ne cahilce bir iddia!. Cenab’ı Hak’ka ortak koştuklarına ait inançları, bâtıl iddiaları nasıl âhirette yok oldu, onu inkâra cür’et eder oldular. Veyahut o yardımların! ümit ettikleri putları, kendilerine âhirette fayda veremeyip nasıl sönüp gitti, İşte böyle bir mahrumiyet, bir uhrevî âkibet, bir ilâhî azap o dinsizler, kâfirler hakkında muhakkaktır. Artık daha dünyada iken bunu düşünüp de uyanmalı değil midirler.

25. Ve onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat onların kalpleri üzerine onu hakkıyla anlamalarına mâni olacak kat kat perdeler ve kulaklarının içine de ağırlık koymuşuzdur. Ve eğer her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar. Kâfir olanlar der ki: Bu eskilerin uydurmalarından başka bir şey değildir.

25. Bu mübârek âyetler de müşriklerin Kur’an’ı Kerim hakkındaki pek cahilce iddialarını çirkin bulmakta ve yalanlamaktadır. Ve onların Kur’an’ın beyanlarına karşı olan hareketleriyle kendi nefislerini bilmeksizin helâke götürmüş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. (Ve onlardan) o müşriklerden (seni dinleyenler) senin okuduğun Kur’an’ı dinleyip duranlar (vardır) artık ondan istifâde etmeli değil mi idiler!. (Fakat) yapmış oldukları kötü hareketlerinden, İslâmiyet’e karşı takındıkları düşmanca vaziyetlerden dolayı mânevî bir cezâ olmak üzere (onların kalbleri üzerine onu) o Kur’an-ı Kerim’i (hakkiyle anlamalarına) ona göre inançlarını düzeltmelerine (mâni olacak kat kat perdier ve kulaklarının içine ağırlık) sağırlık (koymuşuzdur) artık onlar, o Kur’an’ı Kerim’den istifâde edip müslüman olma şerefine kavuşacak bir kabiliyettedeğildirler, (ve eğer) Onlar (her bir mucizeyi görseler ona yine inanmazlar) herbirini inkâr ederek küfrlerinde israr eder dururlar. (Hattâ,) Habibim!. Onların âyetleri yalanlamış, küfrlerinde israrı bir derecededir ki, (sana geldiklerinde seninle mücadelede bulunurlar) kibir ve inatlarından dolayı seni inkâra devam ederler. Ve o (Kâfîr olanlar der ki: Bu) Kur’an kitabı (eskilerin) geçmiş kavimlerin (uydurmalarından) onların yazmış oldukları yalan hikâyelerden hurafalardan, saçmalıklardan (başka bir şey değildir) işte o dinsizler, o hayvanlara, heykellere tapan beyinsiz kimseler, kendi alçaklıklarını görmezler de Kur’an-ı Kerim gibi en güzel, en doğru, en hikmetli, en ebedî bir mucizeyi inkâr etmekle dinsizliğin ne kadar alçak basamağına düşmüş olduklarını göstermiş olurlar.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunuyor ki: Ebu Süfyan, Velid ibnil Mugayire, İbni Rebia, Ebu Cehil ve Nadr İbni Haris gibi bir cemaat, Rasûlü Ekrem’in yanında bulunup okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinlemişler. Aralarında bulunan ve hurafeler kabilinden hikâyeleri nakledip duran Nadr’e sormuşlar: “Muhammed: Aleyhisselâm” Ne söylüyor?. Nedir o okuduğu şeyler?. Nadr da: “ben ne dediğini bilemiyorum, yalnız iki dudağı kımıldanıyordu, benim size hikâye ettiğim gibi geçmiş kavimlerin esâtirini: Yani hurafelerini söyleyip duruyordu” demiş. Ebu Süfyan ise “hayır, ben onun söylediklerinin bir kısmını hak görüyorum” demekle Ebu Cehil: “Asla: hak değil” demek alçaklığında bulunmuş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o beyinsiz dinsizlerin uğursuz, cahilce iddialarını yaymış ve çirkin bulmuştur.

26. Ve onlar bundan hem vazgeçirmeye çalışırlar, kendileri de bundan uzaklaşırlar. Ve başkalarını değil, kendi nefislerini helâk etmiş olurlar da farkına varamazlar.

26. (Ve onlar) O gerçekleri beyan edenKur’an’a esâtir adını vermekten utanmayan dinsizler, Kur’an’ı Kerim’i inkâr ile yetinmezler. Belki (ondan) o kutsî kitaptan (hem) insanları (vazgeçirmeye çalışırlar) onu dinlemelerine mâni olmak isterler, tâki onun yüce, ruhları besleyen açıklamalarını işitip de onun tesiriyle İman şerefine erişmesinler. (kendileri de bundan uzaklaşırlar) Ona karşı nefretlerini bu derece göstermekten sıkılmazlar. (ve) Onlar bu kötü hareketleriyle, bu dinsizlikleriyle (başkalarını değil kendi nefislerini helâk etmiş) Allah’ın azâbına uğratmış (olurlar da farkına varamazlar.) Evet… Onlar bâtıl, kötü hareketleriyle, inançlarıyla ne yüce Peygamber’e, ne Kur’an-ı Kerim’e, ne de müslümanlara bir zarar vermiş olamazlar. Yalnız bu alçaklıklarının uğursuzluğu, kötü netîcesi, kendilerinin mahv ve yok olmalarına, ebedî bir azâba uğramalarına sebep olur da son derece ahmak olmalarından dolayı bunun farkına varamazlar.

27. Ve onları ateşin üzerine durdurulup da: “Eyvah bize ne olurdu bir geriye çevrilseydik ki, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık” dedikleri zaman bir görecek olsan.

27. Bu mübârek âyetler de küfür ehlinin kıyâmet gününde uğrayacakları pek elem verici cezaları bildirmektedir. Onların bâtıl inançlarında ne kadar ısrarlı olduklarını göstermektedir. Ve öyle inkârcıların âhirette yapacakları pişmanlıkların, değiştirecekleri kanaatlerin artık kendilerini Allah’ın azâbından kurtaramayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Resûlüm!. Veya herhangi bir sadık mü’min olan zat!, (-onları-) O haşır ve neşri inkâr eden dinsizleri, yarın kıyâmet gününde (ateşin üzerine durdurulupta) onların ah vah ederek (eyvah bize ne olurdu ki bir geriye) dünya hayatına (çevrîlseydi ki) artık inanç değiştirerek (Rab’bimizin âyetlerini) kıyâmetin bu elem verici hallerini ifâde eden Kur’an’ınbeyanlarını bir daha (yalanlamasaydık ve) küfrü terkederek (mü’minlerden olsaydık) böyle kıyâmet gününü, ilâhî azâbı bilip inanmış olan mü’minlerden olsaydık (dedikleri zaman) onları (bir görecek olsa idin!.) onların ne feci, korkunç bir âkibete uğramış olduklarını görürdün.

28. Hayır: Evvelce gizlemekte oldukları şey kendilerine göründü de ondan ve eğer geri çevrilselerdi kendisinden yasaklandıkları şeye elbette yine dönüverirlerdi. Ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.

28. (Hayır) Onların bu temennileri bir samimiyet eseri değildir. Hakikî bir imâna kavuşma arzusuna dayalı bulunmamıştır. (Evvelce gizler oldukları şey) Kalblerinde sakladıkları küfr ve münafıklığın çirkin inançların ne kadar helâk edici olduğu (kendilerine göründü de -ondan-) dolayı böyle dünyaya bir daha çevrilmelerini ve imân etmelerini temennide bulunacaklardır, (ve eğer geri çevrilselerdi) Yine sözlerinde durmuş olmazlardı, (kendisinden yasaklandıkları şeye) küfre, günahlara (elbette yine dönüverirlerdi) o âhiret âlemini unutuverirlerdi. (ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.) Onların âdetleri yalandan ibarettir. Eğer faraza dünyaya döndürülecek olsalar yine Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini inkâr eder, yine imân ehlinden olmak istemezlerdi.

29. Ve dediler ki, bu bizim dünya hayatımızdan başka hayat yoktur ve bizler bir daha dirilecek değiliz.

29. (Ve) O münkirler, dünyada iken dedikleri gibi öldükten sonra tekrar hayat bulup dünyaya getirilecek olsalar yine (dediler ki) yani: Muhakkak diyeceklerdir ki, (bu bizim dünya hayatımızdan başka hayat yoktur) onlar yasaklandıkları şeylere dönecekler, görmüş oldukları âhiret hayatını bir rüyadan, bir hayalden ibâret gibi kabul edecekler (ve) diyecekler ki: (bizler) Ölürsek (bir dahadirilecek değiliz) artık bizim için başka hayat yoktur. Evet… O inkarcılar âhiret hayatını hiç görmemiş gibi bir tavır alacaklardır, o ebedî hayatı inkâr edeceklerdir onlar böyle cahilce ve inatçı bir inancın eseri bulunmaktadırlar.

30. Ve onları görecek olsan Rablerinin huzuruna durduruldukları zaman! Buyuracak ki: “Şu hak değil miymiş?.” onlar da: “evet. Rabbimize andolsun ki,” diyecekler. Cenâb-ı Hak’ta “o halde azâbı tadınız, küfreder olduğunuz şeyler sebebiyle” diye buyurmuş olacaktır.

30. (Ve) Resûlüm!, (-onları-) O inkârcıları (görecek olsan Rablerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (durduruldukları zaman) arzolundukları vakit ne büyük ve acıklı bir manzaraya bakmış olacaksın!. Cenab’ı Hak, melekleri lisaniyle onları azarlamak için hitâben (buyuracak ki, şu hak değil miymiş?.) şu haşır ve neşir, şu hesap ve kitap hakikaten vuku bulacak şeyler değil miymiş, sizler ise bunları inkâr edip duruyordunuz. (onlar da) Bu hakikat tamamiyle ortaya çıktığı için bunu itirâfa mecbur olup kabul ettiklerini yemin ile kuvvetlendirerek (evet… Rab’bimize andolsun ki,) bu hak, sâbit ve takdir edilmiş bir emirmiş (diyecekler.) fakat böyle ilâhî azap gözlerinin önünde tecelli ettikten sonra bunu tasdik etmenin kendilerine bir faydası olmayacaktır. Buna vaktiyle dünyada iken imân etmeleri lâzım idi. Binaenaleyh (Cenab’ı Hak da:) onlara hitâben (O halde azâbı tatınız, küfr eder olduğunuz şeyler sebebiyle) bu kıyâmet hayatını, bu haşri ve neşri vaktiyle inkâr eder olduğunuzun bir cezâsı olmak üzere (diye buyurmuş olacaktır) artık bu hakikatları inkâr edenler, bir kere düşünsünler akıllıca bir tefekküre dalsınlar, Cenâb-ı Hak’kın bu kâinatta tecelli eden kudret ve hikmet eserlerini dikkate alsınlar, öyle inkâr vadisine sapmasınlar, kendi kötü düşünceleriyle, inançlariyle ebedî hayatlarını en elem vericiazâblara mâruz bırakmış olmasınlar. Tevfik Allah’tandır.

31-60 ARASI AYETLER

31. Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkacaklarını kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye kadar inkâr eden kimseler, muhakkak hüsrana uğramışlardır. Onlar bütün günahlarını sırtlarına yüklenmiş oldukları halde eyvah bizlere! Orada yaptığımız kusurlardan dolayı diyeceklerdir. Dikkat ediniz! Onların yüklenip taşıyacakları şeyler ne kadar kötü!.

31. Bu mübârek âyetler de âhirette Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzurunda bulunulacağını yalanlayanların bilahara ne kadar hüsrana uğrayacaklarını bildirmektedir. Ve dünya hayatının ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu bildirerek âhiret âleminin ne derecelerde hayırlı olduğunu düşünmelerini insanlığa hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın huzuruna) Onun Yüce mahkemesine (çıkacaklarını) sevk olunup dünyadaki amellerinden sual olunacaklarını (kendilerine ansızın kıyâmet gelinceye kadar) yani ölünceye değin (inkâr eden kimseler,) o verilmiş hâlleri evvelce bilinen küfr ve şirk sâhipleri (muhakkak hüsrana) zarar ve ziyâna, felâket ve azâba (uğramışlardır) yani: Sevaplardan, mükafatlardan mahrum kalmış, en büyük azaplara uğramış bulunacaklardır. (Onlar bütün veballerini) Günahlarını (sırtlarına yüklenmiş) pek ağır bir mânevî azâba uğramış (oldukları halde eyvah) yazıklar olsun, eyvahlar olsun!, (bizlere, orada) dünyada iken (yaptığımız kusurlardan) kıyâmet anını inkâr edip, üzerimize düşen vazîfeleri ihmâl etmiş olduğumuzdan (dolayı diyeceklerdir) Ne yazık ki, böyle bir pişmanlık artık kendilerine fayda vermeyecektir, (dikkat ediniz!.) Bir kere düşününüz ki (onların yüklenip taşıyacaklar şeyler) yani: Kendilerine yönelen günahlar (ne kadar kötü) ne kadar dayanılmaz!. Ne derece azâbı gerektiricidir!..

§ Kıyâmet ansızın ortaya çıkacağı ve ondahalkın hesâbı süratle görüleceği için ona “saat” adı da verilmiştir. Bir de saatten maksat, herhangi bir şahsın vefatı ânî demektir. Çünki o an, o şahsa göre kıyâmetin bir başlangıcı demektir. Nitekim bir hadisi şerifte: ( Her kim ölürse artık onun kıyameti kopmuştur) diye buyrulmuştur.

§ Hasretten maksat da elden çıkan veya ele geçmeyen bir nîmetten dolayı duyulan üzüntü ve pişmanlık demektir. Böyle bir durumdaki kimsenin: “Ya hasretâ” demesi, ey pişmanlık ve üzüntü nerdesin. Gel bakalım, artık senin geleceğin bir zamandır, anlamına gelmektedir.

32. Ve dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden oyalanmadan başka bir şey değil. Ve elbette âhiret yurdu takvâ sâhipleri için hayırlıdır. Buna akıl erdiremez misiniz?

32. Ey dünya hayatından başka hayat olmadığını iddia eden gafiller!. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. (Ve dünya hayatı) ise o âhiret hayatına kıyasla (bir oyundan) insanı fâideli şeylerden meşgul eden bir oyuncaktan ve (bir lehüvden = oyalamadan) insanı ciddiyetten ayırıp şakaya, latîf eye düşüren ehemmiyetsiz bir şeyden (başka bir şey değil) dir. Âhiret hayatı ise böyle midir?. Elbette değildir (ve elbette âhiret yurdu) daimî bir hayatın yeri olan bir sonsuzluk alanı, dünyada iken (takvâ sâhibi olanlar) küfr ve günahtan kaçınmış olanlar (için hayırlıdır.) çünki o âhiret yurdu, o takvâ sâhipleri için cennetlerden, ebedî nîmetlerden ibârettir. (-Buna- akıl erdiremez misiniz?.) Ey inkarcılar!. Siz de küfr ve isyandan kaçınınız ki, gelecekte öyle nîmetlere kavuşabilesiniz. Gerçekten de dünya hayatı da kötüye kullanılmadığı takdirde bir nîmettir. Zira insan, bu hayattan istifâde ederek üzerine düşen kulluk vazîfelerini yerine getirirse bu sayede âhiret hayatını teminetmiş, öyle dünya nîmetleri gibi geçici olmayan ebedî, eşsiz nîmetlere aday olmuş olur. Fakat dünya hayâtını kötüye kullananlar için bu fani hayat, bir uyku ve hayal gibi feçip gider, sâhibinin ebedî âlemde zarar ve ziyâna uğramasına sebep olmuş olur. Dünyaya prestiş eyleyenler. Nâdim olacaklar en nihâyet Bir fâide bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet.

33. Muhakkak biliyoruz ki, onların dedikleri şey, seni elbette üzüyor. Gerçek halde onlar seni yalanlamış olmuyorlar, fakat o zâlimler Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ediyorlar.

33. Bu mübârek âyetler de birçok kimselerin dinsizlik cereyanına kapılarak Peygamberleri inkâra cür’et etmiş olduklarını açıklamakla Rasûlü Ekrem Efendimizi teselli etmektedir. Ve Peygamberleri inkârın, haddızatında Allah’ın âyetlerini ve yüce varlığını inkâr demek olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. Ya Muhammed = Aleyhisselâm: (Muhakkak biliyoruz ki, onların) O inkârcıların, müşriklerin (dedikleri şey) Kur’an’ı Kerim hakkında “Bu eshatirül evvelindir = Yani öncekilerin hurâfeleridir.” demeleri veya onların İslâmiyet’i, ilâhî kanunları kabul etmeyeceğiz demeleri veyahut peygamber hakkında “o sihirbazdır, şairdir, kâhindir, meonundur” demeleri (seni elbette üzüyor) onların öyle kâfirce, cahilce lâkırdıları elbette senin mübârek kalbini hüzün ve üzüntü içinde bırakıyor. Fakat (gerçek halde onlar seni yalanlamış olmuyorlar) sen gerçek bir peygambersin, sen Allah’ın hükümlerini tebliğ etmekle emrolunmuşsun, onların yalanlamaları haddızatında sana yönelik değildir, (fakat o zâlimler) O nefislerine zulmederek kendilerini Allah’ın azâbına mâruz bırakmış olan inkarcılar (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) senin vâsıtanla onlara tebliğ edilen Kur’an-ı Kerim’i, o apaçık kitabın vaad ve tehdide ait âyetlerini, veya senin elinde ortaya çıkıp Allah’ın kudretineşâhitlik eden mucizeleri (inkâr ediyorlar) meselâ: Bir hükümdarın elçisini reddedenler, onun tebliğ ettiği fermanları kabul etmeyenler haddızatında o hükümdarı tanımamış, ona karşı isyan etmiş olurlar. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak’kın Yüce Peygamberini yalanlayanlar da haddızatında onun tebliğ ettiği ilâhî hükümleri inkâr etmiş, küfre düşmüş olurlar. Bununla berâber tefsirlerde beyan olunduğu üzere: Kureyş kâfirleri vaktiyle Rasûlü Ekrem’e “Muhammedül emin” derlerdi, onun pek doğru sözlü bir zât olduğunu itirâf ederlerdi. Hattâ Ahnes İbni Şüreyk Ebu Cehilden sormuş ya abel hakem!, Bize bilgi ver, burada sözümüzü işitecek başka kimse yok, Muhammed Aleyhisselâm, sâdık mıdır, yalancı mıdır?. Ebu Cehil ise hakkı gizleyememiş, Muhammed -Aleyhisselâm-sâdıktır, o asla yalan söylememiştir. Fakat Kureyş oğulları Hicâbe (Kâ’be perdeciliği işi) Sikaye (Kâ’be’de hacılara zemzem dağıtma işi) peygamberlik gibi ayrıcalıklara sâhip olunca diğer kureyşlilerin hâli ne olacak?. Demiş yalnızca dünya hırsı ile Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmekte olduğunu itirâfa mecbur olmuştur. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerime inmiştir.

34. Ve andolsun ki, senden evvel de Peygamberler yalanlanmışlardır. Fakat yalanlandıkları ve eziyete uğradıkları şeylere karşı sabretmişlerdir. Nihâyet onlara bizim yardımımız gelip yetişti. Ve Allah Teâlâ’nın kelimelerini değiştirebilecek hiç bir kimse yoktur. Ve andolsun ki, sana Peygamberlerin haberlerinden gelivermiştir.

34. Hak Teâlâ Hazretleri Yüce Peygamberini teselli etmek üzere buyuruyor ki: (Ve and olsun) Yani Yüce zatıma kasem ederim ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (senden evvel de Peygamberler yalanlanmışlardır) diğer ümmetler de kendi Peygamberlerine yalan isnad etmiş onlar da Peygamberlere sana karşı inkârcıların söylediklerini söylemişlerdir.(Fakat) O muhterem Peygamberler (yalanlandıkları ve eziyete uğradıkları şeylere karşı sabır etmişlerdir) üzerlerine düşen peygamberlik vazîfelerini yerine getirmeye devam etmiş, Allah’ın takdirine râzı bulunmuşlardır. (Nihayet onlara bizim yardımımız gelip yetişti) Onlar kendilerini inkâr eden kavimlerinin şerlerinden emin oldular, o inkarcılar ise helâk olup gittiler: (Ve Allah Teâlâ’nın kelimelerini değiştirecek kimse yoktur) Cenâb-ı Hak’kın Peygamberlerini, zafere ulaştıracağına ve onları mânevî orduları ile galip buyuracağına dâir ilâhî va’d’i tecelli edivermiştir. (Ve and olsun ki, sana) Ey peygamberlerin sonuncusu!. (Peygamberlerin haberlerinden) Bir kısım (gelivermiştir) yani: Kur’an-ı Kerim’de bir kısım büyük Peygamberlerin mübârek yaşantılarına, kıssalarına, hayat tarihlerine dâir bilgiler verilmiştir. Artık o zatların nasıl yalanlandıkları, ve sabır ederek sonunda Allah’ın yardımına nasıl kavuştukları sence malûm olmuştur. Artık bütün insanlığa Peygamber gönderilmiş olan senin gibi Yüce bir Peygamber de elbette Allah’ın yardımına nâil olacaktır. Bu husustaki ilâhî takdiri de değiştirecek hiçbir kuvvet tasavvur edilmiş değildir.

35. Ve eğer senin üzerine onların yüz çevirmeleri ağır gelmiş ise artık yapabilirsen yerde bir tünel, veya gökte bir merdiven araştırıp da onlara bir mucize getirecek isen haydi getir ve eğer Allah Teâlâ dilese idi onları hidâyet üzerine toplardı. Sakın câhillerden olma.

35. Bu mübârek âyetler de dinî hükümleri kabul etmek için kabiliyetin lâzım olduğunu, bu kâbiliyetten mahrum olanlar ise irşat ve ikaz etmenin mümkün olamayacağını bildirmektedir. Ve bir takım kabiliyetsiz inkârcıların hâllerinden üzüntü duyan Yüce Peygamberin temiz ve hüzünlü kalbine teselli vermektedir.Şöyle ki: (Ve eğer) Habibim!. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senin üzerine onların) o inkârcıların (yüz çevirmeleri) seni ve tebliğ ettiğin hükümleri kabulden kaçınmaları sana (ağır gelmiş) senin için fazla üzüntüye sebebiyet vermiş (ise) de sen mâzeretlisin, onlara karşı lâzım gelen delilleri ileri sürmüş bulunmaktasın, başka ne yapacaksın!, (artık yapabilirsen) Çalış (yerde bir tünel) yer altında bir mevki (veya gökte) yükseklere doğru (bir merdiven araştırıp da onlara) o inkârcılara yer altından veya gök üstünden isteyip durdukları şekilde (bir mucize getirecek isen) bunu getirmeğe kudretin varsa (haydi getir) fakat Allah Teâlâ sana bu kudreti vermemiştir. Bununla beraber o istedikleri hârikaları vücude getirsen bile yine imân etmez, yine senden kaçınırlar, bunlar birer sihirdir derler, şayet imân etseler de o mecburi bir imân olacağı için yine kendilerine fâide vermez, (ve eğer Allah Teâlâ) Onların hidâyetlerini (dileseydi onları) zorlayan, mecbur eden bir âyet, bir alâmel meydana getirmekle (hidâyet üzere toplardı.) onları hidâyete erdirirdi. Fakal onların hidâyetini dilememiştir. Çünki o halde onların imanları, zorlama yoluyla olmuş kendilerinin irâde ve ihtiyarlariyle alâkadar bulunmamış olurdu. Onlar öyle zorlayıc hârikaları görmeden imân etmeliydiler. Binaenaleyh Resûlüm!, (sakın) fazla uzun tüye kapılıp da bu husustaki ilâhî hikmeti düşünemeyen (câhillerden olma) onlarır öyle hidayetten mahrumiyetleri, kendi kötü hareketlerinin bir cezasıdır, bir neticesidir Sen peygamberlik vazîfesini yerine getirmiş olduğundan dolayı müsterih olabilirsin.

36. Ancak o kimseler dâveti kabul ederler ki işitir bulunurlar. Ölüleri de Allah Teâlâ diriltir, sonra ona döndürülürler.

36. Resûlüm!. (Ancak o kimseler) İmâna gelmeleri hakkındaki (dâveti) senin tebliğatını(kabul ederler ki) hakikatları güzelce anlayarak (işitir bulunurlar) onlar uyanık bir kalbe, güzel bir kabiliyete sâhip bulunmuş olurlar. (Ölüleri de) Küfrün kahredici pençesinde mânevî hayattan mahrum kalmış olanları da (Allah Teâlâ) âhirette (diriltir) kabirlerinden kaldırır (sonra ona) o Yüce Yaratıcının tayin buyurmuş olduğu hesap alanına (döndürülürler) orada onlar dünyadaki amellerine, inançlarına göre cezalara çarptırılarlar. Artık o âlemde dâvete icâbet etmeleri, inanç değiştirerek hak ve hakikatı itiraf eylemeleri, mecburen vâki olacağından kendilerine asla fâide vermez. Lâyık oldukları azâba kavuşmuş bulunurlar.

37. Ve dediler ki: Onun üzerine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil mi idi? De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ âyet indirmeğe kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.

37. Bu mübârek âyetler de inkârcıların diğer bazı bâtıl iddialarını gözler önüne sermektedir. Mahlûkattan olan bütün hayat sahiplerinin birer ümmet olup mahşerde bir araya getirileceklerini açıklayarak ilâhî kudretin yüceliğine işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: Kureyş müşrikleri gibi bir kısım inkarcılar, lüzumsuz iddialarda bulundular (Ve dediler ki: Onun) Hz. Muhammed’in (üzerine Rab’binden) onun yaratıcısı tarafından bizim istediğimiz gibi imâna zorlayan veya azâbı çabuklaştıran (bir mucize) bir harika, üzerlerine gökten taş yağması gibi bir felâket (indirilmeli değil miydi.) Habibim!. Bu câhillere (De ki: Şüphe yok ki Allah Teâlâ) istediğiniz şekilde (mucize indirmeğe kadirdir.) sizi imâna mecbur kılacak veya inkârınız hâlinde sizin helâkınızı neticelendirecek herhangi bir zorlayıcı hârikayı meydana getirmeğe ilâhî kudret fazlasıyle yeterlidir. (Fakat onların çoğu bilmezler.) Öyle istedikleri bir âyetin indirilmesi durumunda onu inkâr etmekle başlarına gelecek bir helâk ve azâbı düşünmezler. Onlar cehaletleriyüzündendir ki, böyle hikmet ve menfaata aykırı olan şeyleri talepte bulunurlar.

38. Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra Rab’lerinin huzuruna getirileceklerdir.

38. Ey insanlar!. Allah Teâlâ’nın kudret eserlerini düşününüz, her yarattığı şeyin hikmet ve menfaata dayalı olduğunu tefekkür ediniz. İstenilen zorlayıcı bir hârikanın meydana getirilmesi, ilâhî hikmete uygun olsaydı onu da elbette vücude getirirdi. Bir kere bakınız!. Kendi varlığınız o Yüce yeratıcının bir kudret eseridir. (Ve yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile) Havalarda (uçan) herhangi (bir kuş yoktur ki, ancak) onlar da ey insanlar! (sizin gibi ümmetlerdir.) Onlar da birer cemaattir, birer zümredir, onların da hâl ve hareketleri gözetilmiş, rızıkları ve ecelleri takdir edilmiştir. Onlar da kabiliyetlerine göre kâinatın yaratıcısını bilmektedirler, onlar da tevhit ve tesbihte bulunmaktadırlar. (Biz kitapta) lavhı mahfuzda (hiçbir şeyi noksan bırakmadık) hiçbirini terketmedik, hiçbirinden gâfil bulunmadık, hepsini de tâyin ve tesbit ettik. Veya Kur’an’ı Kerim’de bilinmesi dinen lâzım olan hükümleri ya ayrıntılı ya da öz olarak açıkladık ve beyan ettik, (sonra) Bütün hayat sâhipleri olan bu mahluklar (Rab’lerinin huzuruna) onun yüce mahkemesine (getirileceklerdir) Evet… Cenâb-ı Hak, bütün insanları, bütün hayvanları dirilterek mahşerde toplayacaktır. Hayvanlar da dünyada iken birbirlerine yapmış oldukları tecâvüzlerden dolayı o âhiret hayatında aynı sûrette cezâya mâruz kalacaklar, sonra hepsi de toprak kesileceklerdir. Bunları gören kâfirler ise: Keşke biz de toprak kesilseydik diye temennide bulunacaklar. Fakat heyhat!. O kâfirlerin azapları sonsuzdur.

39. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar. Zulmetler içinde kalmış bir takım sağır ve dilsizlerdir. Allah Teâlâ kimi dilerse şaşırtır kimi de dilerse doğru bir yol üzerinde kılar.

39. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini inkâr edenlerin görüp işitmeden mahrum olduklarını, ne kadar karanlık bir hayata sâhip bulunduklarını bildiriyor. O gibi inkârcıların kendilerine yönelecek bir felâket anında bâtıl tanrılarını unutarak Allah Teâlâ’ya yalvaracaklarını tenbih etmekle onları uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: İslâm dinini kabul etmeyenler, mânevî yönden ölü durumundadırlar (Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi) bir nice hakikatları keşfeden ve açıklayan Kur’an’ı Kerim’i (yalanladılar) onun ilâhî bir kitap olduğunu inkâr ederek Yüce Resûlüm!. Seni yalanladılar. Onlar gerçek halde (zulmetler içinde kalmış) küfrün, cehâlet ve inadın karanlıkları içinde yaşamakta bulunmuş (bir takım sağır) ilâhî mucizeleri anlama ve düşünme özelliğinden yoksun (ve dilsiz) hakkı söylemek kudretinden nasîbi olmayan kimse (lerdir) artık onlar hakkı kabul etmezler. (Allah Teâlâ kimi) İradesini, ihtiyarını kötüye kullanan, sapıklık tarafını tercih eden herhangi bir şahsı (dilerse şaşırtır) onu o kötü seçiminden dolayı sapıklığa düşürür (kimi de dilerse) hidâyete ulaştırmak isterse onu da (doğru bir yol üzerinde kılar) yani: Öyle bir zâtı da temiz yaratılışını muhafaza edip hak ve hakîkati kabule yetenekli olduğu için İslâm dinine kavuşturur ve güzelce amellere muvaffak buyurur.

40. De ki, siz bana haber verebilir misiniz? Eğer size Allah Teâlâ’nın azâbı gelirse veya size kıyâmet gelirse Allah Teâlâ’dan başkasına mı yalvarırsınız?. Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz, söyleyin bakalım !..

40. Resûlüm’. O inkârcıları rezil etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için (De ki: Sizbana haber verebilir misiniz?.) siz hakikatı görüp de ona dâir doğru bir söz söyleyebilir misiniz?. (Eğer size Allah Teâlâ’nın azâbı gelirse) Eski ümmetlerin başlarına geldiği gibi size de bir dünyevî azap, helâk edici bir musîbet yönelirse (veya size) vukû bulacağı muhakkak olan (kıyâmet) günü (gelirse) kendinizi o felâketten kurtarmak için (Allah Teâlâ’dan başkasına mı yalvarırsınız?.) o kendisine tapıp durduğunuz putlardan, insanlardan bir fâide bekler, onlara dua ve niyazda bulunur musunuz?. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz) Öyle putlarınızın tanrı olduğu iddianızda doğru iseniz veya siz doğru bir kavim iseniz (söyleyin bakalım) haydi haber veriniz, Allah Teâlâ’dan başka kendisine yalvaracak bir mabut bir koruyucu bulabilecek misiniz?.

§ “Ere’eyte”, “ere’eyteküm” tabirleri soru ve hayret anlamında birer kelimedir. Gördün mü, gördünüz mü mânâsınadır. Fakat haber ver, haber veriniz mânâsında kullanılır. Haber verilecek şeyin hayret etmeğe değer olduğuna işâret edilmiş olur.

41. Hayır, ancak ona yalvarırsınız. O da kendisine yalvardığınız şeyi dilerse açar husule getirir ve siz de Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeyleri o zaman unutursunuz.

41. (Hayır) Öyle zor durumda kaldığınız zaman o putları unutur, terkeder onlara yalvarmazsınız. (ancak ona) Yüce Yaratıcıya (yalvarırsınız) duada ve yakarışta bulunursunuz. (O da) O kerem sahibi mâbud da (kendisine yalvardığınız şeyi dilerse) ilâhî hikmetine uygun bulunursa dünyada (açar meydana getirir) üzerinize yönelecek olan herhangi bir dünyevî musîbeti lütfederek bertaraf buyurur. (ve siz de -Allah Teâlâ’yaortak koştuğunuz şeyleri -o zamanunutursunuz) Artık putlarınızı terkedersiniz, onlara yalvarmazsınız, onların zarar ve fâide verecek şeyler olmadığını anlamış olursunuz.Binaenaleyh daha başınıza öyle bir felâket gelmeden uyanınız, Allah Teâlâ’dan başkasına tapmayınız, o hakikî mâbuda ibâdetle, onun hükümlerine uymakla dünyevî ve uhrevî azaplardan emin olmaya gayret ediniz. Sizin için bundan başka selâmet yolu yoktur.

42. And olsun ki, senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik, sonra o ümmetleri bir takım şiddetler ile, zorluklar ile yakaladık, olaki, yalvarıversinler diye.

42. Bu mübârek âyetler, eski kavimlere de Peygamberlerin gönderilmiş olduğunu ve onların hakka dua ve yakarışta bulunmaları için bazı musibetlerle karşı karşıya bırakılmış olduklarını bildirmektedir ve onların uyanmalarına vesile olmak üzere bilahara nâil oldukları nîmetlerin de değerini bilmeyip nankörlükte bulundukları için Allah’ın kahrına uğradıklarını şöylece beyan buyurmaktadır: Allah Teâlâ’ya (And olsun ki, senden evvel de) birçok (ümmetlere Peygamberler gönderdik) onlara lâzım gelen kulluk vazîfelerini bildirdik (sonra) Peygamberlerini yalanladıkları için (o ümmetleri bir takım şiddetler ile) fakirlik ve ihtiyaç ile (zorluklar ile) zararlar ve âfetler ile (yakaladık) onları böyle uyanmalarına vesîle olacak musibetlerle karşı karşıya bıraktık (olaki,) küfr ve isyandan tevbe edip kendilerine öyle ârız olan belaların bertaraf edilmesi için Allah Teâlâ’ya (yalvarıversinler -diye-) fakat onlar bundan istifâde etmediler.

43. Artık bizim azâbımız onlara geldiği zaman yalvarmalı değil miydiler? Fakat onların gönülleri katılaşmış ve şeytan onlara yapar oldukları şeyleri süslemiş idi.

43. (Artık bizim azâbımız) O bir takım şiddetli felâketler (onlara geldiği zaman) bunun Allah tarafından büyük bir imtihan, bir uyanma vesilesi olduğunu takdir ederek o Yüce Yaratıcıya (yalvarmalı değil miydiler?. Fakat) onlar bundan da bir ibret dersi alamadılar. Çünki (onların gönülleri katılaşmış) idi, birgönül yufkalığı ile dua ve yakarışta bulunmadılar, imânı kabule meyledici olmadılar, (ve şeytan onlara yapar oldukları şeyleri) Küfr ve isyanı bir takım gayrimeşru şehvanî hareketleri (süslemiş idî.) öyle çirkin inançları, hayvanî hareketleri birer insaniyet, medeniyet, münevverlik eseri gibi göstererek onları aldatıp durmuştu.

44. Vaktaki, onlar kendilerine ne ile öğüt verildiğini unuttular, onların üzerine herşeyin kapılarını açıverdik, nihâyet kendilerine verilen şeyler ile ferahlandıkları vakit onları ansızın tuttuk. Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar.

44. (Her ne zamanki onlar) O küfr ve isyana kapılmış kimseler (kendilerine ne ile öğüt verildiğini) öyle kendilerine için birer nasihat mahiyetinde olan ihtiyaçlarını, zararlarını, felâketlerini (unuttular) onları düşünmeyi terkettiler, yine fenâlıklarına devam edip durdular, artık onları yavaş yavaş azâba yaklaştırmak için (onları üzerine herşeyin kapılarını açıverdik) onlara bol bol nîmetler, servetler, dünyalıklar verdik, (nihâyet kendilerine verilen) Öyle fanî, dünyevî (şeyler ile ferahlandıkları vakit) artık ebediyen dünyada kalıp o nîmetlerden istifâde edeceklermiş gibi bir cahilce neş’e ile gaflete düştükleri zaman (onları ansızın tuttuk) azâba uğrattık, neye uğradıklarını şaşırıp durdular. (Artık onlar o anda bütün umduklarından mahrum kaldılar) Son derece bir pişmanlığa, bir ümitsizlik ve kedere düşmüş oldular. O nîmetlerin ellerinden çıkması, onların hüzün ve kederlerini arttırmaya bir sebep olmuş bulundu. O halde akıllı olan bir insan, bu fâni varlıklara güvenerek hayâtın asıl gayesi olan, asıl selâmet ve saadete vesîle bulunan dinî terbiyeden, güzelce amellerden kendisini nasıl mahrum bırakır da böyle elem verici helâk edici felâketlerin kendisine yönelmesine sebebiyet verebilir!.

45. Artık o zulüm eden kavmin kökü kesilmiş oldu. Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’ya.

45. (Artık o zülûm eden kavmin) O geçmiş Peygamberleri tasdik etmeyip zâlimler olan herhangi bir taifenin (kökü kesilmiş oldu.) yani. Kökleri kazınmak suretiyle hepsi de helâk olup onlardan sonraya bir kişi bile kalmadı, zulümlerinin cezâsına uğrayıp gittiler. (Hamdolsun âlemlerin Rab’bi olan Allah Teâlâ’ya.) Ki, öyle Peygamberlerine yardım ihsan etmiş, onları inkâr edenleri büsbütün helâk ederek salih kullarını onların bozuk akîdelerinden, kötü amellerinden korumuştur. Bu pek büyük bir nîmettir, sonraki kavimler için bir ibret levhasıdır. Binaenaleyh bundan dolayı da Cenab’ı Hak’ka hamd ve senada bulunmak, mü’minler için bir şükür vazîf eşidir.

46. De ki: Haber veriniz, eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı ve gözlerinizi alıverse ve kalplerinizin üzerini mühürlese Allah Teâlâ’dan başka onu size getirecek hangi bir ilâh vardır? Bak biz âyetleri nasıl açıklıyoruz, sonra onlar yüz çeviriyorlar.

46. Bu mübârek âyetler de asrısaadeteki inkârcıları tehdit ediyor, inkârları devam ettiği takdirde evvelki ümmetlerin başlarına gelen felâketlerin kendi başlarına da gelebileceğine işâret eyliyor ve Peygamberlerin kutsal vazîfelerini beyan ile onlara tâbi olanların kurtuluşa ereceklerini, onlara muhâlefet edenlerin de ergeç felâketlere mâruz olacaklarını şöylece hatırlatıyor. Resûlüm!. Mekke’deki müşriklere (De ki:) bana (Haber verîniz) bakalım, (eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı) sağır eder (ve gözlerinizin üzerini mühürlese) öyle bir şekildeki artık aklınızdan, anlayışınızdan bir eser kalmayarak meonunlara dönseniz hiçbir şey anlayamaz bir hâle gelseniz, (Allah Teâlâ’dan başka onu) o sizden giderilen şeyi (size getirecek) tekrar sizi onlara kavuşturacak (hangi bir ilâhvardır?.) elbette başka bir ilâh yoktur. Elbette siz öyle bir ilahın varlığını haber veremezsiniz. (Bak) Ey düşünen insan!. (biz âyetleri nasıl açıklıyoruz) Allah’ın birliğine, peygamberlik ve risâlete ait âyetleri, delilleri ne kadar açık bir şekilde, muhtelif uslûblar ile tekrar ediyoruz, imâna gelmeleri için teşvik ediyoruz ve korkutuyoruz. (Sonra onlar) O inkarcılar bu kadar kuvvetli, ve mükemmel mucîzelerden, delillerden (yüz çeviriyorlar.) onlardan kaçınarak yine imândan mahrum kalıyorlar. Ne kadar hayret edilecek, cahilce bir hareket!..

47. De ki: Söyler misiniz? Eğer Allah Teâlâ’nın azâbı sizlere ansızın veya apaçık gelirse zâlimler olan kavimden başkası mı helâk edilmiş olur?

47. Resûlüm!. Onlara (De ki: Söyler misiniz?.) bu ne kadar cehâlet!. Hâlinizi hiç görmüyormusunuz, bana haber veriniz bakalım, (eğer Allah Teâlâ’nın azâbı) daha dünyada iken başka kavimlerin başlarına geldiği gibi (sizlere) de (ansızın) acele olarak (veya apaçık) belirtilerini, alâmetlerini gözleriniz ile göreceğiniz şekilde gündüzün veya geceleyin (gelirse) hâliniz ne olur?. Bu azap ile (zâlimler olan kavimden başkası mı helâk edilmiş olur?.) hayır, zâlimlere hâs olan böyle bir azap ile ancak o zâlimler mahv ve helâk olmuş, uhrevî azaplara da mâruz kalmış bulunurlar. Mü’minler ise böyle bir azâp ve cezâ felâketiyle helâk olmuş olmazlar. Bunlara hikmet gereği dünyada bir felâket erişse de onun mükâfatını âhi rette göreceklerdir.

48. Biz Peygamberleri göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler ve uyancılar olmak üzere göndeririz. İmdi her kim imân eder ve hâlini düzeltirse artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

48. (Biz) insanları ilâhî dine dâvet için gönderdiğimiz (peygamberleri) öyle insanların her istediklerini meydana getirmek için (göndermeyiz) onları (ancak müjdeleyiciler veuyancılar olmak üzere göndeririz) onlar ümmetlerini hak dini kabul edip ibâdet ve itaatte bulundukları takdirde kendilerini cennet ile, ilâhî lütfa ulaşmakla müjdelerler. Bilâkis imân etmeyip küfr ve isyâna devam ettikleri takdirde kendilerini cehennem ateşiyle, bir takım felâketlerin başlarına geleceğini bildirmekle korkuturlar. Onlara birer uyanma dersi verirler. Yoksa o Peygamberler mutlaka insanların isteyecekleri her türlü mucizeleri, hârikaları vücude getirmekle mükellef değildirler. Maamafih onların peygamberlik ve risâletlerini isbata kâfi bir nice âyetler, mucizeler de meydana gelebilir. Nitekim de gelmiştir. (İmdi her kim) O Peygamberlerin teblîğatını kabul ederek (imân eder ve -halini- düzeltirse) güzel güzel amellerde bulunmaya çalışırsa (artık onlar için) azap endişesinden dolayı (bir korku yoktur) onlar azaptan emindirler, (ve onlar) Âhirette sevaplarının kaybolmasıyla (mahzun da olmayacaklardır.) lâyık oldukları sevaplara, mükâfatlara herhalde kavuşacaklardır. Ne büyük saadet!.

49. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlara yapmış oldukları fısk sebebiyle azap isâbet edecektir.

49. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki,) küfr ve isyanda devam ederek (bizim âyetlerimizi) Peygamberlerin müjdeleme ve uyarma amacına yönelik tebliğ eyledikleri âyetleri, beyan buyurmuş oldukları hakikatları (yalanladılar) Peygamberlerin açıklamalarını inkâra cür’et eylediler, artık (onlara yapmış oldukları sebebiyle) Peygamberlere itaatten sürekli olarak kaçınmaları yüzünden (azap isâbet edecektir.) onlar daha dünyada iken veya âhirete gittikten sonra herhalde lâyık oldukları azâba, cezâya kavuşacaklardır. Ne büyük bir felâket!.

50. De ki: Ben size demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır. Veben gayıbı da bilmem ve size demiyorum ki, ben hakîkaten meleğim, ben bana vahy olunandan başkasına tâbi olmam. De ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

50. Bu âyeti celile. Yüce Peygamberimizin durumunu, onun peygamberlik salâhiyyetini beyan ederek ondan bir takım fazla hârikalar isteyen inkârcıları uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Habibim!. Senden âyetlerin inişini, bir takım hârikaların ortaya çıkmasını veya derhal azabın gelmesini veya dağların altına dönüşmesini ve benzerlerini isteyen o inatçı dinsizlere (De ki: Ben size demiyorum ki, benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır) ben onları da dilediğim şekilde kullanabilirim. Sizi arzunuza göre büyük servetlere kavuşturabilirim. Hayır ben böyle bir iddiada bulunamam. Çünki bütün cihana sâhip olan, bütün insanları rızıkanlandıran, geniş bir yaşayışa ulaştıran ancak Allah Teâlâ’dır. Bu kudret ancak Cenab’ı Hak’ka mahsustur. (Ve ben gayıbı da bilmem) Ben böyle bir iddiada bulunamam. Artık kıyâmet ne zaman kopacak, veya inkârcıların başına azâb ne vakit inecek diye benden som sormanız yersizdir, bu gibi gayba ait şeyleri ancak Cenab’ı Hak bilir, o bildirmedikçe ben bilemem, (ve size demiyorum ki, ben hakikaten meleğim) insanlığa ait hususlardan beriyim yemek, içmek ihtiyacından vesaireden uzağım, (ben bana) Allah tarafından (vahy olunandan) emredilen ve yasaklanan hükümlerden (başkasına tâbi olmam) ben peygamberlik ve risâlete sâhip bulunmaktayım, benim vazîfem Allah’ın hükümlerini ümmetime tebliğden ibârettir, insanları aydınlatmaya ve irşada çalışmaktır. Ve Resûlüm!. Onlara şunu da (De ki: Kör ile görür kimse aynı olur mu?.) elbette olamaz. Yani: Dalâlet erbabı ile hidâyet sâhipleri eşit değildir. Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini görüp kabul edenler ile inkâr edenler elbette beraber olamazlar. Bir YücePeygamberin sırf hakikat olan sözlerini takdir edenler ile etmeyenler şüphe yok ki, bir seviyede asla bulunamazlar, İlâhî vahy ile amel edenler ile kendi kuruntuları ile amel edenler de asla bir olamazlar. Bunların birinci kısmı, basir = görür zatlardır. İkinci kısmı da âmâ = görmez, kör kimselerdir. Artık ey inkarcılar: Bu hakikatları (Hiç düşünmez misiniz?.) ki, inkârınızı bırakarak mü’min olma şerefine kavuşasınız.

§ Müşrikler demişler ki: Hz. Muhammed -Aleyhisselâm- eğer Allah Teâlâ’nın Resulû ise Cenâb-ı Hak’tan isteyerek bizim servetimizi arttırsın, fakirlerimizi zengin kılsın, ve bize geleceğe ait fâidelerimizi, zararlarımızı bildirsin, fâidelerimizi elde etmeye, zararlarımızı defetmeye çalışalım. Ve o bir Peygamber ise ne için yemek yiyor, çarşılarda geziyor, kadınlar ile evleniyor. İşte bunların bu üç türlü cahilce suallerine bu âyeti kerime bir cevap teşkil etmekte bulunmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: insanların rızkını vermek, gaybda ilgili hususları bilmek Allah Teâlâya mahsustur. Yemekten, içmekten, alış verişten, evlenmekten uzak olmak da meleklere mahsustur. Bir Peygamber ise ulûhiyyet sâhibi değildir ve haddızatında meleklerden üstün ise de insanî ihtiyaçlar bakımından melek durumunda değildir. Binaenaleyh bu gibi hususlardan dolayı bir Peygamberin nübüvvet ve risâletini inkâra mahal yoktur.

51. Ve onunla o kimseleri korkut ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar, bir halde ki, onlar için ondan başka bir dost, bir yardımcı yoktur. Umulur ki, sakınırlar.

51. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in, âhiret hayatına inananlar! aydınlatma ve korkutmakla yükümlü olduğunu, İslâmiyeti kabul etmiş olanları ise peygamberin huzurundan kovmanın câiz olmayacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Senpeygamberlik vazifeni yerine getirmeye çalış, (Ve onunla) Kur’an’ı Kerim ile (o kimseleri korkut) o kimseler malûmat vererek kendilerini uyar (ki, onlar Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkarlar) esâsen böyle bir toplanma inancına sahiptirler, (bir halde ki,) Korkuları şu şekildedir ki, (onlar için ondan) Cenâb-ı Hak’tan (başka bir dost) kendilerine yardım edecek bir zat, ve (bir şefaatçi) af larını temenni edecek bir yardımcı, haklarında şefaat edilmesine izin verecek bir zat (yoktur) onlar buna inanırlar. İşte onlara yapılacak irşat ve uyarının faidesi düşünülür. (Umulur ki,) Onlar o sâyede (sakınırlar) küfr ve isyandan kaçınarak, sağlam bir inanç ile İslâm dairesinde bulunmak nîmetine ulaşırlar.

§ Dinsizlerin bir kısmı, tanrılık fikrinden tamamen mahrum, âhiret hayatını tamamiyle inkârcı, mûcizelerden istifâde etmez oldukları için onlar mânen ölülere katılmış kimseler demektir. Onlar öğüt ve nasîhata asla iltifat etmezler. Diğer birçok kimseler ise Cenab’ı Hak’kın varlığına, âhiret gününe inanmakla birlikte tevhid inancına aykırı olan şeylere ve bir takım hurafelere de inanmaktadırlar. Bir kısım kimseler de sağlam bir inanca sâhip iseler de nefislerinin aşağılık eğilimlerine tâbi olarak gayrimeşru hareketlerde bulunmaya cesâret ederler, İşte bu gibi kimseler ikâza muhtaçtırlar, bunlarda hak ve hakikatı kabul etme yeteneği vardır. Binaenaleyh Rasûlü Ekrem Hazretleri de bu nevi kimseleri ikaz etme ve uyarmakla mükellef bulunmuştur.

§ İnzar kelimesi, korkunç bir vaziyet, bir hareketten dolayı verilen malûmat ile yapılan bir korkutma = tahvîf muamelesi demektir.

52. O zatları yanından kovma ki, sabah ve akşam Rablerine onun rızâsını dileyerek dua ederler. Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur ve senin hesabından da onların üzerine birşey yoktur ki, onları kovup da zalimlerden olasın.

52. Resûlüm!. (O zatları yanından kovma) Huzurundan uzaklaştırma, kendilerine iltifat buyur ki, onlar (sabah ve akşam) vakitlerinde ve ikindi namazlarını ve diğer vakit namazlarını kılarken (Rablerinin rızâsını dileyerek) tam bir ihlas ile Allah’a ulaşmayı temenni ederek (dua ederler) yalvarış ve yakarışta bulunurlar. (Senin aleyhine onların hesabından birşey yoktur) Onların amellerinden yalnız kendileri sorumludurlar. Onların kalblerini teftiş ile mükellef değilsin. Görünür hâlleri tam birer müslüman olduklarını gösteriyor. Buna göre haklarında muamele yapılması icab eder. (ve senin hesabından da onların üzerine bir şey yoktur) Onlar da sana ait bir muameleden dolayı mesul değildirler.

Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü üslenmez. (İsrâ, 17/15)

Evet… Böyle bir mesuliyet yoktur (ki, onları) o ibâdet eden kulları huzurundan (kovup da zalimlerden olasın) böyle bir hareket, senden çıkmaz. Çünkü senin mâsum olman buna mânidir. Faraza böyle bir kovma muamelesi sâdır olsa bu bir menfaata ve başkalarını irşat gayesine dayalı olacağından nihâyet daha iyi olanı terketme kabilinden olmuş olur. Bu da yüce bir Peygamber için uygun görülemez.

§ Rivâyete göre Kureyş reisleri, eshab-ı kiramın fakirleriyle aynı mecliste olmaya tenezzül etmedikleri için Rasûlü Ekreme hitâben “eğer şu köleleri, yani: Emmar, Suheyb, Hebbab, Selman Radiyallahü anhüm gibi fakir müslümanları huzurundan kovarsan biz senin huzunma gelir, seninle konuşuruz” demişler. Rasûlü Ekrem de “ben mü’minleri kovucu değilim” diye buyurmuş. Bunun üzerine demişler ki, öyle ise biz geldiğimiz zaman onları huzurundan çıkar, sonra huzurunda bulunsunlar. Yüce Peygamber de o reislerinimâna gelmelerini ümit ederek bu ikinci teklifi kabul eder gibi bulunmuştu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o mübârek fakir ve ibadetlerine düşkün zatların peygamberin huzurundan çıkarılmamasına tenbih buyrulmuştur. İşte İslâmiyet’in hakikî mü’minlere verdiği muazzam bir kıymet!..

53. Ve işte böylece onların bazısını bâzısı ile imtihan etmişizdir ki, “ya Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki, lütfunu revâ görmüştür.” deyiversinler. Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen değil midir?

53. Bu mübârek âyetler de insanların muhtelif kâbiliyetlerde olup birbiriyle bir deneme ve imtihan devresi geçirmekte olduklarını bildirmektedir. Ve hakikî mü’minlerin peygamberin iltifatına lâyık olacaklarını ve kusurlarından tevbe edenlerin Allah’ın mağfiretine kavuşacaklarını müjdelemektedir. Günahkârların da takib ettikleri yanlış yolları açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve işte böylece) Kimini fakir, ve kimini zengin, şöhret ve sâna kavuşturarak (onların bazısını bâzısıyle) şan ve şöhret sahiplerini mevkisiz kimseler ile, zenginleri fakirler ile (imtihan etmişizdir ki) yani: Onları denemişizdir, nice fakirler imâna nâil olmuşlardır, nice zenginler de bu nimetten mahrum kalmışlardır. O zenginler: (ya) Ne garip (Allah Teâlâ aramızda şunlara mıdır ki,) şu fakir, mevkisiz şahıslara mıdır ki, (lütfunu revâ görmüştür) onları bizim aramızda hidâyete kavuşturmuştur. Eğer onların takib ettikleri yol, bir hidâyet yolu olsaydı biz soylulardan ve reislerden olduğumuz için öyle miskinler, zayıflar bu hususta bizi geçemezlerdi (deyiversinler.) o gâfillere demeli ki (Allah Teâlâ şükredenleri en iyi bilen değil midir?.) imân ettik!. Şükreden kullarını pek iyi bilir. O fakir, zayıf görülen kullar, Cenâb-ı Hak’ka imân edip, ona karşı şükürlerini arz ettikleri için öyle hidâyete kavuşmuşlardır. Neden o câhiller, bunudüşünemiyorlar?.

54. Âyetlerimize imân edenler, sana geldikleri zaman de ki: Selâm sizlere, Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı ki, sizden her kim bir cehâletle bir kötü iş işlese de ondan sonra tevbe edip de kendini ıslah ederse şüphesiz ki, o Rabbiniz çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

54. Resûlüm!. (Âyetlerimize imân edenler) O huzurundan kovulmaları istenilen iyi kullar (sana geldikleri zaman) onlara ikram için onların kalblerini hoş etmek için (de ki, selâm sizlere) siz selâmet ve saadet içinde yaşayıp durunuz. (Rab’biniz kendi üzerine rahmeti) Sizleri lûtuf ve ihsana kavuşturmayı (yazdı) takdir etti (ki, sizden her kim bir cehâletle) bir bilmemezlik, bir gaflet sebebiyle (bir kötü iş işlese de ondan) o işi yaptıktan (sonra tevbe etse) ondan dönüp onu terketse, Allah’ın affını dilese (ve kendini ıslah etse) güzel amellerde bulunmaya başlasa Cenab’ı Hak onun geçmiş kusurlarını affeder ve örter. Zira (şüphesiz ki, o Rab’biniz çok bağışlayandır,) onu mağfiretine kavuşturur ve (çok esirgeyendir) o kulları hakkında çok fazla merhametlidir.

55. Ve böylece âyetleri iyice açıklıyoruz ve günah işleyenlerin yolu apaçık seçilsin diye.

55. (Ve) Kur’an’ı Kerim’de (böylece âyetleri beyan ediyoruz.) küfr ve isyan içinde yaşayanların, günahlarından rucû edenlerin ve Allah’ın hükümlerine hakkıyla itaat edip duranların hâllerini, lâyık oldukları muameleleri böylece açıkça bildirmiş oluyoruz. Tâki onların neleri hak ettikleri anlaşılsın, (ve günah işleyenlerin yolu apaçık açılsın diye) onların durumları ortaya çıksın, onların haklarında lâyık oldukları şekilde muamele yapılsın ve o gibi kimselerin takib ettikleri yolun bir sapıklık yolu olduğu anlaşılarak akıl ve zekâ sâhipleri öyle karanlık bir yol takib etmekten son derece kaçınsınlar.

56. De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylere ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım. De ki: Sizin arzularınıza asla uymam O takdirde ben muhakkak sapıklığa düşmüş ve ben hidâyete erenlerden olmamış olurum.

56. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in Cenâb-ı Hak’tan başkasına kulluk etmekten uzak, Allah’ın birliği hakkında en açık bir delile sâhip olduğunu bildirmektedir. Bu delili inkâr eden o dinsizlerin acele ettikleri azap, Hz. Peygamber’in tasarrufu altında olsa idi o kâfirlerin derhal helâke uğramış olacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O küfr ve şirkte israr edip duranlara (De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylere) bir takım putlara, insanlara (ibâdet etmekten yasaklanmış bulunmaktayım) bütün kâinatın yaratıcısı ve mabudu olan Yüce Allah’tan başkasına karşı kulluk etmekten o eşi ve benzeri olmayan Yüce Yaratıcı beni men etmiştir. Nâil olduğum bütün deliller ve şahitler o Yüce Mâbud’un birliğini, göstermekte, eş ve ortaktan uzak olduğunu bütün kâinata ilân etmektedir. Habibim o müşriklere şunu da (De ki:) ben (Sizin arzularınıza) öyle bâtıl, delilsiz, akıl ve fikire muhalif inançlarınıza, cahilce eğilimlerinize (asla uymam) bütün bunlar dinî yönden yasak, cahilce şeylerdir. Faraza ben sizin o arzularınıza uyacak olsam (o takdirde ben muhakkak) sizin gibi (sapıklığa düşmüş) doğru yoldan ayrılmış (ve ben) de hiçbir hususta (hidâyete erenlerden olmamış olurum) halbuki ben bir Peygamberim?. Allah’ın birliğini kesin olarak, bilir ve itiraf ederim. Mahlûkattan hiç birinin tanrılık ve mâbutluk sıfatına sâhip olamıyacağına kat’iyyen hükmederek hidâyet yolundan ayrılmam.

57. De ki: Ben şüphesiz Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin alelâcele istediğiniz şey benim yanımdadeğil, hüküm ise ancak Allah’ındır. Hakkı o beyan eder ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

57. Yüce Resûlüm!. O müşriklere (De ki: Ben şüphesiz Rab’bimden apaçık bir delil üzerindeyim) ondan başka mabut olmadığını en açık, en kat’î bir belge ile, bir delil ile bilirim. Sonsuz bir mucize olan Kur’an’ı Kerim de, diğer şekilde tecelli eden ilâhî ilham da, bütün aklî deliller de o Yüce Yaratıcının birliğini, tarınlığını beyan etmektedir. (Siz ise) Ey inkarcılar!, (onu) O mucizeyi, o kadar açık olan ilâhî delili (yalanladınız) Cenâb-ı Hak’tan başka mabut bulunmadığına ve bu hakikatı inkâr edenlerin azap göreceğine dâir verdiği bilgileri yalan kabul ettiniz. (Sizin) Benden (alelâcele) meydana gelmesini (istediğiniz şey) azap, başlarınıza gökten taşlar yağdırılması vesâire (benim yanımda) benim hüküm ve kudretim dairesinde (değil) dir ki, hemen istediğiniz an onu meydana getireyim. Onun Allah katında takdir edilmiş bir zamanı vardır, (hüküm ise ancak Allah’ındır.) Öyle azapların ve diğer hâdiselerin acele edilmesi ve geri bırakılması ancak Allah’ın iradesine tabidir. (Hakkı o beyan eder) Onun bütün hükümleri haktır, muntazamdır, hikmeti gerektirmektedir. O hak olmayan birşey ile asla hükmetmez, emretmez ve yasaklamaz. (ve o doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.) O Yüce Mâbud, hak ile bâtılın arasını en mükemmel şekilde ayırır ve ortaya çıkarır. O bütün mahlûkâtın üstünde bir hâkimiyyete sâhip bulunmaktadır.

58. De ki: Eğer o acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı benimle sizin aranızda elbette iş bitirilmiş olurdu. Allah Teâlâ zâlimleri hakkıyla bilendir.

58. Yüce Resûlüm!. Yine o inkârcıları ihtar ederek (De ki: Eğer o acele istediğiniz şey) o başlarınıza gelmesini taleb ettiğiniz azap vesâire (benim yanımda olsaydı) benim kudretve kuvvetim dairesinde bulunsa idi (benimle sizin aranızda elbette iş bitirilmiş olurdu.) yani: O acele ettiğiniz felâket, sizin üzerinize hemen yönelirdi, alelâcele helâk olur giderdiniz, ben sizin cezâya kavuşmanızı derhal isterdim. Fakat o benim kudret ve irâdeme tâbi değildir, Cenab’ı Hak’ka aittir. O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizin o istediğinizi, o kurkutulmakta bulunduğunuz azâbı, bir hikmet ve yavaş yavaş azâba götürme hususundan dolayı bir müddet tehir buyurur. O (Allah Teâlâ ise zâlimleri hakkıyla bilendir.) o zâlimlerin hâllerini de, hak ettikleri azâbı da, o azabın onlara yöneleceği zamanı da pekâlâ bilmektedir. Artık o müşrikler beklesinler, böyle küfr ve şirk içinde yaşamaya devam ederlerse ergeç lâyık oldukları azâba kavuşacaklardır. Acele etmeye gerek yok!.

59. Ve gaybın anahtarları onun Cenâb-ı Hak’kın yanındadır. Onları ondan başkası bilemez. Ve karada ve denizde ne varsa bilir. Bir yaprak düşmez” ve yerin karanlıkları içinde bir dane de bulunmaz ki, illâ onu bilir. Ve bir yaş ve bir kuru da yoktur ki, illâ apaçık bir kitaptadır.

59. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın bütün ğaybî şeyleri, bütün âlemlerdeki varlıkları tamamen bildiğini haber veriyor. Ve Yüce Yaratıcının kudretine işâret ederek insanlar hakkındaki tasarruflarını ve onların yaratılış gayesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Başlarına gelecek azâbı senden alelâcele isteyenlere de ki: (gaybın anahtarları) Veya hazîneleri benim yanımda değil, ancak (onun) Cenâb-ı Hak’kın (yanındadır) onun mânevî katındadır, onun kudret ve tasarrufu altındadır. (onları ondan) Yüce Yaratıcıdan (başkası bilemez.) Binaenaleyh o acele ettiğiniz şeyleri ben de bilmiyorum, onların iniş vaktini de biliyor değilim ki, size haber vereyim. (Ve) O Yüce Yaratıcı (karada ve denizde ne varsa) nelermeydana gelirse onları da tamamen (bilir) gayba dâir şeyleri bildiği gibi böyle görülen şeyleri de bütün teferruatiyle tamamen bilmektedir. Hattâ (Bir yaprak düşmez ve yerin karanlıkları içinde bir habbe) bir tane (de bulunmaz ki, illâ onu) da (bilir) ezelî ilmi herşeyi içine almaktadır. (Ve) kısacası (bir yaş ve kuru da yoktur ki,) yani diri ve ölü, büyüyen ve büyümeyen birşey de mevcut değildir ki, (illâ apaçık bir kitaptadır.) lâvhı mahfuzda sâbittir, Cenâb-ı Hak tarafından tamamen bilinmektedir. Artık o Yüce Yaratıcının ilmine, takdirine muhalif, onun tâyin ettiği vakte aykırı olmak üzere hiçbir kimse tarafından bir hâdise vücude getirilemez. Bunu böyle bilmelidir.

60. Ve o, o yüce zattır ki, sizleri geceleyin uykuya daldırır ve gündüzün ne kazandığınızı bilir. Sonra ondan gündüzün uyandırır. Tâki takdir edilen ecel nihâyete ersin. Sonra dönüşünüz ona’dır. Sonra size ne işler yaptığımızı haber verecektir.

60. (Ve o) Yüce Yaratıcı (o yüce zattır ki) ey insanlar!, (sizleri geceleyin uykuya daldırır) Bir nevî ölüm haline düşürür, his ve seçme kudretinden mahrum bırakır (ve gündüzün ne kazandığınızı bilir.) ne suretle hareketlerde bulunacağız daha vuku’undan evvel Cenab’ı Hak’ca bilinir ve takdir edilmiş olur. (Sonra) insanları (ondan) uyku hâlinden (gündüzün uyandırır) onlara yine his ve hareketlerini iâde buyurur (tâki,) insanlar için Allah katında (takdir edilen ecel) dünya hayatı (nihâyete ersin.) uyanan şahıs böyle yatıp kalkarak kendisi için takdir edilmiş bulunan hayat müddetini tamamlasın (Sonra) ölüm ve dirilmenin neticesi olarak (dönüşünüz o’nadır.) o Yüce Yaratıcının yüce mahkemesinedir (Sonra) da o ezelî mâbud (size) dünyada (ne işler yapar olduğunuzu) iş ve fiillerinizin nelerden ibâret bulunmuş olduğunu (haber verecektir.) o işlere göre hakkınızda mükâfatveya cezâ verecektir. Artık bu akibeti düşünmeli, ona göre harekette bulunmalıdır.

61-90 ARASI AYETLER

61. Ve o kullarının üzerinde tasarruf sahibidir. Ve sizin üzerinize hafaza meleklerini gönderir. Nihâyet sizden birinize ölüm gelince onun canını bizim gönderdiğimiz melekler alırlar ve onlar vazifelerinde kusur etmezler.

61. Bu mübârek âyetler de Cenâb-ı Hak’kın sonsuz kudretini gösteren başka bir kısım hadiseleri dikkat nazarlanmıza sunmakta ve bizlere hayatımızın gayesini haber vermektedir. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (kullarının üzerinde tasarruf sahibidir.) onların bütün işlerinde hüküm ve tasarruf sâhibi olan ancak o’dur, başkası değildir. (Ve) Ey mükellef insanlar!. O hüküm sâhibi Yaratıcı (sizin üzerinize) “elkirâmül-kâtibûn” denilen (hafaza meleklerini gönderir) onlar sizin bütün iş ve fiillerinizi kayıt ve tesbit ederler. Bu bir hikmet gereğidir. Bu cümleden olarak her insan bunu düşünerek harekatını güzelce düzenlemelidir. (Nihayet sizden birinize ölüm gelince: Hayatınız nihâyete erip ölüm sebebleri yüz gösterince (onun canını bizim gönderdiğimiz melekler) ölüm meleği ile onun yardımcıları (alırlar) cesedini Allah’ın kudretiyle ruhtan, dünyevî hayattan mahrum bırakırlar. (ve onlar) O gönderilen melekler (vazîfelerinde kusur etmezler.) canlan alma hususunda geciktirerek ve yavaş hareket ederek kendilerine tahsis edilen hususlarda fazla ve noksan yapmak sûretiyle haddi aşamazlar.

62. Sonra insanlar hak olan mevlâlarına döndürülürler. Bilesiniz ki, hüküm, o mevlâ’ya âittir. Ve o hisap görenlerin en sür’atlisidir.

62. (Sonra -insanlar-) Dirilme ve toplanmanın ardından (hak olan) adâletle hükmeden (Mevlâ’larına) sâhip ve yardımcıları, işlerinin idârecisi olan Yüce Mâbud’un hükmüne ve cezâsına (döndürülürler) Hak ettikleri mükâfat ve cezalara kavuşurlar. Artık ey insanlar!, (bilesiniz ki, hüküm) O ebediyet âlemindeşeklen ve mânen geçerli ve yürürlükte olan kaza ve tasarruf (o Mevlâ’ya âittir.) ondan başkasına asla âit değildir. (Ve o) hüküm sâhibi Yaratıcı (hesap görenlerin en sür’atlisidir.) bütün mükellefler! en kısa bir zamanda çok fazla bir sür’atle muhasebeye tâbi tutacaktır. Hattâ rivâyete göre bu muhâsebe nihâyet dünya günlerinden bir gündüzün yarısı miktarından fazla devam etmeyecektir. Cenab’ı Hak’kın herşeye kudreti vardır. Buna İmam ettik.

63. De ki: Sizleri karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? Ona açıkça ve gizlice dua eder de eğer bizi bundan kurtarırsan elbette bizler şükredenlerden oluruz diye yalvardığınız zaman.

63. Bu mübârek âyetler, haklarında tecelli eden ilâhî nîmetleri, selâmetleri takdir edemeyip nîmete karşı nankörlük eden müşriklerin o çirkin hâllerini kendilerine ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. O müşriklere (De ki: Sizleri karanın ve denizin) içinde yaşadığınız dünyanın (karanlıklarından) sonsuz trajedilerinden şiddetli hâdiselerden (kim kurtarır?.) bunu hiç düşünmez misiniz?. Öyle karanlık felâketlerden dolayı geçici olarak putlarınızı bırakarak (Ona) Kâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah’a (alâniyeten ve sırren) âşikâre ve gizlice (dua eder) yalvarış ve yakarışta bulunur (da eğer bizi bundan) bu felâketten bu karanlık ve şiddetten (kurtarırsan elbette bizler) bu lûtuf ve yardımından dolayı yarabbi!. And olsun sana (şükredenlerden oluruz -diye yalvardığınız zaman-) böyle bir halde sizi kurtaracak kimdir?. Artık o putlardan, Allah’a ortak koştuğunuz bâtıl tarınlardan ne bekleyebilirsiniz?.

64. De ki: Allah Teâlâ sizi ondan ve herbir sıkıntıdan kurtarır, sonra siz yine ona putları ortak koşarsınız.

64. Resûlüm!. O müşriklere (De ki:) ancak(Allah Teâlâ sizî ondan) o başınıza gelen hertürlü felâketten (ve herbir sıkıntıdan) bileümle hüzün ve kederden (kurtarır) o müthiş felâketleri sizden giderir. Siz ise bu muazzam nîmetleri görür de (sonra siz -yineona) o Kerem Sâhibi Yaratıcıya (-putları- ortak koşarsınız.) yine öyle fâide ve zarar vermeye kâdir olmayan şeylere tapar, onlardan menfaat umarsınız. Bu ne kadar gaflet!. Bu ne kadar Hak Teâlâya karşı nankörlük!.

65. De ki: O, sizin üzerinize üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeğe ve sizi fırkalar halinde karıştırmaya ve bâzınıza bâzınızın hıncını tattırmaya kadirdir. Bak âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Gerek ki, onlar anlayabilsinler..

65. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın inkârcıları her şekilde azâba uğratmaya kâdir olduğunu ve Rasûlü Ekrem’in durumunu beyan etmektedir. Ve acele edilen azap ve felâketin takdir edilen vakti gelince meydana çıkacağını hatırlatarak dinsizleri tehdit eylemektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Haklarında azabın ortaya çıkmasını, küçümsemek maksadıyla senden isteyen müşriklere (De ki: O) Kudret ve hikmet sâhibi Yaratıcı (sizin üzerinize) her dilediği vakit (üstünüzden) helâk edici yağmurlar veya yıldırımlar vesâire vasıtasıyla (veya ayaklarınızın altından) zelzeleler, yer yarılmaları, kıtlık ve pahalılık vesâire yüzünden (bir azap göndermeğe) kadirdir. Nitekim Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi tufan ile, Lût Aleyhisselâm’ın kavmi başlarına yağan taşlar ile. Kârun da yarılan yerlerin içine düşmekle helâk olup gitmişlerdir, (ve) O Yüce Yaratıcı (sizi fırkalar halinde karıştırmaya) yani aranıza düşecek ayrılıklar, muhalif eğilimler ihtiraslar yüzünden birbirinize düşman kesilerek bu sebeble birbirinizi imhâya sevketmeye kudreti vardır, (ve) O Yüce Yaratıcı (bâzınıza bazınızın hıncını) birbirinizle savaşmak ve mücadelede bulunmak sûretiyle (tattırmaya) da (kadirdir.)inandık. (Bak) Resûlüm!. Kudretimize dalâlet ve şahadet eden (âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.) ne kadar açık, ibret verici bir tarzda beyan ediyoruz. (Gerek ki, onlar) o münkirler, gafiller, bu açık beyanları (anlayabilsinler) bunları düşünerek bâtıl âkidelerini bıraksınlar, takib ettikleri inadı, cahilce kanaatlerini terkederek Hak’ka dönüversinler. Nitekim akıl ve anlayış sâhipleri, bu âyetlerden pek fazla istifâde etmektedirler.

66. Kavmin onu Kur’an ı Kerim’i yalan saydı. Halbuki o bir hakikattır. De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim.

66. Resûlüm!. Senin (Kavmin) yani: Onların inada, küfre ve şirke müptelâ olanları (onu) Kur’an’ı Kerim’i veya üzerlerine ilâhî azabın yöneleceğini (yalan saydı.) o husustaki beyanlarını yalanlamaya cür’et gösterdi. (Halbuki, o bir hakikattır) Yani: Kur’an’ı Kerim, ilâhî bir kitaptır, her haber verdiği şey sâbittir, doğrudur, İnatçıların üzerine ilâhî azabın ergeç yöneleceği de haddızatında muhakkaktır. Artık bu, nasıl inkâr edilebilir ve uzak görülebilir?. Habibim!. Onlara (De ki: Ben sizin üzerinize vekil olmuş değilim) ben sizi korumakla ve sizi yalanlamaktan men etmek tasdik etmek ve mecbur tutmakla emrolunmuş değilim, ben ancak size ilâhî hükümleri tebliğ etmekte ve sizi Allah’ın azâbı ile uyarmakla emrolunmuş bulunmaktayım. Ben ilâhî hükümleri size bildirmek ve neticesini açıklamış olmakla peygamberlik vazîfemi yerine getirmiş bulunuyorum. Artık siz, hâlinizi, âkibetinizi düşüneveriniz.

67. Herbir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. Ve yakında bilirsiniz.

67. Ey inkarcılar!. Ey hakikatleri güzelce kabul etmekten kaçınan câhiller!. (Her bir haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır) Size haber verdiğim azabın ve diğer her bir hadisenin Allah tarafından tâyin ve takdir edilmiş kesinbir vakti vardır. (Ve yakında) Bu hakikatın sıhhatini (bilirsiniz.) size haber verilen hâdiseler ergeç ortaya çıkacaktır. Bir kısmı daha dünyada iken, ve diğerleri de âhirette mutlaka görülecektir. Artık yalanlamanızdan dolayı o zaman yapacağınız pişmanlıklar sizlere fâide vermiyecektir. Nitekim Rasûlullah’ın verdiği haberleri yalanlayan müşriklerin bir kısmı daha peygamber zamanında Allah’ın kahrına uğrayarak onların yerlerine müslümanlar hâkim olmuşlardır. Diğer kısımları da dünyada olmasa da âhirette mutlaka Allah’ın kahrına, cehennem azâbına uğramış olacaklardır.

68. Ve bizim ayetlerimiz hakkında cahilce mütalâ’alara dalanları gördüğün zaman, ondan başka bir söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve şâyet bunu şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra o zâlimler olan kavim ile beraber oturma.

68. Bu mübârek âyetler İslâm’ın mukaddes değerleri ile alay eden dinsizler ile mü’minlerin aynı mecliste bulunmalarının câiz olmadığını bildirmektedir. Öyle dinsizlerin günahlarından zühd ve takvâ sahiplerinin sorumlu olmayacaklarını, fakat o dinsizlere mümkün mertebe öğüt vermekle mükellef olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Hak’ki inkâr edenlere ben sizin vekiliniz değilim de (Ve bizim âyetlerimizde) Kur’an’ı Kerim hakkında (cahilce mütalâ’alara dalanları) onları yalanlayanları, onlar ile alay edenleri (gördüğün zaman) artık onlar ile beraber oturma, (ondan) öyle Kur’an hakkındaki yalanlama ve alaydan (başka bir söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir.) onların yanlarını terkeyle, sözlerini dinleme. (Ve şâyet bunu) Bu husustaki ilâhî yasağı (şeytan) seni meşgul ederek (sana unutturursa) o Allah’ın yasağını (hatırladıktan sonra) artık halk (o zâlimler olan kavim ile beraber oturma) çünki onlar bu yerme veayıplamaları yüzünden zulme düşmüş, Allah’ın azâbını hak etmiş bir halde bulunmuşlardır. “Yüce Peygamber hakkında unutma vâki olur mu? Sualine şöyle cevap verilmektedir. Evet: Unutma vâki olabilir.

Nitekim bir âyet-i kerîme’de  unuttuğun takdirde Allah’ı an (Kehf, 18/24) buyrulmuştur.

Hz. Adem’den de nisyan sâdır olmuştur. (  Ne var ki o, (ahdini) unuttu. Onda azim de bulmadık. (Tâhâ, 20/115) Ayeti kerimesi bunu ifâde etmektedir.

Musa Aleyhisselâm da ( Unuttuğum şeyden dolayı beni hesâba çekme (Kehf, 18/73) diye niyâz etmiştir. Bir hadisi şerifte de: “Ben de sizin gibi bir beşerim, siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum, unuttuğum zaman bana hatırlatınız” diye buyurmuştur. Fakat sahih olan görüşe göre Rasûlü Ekrem, Allah tarafından kendisine bildirilen birşeyi unutmaz. Diğer bir görüşe göre unutabilirse de Allah tarafından mutlaka kendisine tekrar tenbih ve tebliğ buyrulur. Şeytanın insanlara bazı şeyleri unutturması ise onun insanlar üzerinde bir baskısı, bir tasarmfu kabilinden değildir. Çünki şeytan buna kâdir olamaz.

Nitekim ( Gerçek şu ki: İmân edenler… Üzerinde onun (şeytanın) bif hâkimiyeti yoktur (Nahl, 16/99) âyeti kerimesi bunu bildirmektedir.

69. Ve takvâ sahiplerinin üzerine onların hesabından bir şey yoktur. Fakat bir öğüttür, olabilir ki, onlar sakınırlar.

69. (Ve takvâ sâhibi olanların) Yani: Öyle Kur’an ile alay eden inkârcı bir kavmin o pek çirkin, rezil hâllerinden kaçınan mü’minlerin, (üzerine onların) o inkârcıların (hesabından birşey yoktur.) onların hesaplarını vermeye tâbi olacakları günahları sorumluluğundan o takvâ sâhibi kullar uzaktırlar. (Fakat) O takvâ sâhibi kullar üzerine bir vazîfe düşer ki o da (bir öğüttür) yani: O inkârcılara hareketlerinin ne kadar çirkin ve azâbı gerektiren birşey olduğunu söyleyerek onları mümkün mertebe o hareketlerinden menetmeye gayret etmekten ibârettir, (olabilir ki, onlar) O inkarcılar böyle güzel bir öğüt tesiriyle uyanarak o yaptıkları çirkin hareketlerinden, o kötü sözlerinden (sakınırlar.) Allah’ın âyetleri hakkındaki alaycı lâkırdılarından vazgeçerler.

§ Rivâyete göre (68) inci âyeti kerime nâzil olunca eshabı kiram biz o inkarcılar ile beyti şerifte dâima beraber bulunuyoruz. Onlar Kur’an’ı Kerim hakkında her alay ettikçe biz yanlarından ayrılacak olsak mescidi haramda oturmaya, beyti şerifi tavaf etmeğe kâdir olamayız, demişler. Bunun üzerine bu (69) uncu âyeti celîle nâzil olmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: O alaycı inkârcıların çirkin davranışlarından onlar ile bir mecliste bulunmuş olan takvâ sahibi mü’minler sorumlu olmazlar. Şu kadar var ki, o mü’minler, o inkârcıları mümkün mertebe irşada çalışmalıdırlar, onlara nasihatta bulunmalıdırlar. Olabilir ki, o inkarcılar, bu nasihat tesiriyle hayâ ederler de o rezillâkırdılarından vazgeçerler. Velhâsıl müslümanlar için imkânlar elverdiği ölçüde iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak bir vazîfedir.

§ Havd kelimesi, lûgatte başlamak, suya dalmak mânâsınadır. Sonra gamerat yani şiddetli, zahmetli şeyler mânâsında kullanılır olmuştur. Ve bâtıl şeylerle uğraşmak makamında kullanılır.

70. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak. Ve onunla öğüt ver ki, hiçbir kimse kazandığı şey sebebiyle helâke düşmesin, onun için Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost ve ne de bir şefaatçi yoktur. Ve o bütün varını fidye olarak verecek olsa ondan alınmaz. Onlar o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler sebebiyle azâba mâruz kalmışlardır. Onlar için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan bir içki ve pek incitici bir azap vardır.

70. Bu âyeti celile, dinin yüceliğini takdir etmeyip onu kötüye kullanan ve dünya hayatına aldanıp anlamlı düşünmeden mahrum bulunan kimseler ile dostluğun yasaklanmış olduğunu bildiriyor ve o gibi şahısların müthiş âkibetlerini dikkat nazarlarına takdim ediyor. Şöyle ki: Resûlüm!. (Dinlerini bir oyuncak edinen) Akıl ve mantıka asla uymayan şeyleri din adına ileri süren, putlara tapınmak gibi cahilce hareketleri dinî vazîfelerden tanıyan ve hakikî bir dinin kitabıyle, hükümleriyle alay etmeye cür’et gösteren, dinî hükümleri kendi arzularına göre yalan yanlış yorumlamaya çalışan (ve kendilerini dünya hayatının aldatmış olduğu) bu dünya hayatından başka bir ebedî hayat olmayacağına inanmış (bulunan kimseleri bırak.) onlardan kaçın, onların sözlerine, işlerine aldırma (Ve) Resûlüm!. Sen düşünme ve tefekküre kabiliyetli olanlarla (onunla) Kur’an’ı Kerim ile (öğüt ver ki,) bu dünyada (hiçbir kimsekazandığı) gayrimeşru bir (şey) bir amel (sebebiyle helâke düşmesin) senin nasihatini dinleyerek uyanık olsun. Ve ihtar et ki, (onun için) herhangi bir nefs için (Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost) bir yardımcı (ve ne de bir şefaatçı yoktur.) ki, onu Allah’ın azâbından kurtarabilsin. (Ve o) Nefis (bütün fidyeyi) bütün varını, servetini (fedâ edecek olsa ondan alınmaz) bu fidyesi kabul edilerek kendisinin azaptan kurtulmasına bir vesîle olamaz. (Onlar) Öyle kendilerini hayırdan men edip, azâba uğratan şahıslar (o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler) kötü ameller, bozuk inançlar (sebebiyle azâba mâruz kalmışlardır.) onlar âhirette cehennemin ateşli kucağına teslim olunacaklardır. (Onlar) O beyinsizler (için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan) içerlerini dağlayacak, damarlarını koparacak derecede kaynar (bir içki ve pek incitici) bedenlerini cehennem ateşi ile yakıcı (bir azap vardır.) onlar dünyada iken hayat boyu işlemiş oldukları küfr ve isyandan dolayı âhiret âleminde böyle sonsuz bir cezâya mâruz kalacaklardır. Onlar küfrlerinden başka işledikleri diğer günahlar ve başkalarının hukukuna tecavüzler sebebiyle de ayrıca azap göreceklerdir. Artık o inkarcılar, bu müthiş âkibetlerini düşünmeli değil midirler?.

§ Beşel ve ibsâl: Bir şeyi hapis etmek ve kuvvetle menetmek ve haram kılmak mânâsınadır. Bu âyetteki “beser’den maksat, dinsizlerin ateşe teslim edilerek orada haps edilmeleri ve sevaptan men olunmalandır. Arslana ve yürekli olan şahsa basil denir.

71. De ki: Allah Teâlâ’dan başka bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek şeylere tapar mıyız? Ve bize Allah Teâlâ hidâyet etmişken ardımıza döndürülür müyüz? O kimse gibi ki, yerde şaşkınca dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür. Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar vardır ki, “gel bize” diyerek onu doğru yola çağırır dururlardı. De ki:Muhakkak Allah’in hidâyeti, doğru yolun ta kendisidir ve bize emrolunmuştur ki, âlemlerin Rabbine samimiyetle ibâdette bulunalım.

71. Bu mübârek âyetler de halka fâide ve zarar vermekten âciz olan putlara tapınmanın helâke götüreceğini bildirmektedir. İnsanlığa âkibetlerini hatırlatarak kendilerini hidâyet yoluna, Hak’ka ibâdet ve itaat etmeye dâvet etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O müşriklere, müslümanları kendi babalarının bâtıl dinine dâvet eden kâfirlere (De ki: Biz Allah Teâlâ’dan başka) yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sâhip olmayan ve (bize ne fâide ve ne de zarar veremiyecek) bulunan (şeylere) bir takım putlara vesâireye (tapar mıyız?.) biz onlara ibâdette bulunsak bize bir fâide veremezler ve onları terk etsek bize bir zarar vermeğe kâdir olamazlar. Artık öyle fâni ve âciz şeyler mabut sıfatına sâhip olabilir mi?. (Ve bize Allah Teâlâ hidâyet etmiş) Bizi tevhid inancına ve İslâm dinine kavuşturmuş (iken ardımıza döndürülür muyuz?.) dinden dönerek küfr ve şirke düşer miyiz?. (O kimse gîbî ki, yerde şaşkınca) Takib edeceği yolu kaybederek şaşkın vaziyette (dolaşırken kendisini şeytanlar sapıklığa düşürmüştür.) öyle helâke götüren bir vaziyetle karşı karşıya bırakılmıştır. (Halbuki, onun için bir takım arkadaşlar) Dindar dostlar, öğüt verenler (var idi ki,) onu irşad ve ikâza çalışarak (gel bize) öyle kâfirlerin arkasına düşme (diyerek onu doğru yola çağırır dururlardı.) artık öyle hayrı tavsiye eden zatların nasihatini tutmak, onların tavsiye ettikleri hidâyet yoluna gitmek icab etmez mi idi?. Resûlüm!. Böyle hakikî dostlarının nasihatlarını dinlemeyerek şeytanlara, aldatıcı şahıslara uyanlara (De ki: Muhakkak Allah Teâlâ’nın hidâyetidir.) onun bütün insanlığa yönelik olan mukaddes İslâm dinidir (hidâyet olan) bundan başkası bâtıldır, sapıklıktır (ve bize) Cenâb-ı Hak tarafından (emir olunmuştur ki, âlemlerin Rab’bine) yalnız o Kâinatın Yaratıcısına, o hikmet sâhibimâbuda samimi bir şekilde ibâdette bulunmaya çalışalım.

§ Istihvâ kelimesi, bir adamın akıl ve şuurunu şeytanın çalması, onu şaşkın ve hayvanî bir halde bırakması veyahut ona arzu ve isteğini hoş göstermesi demektir. Bir şeyi yüksek şenlikli bir mahalden alıp tenha, çukur bir yere bırakmak mânâsında da kullanılmaktadır.

72. Ve namaz kılın ve ondan korkunuz ve o, o Yüce Yaratıcıdır ki, O’nun huzuruna toplanacağı, diye de emir olunduk.

72. (Ve) Allah Teâlâ tarafından (namaz kılın) beş vakit namazı kılın (ve ondan) o Yüce Yaratıcıdan (korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalif hareketlerden çekininiz (ve o, o -Yüce Yaratıcı- dır ki) başkasına değil, yalnız (ona) yalnız onun mânevî huzuruna (toplanacaksınız) ölümden sonra yeniden hayat bulup mahşere sevkedileceksiniz, orada dünyadaki amellerinize göre mükâfat ve cezâ göreceksiniz (diye emir olunduk.) artık bu mühim emire uymak lâzımdır, İstikbâlini düşünen bir akıllı, böyle yüce bir emre asla muhâlefet edemez.

73. Ve o, o yüce zattır ki, gökleri ve yeri hakkıyla yaratmıştır. Ve onun ol diyeceği gün herşey hemen oluverir, sözü haktır ve sura üfürüleceği gün mülk onundur. Gizli olanı da açık olanı da bilendir. O hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.

73. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hak’kın birliğini, kudret ve azametini kâinatın her hâlinden haberdar bulunduğunu bildirerek küfr ve şirkin bâtıl olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Ümmetine tebliğ et ki (o) Ezelî ve hikmet sâhibi olan mâbudumuz (o yüce zattır ki) öyle bir kudret ve azamet sahibidir ki, (gökleri ve yeri) bütün semalar! ve dünya ile ilgili hususları, bütün bunlarda bulunan varlıkları (hakkiyle) hak ve hikmete bağlı olarak (yaratmıştır.) bunların içinde boş yereyaratılmış hiç birşey yoktur. (Ve onun) O Yüce Yaratıcının (ol diyeceği gün) yani: Meydana gelmesini emir ve irâde buyurduğu an (-herşey- hemen oluverir) meselâ: Kıyâmet hadisesi derhal meydana gelir, başka birşeye bağlı olmaz. O hikmet sâhibi Yaratıcının iradesine muhalefet tasavvur olunamaz. Ve o Yüce Yaratıcının (sözü haktır) onun bütün emirleri, yasakları, bütün takdirleri ve kazâları hikmet ve faydayı içerir, boş ve faydasız olmaktan uzaktır, (ve sur’a üfürüleceği gün) Bütün ölülerin yeniden diriltilip mahşere sevk edilecekleri zaman (mülk onundur.) bütün yaratıkları üzerinde tek başına hâkim olan, ancak o’dur. O gün hiçbir kimse birşeye sâhip olma ve tasarruf etme iddiasında bulunamayacaktır. O Kâinatın Yaratıcısı, mahlukatından (gizli olanı da açık olanı da bilendir.) onun ilminden hiç birşey gizli kalamaz. (O hakîmdir) bütün fiilleri, bütün mahlûkatı üzerindeki tasarrufları hikmete bağlıdır ve o (habirdîr) bütün mahlûkâtının gizli ve açık fiil ve hareketlerinden haberdardır. O Yüce Mabudun ezelî ilmi, bütün kâinatı kuşatmıştır. Artık ey insanlar!. Mâbudunuzun birliğini, onun bu kudret ve azametini düşünerek ona göre hareketlerinizi tanzim ediniz ki, dünya ve âhirette selâmet ve saadet içinde yaşamaya muvaffak olasınız.

74. Ve bir vakit ki, İbrahim, babası Azer’e demişti ki: Sen putları tanrılar mı ediniyorsun! Ben şüphe yok seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.

74. Bu mübârek âyetler, Hz. Ibrahim’in, müşrik olan babasını hesâba çektiğini ve kendisine kâinatı yaratanın kudret ve hakimiyetine şâhitlik eden eserlerin göründüğünü bildirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O putlara tapanlara inançlarının bozulduğunu bildirdiğin gibi onlara Hz. İbrahim’in putperest babasını nasıl hesâba çekmiş olduğunu da şöylece anlat (Ve bir vakit ki. İbrâhim) Aleyhisselâm(babası Azer’e demişti ki: Sen) temiz yaratılışa muhalif, akıl ve fikre aykırı olarak (putları) öyle fayda ve zarar vermeye kudretleri olmayan şeyleri (tanrılar mı ediniyorsun?.) onlara mı tapınıp duruyorsunuz?. Bu ne kadar akl ve fikre muhalif bir hareket!. (Ben şüphe yok ki, seni ve) Senin gibi putlara tapınan, onlardan fâide bekleyen (kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.) siz doğru bir yoldan ayrılmış, hidayetten mahrum kalmış bir halde bulunuyorsunuz.

§ Âzer, îbrahim Aleyhisselâm’ın babasıdır. Azerin bir adı veya lâkabı Tarih’tir. Kûfe’nin köylerinden birinde ikâmet etmekte idi. Bunlara “Ken’aniyûn” denilirdi. Bunlar gökteki yıldızlara, ve yerdeki putlara, heykellere tapınırlar, bunlara tanrılık, mâbutluk isnat ederlerdi. Her yıldız adına bir put edinmişlerdi. O yıldıza yaklaşmak için o puta tapınırlardı, tâki, kendileri için o yıldız yanında şefâatte bulunsun. İşte İbrahim Aleyhisselâm, bu müşriklerin bu cahilce hâllerini inkâr etmek ve inançlarının bozukluğunu göstermek için babasına böylece hitap ve ihtarda bulunmuştu.

75. Ve İbrahim’e şöylece göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakinen bilip inananlardan oluversin.

75. (Ve) İşte öyle mahlûkların ilâhî sıfatlara sâhip olamayacağını bilip babasını ikaz ve irşada çalışmış olan (İbrahim’e şöylece) ilham edip gösterdiğimiz hakikatlar gibi (göklerin ve yerin melekûtunu) da yani: Bunların sâhip oldukları acaip ve eşsiz şeyleri ve bunların Allah’ın birliğine Rablığına işâret ve şahitliğini ve bunların Allah’ın birer büyük mülkü olduğunu da (gösteriyorduk ki) onları da nazar-ı dikkate alarak ve ehemmiyet vererek (yakinen bilip inananlardan oluversin.) Cenâb-ı Hak’kın varlığını, birliğini, yaratıcılığını ve hâkimiyyetini gözüyle görme derecesinde bilerek rasihinden = pek sağlam inançsahiplerinden bulunsun ve Allah’ın bu lütfu sâyesinde halkı irşada: Müşrikleri susturmaya muvaffak olsun.

76. Ne zaman ki, üzerine yine gece bastı, bir yıldızı gördü, “bu benim Rabbim” dedi batınca da “ben öyle batanları sevmem” deyiverdi.

76. Bu mübârek âyetler de Hz. İbrahim’in değişme ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin rablık ve mâbutluk sıfatına sâhip olamayacağını beyan ederek müşriklerden uzak olduğunu şöylece ilân etmektedir. (Ne zaman ki) İbrahim Aleyhisselâm’ın (üzerine gece basdı) gece vakti girdi (bir yıldızı gördü,) bu Zühre veya Müşteri yıldızı imiş. (bu benim Rab’bimdir dedi) Sonra bu yıldız (batınca da) kavmine hitâben (ben öyle batanları sevmem) öyle bir mekândan diğer bir mekâna intikâl eden, batıp duran şeylere kalben yönelemem, onları Rab, mabut tanımam (deyiverdi.) kavminin bu husustaki inançlarını değersiz olarak göstermiş oldu.

77. Ne zaman ki, ay doğar bir halde gördü. “Rabbim bu’dur” dedi. Sonra ay batınca da “and olsun ki, eğer bana Rabbim hidâyet etmemiş olsaydı, elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım” dedi.

77. (Ne zaman ki) Hz. İbrahim, yıldızın batışının ardından (ay-ı doğar bir halde gördü) bu doğmaya başlamış olan ay nisbeten daha büyük, daha parlak olduğundan (Rab’bim bu’dur) öyle mi?. Siz buna mı kanaat getirdiniz (dedi. Sonra) bu sözün ardından (ay batınca da) yıldız gibi bu da batıp gidince de (and olsun) Cenab’ı Hak’ka yemin ederim ki, (eğer bana Rab’bim hidâyet etmemiş olsaydı) kendi yüce zâtına yönelik bir kabiliyet, bir kalp ilhamı vermemiş bulunsaydı (elbette ben sapıklığa düşenler topluluğundan olacaktım.) çünkü bu gördüğün şeyler yokluğa mâruz bulunmakta rablığa lâyık olmamaktadırlar. Bunlara rablık isnat edilmesi insanı cehâlet içinde bırakmış olur. Binaenaleyh ben bubatan ay’ın da rablığına inanmış değilim (dedi.) onun rab olmaya lâyık olmadığını kavmine ihtar etmiş bulundu.

78. Ne zaman ki” güneşi doğmaya başlar gördü. Dedi ki: “Bu’dur Rabbim bu daha büyük” nihâyet o da batınca dedi ki: Ey kavmim! Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.

78. (Ne zaman ki) Mübârek İbrahim Aleyhisselâm (güneşi) de (doğmaya başlar gördü) onun daha büyük, daha gösterişli olduğunu dikkate aldı, (dedi ki: Bu’dur Rab’bim, bu daha büyük) öyle mi?. Siz bunun rablığına mı inanıyorsunuz?. (nihâyet o da batınca) güneş de batıp edip kaybolunca (Dedi ki: Ey kavmim!) artık biliniz ki, ben Allah’ı biliyorum kâinatı yaratanın bu gibi kusurlardan uzak olduğuna inanıyorum böyle gelip giden, batmaya, yok olmaya, değişmeye mâruz bulunan şeylerin mabut olamayacağını idrak ediyorum, (Ben muhakkak sizin Allah Teâlâ’ya ortak koştuğunuz şeylerden) bütün gök cisimlerinden, bütün putlardan ve heykellerden (beriyîm.) onlardan hiçbirini hâşâ mâbutluk, rablık sıfatıyle vasıflanmış kabul etmem. Hiçbirine kulluk etmem. Benim mâbudüm ancak bütün kâinatı var eden, ezelî ve ebedî, herşeye kâdir olan Allah Teâlâ’dan başkası değildir.

79. Ben muhakkak bir hânif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaradana çevirdim ve ben müşriklerden değilim.

79. (Ben muhakkak bir muvahhit) Bir hânif yani: Bâtıl dinlerden, bozuk inançlardan uzak olarak (yüzümü) tam bir samimiyetle kalbimi, ibâdet ve itaatimi (gökleri ve yeri) bütün kâinatı (yaratana) bütün bunları kudretiyle yoktan var etmiş olan Yüce Allah’a (çevirdim) ben bütün varlığımla onun apaçık dinine yönelmiş, tevhid inancıyla vasıflanmış bulunmaktayım (ve ben müşriklerden değilim.) öyle gök cisimlerin ve diğer mahlûkatı birermabut tanıyarak onları Yüce Yaratıcıya ortak tanıyan câhiller güruhundan uzak bulunmaktayım.

§ İbrahim Aleyhisselâm’ın yıldıza, ay’a ve güneşe “Rabbim” demesi onların rablığına inanma sûretiyle değildir. Çünki Peygamber çocuklarından beri masumdurlar, onlardan küfr ve isyan sâdır olmaz. Binaenaleyh bu gibi mahlukata “Rab’bim” delmesinde birçok sebep vardır. Tefsiri kebirde vesâirede bunlar gösterilmiştir. Bu cümleden olarak şöyle denilmektedir:

(1) Hz. İbrahim’in kendileriyle münâzarada bulunduğu tâifeye karşı: “Bu benim Rab’bimdir” demesi sizin iddia ve inancınıza göre bu benim Rab’bimdir, fakat haddızatında öyle değildir, demektir.

(2) Bu benim Rab’bimdir, sözü inkâr yoluyla sorulan bir somdan ibârettir. Adeta denilmiş oluyor ki: “Bu benim Rab’bim midir?.” ha söyleyin bakalım!. Karşılıklı konuşmalarda böyle soru edatının düşmesi pek çoktur.

(3) Hz. İbrahim: “Bu benim Rab’bimdir, veya Rab’bim bu’dur” sözünü alay yoluyla söylemiştir. Nitekim bir kavime desbotluk eden aşağılık bir adam hakkında: “Bu sizin efendinizdir” denilerek onun bu desbotluğa lâyık olmadığına işâret edilmiş olur.

(4) Hz. İbrahim, bu sözleriyle yıldızlara, Ay’a ve güneşe tapan bir kavmi delile dayanarak netice çıkarmak suretiyle irşad etmek istemiştir. Kendileri ile münâzarada bulunduğu müşrikleri güzelce düşünceye sevk için yumuşak davranarak konuşmuştur. Onların nazar-ı dikkatlerini çekmek için onların iddia ettikleri gibi açıklamada bulunmuş, sonra o iddiaların bâtıl olduğunu birer delile dayanarak göstermiştir. Âdeta denilmiş oluyor ki: Bir kere düşününüz, kendilerine rablık isnat ettiğiniz bu şeylerden herbirinin üstünde de daha büyüğü, daha parlağı doğup sönüyor,hepsi de dâima değişme ve başkalaşmaya mâruz bulunuyor, artık bunlar nasıl rablığa sâhip olabilirler?. Doğrusu ben bunlardan beriyim, ben ezelî ve ebedî olan değişme ve başkalaşmadan uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısını birler ve tasdik ederim, ondan başkasının rablıkla, mâbutlukla vasıflanmış olmasına inanmam. Ben ancak o Yüce Yaratıcıya inanır ve yönelirim.

80. Ve ona karşı kavmi delil getirmeğe kalkıştı. Dedi ki: Siz Allah Hakkında bana karşı delil getirmeye mi kalkışıyorsunuz? O halbuki, o bana hidâyet nasip buyurmuştur. Ve ben ona ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğer ki, Rabbim birşey dilemiş olsun. Rabbimin ilmî herşeyi kuşatmıştır. Artık siz hiç düşünmez misiniz?

80. Bu mübârek âyetler, İbrahim Aleyhisselâm’ın kendisine karşı müşriklerin ileri sürmek istedikleri delilleri ibtâl etmekte, Allah’ın birliği hakkındaki açıklamalarını zikretmektedir. Şöyle ki: (Ve ona) Hz. İbrahim’e (karşı kavmi) kendi iddialarını kuvvetlendirmek için (delil getirmeğe kalkıştı) dediler ki: Biz bunları Allah’a yaklaşmak için ilâh ediniyoruz, onun yanında bize şefaat edeceklerdir. Biz, babalarımızı, dedelerimizi bunlara tapar bir halde bulduk, sen bizim bu mâbutlarımızı ayıplar ve kötülersen o yüzden âfetlere, belâlara, uğrarsın. O câhillere karşı Hz. İbrahim de (Dedi ki:) ey şirk ve küfr içinde yaşayan kavim!. (Siz Allah hakkında) Onun birliği, ilahlık şanı hususunda (bana karşı delil getirmeyemi kalkışıyorsunuz?.) öyle yanlış düşüncelerinizle beni sapıklığa düşürmek mi istiyorsunuz?. (Halbuki o) Yüce Yaratıcı (bana hidâyet nasip buyurmuştur.) beni sizin bâtıl yollarınızdan koruyarak hak yola sevk etmiştir, beni Allah’ın birliği hakkında delil getirmeye muvaffak kılmıştır. (Ve ben ona) O eşsiz Yaratıcıya (ortak koştuğunuz şeylerden) sizin putlarınızdanmabut tanıdığınız o değişme ve başkalaşmaya mâruz şeylerden (korkmam) onlar bana bir zarar vermeğe kâdir değildirler. Siz ne için beni onlarla korkutmak istiyorsunuz?. A gafiller!, (meğer ki, Rab’bim) Benim hakkımda (birşey) bir zarar, hoş olmayan bir nesne (dilemiş olsun) ancak o şey, Allah tarafından bana yönelmiş olur, yoksa ona ortak koştuğunuz şeylerin bana bir zararı olamaz. Ve bana Allah tarafından yönelecek şey de o sizin bâtıl mâbutlarınızın bir rolü ve tesiri bulunamaz. Ve benim (Habibimin ilmî herşeyi kuşatmıştır.) benim hakkımda da kendi Yüce Katından hikmet gereği bir sebeble hoşa gitmeyen bir şey takdir edilmiş ise o da ancak Allah tarafından bilinir. (Artık siz hiç düşünmez misiniz?.) O ilâh edindiğiniz şeylerin cansız varlıklar kabilinden olup fayda ve zarar adına birşeye kâdir bulunmadıklarını ne için düşünmezsiniz de beni onlar ile korkutmaya cür’et edersiniz?.

81. Ve nasıl olur da sizin ortak koştuklarınızdan korkarım. Halbuki siz Allah Teâlâ’ya haklarında sizin üzerinize hiç bir delil indirmemiş olduğu şeyleri ortak koşuyorsunuz da, korkmuyorsunuz! Artık korkudan emin olmaya bu iki tâifeden hangisi daha haklıdır? Eğer siz bilir kimseler iseniz söyleyin bakalım.

81. (Ve nasıl olur da ben sizin) Allah Teâlâ’ya (ortak koştuklarınızdan) öyle yaratılmış olan, fayda ve zarar vermekten âciz bulunan putlarınızdan (korkarım.) asıl korkulacak olan Kâinatın Yaratıcısı Allah’tır. (Halbuki siz,) O kâinatın yegâne yaratıcısı: Mâbud’u olan (Allah Teâlâ’ya -haklarında-) kendilerine ibâdet edilmesi hususunda (sizin üzerinize hiçbir delil) Yüce katından hiçbir kanıt (indirmemiş olduğu şeyleri) putları, gök cisimlerin! vesaireyi (ortak koşuyorsunuz da) yine bu küfür ve şirkinizden dolayı o Yüce Yaratıcıdan (korkmuyorsunuz.) bundan dolayı sizlerin korkmaları lâzım değil midir?. (Artık korkudanemin olmaya) Vicdanen müsterih olmaya, ve Allah’ın lûtfuna ulaşmaya (bu iki tâifeden) benim gibi Allah’ın birliğine inananlarla sizin gibi putlara veşâir mahlûklara tapanlardan (hangisi daha haklıdır?) bu iki zümreden hangisi ebediyet âleminde ilâhî azaptan emin olmaya, ve Allah’ın lûtfuna kavuşmaya daha lâyıktır (Eğer siz bilir kimseler iseniz) haber veriniz, (-söyleyin bakalım-) şüphe yok ki, akıllı ve insaflı düşünenler, Allah’ın birliğine inananların dışındaki gurupların ebediyyen Allah’ın azâbına mâruz olacaklarına pek doğru olarak kanaat getirmektedirler. Nitekim Cenâb-ı Hak’kın âyetleri de bunu ifâde etmektedir.

82. O kimseler ki, imân etmişler ve imanlarını bir zulme bulaştırmamışlardır. İşte korkudan emin olmak onlara âittir. Ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır.

82. Bu mübârek âyetler, güvenç kavuşacak zatların vasıflarını bildiriyor. Ve İbrahim Aleyhisselâm’ın Allah’ın birliği hakkında ilham yoluyla edindiği delil ile onun sâhip olduğu derecelerin yüceliğine şöylece işâret buyurmaktadır. (O kimseler ki:) O seçkin gurup ki, Cenâb-ı Hak’ka (imân etmişler) onun varlığını, yaratıcılığını tasdik eylemişlerdir, (ve imanlarını bir zulme) bir şirke, o Yüce Yaratıcıdan başkasına tapınmak cehâletine (bulaştırmamışlardır.) Yüce Yaratıcıdan başkasına ibâdet ve itaatte bulunmayı imanlarının tamamlanması için gerekli bir unsur saymamışlardır, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak için putlara tapınmanın lüzumuna inanmamışlardır. (İşte) Asıl (korkudan) ebedî azâba düşme endişesinden (emin olmak onlara) öyle şirk şüphesinden uzak, halis imâna sâhip olan zatlara (aittir.) onların istikballeri güven içindedir. (Ve hidâyete) hak ve hakikate (ermiş olanlar da onlardır.) o zatlardan başkaları ise bir açık dalâlet içindedirler.

§ Bu âyeti kerime nâzil olunca eshâbı kiram endişeye düşmüşler hangimiz nefsine zulmetmemiştir, demişler. Rasûlü Ekrem Hazretleri de: Bu öyle sizin zannettiğiniz gibi değil, bu lokmanın oğluna şöyle dediği gibidir:

( Oğulcağızım!. Allah’a şerik koşma, şüphe yok ki, şirk en büyük bir zulümdür. (Lokman 31/13)

Binaenaleyh bu âyeti celiledeki zulûmdan maksat: Şirktir. Maamafih inanmış ve Allah’ı birlemiş oldukları halde küfr ve şirki gerektirmeyecek derecede zulûmda bulunanlar da ilâhî azaptan herhalde emniyet üzere bulunduklarına hüküm edemezler. Cenab’ı Hak af etmezse onlar da azap görürler. Fakat onların azâbı, kâfirlerin, müşriklerin azâbı gibi sonsuz olmayacağından bu bakımdan onlar da emin bulunmuş olurlar.

83. Ve işte o, bizim delilimizdir ki” onu kavmine karşı İbrahim’e vermiştik. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphe yok ki, Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

83. (Ve işte o) İbrahim Aleyhisselâm’ın kavmine karşı ileri sürmüş olduğu delil, gök cisimleri vesâire gibi değişime ve başkalaşmaya uğrayan şeylerin yaratıcılık ve mâbudiyet vasfına sâhip olamayacaklarına dâir gösterdiği kanıt (bizim delilimizdir ki, onu kavmine karşı) ileri sürmek, onları susturmak için (İbrahim’e vermiştik.) o delili ona ilham etmiş, öğretmiş ve onu o hususta irşâd etmek lûtfunda bulunmuştuk. Biz (Dilediğimizi derecelere yükseltirîz.) kendisine İlim ve hikmet, düşmanlarını susturmaya kudret veririz, bu itibar ile kendisine büyük yüksek rütbeler, mertebeler ihsan ederiz. (Şüphe yok ki, Rab’bin) Her işinde (hakîmdir,) bütün ilâhî fiilleri hikmet ve menfaata dayanmaktadır.Dilediği kulunun derecelerini hikmet gereği yükseltir. Ve o kerem sâhibi Rab (alîmdir.) bütün mahlûklarının hallerini ve fiillerini tamamiyle bilir, haklarında hikmet gereği muamele yapar, dilediği kullarının derecelerini hikmeti ve ilmi gereğince öyle yüce kılar. İşte Hz. İbrahim’in yüksek derecelere, muvaffakiyetlere kavuşması da bu cümledendir. Cenab’ı Hak dilediğini yapıcıdır. Buna imân etmişizdir!..

84. Ve ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik ve hepsini de hidâyete erdirdik. Daha evvel de Nuh’u ve onun neslinden Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u da hidâyete erdirmiştik. Ve işte biz güzel hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız.

84. Bu mübârek âyetler de ne kadar yüce derecelere ulaşmış olan Hz. İbrahim’in kavuştuğu bir kısım nîmetleri bizlere bildirmektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Biz İbrahim Aleyhisselâm’a peygamberlik ve risâlet verdik, Allah’ın birliğini isbat için kendisini delillere muvaffak kıldık, bu suretle onu yüksek derecelere erdirdik (Ve ona) Hz. İbrahim’e diğer bir nîmet, ve ilâhî bir lutuf olmak üzere de oğlu (Ishak’ı) bir Peygamber olarak ihsan ettik (ve) İshak’ın oğlu, kendisinin torunu olan (Yakub’u) da (ihsan ettik) onun zürriyetinden de böyle seçkin Peygamberler dünyaya getirdik. (ve hepsini de) Bunlardan herbirini de (hidâyete erdirdik.) hepsini de muvaffakiyetlere, hak dini ve hidâyet yolunu takibe muvaffak kıldık. (Daha evvel de) Hz. İbrahim’den önce de onun büyük dedesi olan (Nuh’u ve onun) Hz. Nuh’un veya Hz. İbrahim’in (neslinden) de iyşa’nın oğlu (Davud’u) ve onun oğlu (Süleyman) ve Hz. İsmail’in torunu, Emus’un oğlu olan (Eyüb’ü) ve Yakup Aleyhisselâm’ın oğlu olan (Yusufu) ve Yakup Aleyhisselâm’ın torunu, İmran’ın oğlu bulunan (Musa’yı) ve onun kendisinden bir yaş büyük olan kardeşi (Harun’u da) peygamberlikşerefine kavuşturarak (hidâyete erdirmiştik.) hepsine de ilâhî dini yaymayı ve insanlığı aydınlatmayı emretmiştik. (Ve işte biz) Ben Yüce Yaratıcı, Hz. İbrahim gibi (güzel hareket edenleri) Cenâb-ı Hak’ki tasdik edip birleyenleri, onun yolunda çalışıp gayret gösterenleri (böyle) İbrahim Aleyhisselâm gibi (mükâfatlandırırız.) derecelerini yükseltiriz kendilerine büyük büyük nîmetler veririz. Nitekim ibrâhim Aleyhisselâm o kutsî çalışmasının mükâfatı olarak pek yüksek derecelere ulaşmış, insanlık dünyasında büyük bir isim yapmış, kendisi bir kısım Yüce Peygamber’in torunlarından olduğu gibi kendi neslinden de bir nice seçkin Peygamberler insanlık âlemine şeref vermişlerdir. Bu ne büyük derece ne büyük bir ilâhî lutuf!.

85. Ve Zekeriya’yı da Yahya’yı da, İsa’yı da, İlyas’ı da hidâyete erdirdik hepsi de iyi zatlardandı.

85. (Ve) Eden’in oğlu (Zekeriya’yı da) ve onun oğlu (Yahya’yı da) ve Hz. Meryem’in oğlu (İsa’yı da) ve Harun Aleyhisselâm’ın torunlarından olan (İlyas” da -hidâyete erdirdik-) kendilerine peygamberlik verdik, insanlık için birer saadet rehberi olan bu zatlardan (hepsi de salih) üzerlerine düşen kulluk vazîfelerini hakkiyle yerine getirmeye çalışan, lâyık olmayan şeylerden kaçınan, gerçekten iyi hâl ile vasıflanmış (zatlardandı.) onun içindir ki, öyle yüce mükâfatlara nâil olmuşlardır.

§ İlyâs aleyhisselâm, beni İsrail Peygamberlerindendir. Hz. İsa’dan dokuz asır evvel dünyaya gelmiştir. Balebekli idi. İsrail oğulları putperestliğe düşmüş, Balebek hükümdarının yaptırmış olduğu “Beil” adındaki puta tapıyorlardı. Artık aralarında Hz. Musa’nın şeriatı unutulmuştu. Hz. İlyâs onlara Peygamber olarak gönderildi, onları öyle puta tapmaktan men eyledi. Kendilerine nasihatlar verdi. Fakat o muhterem zatı dinlemediler. Omübârek zatı beldelerinden koydular, o da bir müddet sahralarda, mağaralarda yaşadı. Bunun üzerine İsrail oğullarına bir belâ yönelmeğe başladı. Yağmurlar yağmaz oldu, aralarında kıtlık yüz gösterdi, açlıktan ölecek bir hâle geldiler. Nihâyet Hz. İlyas’ı arayıp buldular, bir müddet onun nasihatlarını dinlediler, fakat az sonra yine küfr ve isyana daldılar. İlyâs Aleyhisselâm da Cenâb-ı Hak’tan aldığı bir izne dayanarak aralarından ayrılıp başka bir yere gitti. Uzlete çekildi. Milâddan (880) sene evvel semâya kaldırılmış olduğu rivâyet edilmektedir.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki, bir kimsenin kızının evlât ve torunları da kendisinin zürriyetinden sayılmaktadır. Çünki İsa Aleyhisselâm Hz. İbrahim’e annesi Hz. Meryem vâsıtasıyle mensup olmakla Hz. İbrahim’in zürriyetinden sayılmıştır. Binaenaleyh Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve bunların evlât ve torunları da Rasûlü Ekrem Efendimizin zürriyetinden bulunmaktadırlar. Nitekim Ebu Caferi, Bâkır hazretleri bu hakikatı, bu âyeti kerimeye dayanarak haccacı zâlime karşı isbat etmiş, Haccac da bunu kabul eylemiştir.

86. Ve İsmail’i, Elyesa’i ve Yunus ile Lut’u da hidâyete nâil ettîk ve hepsini âlemlere üstün kıldık.

86. (Ve) İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu (İsmail’i) ve Uhtub bini Ucur’un oğlu (İlyesa’î) ve (oğlu Yunus ile) İbrahim Aleyhisselâm’ın kardeşi Haran’ın oğlu (Lût’u da) Aleyhimüsselâm’ı (-hidâyete nâil ettik-) onları da doğru yol üzere sâbit kılarak kendi ümmetleri için birer hidâyet rehberi yaptık, (ve hepsini) de bulundukları (âlemlerin) zamanlarındaki zatların (üzerine) peygamberlikle, değer ve şereflerinin yüceliği ile (tercih eyledik.) hepsini de ebedî mükâfatlara kavuşturduk.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki Peygamberler, meleklerden de üstündür. Çünki Melekler de âleme dahildirler. “İlyesa Aleyhisselâm da beniİsrail’den olup onlara Peygamber gönderilmiştir. Bu zat Balebekte Hz. İsa’nın doğumundan sekiz asır evvel ortaya çıkmıştır. Bir müddet ilyâs Aleyhisselâm ile berâber bulunmuştu. Sonra onun yerine geçerek İsrail oğullarına öğüt ve nasihatta bulundu. Daha sonra da peygamberlik şerefine ulaştı. İsrail oğulları bu zatın öğütlerini de dinlemediler, günden güne azıttılar. Birbirleriyle mülk ve saltanat kavgalarında bulundular. Nihâyet onların üzerine Asûriye devleti musallat oldu. Hz. İlyesa, İsrail oğullarının fena hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl Aleyhisselâm’a terkettikten sonra âhirete göç etmiştir.

87. Ve onların babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden birçoklarını da hidâyete erdirdik ve onları seçkin kıldık ve kendilerini doğru bir yola kavuşturduk.

87. (Ve onların) O seçkin Peygamberlerin (babalarından, zürriyetlerînden ve kardeşlerinden bir çokJannı da) kendileri gibi peygamberliğe, yüce nîmetlere, makamlara kavuşturduk, (hidâyete <erdirdik) onları büyük sevaplara ulaştırdık, cennet yoluna sevkeyledik, (ve onları) o mübârek Peygamberleri (seçtik) ihtiyar ettik, başkalarına tercih eyledik, (ve kendilerini doğru yola) dosdoğru bir yol olan ilâhî dine ulaşma nîmetine muvaffak kıldık. Ve onları bu kutsî yola halkı sevketmek gibi pek güzel bir hizmet şerefine de (kavuşturduk.) ne büyük bir mazhariyet!..

88. İşte o, Allah Teâlâ’nın hidâyetidir, onunla kullarından dilediğine hidâyet eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı elbette yapmış oldukları amelleri boşa giderdi.

88. Bu mübârek âyetler, hidâyet yolunun ancak Allah’ı birleme yolundan ibâret olduğunu bildiriyor. Bu yoldan ayrılanların küfr ve şirke düşeceklerini ihtar ediyor, bir kısım üstün vasıfları izah edilen geçmiş Peygamberler gibiSon Peygamber’in de bu yolda yürüdüğü ve bütün insanlığı bu yola dâvet etmekle emrolunduğunu açıklıyor. Şöyle ki: (İşte o) Cenab’ı Hak’kın tek olduğunu bilmek, onu eş ve ortaktan uzak kabul etmek (Allah Teâlâ’nın hidâyetidir) ki, yüce peygamberleri ve diğer mü’minleri o hidâyet yoluna sevketmiştir. O hikmet sâhibi yaratıcı (onunla) o hidâyet suretiyle olan lûtuf ve merhametiyle (kullarından dilediğine) hidâyet ve irşada kabiliyetli olan herhangi bir kuluna (hidâyet) nasip (eder.) onu ihsânıyla öyle bir saadet vesilesine ulaştırır. (Ve eğer onlar) O Yüce Peygamberler, o kadar yüksek dereceleri, faziletleri elde ettikten sonra faraza (şirketmîş) Cenâb-ı Hak’ka eş ve ortak koşmuş (olsalardı elbette yapmış oldukları amelleri) vaktiyle işlemiş bulundukları güzel ve Allah’ın rızâsına uygun olan ibâdet ve itaatleri fesada uğrayarak (boşa gitmiş olurdu.) o amellerinin sevâbından, fâidelerinden mahrum bulunurlardı. Artık onların dışındaki kimseler, küfr ve şirke düştükleri takdirde hâlleri ne olacaktır, bunu düşünmeli değilmidirler?.

89. İşte onlar o kimselerdir ki, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet vermişizdir. Şimdi şu kavimler, eğer bu delilleri inkâr ederlerse şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz.

89. (İşte onlar) O isimleri açıklanan Yüce Peygamberler (o kimselerdir ki, kendilerine kitap) semavî kitaplardan herhangi birisi ve (hüküm) hikmet veya ilimle beraber amel, veya davâları doğmca halletme ve hüküm verme kâbiliyeti ve (nübüvvet) Peygamberlik nîmetine erişme (vermişizdir.) onlar böyle seçkin, şirk ve isyandan korunmuş zatlardır. (Şimdi şu kavimler) Kureyş müşrikleri ve sair kâfirler (eğer bu delilleri) o Peygamberlerin sâhip oldukları kitapları vesaireyi (inkâr ederlerse) zararı kendilerine aittir, onlar bu inkârlarıyle o mukaddes değerlere bir zarar vermişolamazlar, (şüphesiz yerlerine) O delilleri, peygamberleri tasdik eden, Cenâb-ı Hak’ka inanan ve onlardan hiçbirini (inkâr etmeyen bir kavmi) bir akıllı, aydın milleti (getiririz.) o kavmi ona imân etmeğe, onun hakianna riâyet eylemeğe muvaffak kılmışızdır. Bu seçkin toplumdan maksat ise İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre Medine’i Münevvere ahalisinden olan ensarı kiramdır. Maamafih kıyâmete kadar doğu ve batıda İslâmiyet’i kabul eden ve edecek olan herhangi bir cemaat de bu şerefe ulaşır. Nitekim doğu ve batıda birçok milletler, cemaatler müslüman olma şerefine kavuşmuş, İslâmiyet’e gerçekten hizmet etmiş ve müslümanlığı her tarafa yaymağa çalışmışlardır. Kısacası: Allah’ın dininin inkârcılara ihtiyacı yoktur, fakat onlar dinden asla uzak olamazlar. Onlar dini inkâr etme sebebiyle kendilerini en korkunç bir istikbale, en müthiş bir felâkete aday bırakmışlardır.

90. İşte onlar, Allah Teâlâ’nın hidâyet ettiği zatlardır. Sen de onların bu hidâyet yoluna uy. De ki: Sizden bunun üzerine bir ücret istemem, o âlemler için bir öğütten başka birşey değildir.

90. (İşte onlar) O adları zikredilen on sekiz Yüce Peygamber (Allah Teâlâ’nın) kendilerine (hidâyet ettiği zatlardır.) işte Allah’ın birliğine inan, birleme ve kutsama yolunu takibe muvaffak olan bu Peygamberlerdir. Resûlüm!. (Sen de) Yüce bir peygambersin, sen de (onların bu hidâyet yolunu takip) edersin. Allah’ın birliği hususunda, dinin asılları hususunda onlar ile berabersin. Binaenaleyh sen de bu hidâyet yolunu öyle tam bir muvaffakiyetle takib (et.) dur, ümmetine en mükemmel şekilde uyulması gereken bir örnek ol ve ümmetine (De ki: Sizden bunun üzerine) bu tevhid dinini öğretme karşılığında (bir ücret istemem) ben sizlere ilâhî hükümleri, Kur’an’ı Kerim’in âyetlerini sırf Allah rızâsı için tebliğederim, bu benim peygamberlik vazîfemdir. Beni bu vazîfemden dolayı mükâfata kavuşturacak olan ancak Allah Teâlâ’dır, (o) Size tebliğ ettiğim Kur’an-ı Kerim (âlemler için) bütün insanlık için Allah tarafından ihsan buymlan (bir öğütten başka birşey değildir.) bu bir kavme değil bütün kavimlere, bütün insanlar ve cinlere yönelik bir nasihattan, bir ilâhî irşat ve ikaz vesîlesinden ibârettir. Benim vazîfem de bunu sırf Allah’ın rızâsı için sizlere tebliğden ibârettir. Bunun karşılığında sizden değil, Cenab’ı Hak’tan yardım ve mükâfat beklerim. Artık siz uyanınız, bu ilâhî öğütten bir ibret dersi alarak küfr ve şirkten kurtulunuz. Sizin için başka bir selâmet yolu ve hidâyet yoktur. Bu âyeti kerime, Yüce Peygamberimizin bütün topluluklara peygamber olarak gönderilmiş olduğunu ve bütün geçmiş peygamberlerin vasıflarını taşıdığını bildirerek onun bütün peygamberler ve resullerden üstün olduğunu göstermektedir. Diğer Peygamberler ise muayyen birer kavime Peygamber olarak gönderilmiş; ve herbiri bir özellikte diğerlerinden seçilmiştir.

91-120 ARASI AYETLER

91. Ve Yahudiler Allah Teâlâ’nın kadrini onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler. Çünkü: “Allah insanlara birşey indirmiş değildir” dediler. De ki: Musa’nın bir nur ve insanlar için bir hidâyet olarak getirmiş olduğu kitabı kim indirmiştir?” Siz onu parça parça kâğıtlara yazıyor, meydana koyuyorsunuz ve birçoğunu da gizliyorsunuz sizin ve babalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir. Sen “Allah” de, sonra onları bırak, daldıkları batakta oynayıp dursunlar.

91. Bu âyeti celile, Allah Teâlâ’nın kudret ve hikmetini takdir edemiyen bir takım kimselerin peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitapların inişini inkâr ettiklerini bildiriyor. Öyle sapıklığın çirkefi içinde kalmış kimselerin iltifata lâyık olmadıklarını beyan buyuru yor. Şöyle ki: (Ve)Yahudiler (Allah Teâlâ’nın kadrini) Azamet ve yüceliğini (onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.) o Yüce Yaratıcının herşeye kâdir olduğunu ve insanlığı irşat etme hikmetinden dolayı Peygamberlerine semavî kitaplarını verdiğini bilip itirafta bulunmadılar. (Çünki) Son Peygamber Hz. Muhammed ile Kur’an’ı Kerim hakkında düşmanlığa cür’et ederek (Allah insanlara) öyle kitap olarak (birşey indirmiş değildir, dediler.) bütün indirilen kitapları inkâr ettiler, böyle bir inkâr ise Cenâb-ı Hak’ki lâyıkı şekilde bilmemekten kaynaklanmaktadır. Demek ki, insanlar din ile mükellef, ibâdet ve itaatle görevlendirilmiş değiller!. Böyle bir iddia ise pek büyük bir cehâlet eseri değil de nedir?. Resûlüm!. O inkârcılara (De ki:) kendisini bir Peygamber olarak tanıdığınız (Musa’nın bir nur) insanları cehâlet karanlığından kurtaracak olan bir ışık (ve insanlar için bir hidâyet) hak ile bâtılın arasını ayıran bir hidâyet vesîlesi (olarak getirmiş olduğu kitabı) Tevrat’ı (kim indirmiştir?.) siz bunun bir ilâhî kitap olduğuna inanmıyor musunuz?. Halbuki (Siz onu) o Tevrat kitabını (parça parça kâğıtlara yazıyor) ondan işinize gelenleri (meydana koyuyorsunuz) o kitabın içindekilerden (bir çoğunu da) işinize gelmeyenleri de meselâ: Recme dâir âyetleri ve Son Peygamber’in vasıflarına dâir açıklamaları da (gizliyorsunuz) onları halka bildirmiyorsunuz. (ve) Ey inkarcılar!.. Bir kere insaf ediniz!, (sizin ve babalarınızın bilmedikleri şeyler) O inkâr ettiğiniz Kur’an’ı Kerim sâyesinde (size öğretilmiştir.) ki, onlara dâir Tevrat’ta size bilgi verilmiş değildir. Rasûlûm!. Onların o inkârlarından dolayı üzülme. Onlar senin bu sualine karşı: Tevrat’ı Allah indirmiştir derlerse, tamam inkârlarını ibtâl etmiş olurlar. Böyle cevap vermezlerse (Sen: “Allah”) indirdi (de, sonra onları bırak) varsın inkâr ediversinler, onlar (daldıkları batakta) öyle bâtıl âkideleri içinde (oynayıp dursunlar.) inkârve alaylarına devam etsinler. Elbette birgün bunun cezâsına kavuşacaklardır.

§ Hatibi Şirbininin “Essiracül münir” isimli tefsirinde yazılmış olduğu üzere İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Yahudiler: Ya Muhammed!. Allah sana kitap indirdi mi!. Diye sormuşlar, Hz. Peygamber de: Evet diye buyurmuş, Yahudiler de: Allah gökten bir kitap indirmiş değildir diye yemin etmişler, bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil olmuştur.

92. Ve işte bu da bir kitaptır ki, onu biz indirmişizdir, mübârektir, kendisinden evvelki kitapları tasdik edicidir ve sen ümülkura (Mekke)yi ve çevresinde bulunanları uyarman için indirilmiştir. Ve âhirete imân edenler buna da imân ederler. Ve onlar namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler.

92. Bu mübârek âyetler, Kur’an’i Kerim’in ilâhî bir kitap olup insanlik için bir irşat vesîlesi olduğunu bildirmektedir. Ve hakikate aykiri iddialarda bulunanlarin da ne feci âkibetlere, azaplara mâruz kalacaklarini beyan buyurmaktadir. Şöyle ki: (Ve işte bu da) Bu Kur’an-i Kerim de (bir kitapdir ki, onu biz indirmişizdir.) onu vahy yoluyla ve Cibrili Emin vasitasiyle Hz. Muhammed’e bir inzâl etmişizdir, O Hz. Muhammed’in kendi sözü değildir. O kitap (mübârektir) hayir ve bereketi devamli ve faydalari pek çoktur (kendisinden evvelki kitaplari) diğer Peygamberlere semâdan nâzil olmuş olan ilâhî kitaplari ve onlarin da Allah’in birliğini açikladiklarini, Cenâb-i Hak’ki eş ve ortaktan tenzih ettiklerini (tasdik edicidir. Ve) Habibim!, (sen ümülkurayi) Yani: Bütün beldelerin en şereflisi ve kiblegâhi olan Mekke’i Mükerreme halkini (ve) o mübârek şehrin (çevresinde bulunanlari) yani: Bunun doğu ve bati yönüyle etrafindaki beldelerin ahalisini (uyarman) onlara Allah korkusunu aşılaman (için) bu Kur’an’ı Kerim, yüce semâdan sana (indirilmiştir.) bunun bir ilâhî kitap olduğundaşüphe yoktur. (Ve âhirete imân edenler buna da) Bu Kur’an’ı Kerim’e de (imân ederler.) çünkü âhireti tasdik edenler, âkibetlerini düşünürler, bu sebeple de derin bir düşünce ve tefekkür sâhibi olurlar. Bu derin düşünce ve tefekkür netîcesinde de Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu anlamayı başarırlar. (Ve onlar) o imân sâhipleri (namazlarını da hakkıyla kılmaya devam ederler) zira namaz imânın en belirgin bir alâmetidir. Ve ibâdetlerin en şereflisidir. Bununla Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ Hazretlerine karşı kulluk, şükür ve hürmet vazîfesi güzelce yerine getirilmiş olur.

93. Ve daha zâlim kim vardır! O kimseden ki yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş, veya kendisine birşey vahyedilmediği halde bana vahy olundu demiş ve ben de Allah’in indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada bulunmuş olur. Görecek olsan o zaman ki, zâlimler ölümün dalgaları içinde kalacak, onlara Melekler de ellerini uzatarak: Çıkarınız canlarınızı! Bugün alçaklık azabıyla cezâlanacaksınız. Allah Teâlâ’ya karşı gerçek olmayanı söyler olduğunuzdan ve onun ayetlerinden böbürlenerek kaçtığınızdan dolayı, diyeceklerdir.

93. (Ve daha zâlim kim vardır?.) Elbette daha zâlim kimse olamaz (O kimseden ki, yalan yere Allah Teâlâ’ya iftirada bulunmuş) otur. Müseylemetül Kezzâb gibi Esvedi Ansi gibi Peygamber olmadıkları halde Peygamberlik iddiasında bulunurlar. (Veya kendisine birşey vahy edilmediği halde bana vahy olundu demiş) bulunur. Abdullah tbni Sat gibi (ve ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini indireceğini diye iddiada bulunmuş olur.) Kendisi de dilediği takdirde Kur’an’ı Kerim’e ve diğer ilâhî kitaplara benzer kitaplar yazâbileceği iddiasına cür’et eder, bu hususta alaycı ve inkârcı tavırlar takınır durur. Nadribnil Hars gibi, işte bu gibi kimseler, nefislerini helakeuğratmış olan en zâlim şahıslardır. Resûlüm!. Bu gibi kimselerin âkibetleri ne kadar korkunç, ne kadar fecidir?.(Görecek olsan) Ne rüsvaylık!, (o zaman ki zâlimler ölüm gameratı) Şiddetler! (içinde kalacak, onlara) ruhlarını almak için (Meleklerde ellerini uzatarak: Çıkarınız canlarınızı!.) ruhlarınızı cesetlerinizden ayırınız, bize. teslim ediniz (Bugün alçaklık azabıyle cezâlanacaksınız) şiddet ve ihâneti içeren bir azap ile cezâlanacaksınız. Siz (Allah Teâlâ’ya karşı hak olmayanı) ona çocuk isnad etmek gibi, ona eş ve ortak koşmak gibi, yalan yere peygamberlik ve vahy iddiasında bulunmak gibi hakikata aykırı olan şeyleri (söyler olduğunuzdan) dolayı bu âkibete uğradığınız. (ve onun ayetlerinden böbürlenerek) kibirli bir şekilde vaziyet alarak onları düşünmekten, onları imândan (kaçındığınızdan dolayı) böyle ebedî bir azâba tutulmuş bulundunuz (diyeceklerdir.) işte görecek olsan bu inkarcılar hakkında böyle feci ve rezil edici bir durumu görmüş olacaksınızdır.

§ Müseylemetül Kezzâb, Yemâme de Beni Hanife kabîlesindendir. Kehanette bulunurdu, peygamberlik iddiasına kalkışmış, kabîlesinden bazı kimseler kendisine tâbi olmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’in hilâfeti zamanında Vahşi tarafından öldürülmüştür.

§ Esvedi Ansi’de Yemen’de peygamberlik iddiasında bulunmuştur. Kendisine “Zülhimar” da denilir. Yemen’de peygamberlik iddiasında bulunmuştu. Rasûlü Ekrem’in vefatında iki gün evvel Feyruzi Deylemi tarafından öldürülmüştür. Rasûlü Ekrem bunu haber alınca: Feyruz, Esvedi Ansiyî öldürmekle necata = zafere ermiştir. Diye buyurmuştur.

§ Abdullah bini Sat bini Ebi Şerh, müslüman olmuş, Rasûlü Ekrem’e kitabette bulunmuştu.

(Andolsun biz insanı, çamurdan, bir özden yarattık. (Mü’mİnûn, 23/12) âyeti kerimesini yazarken insanın yaratılışına teaccüp ederek: (Fetebarekâllahü Ahsenülhâlikîn) demiş, Rasûlü Ekrem de zâten öyle nâzil oldu, öylece yaz diye emretmiş. Abdullah bundan şüpheye düşüp eğer Hz. Muhammed doğru ise bana da onun gibi vahy olundu diyerek dinden dönmüştü. Fakat Mekke’nin fethinden evvel tekrar İslâmiyete dönmüştür.

§ Nadribnil Harsis Sakatî de Rasûlü Ekrem’in teyzesinin oğlu imiş, seyahatlarda bulunmuş, Rum ve Yahudi âlimleriyle görüşmüş, bilgili bir şahıs idi. Bilgisine güvenerek peygamberlik iddiasında bulunmuş, Rasûlü Ekrem’i tasdik etmemiş, birçok düşmanca hareketlere cür’et göstermiştir. Nihâyet Bedir gazvesinde müslümanların eline esir düşerek Hz. Ali tarafından katledilmiştir.

94. And olsun ki, siz bizim huzurumuza ilk evvel yarattığımız gibi teker teker gelmişsinizdir. Ve size verip içine daldırdığımız şeyleri arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır. Ve sizinle beraber şefaatçilerinizi göremiyoruz ki” sizin hakkınızda onların ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz. Muhakkak ki, aranızda bağlar parçalanıp kopmuştur ve sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.

94. Bu mübârek âyetler, dinsizlerin kıyâmet günü Allah’ın huzuruna ne şekilde sevkedileceklerini, onların şefaatlerini umdukları bâtıl mabûtlarından nasıl uzak düşeceklerini bildirmektedir. Kâinatın Yaratıcının ise mahlûkatı üzerinde nasıl tasarrufta bulunduğunu, onun yüce cisimleri ne kadar mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu beyan ederek insanlığı uyanmaya, ilâhî kudreti düşünmeye sevk eylemektedir.Evet… Cenab’ı Hak, kıyâmet günü hesap ve cezâ için mahşere sevk edilecek olan kâfirleri, kınamak ve azarlamak için melekleri vâsıtasıyle onlara şöyle hitap edecektir: Ey müşrikler!. Ey dinsizler!. (And olsun ki,) Yüce zatıma yemin ederim ki, (siz bizim huzurumuza) bizim bu yüce mahkememize (ilk evvel yarattığımız gibi) çıplak, yalın ayak olarak (teker teker gelmişsinizdir.) bugün size arkadaş olacak, size yardım edecek bir kimse ile beraber bulunmamaktasınız. (Ve size) Dünyada iken bir lûtuf olarak (verip içine daldırdığımız) kendisini kötüye kullanıp yalnız kendisiyle meşgul bulunduğunuz (şeyleri) servet ve zenginliği, çoluk çocuğu (arkalarınızın gerisine bırakmışsınızdır.) şimdi onlardan hiçbirini beraberinizde bulmamaktasınız, onlardan şimdi hiçbir fâide görmemekdesiniz, hepsini dünyada bırakmış bulunuyorsunuz. (Ve sizinle beraber şefaatçilerinizi) Kendinize şefaat edeceklerini iddia ettiğiniz putlarınızı, bâtıl mâbutlarınızı şimdi sizinle beraber (göremiyoruz ki”) siz dünyada iken, (sizin hakkınızda) ibâdetlerinize hakları olmaları hususunda, rablık vasfında (onların) Cenâb-ı Hak’ka (ortaklar olduğunu iddia ediyordunuz.) o ne büyük bir cehâlet idi!. (Muhakkak ki) Artık (aranizdaki) o dünyevî (bağlar) şimdi (parçalanıp kopmuştur.) aranızda bir buluşma, bir yardımlaşma izi kalmamıştır. Onlara karşı yaptığınız tapınmalar, sizin için bir fayda vermemiştir, bilâkis felâketinize sebep olmuştur. (Ve iddia ettiğiniz şeyler) Onlardan umduğunuz şefaatler, yardımlar veyahut öldükten sonra ne dirilmek, ne de cezâ vardır diye yapmış olduğunuz kumntular bugün (sizden kaybolup gitmiştir.) onların ne kadar bâtıl kanaatler olduğu bugün hepinizce gerçek mânâda anlaşılmaktadır. Siz dünyada iken Yüce Yaratıcı Allah’ın birliğini, kudret ve azametini bilip de bu müstakbel hayatınızı güzelce temin etmiş olmalı değilmiydiniz?.

95. Şüphe yok ki, dâneleri de, çekirdekleri de yaran Allah Teâlâ’dır. Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkaran o’dur. İşte Allah Teâlâ o’dur. Artık nasıl olur da o’ndan çevriliyorsunuz?

95. (Şüphe yok ki,) Çeşit çeşit bitkileri, ağaçları vücude getirmek için (dâneleri de, çekirdekleri de yaran) onları yaratan, parçalayan birer büyüyüp gelişme kaynağı kılan ancak (Allah Teâlâ’dır.) bir kere düşünmeli birer buğday, arpa vesâire tanesinden ne kadar gıda maddeleri vücude getirilmiş oluyor. Birer hurma vesâire çekirdeğinden ne kadar ağaçlar türeyerek yükseliyor, insanlık için bir istifâde kaynağı kesiliyor. Aynı şekilde (Diriyi ölüden) insanları veşâir bir kısım hayat sahiplerini birer nutfeden, birer hayattan mahrum maddeden (çıkarır) varlık alanına çıkarır, (ölüyü de diriden) Nutfeyi de, sütü de, dâneleri de (diriden) hayat sahiplerinden yetişip büyüyen bitkilerden meydana (çıkaran o’dur.) O Yüce Yaratıcıdır. (İşte) Herşeye kâdir, ibâdet ve itaate lâyık olan (Allah Teâlâ) ancak (o’dur) çeşit çeşit mahlûkları meydana getiren o Yüce Yaratıcıdır, ondan başkası değildir. (Artık nasıl olur da -o’ndan-) O kudretli ve ezelî olan Yaratıcıdan başkasına (çevrîliyorsunuz?.) o’ndan başkalarına da mâbutluk isnat ederek kendilerine tapıyorsunuz?. Bu ne kadar cehâlet!.

96. O Yüce Yaratıcı Sabahı yarıp çıkarandır. Ve geceyi bir rahat zamanı, güneş ile ayı’da birer hesab vâsıtası kılmıştır. İşte bunlar aziz olan herşeyi bilen Allah’ın o ezelî yaratıcının takdiridir.

96. Bir kere düşününüz!. Bir kere şu ufuklara bir ibret gözü ile bakınız!. (O) eş ve ortaktan uzak olan (Yüce Yaratıcı -sabahı-) gündüzü aydınlatan karanlıkları (yarıp) giderek fecirleri meydana (çıkarandır.) dünya sahasını ışıklar içinde bırakandır. (Ve geceyi bir rahat zamanı)kılmıştır, bu müddet içinde insanlar istirahata kavuşurlar, (güneş ile ayı’da birer hesap vâsıtası kılmıştır.) Bunları muhtelif devrelere ayırmıştır, bunlar ile haftalar, aylar, seneler tâyin edilir. Bunların doğusu ve batısı bir muntazam usule tabidir. (İşte bunlar) Bu mükemmel eserler, bu hesaplar, faideler o (Aziz-i Alimin) o galip ve üstün gelen, bütün herşeyi bilen (-o ezelî Yaratıcının-) birer eser (takdiridir.) artık nasıl olur da bir insan, bu kadar hoş, eşsiz ve hikmet dolu eserleri görür de onların Yüce Yaratıcısını birlemez ve yüceltmez, âciz olan, yaratılan ve yok olmaya mahkûm olan şeylere tapınır durur!. Böyle bir hâl, insaniyet adına bir zillet değil midir?.

97. Ve O O kutsal varlık dır ki: Yıldızları sizin için yaratmıştır. Tâki onlar ile karanın ve denizin karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takib edesiniz. Biz muhakkak âyetleri bilen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan eyledik.

97. Bu mübârek âyetler de ilâhî eserlerden olan yıldızların yaradılışındaki hikmetleri ve insanlığın nasıl bir asıldan meydana gelip ne muhtelif vaziyetlerde bulunduğunu bildirmektedir. Ve bu suretle de Allah Teâlâ’nın varlığına, kudretinin ve ilminin üstünlüğüne ait bir kısım delilleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o) Yüce Yaratıcı (o) kutsal varlık (dir ki,) gezegenler ve sâbit yıldızlar gibi birçok (yıldızları) semavî cisimleri (sizin) menfaatiniz (için yaratmıştır) varlık sahasına çıkarmıştır, (tâki onlar ile) O yıldızların yardımıyla (karanın ve denizin) geceleri vücude gelen (karanlıklarında yollarınızı dosdoğru takibedesiniz.) nitekim bu yıldızlar semâ içinde birer süstür, Allah’ın kudretine birer alâmettir, şeytanlar için de birer taştır. (Biz muhakkak âyetleri) Kudretimizi, birliğimizi gösteren böyle hârikaları (bilen) düşünen (bir kavim için) akıl ve anlayış sâhibi olan cemaatler için, bunları okuyup anlayan, yüceliğini takdir edebilenzümreler için (ayrıntılı olarak beyan eyledik.) tâki bunları düşünerek uyansınlar ve istifâde etsinler.

98. Ve O O hikmet sâhibi yaratıcı dır ki: Sizleri bir tek nefisten yaratmıştır. Artık bir karar yeri, bir de emânet yeri vardır. Muhakkak ki: Biz âyetleri ince anlayışlılar olan bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

98. (Ve o) -Hikmet sahibi Yaratıcı- (dır ki, sizleri) Ey insanlar! (bir tek nefsten) Hz. Adem’in nefsinden (yaratmıştır.) dünyaya getirerek çoğaltmıştır. Çünki Hz. Âdem insanlığın babasıdır. Havva da onun kaburga kemiğinden yaradılmıştır, Hz. İsa da Meryem vâsıtasıyle yine Hz. Adem’den yaradılmıştır. Zira Meryem de Hz. Adem’in zürriyetindendir. Kısacası bütün insanlar birer vâsıta ile neseben Hz. Adem’e dayanmaktadırlar. (Artık) Ey insanlar!. Sizin için (bir karar yeri) vardır ki, bu annelerin rahmidir veya babaların sülbüdür veyahut yeryüzüdür. (bir de emânet yeri vardır.) Ki, bu da kabir sahasıdır, insanlar buraya geçici olarak konulacaklardır. Veya âhiretteki cennet vesâiredir. Muhakkak ki: (Biz âyetleri) insanlığın yaratılışına ve bir nice mükemmel eserlerin varlığındaki hikmetlere âit açıklamaları (İnce anlayışlılar olan bir kavim için) öyle kabiliyetli cemaatler için (uzun uzadıya açıklayarak) ayrıntılı bir şekilde bildirdik bu suretle kendilerini aydınlatmaya, irşad etmeye yardım ettik. Artık insanların bunu takdir etmeleri lâzımdır. Cenâbı Hakkın insanlık hakkındaki bu lütuf ve merhametini düşünüp ona kullukta bulunmaları ve şükretmeleri gerekir.

99. Ve o kudret sâhibi Yaratıcıdır ki, gökten su indirmiştir. Sonra o su ile herşeyin bitkisini çıkardık, sonra ondan da yeşil fidanlar çıkarıverdik. Fidanlardan birbiri üzerine binmiş başaklar çıkarıyoruz. Ve hurma ağacından, onun tomurcuğundan da yakın salkımlar çıkardık. Ve üzüm bahçeleri ve birbirinebenzeyen ve benzemeyen zeytin ve nar çıkardık. Bakınız! Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına. Şüphe yok ki, bunda imân eden bir kavim için birçok âyetler vardır.

99. Bu âyeti celile de Cenâb-ı Hak’kın varlığına, kudret ve hikmetine şâhitlik edip duran bir kısım yaratılış hârikalarını ve insanlık hakkındaki nîmet ve lûtuf eserlerini dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: (Ve o, o) Kudretli Yaratıcıdır (dir ki, gökten) bulutlardan (su) yağmur (indirmiştir.) bu vâsıta ile yeryüzüne bir nevi hayat bahşetmekledir. (Sonra o su ile herşeyin bitkisini) Ot ve ağaç gibi yerden bitip yetişen şeyleri meydana (çıkardık) yeryüzünü öyle muhtelif nevilerde yetişip büyüyen bitkilerle süsledik. (sonra ondan da) O bitki veya sudan da (yeşil fidanlar çıkarıverdik.) öyle güzel, hoş görünüşlü dallar ve çiçekler vücude getirdik. (Fidanlardan) da (birbiri üzerine binmiş başaklar çıkanyoruz.) yani: Bir güzel şekil birbiri üzerine sıralanmış olan muntazam sünbüller vesaireyi yaratıyoruz. (Ve hurma ağacından) Yani (onun tomurcuğundan da) ona mahsus çiçek gılafından = kabından da (yakın salkımlar) birbirine bitişik, yiyecek kimseler için olgunlaşmış çok miktarda hurmayı taşıyan, çiçekli saçaklar, saplar (çıkardık.) bunları da bir büyük nîmet olmak üzere insanlığa ihsan ettik (Ve üzüm bahçeleri) vücude getirdik (ve birbirine benzeyen ve benzemeyen) yani: Görünüşleri, miktarları, renkleri, tatları ve diğer özellikleri çeşitli olan, bu sebeple de Allah’ın kudretinin mükemmelliğin! gösterip duran (zeytin ve nar çıkardık.) böyle pek fâideli nîmetler yarattık. Artık ey insanlar!. Bir ibret nazarıyla (Bakınız!. Herbirinin meyve verdiği vakit meyvesine ve olgunlaşmasına.) bunlar başlangıçta kendileriyle faydalanılmayacak bir halde bulunuyorlar, sonra renkleri, lezzetleri değişiyor, yetişip büyüyorlar, istifadeyeelverişli bir mükemmelliğe kavuşuyorlar. (Şüphe yok ki, bunda) bu beyan olunan kudret eserlerinde, bu güzel manzaralarda (imân eden kavim için) dinsizlikten beri, hak’ki bilip tasdike muvaffak olan bir cemaat için (birçok âyetler vardır.) bütün bu yaratılan eserler, bir ezelî yaratıcının, herşeye kâdir, İlim ve hikmet sâhibi olan bir Yüce Yaratıcının varlığına, kudret ve azametine açıkça işâret ve şâhitlik etmektedir. Akıl ve irfana sâhip, Allah’ın varlığına inanan zatlar bütün bu eşsiz ve güzel eserleri birer ibret gözüyle seyrederler. Kâfirler, azgın ve taşkınlar ise böyle Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine şahadet eden eserlerden hoş manzaralardan istifâde edemezler.

100. Ve Allah Teâlâ için cinleri ortak kıldılar. Halbuki, onları da o yaratmıştır. Ve Cenab’ı Hak’ka bilgisizce oğullar ve kızlar uydurdular, onun ilâhî varlığı ise vasf ettiklerinden uzaktır, yücedir.

100. Bu mübârek âyetler de Cenab’ı Hak’kın yaratıcılığını, birliğini insanî kusurlardan uzak olduğunu göremeyip de ona ortak koşan, evlât isnat eden cahillerin o son derece yanlış olan inançlarını çürütmektedir. Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ için cinleri) Göz ile görülemeyen bir takım mahlûkları (ortak) ibâdet hususunda müşterek (kıldılar.) bu cinlerden maksat, meleklerdir. Allah’ın yüceliği karşısında değerlerinin noksanlığına işâret etmek için meleklere cin denilmiştir. Bir tâife meleklere taparak onları Cenab’ı Hak’kın kızları sanmışlardır. Veya cinlerden şeytanlardır. Bir nice câhiller, Cenâb-ı Hak’ki hayrın yaratıcısı, şeytanları da şerrin yaratıcısı olarak tanımışlar, şeytanlara da tapınmışlardır. Hatta “Zındıklar” denilen bir topluluğa göre de: Allah Teâlâ nurun, insanların, fâideli hayvanların da yaratıcısıdır, İblis de karanlığın, yırtıcı hayvanların, yılanların, akreplerin yaratıcısıdır. Onlara göre şeytan, kâinatın yönetimihususunda Cenâb-ı Allah’ın ortağıdır, hayır adına olanlar Allah’tandır, şer kabilinden yaradılanlar da şeytandandır. (Halbuki, onları da) O cinleri de, şeytanları da ve diğer mahlûkları da (o) eş ve ortaktan uzak olan Allah Teâlâ (yaratmıştır.) ondan başka yaratıcı yoktur. Artık o yaratılmış şeyler o yaratana nasıl ortak olabilirler. (Ve) O müşrikler (Cenâb-ı Hak’ka bilgisizce) ne söylediklerinin, neye inandıklarının hakikatını, bâtıl olduğunu bilmeksizin öyle körükörüne (oğullar ve kızlar uydurdular) öyle iftiralarda bulundular. Nitekim Yahudilerden bazıları Hz. Uzeyre hıristiyanlar da Hz. İsa’ya “Allah’ın oğullarıdır” demişlerdir. Cahiliye arablarından bir tâife de “melekler Allah’ın kızlarıdır” demişlerdi. (Onun) O kâinatı Yaratanın (yüce zâtı ise) o müşriklerin (vasf ettiklerinden) Cenâb-ı Hak’kın ortağı veya evlâdı vardır diye söylendiklerinden tamamen (uzaktır, yücedir.) binaenaleyh biz mü’minler, Kâinatın Yaratıcısını öyle ilahlık şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih eder ve onun yüce şanını tasdik ve takdis eyleriz. Öyle bir Yüce Yaratıcıya, nasıl ortak, çoluk ve çocuk isnat edilebilir?.

101. O semâları ve yeri yoktan var edendir. Onun için nasıl çocuk olabilir? Ve onun için bir eş de yoktur ve herşeyi o yaratmıştır ve o herşeyi tamamiyle bilendir.

101. (O) eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ (semâlan ve yeri yoktan var edendir.) onları birer örneği geçmemiş olduğu halde üstün kudreti ile yoktan meydana getirmiştir. Artık (Onun için) öyle bir Yüce Yaratıcı için (nasıl çocuk olabilir?.) o bütün kâinatın yaratıcısı iken, bütün mahlukatından beri iken onun yaratmasıyla bilahara meydana gelen herhangi bir fert onun çocuğu olabilir mi?. Bunların hepsi de onun birer mahlûku değilmidir?. (Ve) Maamafih (onun için bir eş de yoktur.) ki, o zannedilen çocuk ondan doğmuşolabilsin, (ve herşeyi o) eşsiz yaratıcı, yoktan (yaratmıştır) öyle yaratılmak özelliği taşıyan herşeyi o hikmet sâhibi yaratıcı, yaratıp vücude getirmiştir. Onun evlâdı diye sandığınız şeyler de onun birer mahlûkudur. Cenab’ı Hak, kendi mahlûku ile aynı cins olmaktan uzaktır. Evlât ise aynı cins kimseler arasında düşünülebilir. Maamafih yaratılma itibâriyle bütün kâinat müşterek değil midir?. O halde bu mahlûklardan bir kısmına nasıl olur da böyle evlâtlık ayrıcalığı verilebilir?, (ve, o) celâl sâhibi yaratıcı (herşeyi tamamiyle bilendir.) ona hiçbir şey gizli kalamaz, o herkesin maksadını, inancını da bilir. Artık o müşrikler düşünmeli değil midir ki, bu yanlış inançlarından dolayı Allah katında sorumlu olacaklardır. O ezelî yaratıcı, cisim ve sonradan olmaktan insanî özelliklerden tamamen uzaktır. Bütün kâinat onun birer mahlûkudur. Çocuk ve çocuğa ihtiyaçtan uzak ve beridir. Binaenaleyh onun herhangi bir mahlûku onun evlâdı olmak selâhiyetine asla sâhip olamaz.

102. İşte Rabbiniz Allah Teâlâ’dır. Ondan başka mabut yoktur. Herşeyi yaratan o’dur. Artık ona ibâdet ediniz. Ve o herşey üzerine vekildir.

102. Bu mübârek âyetler de ilâhlığına, birliğine, yaratıcılığına ait deliller zikredilen Allah’ın zatından başka gerçek mabudun bulunmadığını bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak, bütün mahlûklarının hal ve tavırlarını tamamiyle bildiği halde onun kutsal varlığını’ hiçbir kimsenin tam bir anlayışla idrâk edemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mahlûklara mâbutluk isnat eden müşrikler!. (İşte Rab’biniz) yaratıcınız, mabudunuz (o) vasıfları yukardaki âyetlerde beyan olunan (Allah Teâlâ’dır.) Yaratıcılık ve mâbutluk ona mahsustur. (Ondan başka mâbud yoktur.) Onun hiçbir ortak ve benzeri mevcut değildir. (Herşeyi yaratan) yoktan meydana getirenancak (o’dur) onun yaratıcılığında hiçbir ortağı bulunamaz (Artık ona) Yüce Allah’a (ibâdet ediniz.) o’ndan başkası ibâdete lâyık değildir. (Ve o) Yüce Allah (herşey üzerine vekildir.) bütün mahlûkâtının yaradılışını yaşayışını üzerine alan, onları gözeten, rızıklandıran ancak o Kerem Sâhibi Yaratıcıdır. O halde o’ndan başkasına nasıl yaratıcılık isnat edilebilir?. Ondan başkası mâbutluğa nasıl lâyık görülebilir?..

103. Gözler onu görüp idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrâk eder. Ve eşyayı pek iyi bilen, herşeyden haberdardır.

103.Bütün kâinatın ezelî yaratıcısı olan Allah Teâlâ öyle bir yüce mabuddur ki: (Gözler) Yani: Göz sâhipleri (onu görüp idrâk edemez.) Mahlûklarının fanî gözleri o Yüce Yaratıcı’ya erişemez, onu tam bir idrakle görmez. Bu, insanlığın güç ve kabiliyetinin dışındadır. (O) İlim ve hikmet sâhibi yaratıcı (ise bütün gözleri) bütün mahlûkâtını tamamiyle görür, ilmen kuşatır, çünki o’na hiç birşey gizli kalamaz. (ve o) Yüce Mâbud, (lâtiftir) cisim olmaktan uzaktır, pek kutsî bir nurdur. Artık o’nu gözler nasıl tam anlamıyle görüp idrâk edebilir?. Fakat o, (habirdir.) bütün mahlûkâtının varlıklarından, gizli ve açık hal ve tavırlarından haberdardır. Bunların hepsini de tam manâsiyle görür, bilir.

§ Lâtif, lûgatte rakik, yani ince yumuşak mânâsınadır. Zıt anlamlısı: Kesiftir. (kaba, yoğun) Bu mânâ, Allah hakkında, mümkün değildir. Cenâb-ı Hak’kın lâtif ismine sâhip bulunması, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın bütün yaptığı işler lâtiftir. Nitekim insanları ve diğer birçok hayat sâhibi mahluklar! ufak, ince zerrelerden, cüzlerden meydana gelen harika bir halde yaratmıştır, kendilerinde büyük bir zerâf et tecelli etmiştir. Ve Hak Teâlâ mahlûkatına acıma, merhamet etme, lütfetme ve nîmet verme hususunda lâtiftir, gayet letafetsahibidir. Ve yine Cenâb-ı Hak, kulları hakkında lâtiftir, lûtuf sahibidir, onları itaatlarından dolayı sevâba nâil buyurur, onların âsilerine de tövbe etmelerini emrederek haklarında ilâhî merhametini gösterir. Ve yine o kerem sâhibi yaratıcı, kullarına güçlerinin üstünde birşey emretmez, ve onlara hak ettiklerinin üstünde lûtuf ve ihsanda bulunur, İşte kâinatı yaratanın lâtif olması, bu gibi yüce lûtuflarından dolayıdır.

§ Idrâk lâfzı da herşeyin mahiyetini, hakikatını kavramak tamamiyle bilmek demektir. Binaenaleyh bu âyeti kerimede nefy’edilen idrakten maksat, Cenâb-ı Hak’kın tek olan varlığını tam bir idrakle görüp tamamen anlamaktır ki, bu hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Bütün kâinatın Yüce yaratıcısını o kadar azamet ve kudretiyle beraber tamamiyle görüp anlayabilmeğe kimin gücü kâfi gelebilir?. Fakat tek olan varlığını bu dünyada bir tecelli neticesi olarak bir hadde kadar görmek, insanlık için mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Hz. Musa böyle bir rû’yeti (görmeyi) temenni etmişti. Cenâb-ı Hak da bu rû’yeti haddızatında mümkün olan bir hadisenin meydana gelmesine bağlamıştı ki, o da dağın yerinde sebat edip kalabilmesi idi. Maamafih bu rû’yeti dünyada kimseye nasip olmamıştır. Yalnız Rasûlü Ekrem Efendimiz Mi’rac gecesi böyle bir rû’yete nâil olmuştu. Nitekim:

Andolsun onu, Sidretü’l-müntehânın yanında önceden bir defa daha görmüştü. (Necm, 53/13 – 14) âyeti kerimesi bunu ifâde etmektedir. Kıyâmet gününde ve cennette ise mü’minler, Cenâb-ı Hak’ki mekândan münezzeh olarak göreceklerdir.

Bu hususa dâir birçok hadisvardır. ( Şu ayı nasıl hepiniz üst üste yığılmadan rahatça görebiliyorsanız, Rabbinizi de şüphesiz o şekilde göreceksiniz.) hadisi şerifi bu cümledendir.

Bu rü’yet hakkında ümmetin icmai da meydana gelmiştir. Şu kadar var ki, bu rü’yet, Allah’ın hakikatine ait, tam bir kavrayışla bir idrâk mahiyetinde bulunmayacağından: âyeti kerimesindeki olumsuzluğa muhalif değildir. Artık Haricîlerin, Mutezilenin, ve Mürcielerden bazılarının bu âyeti kerimeye dayanarak Allah’ı görmenin tamamen imkânsız olduğuna hükmetmeleri doğru değildir. Bununla beraber deniliyor ki: bu âyeti kerime de Cenâb-ı Hak’ki gözlerin göremiyeceği beyan olunuyor, binaenaleyh başka yüce bir kuvvetin yaradılmasıyle bu rû’yetin vâki olacağı mümkündür, düşünülebilir. Şu da deniliyor ki: Bu âyeti kerimedeki görememeden maksat, bütün gözlerin göremez olduğudur. Binaenaleyh bu rû’yete bazı gözler muvaffak olabilir. Nitekim: Hz. Peygamber’e bütün insanlar imân etmedi denilse insanların bazısı imân etti denilmiş olur. Gerçeği Allah bilir.

104. Muhakkak size Rabbiniz tarafından basîretler gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehinedir, kim de görmezse kendi aleyhinedir. Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.

104. Bu mübârek âyetler, kendilerine Allah’ın yüceliğini zikreden, ilâhî dinin kutsiyetini açıklayan âyetler tebliğ edilmiş bir kavme hareket tarzlarını göstermektedir. Ve insanlığa karşı kesin ve açık delillerin ileri sürülmesindeki hikmetlere işâret etmektedir. Rasûlü Ekrem’in ne ile vazîfeli olduğunu da açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef insanlar!. (Muhakkak size Rab’biniz tarafından basîrciler) Deliller, sizi aydınlatacak, sizi hakikatlerden haberdar eyleyecek parlak parlak hüccetler, (gelmiştir.) bunları size ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamber tebliğ etmiştir. (Artık kini görürse) Bu deliller sâyesinde hak ve hakikatı kim görür anlarsa (kendi lehinedir) bu görüş kendisinin menfaatine, kendisinin kurtuluş ve selâmetine aittir. Bilâkis bu delilleri, kanıtları (kini de görmezse) böyle açık hakikatları görmek istemiyerek kör kesilirse bu da (kendi aleyhinedir.) bunun günahı; mes’uliyeti kötü neticesi kendi zararınadır, kendisinin felâketine sebebtir. Resûlüm!. Onlara de ki: (Ve ben sizin üzerinize bir muhafız değilim) ben sizin fiil ve hareketlerinizi gözetleyici değilim, benim vazîfem tebliğdir, ben sizi ilâhî azap ile uyarıcı bir Peygamberim. Bütün amellerinizi, maksatlarınızı tesbit eden, ona göre sizlere karşılık verecek olan, ancak Allah Teâlâ’dır.

105. Ve işte biz âyetleri böyle türlü türlü beyan ederiz. Tâki onlar: Sen ders almışsın, desinler. Ve biz onu bilen bir kavim için açıkça beyan edelim.

105. (Ve işte biz âyetleri) Bir nice hakikatları ortaya koymak ve açıklamak Allah’ın birliğini, yüceliğini beyan etmek ve vuzuha kavuşturmakla ilgili delilleri (böyle) Kur’an-ı Kerim’de tekrar tekrar ve muhtelif şekillerle (türlü türlü) Uslûb ile birer hikmetli tarz ile (beyan ederiz.) insaların dikkat nazarlarına, ilâhî bir lûtuf olarak defalarca sunarız. (Tâki onlar) O hakikatları kabulden kaçınaninkarcılar, Ya Muhammed!, (sen ders almışsın desinler) Bu bize tebliğ ettiğin şeyler, birer ilâhî vahy değildir, belki eski, uydurma masallardan ibârettir, sen bunları başkalarından ders alarak öğrenmişsin diyerek daha fazla azâbı haketmiş olsunlar. (Ve) Maamafih biz o delilleri öyle tekrar tekrar sana vahy ettik, tâki (biz) bu vesîle ile (onu) o delillerin gösterdiği Allah’ın birliği inancını veyahut” bu delilleri kapsayan Kur’an’ı Kerim’i (bilen) İlim ve irfan sâhibi bulunan (bir kavim) Allah’ı birleyen bir cemaat (için açıkça beyan edelim.) onlar böyle kesin, parlak bûrhanlar ile kâinatı yaratan Allah’ın varlığını, hikmet ve kudretini anlamaya delil bulurlar, bunlardan istifâde ederler. Artık bu delilleri kabul etmeyen kimselerin ne değeri vardır!. Onların o bâtıl isnatlarına hangi akıl sâhibi kıymet verebilir?.

106. Sen Rabbin tarafından sana vahy olunana tâbi ol, ondan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.

106. Habibim!. Ya Muhammed!. Aleyhisselâm: (Sen) O inkârcılara bakma, onların sözlerinden dolayı üzülme. (Rab’bin tarafından sana vahy olunana) Kur’an-ı Kerim’in beyanlarına (tâbi ol) davranışlarını ona göre tâyin et. Sen kesin olarak bilirsin ki, (o’ndan başka ilâh yoktur.) ilahlık, mâbutluk, yaratıcılık ancak onun kutsal varlığına mahsustur. Sen onun hükümlerine uymaya devam et dur. (Ve müşriklerden yüz çevir.) Onların sözlerine bakma, onlar öyle şirk üzere devam edip dururlarsa lâyık oldukları cezalara en yakın zamanda kavuşurlar. Sen Resûlüm!. Vazîfeni yerine getirdiğinden dolayı rahat olabilirsin. Artık sana yönelecek bir sorumluluk yoktur.

107. Ve eğer Allah Teâlâ dilese idi onlar şirke düşmezlerdi. Ve seni onların üzerine bir bekçi kılmadık ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.

107. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’inaleyhinde söylenilen akılsızca sözlerden ve bir takım kimselerin küfr ve şirk içinde yaşayıp durmalarından üzüntülere düşmemesi için kendisine bir teselli mahiyetindedir. Ve öyle putperest kimselerin o cahilce hareketlerinden dolayı üzülerek onlara, onların putlarına müslümanların, bir karşılığa uğramamaları için sövmemeleri tavsiye buyrulmaktadır. Şöyle ki: O müşrikler kendi kötü iradeleriyle küfr ve şirk içinde yaşamaktadırlar. Onların üzerinde ilâhî bir zorlama mevcut değildir. Cenâb-ı Hak onların küfrünü onların o irâdelerinden dolayı takdir buyurmuştur. (Ve eğer Allah Teâlâ) Onların imânını zorla (dileseydi onlar şirke düşmezlerdi.) fakat böyle bir irâde, insanlığın mükellefiyetindeki hikmete aykırıdır. Cenâb-ı Hak, insanlığı bu imtihan sahasına getirmiş, kendilerini bir takım vazîfelerle mükellef tutmuş, onları kendi irâdelerine göre imâna ve küfre sevk eylemiştir. Binaenaleyh onların şirke düşmeleri kendi kötü hareketlerinin, kabiliyetlerini kötüye kullanmalarının bir neticesidir. Artık Resûlüm!. Onların hallerinden, sözlerinden dolayı üzülme (Ve seni onların üzerine bir muhafız kılmadık) Sen onları gözetmek ve korumakla mükellef değilsin. Sen ancak onlara hidâyet ve saadet yolunu göstermekle emrolunmuşsun. Sen bu vazîfeni yerine getirdiğin için artık onların o kötü amellerinden sorumlu bulunmamaktasın. (Ve sen onların üzerine bir vekil de değilsin.) Sen onlara ilâhî hükümleri tebliğ etmek onları hikmetli öğütlerle irşad etmekle emrolunmuşsun. Yoksa onları o fenalıklardan zorla men etmeğe, onların işlerini bizzat idâre etmek ve yönetmekle emrolunmuş değilsin. Onların düzeltmeleri uğrunda kendini üzüntüye düşürmeğe mecbur bulunmamaktasın.

108. Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyiniz. Sonra onlar da bilmeksizin Allah Teâlâ’ya düşmanlıkla söverler. Öylece her ümmete amellerini süslü gösterdik. Sonradönüşleri Rab’lerinedir. Artık onlara ne yaptıklarını haber verecektir.

108. Ve ey inanan ve Allah’ı birleyen zatlar!. Öyle (Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyiniz.) bir takım bâtıl ilâhlara ibâdet eden müşriklere bu ibadetlerinden dolayı sövmeyiniz. Yahut onların Allah’tan başka taptıklarına, putlarına söğüp durmayınız. Meselâ: Sizlere de, putlarınıza da lânet olsun, veya siz de putlarınız da kahr olunuz demeyiniz. (Sonra onlarda) O müşrikler de bir karşılık verme hissine kapılarak (bİlmeksizin) Cenâb-ı Hak’ka karşı saygı gösterme ve O’nu yüceltmenin lüzumunu düşünmeksizin (Allah Teâlâ’ya düşmanlıkla söverler.) siz de onların böyle rezillikte bulunmalarına sebebiyet vermiş olursunuz. İşte (Öylece) o putlara tapanlara kendi irâdelerinin bir cezâsı olmak üzere yaptıkları hareketlerini kendilerine süslü gösterdiğimiz gibi diğer (hür ümmete de) kabiliyetlerine, irâdelerine göre (amellerini süslemişizdir.) Mü’minlere karşı hayrı, Allah’ın rızâsına uygun fiil ve hareketleri süslü gösterdiğimiz gibi kâfir ve münafıklara da şerri, kendi felâketlerine sebebiyet verecek olan zararlı hareketleri süslü göstermiş bulunuyoruz. Ve onları böyle bir imtihan âleminde yaşatmaktayız. (Sonra) Hepsinin de (dönüşleri Rab’lerinedir.) hepsi de âhirette Âlemlerin Rabbinin mânevî huzurunda toplanacaklardır. (Artık) O İlim ve hikmet sâhibi olan Yaratıcı da (onlara) dünyada iken (ne yaptıklarını haber verecektir.) onların bütün işledikleri hayırlı ve zararlı şeyleri bildiğini onlara hemen gösterecektir, onlara göre mükâfat veya cezâ verecektir. Binaenaleyh o putlara tapanlar da o gün belâlarını bulacaklardır. Onlara dünyada iken sövüp durmağa lüzum yoktur.

§ Rivâyete göre müslümanlardan bazı zatlar: Müşrikleri uyandırmak onlara tapındıkları şeylerin ilâhlığına lâyık olmadıklarını anlatmakiçin onların putlarına söver, onların helâke uğramış, uğursuz şeyler olduklarını söylerlermiş. Bu hâl ise müşriklerin bir cehâlet ve gücenme sebebiyle Cenâb-ı Hak’ka kaşı dil uzatmalarına sebebiyet verebilir. İşte böyle bir sakıncadan dolayı müslümanlar öyle sövmekten yasaklanmışlardır. Çünkü böyle bir sakıncadan dolayı doğru bir hareketi bile terk etmek icap eder.

109. Ve Allah Teâlâ’ya olanca kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara bir mucize gelirse elbette ona imân edecekler. De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Size ne bildirecektir ki o mucize geldiği vakit de yine imân etmeyeceklerdir.

109. Bu mübârek âyetler de müşriklerin sözlerinde sebatkâr olmadıklarını, onlara açık, parlak herhangi bir mucize gelse yine şirk ve küfürlerinde israr edip duracaklarını, nihâyet bu azgınlıklarının cezâsına kavuşacaklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Mekke müşrikleri Rasûlü Ekrem’e müracaat ettiler, (Ve Allah Teâlâ’ya olanca) güç ve gayretleriyle, olanca etkili (kuvvetleriyle yemin ettiler ki, eğer onlara) kendi istekleri gibi (bir âyet) bir mucize, bir harika vücude (gelirse elbette ona) o âyete, böyle mucizelerin hepsine de (imân edecekler.) artık hiçbirini inkârda bulunmayacaklar. Resûlüm!. Onlara (De ki: Âyetler ancak Allah’ın katındadır.) ben bir uyarıcıyım, bir tebliğciğim, öyle hârikaları vücude getirmek ancak Allah’ın kudretine aittir. Allah’ın dileği tecelli ederse öyle istediğiniz hârikalar vücude gelebilir. Fakat ey mü’minler!. Ey o müşriklerin imâna gelmesini arzu eden müslümanlar!. (Size ne bildirecektir ki, o âyet) O istedikleri harika vücude (geldiği vakit de) onlar (yine imân etmiyeceklerdir.) onlar yine inkâra devam edeceklerdir. Çünki onların o kötü irâdelerinden, çirkin hareketlerinden dolayı Allah Teâlâ onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar imân etmekkabiliyetlerini kaybetmişlerdir.

110. Ve biz onların kalplerini ve gözlerini ona evvelce de imân etmedikleri gibi tersine döndürürüz. Ve onları o azgınlıkları içinde körükörüne yuvarlanır gider bir halde bırakırız.

110. (Ve) Ey mü’minler size ne bildirdi ki: (biz onların) O müşriklerin o kötü gayret ve irâdelerinden dolayı (kalblerini ve gözlerini) hak’ki idrâk ve kabulden mahrum bırakırız. (ona) O evvelce gönderilen mucizelerden herhangi birine (evvelce de imân etmedikleri gibi) bu kerre istedikleri hârikalar da meydana gelse bunlara da inanmazlar, yine onların kalblerini ve gözlerini (tersine döndürürüz.) yine o hârikaları görüp tasdik etmezler (Ve onları o tuğyanlan) o evvelki azgınlıkları, taşkınlıkları, haddi aşan cehaletleri (içinde körükörüne yuvarlanır gider) şaşkın (bir halde bırakırız,) onların bu feci halleri öldürülüp cezalarına kavuşacakları bir zamana kadar devam eder, onları mü’minler gibi hidâyete erdirmeyiz. Onlar bu hidâyete olan tabii kabiliyetlerini zâyetmişlerdir. Ne helâk edici bir durum!.

§ Rivâyete göre Kureyş müşrikleri Rasûlullah’a müracaat etmişler, Hz. Musa elindeki âsâyı taşlara vurunca sular nşkırmıştı, Hz. İsa da ölüleri diriltmişti. Sen de şu Sefa dağını altın kıl sana imân edelim demişler. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem de Sefa dağının altın olmasına dua etmek istemişti. Bu sırada Cibrili Emin gelmiş. Ya Rasûlüllah!. Dilediğini istemek sana aittir, istersen Sefa altın olur. Fakat o müşrikler yine imân etmezlerse derhal helâk olurlar. Binaenaleyh istersen onları bırak, içlerinden ileride tövbe edecek olanlar, tövbe ederek helâkten kurtulsunlar, demiş. Rasûlü Ekrem de onların haklarında yine bir merhamet belirtisi göstererek bu du’ada bulunmamıştır. İşte bu hâdise üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. O müşriklerin kâbiliyetlerinin derecesini göstermiştir.

111. Eğer biz hakîkaten onlara Melekleri indirsek ve onlar ile ölüler konuşacak olsalar ve onların üzerine herşeyi de bölük bölük toplasak yine imân edecek değillerdir. Meğer ki Allah Teâlâ dileyecek olsun. Fakat onların çokları bunu bilmezler.

111. Bu mübârek âyetler, inkârcıların inkârlarındaki ısrarlarını ayrıntılı olarak bildirmektedir. Ve onların kötü inançlarında devam etmeleri, kendi yaratılışlarını kötüye kullanmalarının bir neticesi olduğundan bundan dolayı üzülmemesi için Rasûlü Ekrem’i teselli etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcıların senden istedikleri şekilde (Eğer bîz hakîkaten onlara melekleri indirsek) senin peygamberliğine şâhitlik etseler (ve onlar ile) o inkâr edenlerle dirilteceğimiz (ölüler konuşacak olsalar) imânın hakîkatine şâhitlik etseler (ve onların üzerine herşeyi de) birer kefil, şâhit olarak (bölük bölük toplasak) başlarına toplasak, onlar da gerçeği dile getirseler (yine) o inkarcılar (imân edecek değillerdir.) onların isyandaki, azgınlıktaki inatlan, imân etırılerine yine mâni olacaktır. Bu hallerinden dolayı küfürleri hususunda Allah’ın kaderi onları geçmiştir. Bunun aksi meydana gelemez. (Meğer ki Allah Teâlâ) Onların imanlarını (dileyecek olsun.) onlar ancak o takdirde imân ederler. Halbuki, böyle bir ilâhî istek onların hakkında tecelli etmez. Onlar böyle bir lutfa ulaşma kabiliyetini kaybetmişlerdir. Fakat onların çokları bilmezler) istedikleri hârikalar vücude gelince onların imân edeceklerini zannederler. Bu artık çok uzak: Zira haklarında Allah’ın takdiri kararlaştırılmıştır ve onların küfürlerinde ne kadar ısrarlı oldukları Allah tarafından bilinmektedir. Artık onlar öyle hârikalardan istifâde edecek kimseler değildirler.

§ Asrı Saadette bir takım inkarcılar, eğer bize şu gibi hârikalar gösterirse biz imân ederiz diye yemin etmişler. Halbuki, onlara kâfiderecede hârikalar, mucizeler gösteriliyordu. Artık başka hârikalar istemeleri birer eğlenme ve alaydan başka birşey değildi. Binaenaleyh onların o istedikleri hârikalar vücude getirildiği takdirde de onların imân etmiyecekleri bu âyeti celile ile beyan buyrulmuştur.

§ “Kubulen” kelimesi küfela; kefiller mânâsınadır. Nevi nevi, sınıf sınıf, gurup gurup mânâsını da ifâde etmektedir.

112. Ve böyle her Peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onların bâzısı bazısını aldatmak için sözün yaldızlısını fısıldarlar. Ve eğer Rabbin dilemiş olsaydı ona yapmazlardı, artık onları ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.

112. Resûlüm!. Sana karşı bir takım şahıslar, kabîleler düşmanlık gösteriyorlar. Bu yalnız sana karşı gösterilen bir düşmanlık değildir. (Ve höyle) Sana karşı düşmanlar bulunduğu gibi senden evvelki (her Peygamber için) de (insan ve cin şeytanlarını) onların muhtelif dikkafalılarını (düşman kıldık.) o Peygamberler de bu imtihan âleminde hikmet gereği öyle düşmanlar ile karşılaşmışlardır. (Onların) O şeytan yaratılışlı dinsizlerin (bâzısı bazısını aldatmak için) hak’ki kabulden men etmek için (sözün yaldızlısını fısıldar.) şeklen parlak, haddızatında bâtıl, yalan, karanlığa dalmış lakırdılar ile birbirlerine vesveselerde bulunarak dururlar. Fakat Habibim!. Bu bir hikmet gereğidir. (Ve eğer Rab’bin) Onların imanlarını, böyle vesveselerde bulunmamalarını (dilemiş olsa idi onu yapmazlardı) sana karşı düşmanlıkta bulunmazlardı, (artık onları) O çağdaş dinsizleri (ve iftira eder oldukları şeyleri bırak.) onlardan dolayı üzülme, sen peygamberlik vazîfeni yerine getirdiğinden dolayı en güzel akıbetlere kavuşacaksın, onlar da o fenâ hareketlerinden dolayı en şiddetli cezalara çarpılacaklardır. Artık bu hakikatı ancak mü’minler bilirler, buna imân ederler. Oinkarcılar ise bu feci âkibetlerini hiç düşünüp bilmezler. Bu âyeti celiledekı vahiyden maksat, vesvese, işaret sür’atli lâkırdıdır. Zuhruf de: Dış yüzü süslü olduğu halde iç yüzü çirkin, bâtıl olan şeydir. Gurur da aldanmaktır, Maslahat ve menfaate uygun olmayan birşeyi bunlara uygun sanarak cehalete düşmektir.

113. Ve o yaldızlı sözleri âhirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin ve ondan hoşlansınlar ve onlar işledikleri şeyleri işlesinler diye telkin eyler.

113. Bu mübârek âyetler, şeytan tabiatîi kimselerin insanlara ne maksatla vesveselerde bulunduklarını bildirmektedir. Ve Rasûlü Ekrem’in doğruluğuna ait mücizelerin fazlasiyle mevcut olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Ve) O şeytan, o insanlar ve cinler tâifesinden olan düşman (-o yaldızlı sözleri-) o yalan lâkırdıları (âhirete inanmayanların) o ebediyet âlemini inkâr edenlerin (gönülleri ona) o görünüşte parlak, haddizatında, karanlık ve aldatıcı lakırdılarına (meyletsin) onlara aldanıp dursunlar (ve ondan) o kâfirce sözlerden (hoşlansınlar) o yanlış inançlarında sâbit olsunlar (ve onlar) öyle sapıklık sahasında kendi nefisleri için kazanıp (işledikleri şeyleri) öyle çirkin çirkin inançlarını, amellerini (işlesinler diye telkin eder.) tâki, onlar o kötü hareketlerinin cezâsına kavuşurlar.

114. Allah Teâlâ’dan başka hakem istermiyim, ki: O size kitabı ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır. Ve kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki o şüphesiz Rabbin tarafından hak olarak indirilmiştir. Artık sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.

114. Resûlüm!. Onlara de ki: Ben şeytanların yaldızlı sözlerine meyleder de (Allah Teâlâ’dan başka hakem istermiyim ki:) aramızda hükmetsin, hak ile bâtılın arasını ayırsın!.Halbuki (O) Yüce mâbud (size kitabı) mucize olan Kur’an’ı (ayrıntılı olarak indirmiş olan zattır.) Hikmet sâhibi yaratıcı, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bütün dinî işleri o kutsî kitabında tafsilatlı olarak bildirmiştir. Bütün insanlık bu hususta başkalarına muhtaç değildir. Artık bundan sonra hakeme ne hâcet vardır!. (Ve) Bu bir hakikatdır ki, (kendilerine kitap verdiklerimiz) Yahudi ve Hırıstiyan âlimleri, Tevrat’ta ve İncil’de zikredildiği şekilde (bilirler ki: O) Kur’an’ı Kerim (şüphesiz Rab’bin tarafından hak olarak indirilmiştir.) onların gerçekten âlim ve insaflı olanları bu Kur’an’ı Kerim’in hakikatına ve Allah katından inmiş olduğuna inanırlar. (Artık) Ey Resûlüm!. Veya ey herhangi bir mü’min ve düşünen kulum!, (sakın şüpheye düşmüş olanlardan olma.) Yani o ehli kitabın bu Kur’an-ı Kerim’e öyle muttali olduklarında şüpheye mahal yoktur. Onlar bu hakikati pek güzel bilirler. Nitekim içlerinden bir kısmı da İslâmiyeti kabul ederek bu hakikatı itirafta bulunmuşlardır. Kısacası Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından hak olarak nâzil olmuş olduğunda da şüpheye, tereddüde asla mahal yoktur.

§ Rivâyete göre Kureyş müşrikleri. Rasûlü Ekrem’e gitmişler, “seninle bizim aramızda hakem olmak üzere Yahudi veya Hırıstiyan bilginlerinden bir tıakem tâyin et, senin hakkında kitaplarında ne bilgi bulunduğunu bize haber versinler” demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Kur’an’ı Kerim’i tercüme etmiş olan Doktor Moris adındaki bir hırıstiyan bilgini şöyle demiştir: “Kur’an tabiatın ezelî yardımı ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. Kur’an, arz ve semanın yaratıcısına hamd ve şükranla doludur. Edebî dehâların, yüksek şâirlerin Kur’an huzurunda eğildikleri bir gerçektir. Kur’an’ın güzelliği hergün daha ziyâde artmakta, bitmeyen sırları anlaşılmaktadır. Kur’an, bir edeb kitabıdır. Kur’an bir sözler hazînesidir. Kur’an, bir mârifet deryasıdır. Kur’an fesahat, belâgatyücelik ve nezaketle mümtazdır.”

115. Rabbinin sözü doğruluk ve adâletce tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir. bilendir.

115. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in peygamberliğini tasdik eden mücizelerin en mükemmel derecede bulunduğuna işâret ediyor. Pek çok kimseler hidayetten mahrum olduklarından onlara uymanın insanı sapıklığa düşüreceğini hatırlatmaktadır. Ve kimlerin hidâyet üzere bulunup bulunmadıklarını Cenâb-ı Hak’kın tamamiyle bildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm. (Rab’binin) sana ihsan buyurmuş olduğu (sözü) yani Kur’an-ı Kerim (doğruluk ve adâletce) vermekte olduğu bütün haberler itibâriyle, tatbikini emrettiği bütün hükümler itibâriyle (tamamlanmıştır.) bütün mükemmelliklere sahiptir, hiçbirisinde bir noksan düşünülmüş değildir. (Onun sözlerini değiştirecek yoktur.) Cenâb-ı Hak’kın mukaddes kitabı olan Kur’an-ı Kerim, onun koruması ve himayesi altındadır. Onun hükümleri kıyâmete kadar yürürlüktedir, o yüce kitabın kapsamını artırma ve noksanlaştırmaya hiçbir kimse kâdir olamaz. (O) Yüce Yaratıcı (semîdir) her söyleneni tamamiyle işitir ve (alîmdir.) ona hiç birşey gizli kalamaz. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim ile Hz. Muhammed’in peygamberliği hakkındaki bütün söylenilen sözleri de, düşünülen fikirleri de Cenâb-ı Hak tamamen işitip bilmektedir.

116. Ve eğer yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen seni Allah Teâlâ’nın yolundan sapıtırlar. Onlar sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.

116. (Ve eğer) O inkârcıların o kadar cahilce halleri açık veya besbelli, İslâmî hükümler ise sırf hikmet ve hakikat iken faraza o (yerde bulunanların çoğuna itaat eder isen) onlarınaldatmalarına, yaldızlı lakırdılarına kıymet verirsen, meselâ: Onlardan hakem tâyin edersen (seni Allah Teâlâ’nın yolundan) onun yüce dininden şer’î hükümlerinden (sapıtırlar.) binaenaleyh onlar hiçbir vakit hareket rehberi olmaya lâyık değildirler. (Onlar) Mücadelelerinde, münakaşalarında (sırf zandan başka birşeye tâbi olmazlar.) kendi babalarının hak üzere olduklarına ait kuruntulara uyarlar, öyle temelsiz, cahilce iddiaları tâkibeder giderler, (ve onlar ancak yalan yanlış söyler dururlar.) Cenâb-ı Hak’ka karşı yalan söylemekten sıkılmazlar. Meselâ: Cenâb-ı Hak’ka evlât isnat ederler, putlara ibâdeti Cenâb-ı Hak’ka yakınlaşmaya vesîle tanırlar, kendi kendine ölmüş hayvanların etlerini yemeyi helâl görürler, behîre denilen hayvanların etini helâl görmezlerdi.

§ Şöyle ki: Cahiliye devrinde bazı dişi develerin veya koyunların kulağını bir işâret olmak için yararlar, serbest bırakırlardı. Bunlara binmezlerdi, bunlardan istifâde etmezlerdi, kendi kendilerine ölürlerse etlerini kadınlara haram görürlerdi.

117. Şüphe yok ki Rabbindir, yoldan sapıvermiş kimseleri en iyi bilen ve doğru yola gidenleri de en iyi bilen o’dur.

117. (Şüphe yok ki,) Mahlûklarının bütün durumu ve vasıflarını en iyi bilen (Rab’bindir) onun ilminden hiç birşey hariç kalmaz. Evet şüphe yok ki, (yoldan sapıvermiş kimseleri) öyle İslâm dinine karşı cephe alan cahilleri (en ziyâde bilen) o Hakiki Azimdir (ve doğru yola gidenleri) İslâmiyet tarikini takib edenleri (de en iyi bilen o’dur.) o ezelî ve alîm olan Yüce Mâbuttur. Artık o inkârcıların cahilce sözlerine nasıl kıymet verilebilir?. Onların helâl ve harama dâir görüşlerinin ne kıymeti olabilir?.

118. İmdi eğer siz onun âyetlerine inanan kimseler, iseniz üzerine Allah Teâlâ’nın ismianılmış olanlardan yiyin.

118. Bu mübârek âyetler, yoldan sapmışların sözlerine iltifat edilmeyip dinen helâl olan şeylerden istifâde edilmesini, yasaklanan şeylerin de terkedilmesini bildirmektedir. Ve arzularına göre hareket edenlere uymanın pek korkunç âkibetlerini ihtar eylemektedir. Şöyle ki: Sapıklık yolunu seçenler, müslümanlara diyorlardı ki: “Siz hem Allah’a tapıyorsunuz, hem de Allah’ın öldürüldüğünü yemiyorsunuz. Allah’ın öldürdüğü sizin öldürdüğünüzden daha fazla yenilmeğe lâyık değil midir?.” Halbuki Cenâb-ı Hak, öyle kesilmeksizin kendi kendine helâk olan veya üzerine Allah Teâlâ’dan başkasının ismi zikredilen hayvanın yiyilmemesini emretmiştir. (İmdi eğer siz onun) Cenab’ı Hak’kın (âyetlerine inanan kimseler iseniz) hakikaten imâna ulaşmış, Allah’ın hükümlerine tâbi bulunuyor iseniz (üzerine Allah Teâlâ’nın ismi anılmış) besmele-i şerife ile kesilmiş (olanlardan yeyin) bu sizin için mübahtır, bundan yiyip istifâde edebilirsiniz. Siz öyle helâl olan şeyleri haram ve haram bulunan şeyleri helâl sayan sapmışların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak’ka imân edenler, onun helâl kıldığını mübah bilir, ondan istifâde edebilirler, haram kıldığından da kaçınırlar. Bu imânın gereğidir.

119. Size ne oluyor ki, üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikiredilmiş olanı yemeyesiniz. Ve muhakkak size haram olan şeyler ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Ancak kendisine mecbur kaldığınız şey müstesnâ. Ve şüphe yok ki birçokları bilmeksizin kendi arzularıyla halkı sapıklığa düşürürler. Senin Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları en iyi bilendir.

119. Ey mü’minler (Size ne oluyor ki) Ne gibi bir maksattan dolayı olabilir ki, (üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikredilmiş olanı) öyle usulü dairesinde kesilmiş, yiyilmesi câiz bir hayvanın etini (yemeyesiniz?) bundan kaçınmanızı gerektiren birşey yoktur. (Ve muhakkak sizeharam olan şeyler) Kur’an-ı Kerim’de (ayrıntılı olarak bildirilmiştir.)

Bu cümleden olarak:  Size haram kılındı. (Maide, 5/3) ve  De ki: Bana vahyolunanda Leş… Hariç haram kılınmış birşey bulamıyorum. (En’âm, 6/145) âyetler bunu bildirmektedir.

(Ancak kendisine mecbur kaldığınız) Hayatınızı kurtarmak için başka bir yiyecek bulamadığınız (şey müstesnâ.) bu da o öyle bir zamret halinde helâldır, hayatınızı kurtaracak miktar ondan istifâde edebilirsiniz. (Ve şüphe yok ki) O dinsizlerden Emribnil Lühay ve arkadaşları gibi (birçokları bilmeksizin) vahye dayanan yüce bir şeriatten istifâde etmeksizin (kendi arzularıyle) kendi nefislerinin eğilimlerine tâbi olarak helâl olanları haram, haram olanları da helâl saymak suretiyle (-halkı- sapıklığa düşürürler.) artık öyle arzularına uyanların sözlerine kıymet verilebilir mi?. Resûlüm!. (Senin Rabbin ise muhakkak ki, haddi aşanları) hakkı bırakıp bâtıla yönelenler!, helâli haram, haramı helâl kabul edenleri (en iyi bilendir.) binaenaleyh onlar kendi yakalarını ilâhî azabın kahredici pençesinden elbette kurtaramayacaklardır.

120. Günahın âşikâr olanını da, gizlicesini de bırakınız. Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar, elbette yaptıkları şeyden dolayı cezâlanacaklardır.

120. Artık ey ehli imân!. Öyle nefislerinin esiri olanların aldatmalarına kapılmayınız, onların sözlerine iltifat etmeyiniz. (Günahın âşikâr olanını da gizlicesini de bırakınız.) ne açıkça bir günahı işleyiniz, ne de bir günahı gizlice yapınız. Cenab’ı Hak, hepsini de görür, bilirimân ettik. Binaenaleyh herhangi bir günahı açıkça yapmak câiz olmadığı gibi gizlice yapmak da câiz değildir. Meselâ: Açık olarak zinâ yapmak haram olduğu gibi gizlice de haramdır. Hased, kibir, kendini beğenme müslümanlar hakkında şerri istemek gibi kalben düşünülüp gizlice yapılacak şeyler de haramdır. Bunlardan tamamen kaçınmak dinî bir vazîfedir. (Şüphesiz o kimseler ki, günahı kazanırlar,) Haram ‘ olan birşeyi açık veya gizli olarak işlerler (elbette) böyle (işledikleri şeyden dolayı) âhirette (cezâlanacaklardır.) o halde daha dünyada iken haramlardan kaçınmalıdır, insanlık icâbı öyle yasak birşey işlenilmiş ise ondan tevbe ve istiğfar edilmelidir. Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine sığınmalıdır. Şu muhakkak ki: Küfr üzerine ölenler, ebediyyen azap göreceklerdir. İmân ile ölen günahkârlar ise geçici olarak azâbı hak ederler. Meğer ki, Hak Teâlâ onları af buyursun.

121-165 ARASI AYETLER

121. Üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikiredilmemiş olanlardan yemeyiniz. Ve şüphe yok ki, o bir günahtır ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Ve eğer onlara itaat ederseniz şüphe yok ki, siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.

121. Bu mübârek âyetler, hangi hayvanın etinin yiyilemiyeceğini beyan ile müşriklerin iddialarını ibtâl etmektedir. Ve mü’minlerle kâfirler arasındaki farkı en açık bir şekilde bildirerek mü’minleri müşriklere meyletmekten sakındırmaktadır. Şöyle ki: (Üzerine Allah Teâlâ’nın ismi zikredilmemiş) Yani kendi kendine ölmüş veya kasten besmele terkedilmiş veya üzerine başkasının ismi zikredilmiş (olanlardan yemeyiniz.) böyle bir hayvanın eti haramdır. (Ve şüphe yok ki, o) Böyle bir hayvanın etini yemek veyahut bir hayvanı Allah Teâlâ’dan başkasının ismini zikrederek boğazlamak (bir günahtır) Allah’ınhükmüne muhalif bir harekettir, sapmışların arzularına uymaktır, (ve muhakkak ki, şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için) Sizi bir takım yalan dolan ile hak yoldan çıkarmak için (kendi dostlarına) arzu ve isteklerine düşkün, ve dinî terbiyeden mahrum kimselere (telkinde bulunurlar.) vesveselerde bulunur dururlar. Binaenaleyh ey mü’minler!. Onların bu vesveselerinden, bu aldatmalarından gâfil bulunmayınız. (Ve eğer onlara itaat ederseniz) Onların bâtıl fikirlerine kıymet verirseniz, onların haramları helâl kabul etmelerine tâbi olursanız (şüphe yok ki) o takdirde (siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.) çünkü Allah Teâlâ’ya itaati bırakıp müşriklere itaat edenler, onların vesveselerini hak görenler, onları Cenâb-ı Hak’ka ortak kabul etmiş, tevhit dairesinden çıkmış bulunurlar.

§ Besmelesiz kesilen hayvan hakkında İslâm hukukçularının görüşleri şöyledir:

(1) İmam Ahmet’e ve Davudi Zahirî’ye göre, kasten veya unutarak besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır.

(2) İmam Mâlik ile İmam Şafi’iye göre bir müslümanın kestiği koyun, sığır, deve gibi bir hayvanın eti helâldır, isterse, besmeleyi unutarak veya kasten terketmiş olsunlar.

(3) İmam Âzam’a göre kasten besmelesiz kesilen bir hayvanın eti haramdır. Fakat unutarak besmelenin zikredilmemesi, bu haramlığı gerektirmez.

122. Ya bir kimse ki ölü iken diriltmişiz ve ona bir ışık vermişiz, onunla insanlar arasında yürüyor. O, meselâ zulmetler içinde kalmış, ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş olan bir kimse gibi midir?

122. Cenâb-ı Hak, mü’minleri müşriklere itaatten nefret ettirmek için arlarındaki farkı şu şekilde beyan buyuruyor: (Ya bir kimse ki onu ölü iken) vaktiyle mânevî hayattan mahrum, Allah’ın dininin hükümlerindenhabersiz bulunurken biz kendisini (diriltmişiz) hak dine ulaştırmak şerefiyle mânevî hayata kavuşturmuşuzdur (ve ona bir ışık vermişiz) İslâm dininin ışığından kendisini aydınlatmışız (onunla) o mânevî nur ile (insanlar arasında) yolunu güzelce tâyin ederek tam bir emniyetle (yürüyor o) böyle münevver bir mü’min (meselâ zulmetler içinde kalmış) küfr ve şirkin karanlıkları içine düşmüş (ondan asla çıkamaz bir halde bulunmuş bir kimse gibi midir?.) bunların arasındaki fark, gün gibi açık değil mi?. Artık nasıl olur da akıllı bir kimse o gibi karanlıklar için kalmışların vesveselerine tâbi olabilir?. (İşte öylece) karanlıklar içinde kaldıkları halde bir kötülük, bir ihânet olarak (kâfirlere yaptıkları) kâfirce, cahilce (şeyler süslü gösterilmiştir.) kendilerine süslü, seçkin bir halde gösterilmiştir. Bunlar, o kadar karanlıklar, cehâletler içinde yaşarlarken kendilerini aydın ve bilgin görürler, kendilerini doğru bir yolun yolcusu imiş gibi sanır dururlar. Bu ne fena bir sapıklık neticesi. Binaenaleyh hakikî aydınlar, bu gibi sapıtmış kimselerin sözlerine, aldatmalarına asla iltifatta bulunmazlar.

123. Ve böylece herbir beldede günahkârlarını büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar. Halbuki, onlar hilekârlık yapmazlar, ancak kendilerine yapmış olurlar da farkına varamazlar.

123. Bu mübârek âyetler, bir takım günahkârların hikmet gereği mevki sâhibi olup insanları saptırmaya çalıştıklarını ve bunların bu kötü hareketlerini bilmeyerek kendi aleyhlerinde yapmış olduklarını bildirmektedir. Ve böyle inkârcı kimselerin kendilerine de peygamberlik rütbesi verilmedikçe Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyeceklerini bir haset ve kıskançlık sebebiyle öne sürdüklerini ve bunların kötü âkıbetini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) Mekke’deki Kureyş reislerin! Mekkeahalisinin başkanlığında bulundurmuş olduğumuz gibi diğer (herbir beldede) bulunan (günahkârlarını) da, görünürde büyük mevkilere, servetlere sâhip olanlarını da hikmet gereği o beldelerde (büyükler kıldık ki, orada hîlede bulunsunlar.) kendi mevkilerine güvenerek halkı saptırmaya çalışsınlar, Yüce Peygamberlere tâbi olmaktan halkı men’etmeye uğraşıp dursunlar. Bunların böyle bir mevkide bulunup halkı saptırmaya çalışmalarına meydan verilmesi, onların hakkında bir imtihandır, onların daha fazla azap görmelerine bir sebep teşkil etmektedir. Onların bu saptırmaları aklı başında olan zatlara tesir etmeyecektir, o zatlar yine imân şerefine kavuşmuş bulunacaklardır. (Halbuki, onlar) O kavimleri arasında görünürde büyük olanlar, öyle başkalarını hidayetten mahrum bırakmak için (hile yapmazlar) onların hileleri tesirsiz kalır. Onlar (ancak kendilerine) hile (yapmış olurlar da) bilmeksizin kendilerini küfr ve taşkınlığa düşürmüş, azâba hedef kılmış bulunurlar da bunun (farkına varamazlar) ebedî zarara uğrar giderler. İşte insanların dindarlığına, fazîletine mâni olmaya çalışan şeytan yaratılışlı kimselerin âkibetleri böyle hüsrandan başka birşey değildir.

§ Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem hakkında bir teselli içermektedir. Çünkü Kureyş büyükleri, Rasûlü Ekrem’e insanların imân etmemeleri için Mekke yolu üzerinde dört şahıs bulunduruyorlardı. Bunlar Hz. Peygamber hakkında: “O kâhindir, sihirbazdır, yalancıdır, ona uymayınız.” deyip duruyorlardı. Bunların aldatmalarına rağmen müslümanların sayısı gündengüne artıyordu, düşmanlar ise zarar ve ziyâna uğruyorlardı. Onların böyle hileci bir harekete sevkedilmeleri, kendi haklarında Allah’ın kahrının ortaya çıkmasına bir sebep teşkil ediyordu. Ve onların yapacakları hilelerin tesirsiz kalacağını kendilerine göstererek onları bu sebeble de aşağılık ve zelil bir halde bırakmak hikmetine dayalıbulunuyordu.

124. Ve onlara bir âyet geldiği zaman derler ki: Allah’ın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz. Allah Teâlâ peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir. Elbette günahkâr olanlara yapmakta olduktan tuzak ve hileden dolayı Hak Teâlâ’nın katında bir alçaklık ve şiddetli bir azap isâbet edecektir.

124. (Ve onlara) Vaktiyle Allah’a ortak koşan Mekke ahalisine. Hz. Muhammecf -Afeyhîssefârının- doğruluğu, Peygamberliği hakfcınoa (bir âyet geldiği zaman) o ahali (derler ki. Allah Teâlâ’nın Peygamberlerine verilmiş olanın benzeri) bir Peygamberlik (bizlere verilinceye kadar biz imân etmeyiz.) bize de vahy olunmalı, bize de Cibril gelip Muhammed Aleyhisselâm’ın sözlerinde sadık olduğunu haber vermeli ki ona imân edelim, yoksa biz imân etmeyiz. Nitekim Kureyş kâfirlerinden Velid İbni Muğire, Hz. Peygamber’e demiş ki: Eğer peygamberlik hak olsa idi ben ona senden daha lâyık olurdum. Çünkü ben senden daha yaşlıyım, ve ben senden daha fazla mala sâhibim. İşte bu gibi cahilce iddiaları red için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ Peygamberliği nereye yönelteceğini en iyi bilendir.) Peygamberliğe lâyık olan, kendisine vahy olunacak zatı bilen ancak Allah Teâlâ’dır. Öyle fâni varlıkların ne kıymeti olabilir ki, onlar peygamberlik şerefine kavuşmaya bir vesîle olsun. (Elbette) Öyle yanlış düşünerek kendi nefislerini fitneye maruz bırakıp (günahkâr olanlara) insanları imândan men için (yaptıkları tuzak mekr ve hileden dolayı) Hak Teâlâ’nın katında, yani kıyâmet gününde (bir mezellet) bir zillet ve hakâret (ve şiddetli bir azap isâbet edecektir.) onlar dünyada da âhirette de lâyık oldukları cezalara çarpılacaklardır. Nitekim Kureyşin liderleri daha dünyada iken mağlûp olmuş, birçoklarıöldürülmüştür. Ahirette uğrayacakları ilâhî azap ise her türlü düşüncenin üstündedir. İşte dinsizliğin akibeti!.

125. İmdi Allah Teâlâ her kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm için genişletir. Ve her kimi dalâlete düşürmek dilerse onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir, sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi bulunur. İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin üzerine böylece pisliği verir.

125. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın hikmeti gereği bir kısım kullarının kalblerini genişlettiğini ve diğer bir takım kullarının kalplerini de daraltmış olduğunu bildirmektedir. Ve insanlar için hidâyet ve selâmet yollarının Allah tarafından tam olarak beyan buyurulduğunu ve kimlere selâmet yurdunun verilmiş olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Bir takım kimselerin seni inkâr ederek sapıklığa düşmekte olduklarını görerek üzülme. Onların haklarında kendi irâdelerini doğrultusunda yaptıklarına göre ilâhî irâde tecelli etmektedir. (İmdi Allah Teâlâ her kime) Onun güzel irâdesinden dolayı (hidâyet etmek isterse) ona hak yolunu bildirerek imâna muvaffak kılmak dilerse (onun göğsünü İslâm için genişletir.) onun nefsini hakkı kabul etmeye kabiliyetli kılar, onun kalbine bir imân nuru düşürür, onunla, kalbi açılmış olarak hidâyet yolunu takib eder. (Ve) Cenab’ı Hak (her kimi) onun kötü irâdesinden dolayı hakkında bir cezâ olmak üzere (sapıklığa düşürmek dilerse) onda da sapıklığı yaratır, o hidayetten kaçınır, (onun göğsünü daraltır, sıkışmış bir hâle getirir) Öyle ki: O şahıs, hak’ki kabul etmekten kaçınır durur, onun kalbine imân giremez olur. Evet… O şahıs öyle bir darlık, öyle fazla bir sıkıntı içinde kalır ki, (sanki zorla göğe yükselecek imiş gibi) gücünün üstünde olan bir vaziyette (bulunur.) üzüntüler içinde vakti geçer durur. (İşte Allah Teâlâ imân etmeyenlerin) Kenditabii kabiliyetlerini, irâdelerini kötüye kullanarak imândan mahrum kalanların (üzerine böylece) göğüslerini daralttığı gibi (pisliği) de rezilliği de, dünyada lâneti, âhirette azâbı da (gönderir.) artık onlar bu felâketten kurtulamayacaklardır.

126. Ve bu Rabbinin dosdoğru olan yoludur. Muhakkak ki, biz âyetleri düşünen bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.

126. (Ve bu) İslâmiyet veya Kur’an’ı Kerim’in beyanları bütün kâinatı yaratıp terbiye eden, bütün mahlûklarına bolca mükemmellikler veren (Rab’binin dosdoğru) baştan sona doğruluklara sahip düzensizlikten uzak bulunan (yoludur.) işte bu doğru yolu takib etmek, her akıllı ve bilgili olan insan için lâzımdır. (Muhakkak ki, biz âyetleri) Cenâb-ı Hak’kın birliğine, kudret ve yüceliğine, bütün mahlûkları hakkındaki kaza ve kaderinin sırf hikmet olduğuna dâir olan delilleri, kanıtları, işaretleri (düşünen) tefekkür eden, bu âyetlerin yüce mahiyetini idrâk edebilen (bir kavim için ayrıntılı olarak beyan etmişizdir.) öyle düşünen, hakikatı kabule yetenekli olan bir cemaat, bu ilâhî beyanları güzelce anlar, bunlara göre davranışlarını tâyin ederek ebedî saadete kavuşur. Ne büyük bir ilâhî lûtuf.

127. Onlar için Rablerinin katında selâmet yurdu vardır. Ve Allah, onların yaptıkları amelleri sebebiyle dostudur.

127. (Onlar için) Allah Teâlâ’nın âyetlerini güzelce tefekkür eden ve öğüt alanlar için (Rablerinin yanında) mânevî katında sonsuzluk âleminde (selâmet yurdu vardır.) onlar bütün sıkıntılardan uzak olan bir selâmet yurduna, bir mutluluk dolu cennete kavuşacaklardır. Bu ilâhî lûtuf onlara mahsustur. (Ve o) Yüce Yaratıcı (onların) o güzel tefekkürde bulunan kullarının öyle (yaptıkları) salih (amelleri sebebiyle dostudur) onların velisidir, yardımcısıdır, mânen yakınıdır. Ne muazzam bir mükâfat!.

128. Ve o gün ki, Allah Teâlâ onların hepsini bir araya toplayacaktır. Ey cin taifesi! İnsanlardan birçok kimseler edindiniz diye buyuracak. Onların insanlardan dostları olanlar da: Ey Rab’bîmiz! Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık ve bizim için tâyin ettiğin süreye ulaştık, diyecekler. Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhınızdır, on’da ebediyen kalacaksınız, ancak Allah Teâlâ’nın dilediği müstesnâ. Şüphe yok ki, senin Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.

128. Bu mübârek âyetler de doğru yolu takib etmeyen, birbirini aldatıp duran insan ve cin tâifelerinin ve birbirine musallat olan zâlimlerin müthiş âkibetlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hatırla Resûlüm!. (O gün ki. Allah Teâlâ onların) Sekaleyn denilen insan ve cinlerin (hepsini) de (toplayacaktır.) onların hepsini de dirilterek mahşere sevk eyleyecektir. Ve (Ey cin taifesi!.) yani ey şeytanlar!. (İnsanlardan birçok kimseler edindiniz) onları azdırarak ve saptırarak kendinize tâbi kıldınız, (-diye buyuracak-) Böyle kınama yoluyla vukû bulan Allah’ın hitabına karşı (Onların) o şeytanların (insanlardan dostları olanlar da) kendilerini güya müdafaa için (Ey Rab’bimizL Bizim bâzımız bâzımızdan faydalandık.) şeytanlar bir takım bâtıl şeyleri süslü gösterdikleri için insanlar aldanarak onlardan fâidelenmiş olduklarını zannetmişler, şeytanlar da kendilerine itaat etmeleri dolayisiyle insanlardan istifâde etmişler, kendi kötü amellerine kavuşmuşlar. Kezalik: Cinler sihir, kehanet gibi şeyleri, bir takım yalanları insanlara telkin etmişler, insanlar da onlara itaat ederek onların bozguncu tarzdaki maksatları meydana gelmiş. (Ve bizim için tâyin ettiği süremize erdik) Bu kıyâmet gününe kavuştuk (diyecekler.) böyle yaptıkları fenalıkları ve inkâr eylemiş oldukları kıyâmet gününü itirafa mecbur olarak pişmanlıklarınıhasretli bir tarzda göstereceklerdir. (Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ateş sizin karargâhınızdır.) Bu, o dünyadaki kâfirce hareketlerinizin cezasıdır. (On’da) O ateş içinde (ebediyen kalacaksınız.) çünki cezâ itikada ve amele göredir. Kâfirler, asla ölmeyip sonsuza kadar yaşayacak olsalar aynı itikafda, amelde bulunacaklarına inanmaktadırlar. Binaenaleyh bu kanaatlerinin cezâsı da böyle ebedîdir. Zira, “Elcezâ-ü min cinsilamel” buyurulmuştur. Yani cezâ amele göredir. (Ancak Allah Teâlâ’nın dilediği) vakitler (müstesnâ) o kâfirler vakit vakit cehennem ateşinden çıkarılıp daha fazla tesirli bulunan bir soğukluk vadisine nakledilecekler, fakat bunun daha fazla tesirinden dolayı yine cehenneme nakledilmelerini isteyeceklerdir. Veyahut bu müstesnâdan maksat, hesâba çekilme zamanıdır ki, o müddet içinde cehennemde bulunmamış olurlar. Veyahut bundan maksat, imân etmeleri takdir edilen kimselerdir ki, onlar daha dünyada iken küfürlerini terkederek İslâmiyet’e kavuşmakta o cehennem azâbından müstesnâ bir halde bulunmuş olacaklardır. (Şüphe yok ki,) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (senin Rab’bin hakîmdir) bütün fiil ve hükümleri hikmetlidir ve (alîmdir.) bütün mahlûkatının hallerini, amellerini ve lâyık oldukları cezaları ve onların âkibetlerini hakkıyla bilendir. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının bütün takdir ettiği şeyleri bütün hükümlerini tasdik etmek ve yüceltmek, mü’minler için en’ kutsî bir vazîfedir.

129. Ve işte böylece zâlimlerin bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle musallat ederiz.

129. (Ve işte böylece) insanların ve cinlerin halleri ve onların haklarındaki cezalar gibi ve cinlerin insanları azdırmaya uğraşmaları gibi (zâlimlerin) zulümkâr olan insanların (bazısını bazısına işledikleri şeyler sebebiyle) kendilerinin gayrimeşru hareketleri yüzündenonların devamlı olarak küfr ve isyanda bulunmalarından dolayı (musallat ederiz.) onlar birbirini azdırır ve saptırır dururlar. Bu hâl kendileri için bir cezadır, bir musibettir. Veyahut onlar fenalıkları birlikte işledikleri gibi kendilerini de azap sahasında birbirine yaklaştırırız.

§ Bu âyeti kerimenin tefsiri hususunda İbni Abbas Hazretlerinden şöyle rivâyet edilmektedir: “Cenâb-ı Hak, bir kavim hakkında hayır dilerse onların işlerine en hayırlı olanlarını tâyin eder. Ve bir kavmin hakkında şer dilerse onların işlerine de en şerli olanlarını görevlendirir.” Bütün bu suretlerle tecelli eden ilâhî takdir insanların Allah tarafından bilenen güzel veya çirkin hareketlerinin bir mükâfat veya cezasıdır. Temiz, pâk olan ruhlar, kendileri gibi pâk ruhlara temâyül eder. Pis olan ruhlar da kendileri gibi kirli olan ruhlara katılır, herkes kendi benzerine eğilim gösterir.

130. Ey cin ve insan cemaati! İçinizden size benim âyetlerimi tebliğ eden ve sizi bu güne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi? Diyeceklerdir ki: Biz kendi aleyhimize şâhitlik ederiz. Ve onları dünya hayatı aldattı ve kendi aleyhlerine şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.

130. Bu mübârek âyetler de insanlar ve cinler hakkında ilâhî delillerin tamam olmuş bulunduğundan onların mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmadığını, onların kendi kusurlarından dolayı azâba uğrayacaklarını ilâhî bir kınama olarak ifâde etmektedir. Şöyle ki: Cenab’ı Hak, kıyâmet gününde azarlama amacıyla buyuracaktır ki: (Ey cin ve insan cemaati!.) Siz dünyada iken (içinizden size) sizden her ümmete (benim âyetlerimi tebliğ eden) beyan ve izah buyuran (ve sizî bugüne kavuşmanızla korkutan Peygamberler gelmedi mi?.) neden öyle küfr ve isyan ile dünya hayatını zâyettiniz?. Onlarda böyle bir kınama ile karşılaşınca (Diyecekler ki, biz kendi aleyhimizde şâhitlik ederiz.) ki bize Peygamberler gelmiş, bizi uyarmışlardı. Fakat ne yazık ki, biz onlara karşı isyankâr bir vaziyet aldık, şimdi azâbı hak etmiş bulunuyoruz. (Ve onları dünya hayatı aldattı) onlar dünyanın geçici ve değersiz varlığına, lezzetlerine aldandılar, uhrevî nîmetleri, mükâfatları düşünmediler: Sonsuz azâbı gerektiren isyanlarda bulunup durdular, (ve) Şimdi âhiret âleminde öyle ister istemez (kendi aleyhlerinde şahitlikte bulundular ki: Onlar muhakkak kâfir kimseler olmuşlardı.) dünyada iken küfr içinde yaşamış olduklarını böylece itirafa mecbur olacaklardır. Ne kadar korkunç bir felâket. Artık bunların bu öldürücü hâllerini her insan düşünerek uyanık olmalıdır.

131. İşte bu, Rabbin ülkelerin ahalisini gâfîl bir halde bulunurlarken zulümleri sebebiyle helâk edici olmadığından dolayıdır.

131. (İşte) Habibim!, (bu) Öyle her kavme Peygamberler gönderilmiş ve kendilerinin irşat ve uyarılmasına çalışılmış olması ilâhî bir adâlet eseridir, ilâhî bir merhametin tecellisidir. Ve (Rab’bin ülkelerin ahalisini) kendilerine Peygamberler gönderilmemiş olduğu halde (gâfil bir durumda bulunurlarken) yaptıkları (zulümleri) dini vazîfeleri bilemeyip icra edememeleri (sebebiyle helâk edici olmadığından dolayıdır.) binaenaleyh Cenâb-ı Hak, meselâ medeniyet âlemi haricinde bulundukları farzedilen bir kavme yüce bir Peygamber vâsıtasıyle yapacakları ve yapmayacakları şeyleri teklif buyrulmuş olmayınca o kavim câhillik sebebiyle bir kısım zalimce hareketlerde bulunmuş olsalar da bu kusurlarından dolayı helâke uğramazlar. Böyle bir kavim, dinî vazîfelerle mükellef bulunmuş olmaz, fakat bir tefekkür ve tecrübe zamanı geçirdikleri halde bu kâinatın yüce bir yaratıcısının olduğunu düşünüp tasdik etmezlerse bundan mes’ul olurlar. Çünki öylebir zamanın gelip geçmesi, o ahalinin bu hususta gafletini giderecek ilâhî bir delil durumundadır. Bu kâinattaki hârikaları senelerce görüp duran bir şahıs, bunların yüce bir yaratıcıya dayandığını nasıl olur da anlayamaz. Hanefî âlimleri, bu sorumluluğu kabul etmektedir.

132. Ve herkes için yaptıkları şeylerden dolayı dereceler vardır. Ve senin Rabbin onların ne yaptıklarından gâfil değildir.

132. Bu mübârek âyetler, bütün kulların fiil ve hareketlerine göre mertebeleri olduğunu bildirmektedir. Ve Cenâb-ı Hak’kın itaatkâr olanlara sevap, âsi olanlara da cezâ vermesi, onların itaatlerine muhtaç, isyanlarından zarar görücü olmasından dolayı olmayıp sırf ilâhî lütfa nâil olmaları için ibâdet ve itaata teşvik etme ve yasaklanan şeylerden kaçınmaları için bir korkutma hikmetine dayalı olduğunu beyan etmektedir. Ve kulları hakkındaki ilâhî vâdinin herhalde meydana geleceğine hiçbir kimsenin engel olamayacağını tenbih etmektedir. Şöyle ki: (Ve) İnsan ve cinden (herkes için yaptıkları şeylerden) iyi veya kötü amellerinden (dolayı dereceler) çeşitli tabakalar, muhtelif mükâfatlar ve cezalar (vardır.) onlar o derecelere kavuşacaklardır. (Ve senin Rab’bin onların ne yaptıklarından) hâşâ (gâfil) habersiz (değildir.) O İlim sâhibi yaratıcıya karşı hiçbir amel ve hareket gizli kalamaz. Ve o yüce mâbud mükellef kullarına lâyık oldukları mertebeleri, mükâfatları, cezaları vermeğe elbette kadirdir. Bunu güzelce düşünmelidir.

133. Ve senin Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir ve sizin arkanızdan dilediğini yerinize getirir. Nasıl ki, sizi başka bir kavmin zürriyetinden vücûde getirmiştir.

133. (Ve) Resûlüm!. Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (senin Rab’bin zengindir) Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, kullarının ibadetlerine de muhtaç değildir, her kulu yaptığı itaatisadece kendi menfaati için yapmış olur. İşlediği günahı da kendi zararına olarak işlemiş bulunur. Ve şanı yüce olan Rab’bin (rahmet sahibidir.) kulları hakkındaki yüce merhametinden dolayıdır ki, onlara Peygamberler, kitaplar göndermiş, onlara hidâyet yolunu göstermiştir. Kullarını bir takım vazîfeler ile mükellef tutması ilâhî bir rahmet eseri olarak onların fâideleri içindir. Yoksa Yüce Yaratıcı hiçbir şekilde hiçbir şeye muhtaç değildir. (Eğer dilerse) Ey âsi kullar!, (sizî giderir.) Sizi birgün evvel helâk eder (ve sizin arkanızdan) sizi helâk ettikten sonra mahlûklarından (dilediğini yerinize getirir.) O Yüce Yaratıcının kudreti böyle herşeye fazlasiyle kâfidir. (Nasıl ki, sizi başka bir kavmin) Sizin özelliklerinizi taşımayan bir cemaatin, yani: Nuh Aleyhisselâm’ın gemisindeki zatların (zürriyetinden) neslinden (vücude getirmiştir.) sizi ilâhî bir merhamet eseri olarak şimdiye kaar yaşatmış, arttırmıştır. Artık bu nîmetin, bu ilâhî kudretin yüceliğini düşünüp de hâlinizi düzeltmeye çalışmanız icab etmez mi?.

134. Şüphe yok ki, vaad olunduğunuz şey elbette gelecektir. Ve siz onu önleyebilecek değilsinizdir.

134. (Şüphe yok ki, va’ad olunduğunuz şey) Öldükten sonra yeniden hayat bulmanız, hesap için mahşer meydanına gitmeniz, ve amellerinizin mükâfat ve cezâsına kavuşmanız gibi şeyler hakkındaki ilâhî açıklamalar (elbette) vakidir. Herhalde meydana (gelecektir.) ona hiç birşey mâni olmayacaktır. (Ve siz onu) Hakkınızda takdir edilen öyle herhangi birşeyi (bertaraf edebilecek değilsinizdir.) herhangi vasıtaya müracaat ederseniz ediniz, takdir edilen her hâdise mutlaka ilâhî kudret ile vücude gelecektir. Binaenaleyh itaatkârlar sevâba nâil olacaktır, isyankârlar da cezâyı hak etmiş olacaktır. Bunlara engel olmaya hiçbir mahlukunkabiliyet ve selahiyeti yoktur.

135. De ki: Ey kavmim! Bütün gücünüzle yapacağınızı yapınız, şüphe yok ki, ben de emrolunduğum vazîfeyi yapmaktayım. Artık şüphesiz yakında bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti kime nasip olacaktır! Şu muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa eremiyeceklerdir.

135. Bu mübârek âyetler, kıyâmet âlemini inkâr edenleri tehdit etmektedir. Ve o inkârcıların ne kadar cahilce hareketlerde, iddialarda bulunduklarını etrafa anlatmakta ve o gibi cahillerin sözlerine iltifattan akıl sahiplerini nefret ettirmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. O inkârcılara ehemmiyet verme. Onları tehdit etmek için (De ki: Ey kavmim!.) ey Kureyş müşrikleri!. (Bütün gücünüzle) Bütün kuvvet ve iktidârınız ile (yapacağınızı yapınız) küfrünüzde, düşmanlığınızda bocalayıp durunuz. (şüphe yok ki, ben de -emrolunduğum vazîfeyi- yapmaktayım.) Allah’ın emri doğrultusunda İslâmiyet’i yaymaya çalışmaktayım, salih amellere devam etmekteyim, hak yolunda sabır ve sebatta bulunmaktayım. (Artık şüphesiz yakında) Âhiret âleminde (bileceksinizdir ki, âhiret yurdunun güzel akibeti kime) nasip (olacaktır.) o güzel âkibete bizlerin mi yoksa sizlerin mi kavuşacağı yakinen anlaşılacaktır. (Şu muhakkak ki, zâlimler) Hak dine görmeyerek kendilerini azâba uğratmış olan kâfirler (kurtuluşa eremiyeceklerdir.) binaenaleyh ey müşrik kavim!. Siz de öyle zâlim kimseler olduğunuzdan kurtuluşa, güzel bir âkibete nâil olamayacaksınızdır. Bunu anlayın da ona göre hareketlerinizi düzenlemeye çalışınız. Ne büyük tehdit ve ne kadar merhametçe bir öğüt.

136. Ve o müşrikler Allah için onun yarattığından, ekinden ve hayvanlardan bir pay ayırdılar, sonra zanlarınca bu, Allah içindir, bu da ortaklarımız putlarımız içindirdediler. Artık ortakları için olan Allah’a ulaşmaz, Allah için olan ise o, ortaklarına ulaşır. Hükmeder oldukları şey ne fenâ!.

136. (Ve -o müşrikler-) Mekke’i Mükerreme’deki kâfirler (Allah için onun yarattığından) yani: (ekinden ve hayvanlardan bir pay ayırdılar) Bunların bir kısmını Allah yolunda harcamaya karar verir oldular. Bir kısım ekinleri, hayvanları da putları adına ayırırlardı. (sonra zanlarınca bu) Ayırdığımız (Allah içindir) derlerdi ve putları için ayırdıklarına gelince (bu ta ortaklarımız -putlarımız- içindir dediler.) fakat bu taksime riayet etmezler, (Artık ortakları için olan Allah’a ulaşmaz) Allah yolunda sarfedilmezdi, bunu fakirlere sarfedivermezlerdi (Allah için olan ise o, ortaklarına ulaşır) bunun bir kısmını vakit vakit putları yolunda sarfeder dururlar. Ne kadar cehâlet!. Bunların böyle (hükmeder oldukları şey ne fena!.) bunlar kendi putlarını hâşâ Cenâb-ı Hak’ka takdim edercesine hareket ediyorlar, cansız cisimlerden ibâret olup hayır ve şerre kâdir olmayan putlara hisseler ayırıyorlar, onlara tapıp duruyorlar.

§ Rivâyete göre vaktiyle Mekke’de bulunmuş olan kâfirler, ekinlerden, meyvelerden, hayvanlardan ve diğer mallardan bir kısmını Cenâb-ı Allah adına, diğer bir kısmını da putları adına birer pay olarak ayırırlardı. Cenâb-ı Hak adına olanları misafirlere, fakirlere sarfederlerdi. Putları adına olanları da putlara ve onların hizmetçilerine sarfederlerdi. Sonra putlara ait kısım, onlara yetmeyince Allah Teâlâ adına ayırdıkları kısımdan alır, sarfederlerdi. Cenab’ı Hak adına olan kısımdan birşey zâyi olur veya eksilirse buna aldırmazlardı. Aynı şekilde: Putlara ait kısımdan birşey, Allah Teâlâ’ya ait kısma karışırsa onu putlara iâde ederlerdi ve putlara ait bir kısım helâk olursa onu Allah Teâlâya ait kısımdan telâfi ederlerdi. Fakat Cenab’ı Hak’ka ait kısımdan birşey putlara ait kısıma karışırsabunu iâde etmezlerdi. İşte bu âyeti kerime onların bu cahilce hallerini bildirmektedir.

137. Ve bunun gibi müşriklerden birçoklarına çocuklarını öldürmeyi onların ortakları güzel göstermişler. Tâki onları helâk etsinler ve dinlerini de kendilerine karıştırsınlar. Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi onu yapmazlardı. Artık onları, iftira ettikleri şeyi de bırak.

137. Bu âyeti kerime de müşriklerin ne kadar zararlı, bâtıl canice hareketlerde, inançlarda bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bunun gibi) Yani: Mallarının bir kısmını putları adına ayırmanın süslü ve güzel gösterilmesi gibi (müşriklerden birçoklarına çocuklarını öldürmeyi) onları diri diri mezarlara gömmeyi (onların ortakları) olan putlarının hizmetçileri veya cinler, şeytanlar (güzel göstermişler.) hoş göstermişlerdir. Onların bu cinayetleri öyle süslü göstermeleri bir mel’unluğa dayanmaktadır. (Tâki onları helâk etsinler) Onları cehennem ateşine uğratsınlar. (ve dinlerni de kendilerine karıştırsınlar.) Onların kendileriyle dindar olmaları icab eden şeyleri değiştirsin ve bozuversinler. Nitekim vaktiyle arab kabileleri İbrahim ve İsmail Aleyhimesselâm’ın dinine ait hükümlere riâyet ederken bilahara şirke düşerek o hükümlere riâyetten mahrum kalmışlardır. (Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi) Hikmetine uygun olsaydı o müşrikler (onu) putlara hisseler ayırmak gibi, çocuklarını öldürmek gibi herhangi cahilce birşeyi (yapmazlardı.) fakat bütün kulların yaptıktan şeyler kendilerinin irâde ve ihtiyarlarından dolayı ilâhî irâde ile vücude gelmektedir, zorlama cereyan etmemektedir. Bütün bunlar, birer hikmet ve menfaat gereğidir, bu imtihan âleminin birer vazgeçilmez unsurlarıdır. (Artık) Resûlüm!, (onları da) O Hakkı kabul etmeyen dinsizleri de ve (iftira ettikleri şeyi de) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşarak ona karşı hakîkat dışı iddialarda bulunduklarını da, meselâ: Onlara çocuklarınıöldürmeyi Cenâb-ı Hak emretmiştir diye söylenmelerini de (bırak.) onların o kâfirce, cahilce hareketlerinden dolayı üzülme. Onlar lâyık oldukları âkibete elbette kavuşacaklardır. Allah Teâlâ’nın her hüküm ve takdirinde ise bir nice hikmetler vardır. Artık o dinsizler, kendi kötü hareketlerinin, iddialarının cezâsına hazırlansınlar.

§ Câhiliyet zamanında kız çocuklarını fakir düşeceklerinden korkarak veya kocaya vermeğe utanarak diri diri topraklara gömerlerdi. Bazı kimseler de maksatlarının gerçekleşmesi için çocuklarını öldürmeyi nezrederlerdi. İşte bu âyeti celile, bunların bu feci hareketini ifâde etmektedir.

138. Ve zanlarınca dediler ki: Bu hayvanlar ve ekin haramdır. Onları dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Ve bir kısım hayvanların da sırtları haram kılınmıştır. Ve bir kısım hayvanlar da vardır ki, onların üzerine boğazlanırken Allah Teâlâ’nın ismini zikredmezler. Bunları hep Allah Teâlâ’ya iftira ederek yaparlar. Elbette Allah Teâlâ bunları iftira ettikleri şey yüzünden yakında cezâlandıracaktır.

138. Bu mübârek âyetler de müşriklerin diğer bir kısım bozuk, hakikate aykırı hükümlerini, adetlerini, iddialarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) öyle çeşit çeşit küfürlerde, iftiralarda bulunanlar (zanlarınca) bir delile dayanmayan bâtıl zanlarınca (dediler ki: Bu) putları adına ayırmış oldukları (hayvanlar ve ekin haramdır.) bunlardan insanlar men edilmiştir. Bunlara kimse müdahele edemez, (Onları dilediğimiz kimselerden) yani: Putlarının erkek hizmetçilerinden (başkası yiyemez.) bunlar yalnız onlara aittir, (Ve bir kısım hayvanların da sırtları haram kılınmıştır.) onların üzerlerine kimse binemez. Bu hayvanlara Bahair, Şevâib, Havami gibi isimler verilmiştir. Sûre-i Maidedeki (103) üncü âyeti kerimenin tefsirine bakınız!. (Ve bir kısım hayvanlar da vardır ki,onların üzerine) Boğazlanırken (Allah Teâlâ’nın ismini zikretmezler.) onları putları adına keserler ve yalnız putlarının adını söylerler. (Bunları hep Allah Teâlâ’ya iftira ederek yaparlar.) Böyle hareket etmemizi Allah bize emretmiştir, diye yalan söylerler. (Elbette) Allah Teâlâ (bunları iftira ettikleri şey yüzünden) öyle hakikat dışı ifadeleri sebebiyle (yakında cezâlandıracaktır.) lâyık oldukları azâba kavuşturacaktır. Bunun aksi iddia edilemez.

§ “Hicr” kelimesi lûgatte men etmek mânâsınadır. Akıl’a da sâhibini çirkin şeylerden men ettiği için “hicr” denilmiştir. Birşeyden men olunmuş kimseye de “mehcur” denilir. Bu kelime haram mânâsında da kullanılmaktadır.

139. Ve dediler ki: Şu hayvanların karınlarındaki sade erkeklerimize mahsustur. Ve kadınlarımıza haram kılınmıştır. Ve eğer ölmüş olursa onlar onda ortakdırlar. Allah Teâlâ onlara bu vasıflarının cezâsını yakında verecektir. Şüphe yok ki, o, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

139. O müşrikler diğer bir nevi yalanda, iftirada bulunarak (Dediler ki: Şu hayvanların karınlarındaki) yavmlar, yani behirelerin, saibelerin ceninler! (sade erkeklerimize mahsustur.) yalnız onlara helâldir. (Ve kadınlarımıza haram kılınmıştır.-) Onlar o yavruların etinden yiyemezler. (Ve eğer ölmüş olursa) O yavrular ölmüş olarak doğarlarsa (onlar) erkekler de, kadınlar da (o’nda) o hayvanların karınlarında bulunanlar da (ortakdırlar.) hepsi de onlardan yiyebilirler. (Allah Teâlâ onlara) Böyle hakikata aykırı iddialarda bulunanlara (bu vasıflarının) böyle hayvanları muhtelif nevîlere ayırarak onları yalan yere helâl ve haram ile vasıflandırmalarının (cezâsını yakında verecektir.) onlar Cenâb-ı Hak’ka iftirada bulunarak böyle yalan söylemelerinin cezâsını dünyada ve dünyada olmassa da ölür ölmezâhirette elbette göreceklerdir. Onlar cezâya hak kazanmışlardır. (Şüphe yok ki, o) Yüce Yaratıcı (hakimdir) onların hikmet gereği olan cezalarını terk etmez ve (alîmdir.) onlardan meydana gelen o çirkin hareketleri, iddiaları tamamen bilir, ona göre hak ettikleri azapları verir.

140. Çocuklarını beyinsizlikten ve bilgisizlikten dolayı öldürenler ve Allah Teâlâ’nın rızık olarak verdiği şeyleri Cenâb-ı Hak’ka iftira ederek haram sayanlar şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır. Muhakkak ki, onlar sapıtmışlar, doğru yolu bulamamışlardır.

140. Bu mübârek âyetler, çocuklarını öldüren müşriklerin ne kadar hüsrana uğramış câhil kimseler olduklarını bildirmektedir. Ve bir nice hârikaları hoş, faydalı ve farklı nevîde nîmetleri meydana getirmekte olan Kerem sâhibi yaratıcının azamet ve birliğine deliller göstererek müşriklerin bu hakikatları görmekten ne kadar mahrum bulunmuş olduklarına işâret etmektedir. Şöyle ki: And olsun (Çocuklarını beyinsizlikten) akıllarının hafifliğinden (ve bilgisizlikten dolayı) Allah Teâlâ’nın kendilerini de, çocuklarını da rızıklandıracağını bilmediklerinden dolayı o yavruları (öldürenler ve Allah Teâlâ’nın rızık olarak verdiği şeyleri) behireler, şâibeler gibi helâl olan nîmetleri (Cenab’ı Hak’ka iftira ederek haram sayanlar) bunları Hak Teâlâ şu şekilde haram kılmıştır diye hakikate aykırı iddialarda bulunanlar (şüphe yok ki, hüsrana uğramışlardır.) büyük zararlara mâruz kalmışlardır. Ve (Muhakkak ki onlar sapıtmışlar) dalâlete düşmüşler (doğru yolu bulamamışlardır.) hidâyete eren kimseler olmamışlardır. Artık onlar ne kadar irşada çalışılırsa çalışılsın, yaşantılarındaki fenalıktan dolayı hidâyete ulaşacak kimseler değildirler. Ne fena bir kabiliyet!.

§ İbni Abbas Hazretleri demiştir ki: Arap taif eşinin cahiliye devindeki cehâlet derecesinianlamak istersen En’âm sûresindeki bu âyeti kerimeyi oku!. Şimdi biz de öyle bir cehâlet içinde kalmış bir muhite bilahara ne kadar yüksek bir itikat, ne kadar yüce bir ahlâk dersi, ne kadar yükselmeyi gerçekleştirmeye yetecek bir terbiye doldurmuş olan İslâmiyet’i düşünmeliyiz!. Artık bu kutsî dinin gölgesine sığınarak dünyamızı da âhiretimizi de temine çalışmalı değil miyiz?. Ey Rabbim!. Sen başarılar ihsan buyur. Amin.

141. Ve o, o zattır ki, yeryüzüne döşenmiş ve döşenmemiş bostanları ve yiyilmesi muhtelif hurmaları ve ekinleri ve birbirine benzer ve benzemez bir halde zeytin ve nar ağaçlarını yaratmıştır. Onlardan herbirinin meyvelendiği zaman meyvesinden yiyiniz, biçildiği gün de hakkını veriniz ve israfta bulunmayınız, şüphe yok ki, Allah Teâlâ israf edenleri sevmez.

141. (Ve o) Kerem sâhibi Yaratıcı (o zattır ki) öyle muazzam yüce bir mabuddur ki, kendisinin hiçbir eş ve benzeri olmaksızın bütün bu eşsiz eserleri, nîmetleri vücude getirmiştir. Kısacası (yeryüzüne döşenmiş) yukarıya yükselmeyip yer sahasını süslemiş (ve) yeryüzüne (döşenmemiş bostanları) yaratmıştır. Yukarıya yükselmeyen ekinleri, karpuzları, kavunları, hıyarları vesâir bir nice sebzeleri yarattığı gibi yukarıya yükselen elma, armut, hurma, nar gibi fâideli, hoş manzaralı nice ağaçları da vücude getirmiştir, (yiyilmesi muhtelif) Lezzetleri, fâideli çeşitli (hurmaları ve ekinleri) de o var etmiştir, (ve birbirine benzer ve benzemez) Görünüşleri, mahiyetleri, renkleri, lezzetleri, farklı (bir halde zeytin ve nar ağaçlarını) da (yaratmıştır.) bunlar ne kadar büyük nîmetler!. Bunların kıymetini biliniz, bunların yaratıcısına şükrediniz ve (Onlardan herbirinin meyvelendiği zaman meyvesinden yiyiniz) bunlardan böyle istifâde edebilirsiniz. Maamafih (biçildiği gün de) meyveler, ekinler yetişip toplanmaya başlanıldığı zaman dabunların (hakkını) lâyık olanlara (verin) bunlardan münasip miktarda fakirlere, zayıflara tesaddukta bulunun (ve israfda bulunmayınız.) bunları lüzumsuz yere harca-mayınız, kıymetlerini biliniz. Ve bunları tamamen tesaddukta bulunup da kendinizi muhtaç bir halde bırakmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ israf edenleri sevmez.) Onların isrâfına râzı olmaz. Her işte orta yoldan, menfaata göre hareketten ayrılmayınız. Sonra bu nîmetlerin değerini bilmemiş, nîmete karşı nankörlük etmiş olursunuz.

§ Bu âyeti kerime, Zekâtın farziyetinden evvel Mekke’i Mükerreme’de nâzil olduğundan bundaki (hak) dan maksat, birçok müfessirlere göre miktarı belirsiz bir tesadduktan ibârettir. Bu gibi nîmetlerden fakirleri de mümkün mertebe yararlandırmak bir insaniyet vazifesidir, İslâm’ın bir merhamet eseridir. Veyahut bundan maksat, ürünlerin usulü dairesinde onda birini veya yirmide birini selâhiyet sahibi makama vermektir.

§ Rivâyete göre Sabit bini Kays adındaki bir zat, beşyüz hurma ağacındaki hurmalarını toplayıp hepsini de fakirlere dağıtmış, kendi evine bunlardan birşey girdirmemişti. Bu hadiseyi müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Vakia böyle cömertlik büyük bir meziyettir. Fakat bir insanın kendisini, aile fertlerini mahrum bırakması da uygun değildir. Böyle israf sayılacak bir hareket ise münasip olmadığından men edilmiştir.

142. Ve hayvanlardan yük taşıyanlar! ve serilecek olanları da o yaratmıştır Allah Teâlâ’nın size rızık olarak verdiği şeylerden yiyin ve şeytanın izlerine uymayın. Şüphe yok ki, o sizin için apaçık bir düşmandır.

142. Bu mübârek âyetler, bir takım hayvanların ne gibi hizmetler, faydalar için yaratılmış olduklarına işâret ediyor, ve dört çeşîde ayrılan ehli hayvanlardan hiçbirinin etinin öyle müşriklerin iddia ettikleri gibiharam olmadığını bildiriyor, bunun aksini kabul edenlerin zâlim, cahâlete mâruz, hidayetten mahrum kimseler olduğunu kınama gâyesi ile hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Cenab’ı Hak bağlan, bahçeleri, çeşitli ağaçları, bitkileri sizin menfaatiniz için yaratmış olduğu gibi daha nice şeyleri (Ve) özellikle (hayvanlardan yük taşıyanlar) deve, at, katır gibi üzerlerine ağırca yükler yüklenilenleri (ve serilecek olanları) tüyleri, kılları, derileri veya kesilmeler itibâriyle yerlere döşenilecekleri (-de o-) Kerem sâhibi Yaratıcı (-yaratmıştır-.) Bunlar ne kadar faydalı nîmetlerdir. Binaenaleyh (Allah Teâlâ’nın size rızık kıldığı) sizin için ekinlerden, hayvanlardan helâl kılmış olduğu (şeylerden yiyin.) istifâde edin, bunların yaratılması, sizin faydanız ve menfaatınız içindir. Bunları kötüye kullanarak kendinizi günaha düşürmeyin. (Ve şeytanın izlerine uymayın.) o nîmetlerin helâl ve haram olmaları hususunda öyle şeytan yaratılışlı müşriklerin sözlerine bakıp aldanmayınız. (Şüphe yok ki, o) Şeytan, onun yolunu takib eden herhangi bir fert (sizin için apaçık bir düşmandır.) sizi aldatarak hak ve hakikatten mahrum bırakmak ister. Bir takım hayvanları insanların bir kısmına helâl, diğer bir kısmına haram gösterir, bir kısım hayvanları da putlar adına keserek helâl olmaktan mahrum bırakır.

143. Allah Teâlâ Sekiz çift yarattı. Koyundan iki, keçiden de iki, De ki: İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Veya iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer siz doğru sözlü iseniz, bana bir bilgi ile haber veriniz.

143. (-Allah Teâlâ-) O hayvanları (Sekiz çift -yarattı-.) şöyle ki: (Koyundan) Biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki, keçiden de) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki.) çift vücude getirmiştir ki, bunların toplamı dört çift eder. Resûlüm!. O müşriklere, hayvanların bazen erkeklerini, bazen de dişilerini veya onlarındöllerini ona buna haram tanıyan cehâlet sahiplerine (De ki:) Allah Teâlâ bu iki nevî hayvanlardan (iki) cins (erkeği mi haram kıldı) öyle. sizin iddia ettiğiniz gibi yoksa (iki) cins (dişiyi mî) haram kıldı, (veya iki) Haram cins (dişinin) dişi koyunlar ile dişi keçilerin (rahimlerinde bulunan yavruları mı?.) erkek olsun, dişi olsun haram kıldı. (Eğer siz doğru sözlü) İddianızda sadık kimseler (iseniz bana bir bilgi ile) Allah tarafından haramlıkları bilinen bir emir ile, bir semavî kitab-ı ile, Peygamberlerin bildirmiş olmalarıyle (haber veriniz.) iddianızı öyle isbat ediniz, bakalım. Nerede o!. Bu mümkün mü?. Artık siz öyle helâl ve haram kılmaya nasıl ina-nabiliyorsunuz?.

144. Deveden de iki çift, sığırdan da iki çift yarattı de ki: İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Yoksa siz Allah Teâlâ bununla size tavsiyede bulunduğu zaman hazır mı idiniz? Artık insanları bilgisizce saptırmak için Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır? Şüphe yok ki, Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

144. Cenâb-ı Hak (Deveden de iki çift) bir kısmı erkek diğer bir kısmı dişi olmak üzere iki çift (sığırdan da) biri erkek diğeri dişi olmak üzere (iki çift -yarattı”) bunları varlık alanına çıkardı. Habibim!. Öyle kendi kendilerine helâl ve haram iddiasında bulunanları susturmak için (de ki:) bu iki nevîden olan iki kısım (erkeği mi) Allah Teâlâ size (haram kıldı, yoksa iki) kısım (dişiyi mi?.) haram kıldı (Yoksa) o (iki) kısım (dişinin rahimleri de bulunan yavruları mı?.) erkek olsunlar olmasınlar haram kıldı, söyleyin bakalım!. (Yoksa siz Allah Teâlâ bununla) Bu tahrim ile (size tavsiyede) mi bulundu da siz o tavsiyede (bulunduğu zaman hazır mı idiniz) de bundan haberdâr oldunuz!. Siz Yüce Peygamberlerin beyanlarınainanmıyorsunuz ilâhî huzurda bulunup onun emirlerini, tavsiyelerini kabul etmek ise sizin için elbette mümkün değildir. O halde nasıl oluyor da böyle bir helâl ve haram kılma iddiasında bulunuyorsunuz?. (Artık) Ey putperest câhiller!, (insanları bilgisizce) öyle bir haramın Cenâb-ı Hak’tan sadır olduğunu bilmeksizin (saptırmak için Allah Teâlâ’ya karşı yalan yere iftirada bulunan kimseden daha zâlim kim vardır?.) elbette ki, en zâlim, bu gibi iftiracı olan kimsedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.) Artık zulmün en son gayesine varmış olan öyle iftiracılar, nasıl hidâyete nâil olabilirler?. Onlar, küfr ve şirkin karanlıklarından kurtularak imân nuruna kavuşamazlar. Çünki onlar bu imâna olan tabii yeteneklerini zâyetmişlerdir.

145. De ki: Bana vahy edilmiş olan da, yiyecek bir kimseye yiyeceği haram kılınmış bir taam bulamıyorum. Meğer ki ölü veya akan kan veya domuz eti ki, bu şüphesiz bir murdar şeydir veyahut bir fısk ki üzerine Allah’tan başkasının ismi zikiredilerek kesilmiş bulunur. Bununla beraber her kim yemek zorunda kalırsa başkasına zarar vermeksizin ve haddi aşmaksızın bunlardan yiyebilir Çünki senin Rabbin şüphe yok ki, bağışlayan, esirgeyendir.

145. Bu âyeti kerime, yenilmesi helâl ve haram olan şeyleri beyan ederek câhiliyet devri insanının bu husustaki iddialarını şöylece yalanlamaktadır. Resûlüm!. Kendi asılsız sözleriyle bir takım şeylerin helâl ve haram olduğunu iddia eden câhillere (De ki: Bana vahy edilmiş olanda) Kur’an-ı Kerim’de o ilâhî bir vahiyden ibârettir. Birşeyin helâl ve haram olması ise, ancak öyle bir ilâhî vahiy ile ortaya çıkar. (yiyecek bir kimseye) erkek olsun olmasın herhangi bir şahsa (yiyeceği haram kılınmış birşey bulamıyorum.) öyle sizin iddia ettiğiniz gibi bazı yiyeceklerin, hayvan ellerinin kadınlara haram olduğuna dâir birhüküm bulunmamaktadır. (Meğer ki,) O yiyecekleri şey (ölü) yani: Meşrû bir şekilde kesilmeksizin hayatı sona ermiş bulunsun. Bundan balık ile çekirge müstesnadır. Bunlar kesilmeden ölseler de etleri haram olmaz, (veya akan kan) olsun. Damarlardan çıkıp serpilen, ceryan eden kanlar gibi bulunsun. Bundan kara ciğerle akciğer müstesnadır. Gerçi bunlar da kan ise de bunlar akmaz bir haldedirler. Bunlar katı oldukları için adetâ kan mahiyetinden ayrılmışlardır, (veya domuz eti ki, bu şüphesiz bir murdar şeydir.) Yaratılıştan pistir, necasetler! yer durur. Böyle murdar, zararlı olan herşey ise dinî bakımdan zâten haram bulunmuştur. (Veyahut bir fısk ki, üzerine Allah’tan başkasının ismi zikredilerek kesilmiş bulunur.) Putların adları zikredilerek boğazlanmış olur. İşte bunların yenilmesi haramdır. Bunların bu haramlığı ilâhî vahye dayanmaktadır. (Bununla beraber) Bu hususta da dinî bir izin vardır. Şöyle ki (her kim yemek zorunda kalırsa) kendisine açlık isâbet edip de başka yiyecek helâl, birşey bulamazsa ve öyle açlığı devam ettiği takdirde öleceğinden korkarsa o halde kendisi gibi yemek zorunda olan bir şahsın hakkına (tecâvüz etmeksizin) onun elinden öyle hayâtını kurtaracak bir yiyeceği almaksızın (ve haddi aşmaksızın) zarûret miktarını geçmeksizin hayatını kurtaracak derecede (bunlardan yiyebilir.) bundan mes’ul olmaz, buna müsaade vardır, bu ilâhî bir merhametin eseridir. (Çünki senin Rab’bin şüphe yok ki gafurdur) Bunu yemekten dolayı hesâba çekmez ve (râhimdir.) öyle yemek zorunda olanlara o haram şeylerden istifâde etmelerini mübah kılmıştır.

§ Ehli eşek, köpek, kedi gibi azı dişleri olanlar, ayı, kurt gibi vahşi hayvanlar ve pençe sâhibi olan kuşlar da haramdır, etleri yenilemez. Bunlar zararlıdır, pistir, bir nevi necis veya Allah’a karşı gelme gibidir. Bu sebeble bunlar da bu konudaki haram kılmaya dahildirler. Bunların haklarında ayrıca hadisler de vardır.

146. Ve Yahudi’ler üzerine her tırnaklı hayvanı haram kıldık ve onlara sığırdan ve koyundan çıkarılan iç yağlarını da haram kıldık. Ancak bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışkan olan veya bir kemikle karışan yağlar müstesnâ. Bunu onlara haddi aştıkları için bir cezâ olarak yaptık. Ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyeniz.

146. Bu mübârek âyetler, Yahudi’ler için vaktiyle haram kılınmış olan bir kısım şeyleri bildirmektedir. Ve onların yalanlamalarının iltifata değer olmadığına ve kendilerinin lâyık oldukları cezalara işâret etmektedir. Şöyle ki: Bazı yenilecek şeyler bir cezâ olmak üzere Yahudilere haram kılınmıştı. Yahudi’ler ise o şeylerin Nuh ve İbrahim Aleyhisselâm zamanından beri haram kılınmış olduğunu iddiada bulunurlar. Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını red için şöyle buyuruyor: (Ve) özellikle (Yahudi’ler üzerine) kendilerine bir cezâ olmak üzere (her tırnaklı olanı) deve gibi, kuşlar gibi, bir takım yırtıcı hayvanlar gibi şeylerin etlerini (haram kıldık) halbuki, bunların bir kısmı onlara evvelce helâl, bulunuyordu (ve onlara sığırdan ve koyundan -çıkarılan-) onların karınlarını, bağırsaklarını kaplamış olan (iç yağlarını da haram kıldık.) bu hayvanların etleri onlara helâl olduğu halde bu yağları haram kılınmıştır. (Ancak bunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışkan olan) O iç yağları (veya bir kemiğe karışan yağlar) meselâ: Kuyruk kemiğine bitişik bulunan, kabaca etler ile birleşen yağlar (müstesnâ.) onlar haram kılınmamıştır. (Bunu) Bu haram kılmayı veya bu cezâyı (onlara haddi astıkları için) meselâ haksız yere Peygamberleri öldürdükleri ve insanların mallarını yedikleri için, yasak olan faizden kaçındıkları için, böyle sebeblerden dolayı (bir cezâ olarak yaptık.) onlar böyle bir cezâyı hak etmişlerdir. (Ve şüphe yok ki, biz elbette doğru söyleyeniz.) Onların zulümleri ve haddi aşmaları yüzünden öyle cezalara mâruz kalmış olmalarına aitbeyanlarımız elbette tamamen doğrudur, gerçek duruma uygundur.

147. İmdi Seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Fakat onun azâbı da günahkâr olan bir topluluktan uzaklaştırılamaz.

147. Resûlüm!. Yahudi’ler, haklarında sana verdiğim bu gibi malûmattan dolayı (Seni yalanlarlarsa) öyle bir takım yasaklanmış şeylerin eski zamandan beri haram olduğunu iddiada bulunurlarsa veyahut bir takım müşrikler, öyle helâl ve harama ait beyan ettiğin hükümlerden dolayı seni yalanlamaya, peygamberliğini inkâra cür’et gösterirlerse onlara (de ki: Rab’biniz geniş bir rahmet sahibidir.) sizi böyle yaptığınız her günahtan dolayı hemen hesâba çekmeyi? bazı günahlarınızdan dolayı lâyık olduğunuz cezâyı tehir eder. Maamafih buna aldanmayınız, bu bir mühlet vermedir, ihmâl etmek değildir. Bundan istifâde ederek uyanınız tövbe ve istiğfar ediniz. (Fakat onun azâbı da günahkâr olan bir topluluktan) tamamen (uzaklaştırılamaz.) elbette birgün onları yakalar, ona kimse mâni olamaz. Binaenaleyh bir cezâ olmak üzere bazı güzel ve temiz şeylerin haram edilmiş olduğu da inkâr edilemez. Evet… Cenâb-ı Hak, itaatkâr kulları hakkında merhameti pek geniştir. Suçlular hakkında da şiddetli bir cezâ vermeğe kadirdir. Artık uyanmalı, inkârdan vazgeçmeli; Hak Teâlâ’nın merhamet ve şefkatine sığınmalıdır, İnsanlık için bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

148. Müşrik olanlar elbette diyeceklerdir ki: Eğer Allah dilemiş olsa idi biz de şirke düşmezdik, babalarımız da ve ne de birşeyi haram kılardık. Onlardan evvelkiler de böyle yalanlamışlardı nihâyet azâbımızı tattılar. De ki: Sizin yanınızda ilimden birşey var mı? Onu bize çıkarsanıza. Siz zandan başka birşeye tâbi olmuyorsunuz ve siz ancak yalan yanlıştahminlerde bulunanlardan başka değilsiniz.

148. Bu mübârek âyetler, müşriklerin ileri sürecekleri mâzeretlerin asılsız olduğunu, iddialarının bir ilme, bir delile dayanmadığını bildirmektedir, Cenâb-ı Hak’kın ise en açık, en sağlam delile sâhip ve kulları üzerinde dilediği gibi tasarrufa kâdir olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Müşrik olanlar) Kendilerine, işlemiş oldukları küfr ve şirkten dolayı bir azabın gelmeyeceğini isbat için (elbette diyeceklerdir ki: Eğer Allah Teâlâ) bizim böyle müşrik olmayıp Allah’ı birleyen kimseler olmamızı ve birşeyi haram kılmamamızı (dilemiş olsaydı biz de şirke düşmezdik, babalarımız da) şirke düşmezlerdi (ve ne de birşeyi haram kılardık.) binaenaleyh bizim bu şirkimiz ve bazı şeyleri haram kılmamız; Allah’ın dilemesinin bir neticesidir. Artık biz bunlardan dolayı neden sorumlu olalım ve azap görelim?. (Onlardan) O câhil müşriklerden (evvelkiler de) onlar gibi câhil, müşrik babaları, dedeleri de kendilerinin sorumlu olacakları ve azap görecekleri hakkındaki dinî ihtarları (yalanlamıştı.) onlar da küfürlerinde böyle israr edip durmuşlardı. (Nihâyet azâbımızı tatlılar.) Allah’ın kahrına uğrayıp gittiler, tufan hadiseleri ve diğer felâketler tarihen sabit birer hakikattır. Eğer bu iddialar doğru olsaydı onlar öyle azaplara felâketlere uğrarlar mıydı?. Resûlüm!. O câhillere (De ki: Sizin) bu iddialarınızın doğruluğuna dâir (yanınızda ilimden birşey var mı?.) hangi kuvvetli bir delile dayanarak böyle bir iddiada bulunuyorsunuz?. Allah’ın iradesinin ne şekilde tecelli ettiğini biliyor musunuz ki ona dayanarak kendinizi mazur görüyorsunuz?. Cenâb-ı Hak, sizi zorla, baskıcı bir irâde ile şirke sevketmiş değildir. Belki sizin kesb ve irâdenizden dolayı hakkınızda küfr ve şirki dilemiş ve takdir buyurmuştur. Evet… Cenâb-ı Hak, insanlığa bir kabiliyet vermiş, onlara imân etmelerini emretmiştir. Fakat kendi ihtiyarlarına göre hareket edipona göre mükâfat ve cezâ göreceklerini beyan etmek için de:

Öyle ise dileyen imân etsin, dileyen inkâr etsin… (Kehf, 18/29) buyurmuştur. Binaenaleyh kendi kudretini, iradesini küfre sarfeden bir kimse hakkında Cenab’ı Hak’kın küfrü yaratması, onun mes’ûliyetten kurtulmasını icab etmez. Belki o kimse, Allah’ın emrine muhalefet etmiş, kendi yaratılışını, iradesini kötüye kullanmış olduğundan dolayı hakkında ilâhî iradenin öyle meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Artık mes’ûliyetten nasıl kurtulabilir?. Buna dâir bir deliliniz var ise (Onu bize çıkarsanıza?.) ne mümkün!. (Siz) Ey müşrikler!. Bu iddianızda bâtıl bir (zandan başka birşeye tâbi olmuyorsunuz.) sâhipleri için faydalı olmayacak yanlış ve açık delillere muhalif olan bir zan’na dayanıyorsunuz, bunun ne kıymeti olabilir?. (Ve siz ancak yalan, yanlış tahminlerde bulunanlardan) Câhil, Hak’ki yalanlamaya cür’etkâr kimselerden (başka değilsiniz.) artık öyle zanlar sizin için bir delil olamaz.

149. De ki: Kesin delil, Allah Teâlâ’ya mahsustur. Eğer o dileseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.

149. Resûlüm!. O yanlış düşünen müşriklere (De ki:) artık sizin dâvânız bir delile dayanmadığından bâtıldır. Ancak (Kesin delil) açık delil, son derece sâbit ve kuvvetli kanıt (Allah Teâlâ’ya mahsustur.) işte Kur’an’ı Kerim ve onun tebliğcisi olan Yüce Peygamber böyle birer kesin delildir, birer açık kanıttır. Bunlara bakmayıp da kendi bâtıl kuruntularınıza nasıl itimat edebiliyorsunuz?. Sizin Hak Teâlâya karşı hiçbir deliliniz olamaz. O Yüce Yaratıcımülkünde istediği şekilde tasarrufta bulunur ve her tasarrufu bir hikmet ve menfaati içermektedir. (Eğer o) Yüce Yaratıcı (dileseydi elbette hepinizi hidâyete <erdîrîrdî.) fakat zorla olan bir hidâyet teklif hikmetine zıt, Allah’ın yüceliğinin tecelli etmesine aykırı olduğundan öyle dilememiştir. Kim kendi kudret ve iradesini hak yola sarfederse Cenâb-ı Hak da onun için hidâyeti nasip buyurur. Bilâkis kim de kendi iradesini, kudretini kötüye kullanırsa Cenâb-ı Hak da onu lâyık olduğu sapıklığa düşürür. Bunlar bu imtihan âleminin gereğidir. Hak Teâlâ’nın rahmetinin geniş ve azabının şiddetli olması bu suretle tecelli edecektir.

150. De ki: Haydi Allah Teâlâ, bunları muhakkak haram kıldı diye şahadet edecek olan şâhitlerinizi getiriniz. Şâyet onlar şâhitlik ederlerse sen onlar ile beraber şâhitlik etme ve âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların arzularına uyma. Ve onlar, başkalarını Rablerine eş tutarlar.

150. Bu âyeti kerime, iddia ettikleri haramlar hakkında delilden mahrum olan müşriklerin bu davalarına doğru bir şâhit getiremeyeceklerini şöylece meydana koymaktadır. Resûlüm!. Öyle bazı şeylerin haram olduğunu iddia eden müşriklere (De ki: Haydi Allah Teâlâ bunları) şu haram tanımakla olduğunuz şeyleri (muhakkak haram kıldı diye şahadet edecek olan şâhitlerinizi getiriniz.) iddianızın doğruluğuna şâhitlik ediversinler. Heyhat!. Buna şahadet edecek doğru şâhit ne gezer!. (Şâyet onlar şahadet ederlerse) hakikata aykırı olarak şahitlikte bulunmuş olacaklardır. Artık (sen onlar ile beraber şahitlikte bulunma.) onları bırak, kendilerini tasdik etme. Çünki onlar iftirada, yalan yere şahitlikte bulunmuş olacaklardır. (Ve âyetlerimizi yalanlayanların) helâl ve haram hakkındaki Kur’ânî beyanları tasdik etmeyenlerin (ve âhirete inanmayanların arzularına uyma) öyleinkârcıların, Allah’ın kitabı ile sâbit hükümleri kabul etmeyenlerin eğilimlerine istek ve arzularına asla iltifatta bulunma. (Ve onlar) Öyle câhil, bâtıl inançlı kimselerdir ki (başkalarını Rablerine eş tutarlar.) Kâinatın Yaratıcısına kendi putlarını, âciz mahlûkları ortak tanırlar, öyle bozuk, akıl ve fikire aykırı olan iddialarda bulunup dururlar. Artık öyle Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayan, âhiret âlemini inkâr eyleyen ve mahlûklardan bir kısmını Yüce Yaratıcıya eş tanıyan bir topluluğa tâbi olmak nasıl uygun olabilir?.

151. De ki: Geliniz, Rabbinizin, üzerinize neleri haram kılmış olduğunu okuyayım: Ona hiçbir şeyi şerik koşmayınız ve ana ile babaya iyilik ediniz. Ve çocuklarınızı yoksulluktan dolayı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. Ve kötülüklere, onlardan açıkça olana da, gizlice olana da yaklaşmayınız ve Allah Teâlâ’nın haram kıldığı herhangi kimseyi de öldürmeyiniz, hak ile olan müstesnâ. İşte bunlar ile size tavsiyede bulunmuştur. Tâki akıllıca düşünesiniz.

151. Bu âyeti kerime, Allah tarafından haram kılınmış olan şeylerin mühim bir kısmını şöylece kapsamaktadır. Resûlüm!. Nelerin haram olduğunu doğru bilmeyen o iddiacılara (De ki: Geliniz!.) bana yöneliniz. (Rab’binizin üzerinize neleri haram kılmış olduğunu) bildiren Kur’an âyetlerini size (okuyayım:) İşte o âyetler ile emrolunuyor ki (Ona) o Yüce Yaratıcıya (hiçbir şeyi ortak koşmayınız.) onun ortak ve benzerden uzak olduğunu biliniz, birliğini tasdik ediniz. (ve ana ile babaya iyilik ediniz.) Onlar sizin varlığınıza birer sebeptir, hakkınızda şefkatler!, hizmetleri pek fazladır, onların değerini bilip haklarında güzel muameleden ayrılmayınız. (Ve çocuklarınızı yoksulluktan) Fakirlik ve ihtiyaç içinde kalacağınızı düşünmeden (dolayı öldürmeyiniz) öyle merhamete, insaniyete aykırı bir cinâyette bulunmayınız, (sizi de onları da bîzrızıklandırırız.) Siz rızkınızı kazanabileceğinizden korkarak öyle bir alçaklığa cür’et göstermeyiniz, sizleri rızıklandıran ancak sizlerin yaratıcısıdır, yoksa kendiniz değilsiniz. Takdir edilen rızk ne ise siz ona kavuşursunuz. (Ve kötülüklere) Zinâ gibi livâta gibi rezilliklere ve diğer çirkin, gayrimeşru işlere (onlardan açıkça olanı da gizlice olana da yaklaşmayınız) Kötülüklerin ve diğer günahların âşikâre yapılması da, gizlice yapılması da haramdır, birer edepsizliktir, bunlar insanların gözlerinden gizli kalsa da Cenâb-ı Hak tarafından bilinmektedir. Allah’tan korkan, onun hükümlerine uymayı bir vazîfe bilen bir kimse nasıl olur da öyle kötülükleri işlemeye cür’et edebilir, onları işlemek değil, yanlarına yaklaşmaya da cesaretle bulunamaz, (ve Allah Teâlâ’nın) Öldürülmelerini (haram kıldığı herhangi kimseyi de öldürmeyiniz) müslüman olmakla veya müslümanların koruması altına girmekle hayatları güvencede bulunan kimselere sui’kastte bulunmayınız. (Hak ile olan) Öldürmek (müstesnâ) meselâ: Bir kimse, mâsum bir şahsı haksız yere öldürürse kısas yoluyla öldürülmeyi hak eder. Aynı şekilde: Bir kimse imândan sonra dinden dönerek İslâm cemaatından ayrılırsa veya evlendikten sonra zinada bulunursa öldürülmeyi hak etmiş olur. Bu gibi bir sebep bulunmadıkça hiçbir kimsenin hayatına kasdetmek câiz olmaz. (İşte bunlar ile) Bu teklif olunan beş husus ile bir lûtuf ve merhamet olmak üzere Rab’biniz (size tavsiyede) tekitli olarak emir ve tenbihte (bulunmuştur. Tâki) ey mükellef insanlar!. (akıllıca düşünesiniz.) Bu husustaki İslâmî hükümlerin faidelerini, hikmetlerini güzelce tefekkür ederek kendinizi o beyan olunan yasakları, kötülükleri işlemekten men edesiniz. Ne büyük bir ilâhî ikaz!.

152. Ve yetimin malına rüştüne kadar yaklaşmayınız, sâdece en güzel bir şekilde yaklaşın. Ve ölçüyü ve tartıyı adâlet üzereyapın. Biz bir kimseyi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız ve söz söyleyeceğiniz zaman adâletle bulununuz, isterse, yakınlarınız olsun. Ve Allah Teâlâ’ya verdiğiniz sözü yerine getiriniz. İşte size bunlar ile tavsiyede bulunmuştur. Umulur ki, düşünürsünüz, öğüt alırsınız.

152. Bu mübârek âyetler de uyulması gereken, ve güzel bir şekilde yerine getirilmeleri fikir ve ictihada dayanan beş nevi insanî vazîfeyi beyan ve tavsiye buyurmaktadır. Ve bu nevi vazîfeleri yerine getirmemenin tehlikesini bildirmektedir. Şöyle ki: Ey veliler, vasîler!. idareniz altında bulununa herhangi bir (Yetimin malına “rüştüne kadaryaklaşmayınız.) yani: Yetim, akil bâliğ, malını idareye kâdir oluncaya kadar onun malını güzelce idâre ediniz, o malı haksız yere sarf etmeyiniz, hattâ böyle bir maksatla yanına bile yaklaşmayınız, reşit olunca da kendisine teslim ederek o yükten kurtulunuz. (Sadece en güzel bir şekilde yaklaşın.) O malı muhafaza etmek veya verimli bir hâle getirmek için harcanması gereken miktar müstesnâ, onu harcayabilirsiniz. (ve ölçüğü ve tartıyı adâlet üzere yapınız.) Bunları yaparken ifrat ve tefritten kaçınınız, dosdoğru adâletli bir şekilde tamamlayınız. Meselâ: Bir malınızı satarken miktarını, ağırlığını olduğundan fazla göstermeyiniz, bir malı satın alırken de o malın miktarını, ağırlığını olduğundan noksan göstermeğe tenezzül etmeyiniz, böyle hareket, adalete aykırıdır ve haramı istemeye sebeptir. Terazilere, ölçeklere hakkıyla riâyet etmelidir, bir müslüman için öyle maddî, geçici bir menfaat düşüncesiyle gerçeğe aykırı iddiada harekette bulunmak asla câiz olamaz. (Biz bir kimseyi gücünün üstünde birşey ile mükellef kılmayız) Binaenaleyh böyle tartılan ve ölçülen şeylerde de adalete uymak, insanların gücünün üstünde değildir, bunlara uymamalarından dolayı mazur olamazlar, bunlara uymakla mükelleftirler (ve sözsöyleyeceğiniz zaman) bir hadiseyi haber vereceğiniz veya bir hâdiseye hüküm ve şahitlikte bulunacağınız vakit (adâletle bulununuz) doğruluktan ayrılmayınız, doğrusu ne ise onu söyleyiniz, ona göre hüküm veriniz, şahitlikte bulununuz. (isterse ki,) Lehine veya aleyhine söyleyeceğiniz kimse (yakınlarınız.) akrabanızdan bulunsun, yine doğru söylemekten, hakka riâyetten ayrılmayınız. (Ve Allah Teâlâ’ya verdiğiniz sözü yerine getiriniz.) Böyle adalete riâyet hususundaki ve diğer dinî hükümlere devam etme hususundaki emirlerine göre hareketten ayrılmayınız, dinen kabul ettiğiniz ve üzerinize almış olduğunuz vazîfeleri yerine getirmeğe çalışınız. (İşte) Cenâb-ı Hak (size bunlar ile) bu ayrıntılı olarak bildirilen vazîfelerle (tavsiyede bulunmuştur.) tekitli bir şekilde emir ve tenbih buyurmuştur. (Umulur ki, düşünürsünüz -öğüt alırsınız-.) Gerektirdiği şekilde amelde bulunursunuz, ona göre davranışlarınızı güzelce tanzim ederek sorumluluktan kurtulur, mükâfatlara kavuşursunuz.

153. Ve şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. Artık ona tâbi olunuz, başka yolları takib etmeyiniz. Sonra bunlar sizi Cenâb-ı Hak’kın yolundan ayırır. İşte size bununla tavsiyede bulundu. Gerektir ki, siz sakınasınız.

153. (Ve şüphe yok ki, bu) İki âyetteki emir ve yasak veya bu sûredeki Allah’ın birliğine, peygamberliğe, dinî hükümlere dâir beyanlar (benim dosdoğru yolumdur.) benim peygamberlik ve risâletimin hareket yolu budur. Ben bu doğru, ilâhî yolu takip ile mükellef im. Ey müslümanlar!. (Artık) Siz de (ona) o dosdoğru yola (tabi olunuz) bütün gayretinizle onu takibe çalışınız, (başka yolları takib etmeyiniz.) İslâm dinine aykırı olan yollara, bid’at ve sapıklık yollarına gidivermeyiniz. (Sonra bunlar) Allah’ın dinine aykırı olan yollar (sizi Cenâb-ı Hak’kın yolundan) kulları için râzı olduğu dosdoğruyoldan, İslâm caddesinden (ayırır.) öyle yanlış, bâtıl yollara meylettirir, sevkeder durur. (İşte) Hak Teâlâ Hazretleri (size bununla) böyle Allah Teâlâ’nın yolunu takip edip diğer yolları terketmekle (tavsiyede bulundu.) emir ve tenbih buyurdu. (Gerektir ki, siz sakınasınız.) Öyle dağınık küfr ve dalâlet yollarına gidivermekten kaçınasınız. Sizin için başka çare yoktur. Görülüyor ki: İşbu (151 ve 152) inci âyetler şöylece on dinî hükmü kapsamaktadır:

(1) Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmamak.

(2) Ana babaya iyilik etmek.

(3) Çocukları fakirlik korkusuyle öldürmemek.

(4) Kötü şeylere yaklaşmamak.

(5) Öldürülmeleri haram olan kimseleri öldürmemek.

(6) Yetimlerin mallarına yaklaşmamak.

(7) Ölçüleri adâletle yapmak.

(8) Tartılan adâletle yapmak.

(9) Söylerken adâletten ayrılmamak.

(10) Hak Teâlâ’ya verilen sözü tutmak. Bunlara on hüküm adı verilmektedir. Bunlar ümmetlerin, asırların değişmesiyle değişmeyecek dinî, medenî; insanî hükümlerdir. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bunlar ile amel edenler hidâyete ulaşır, cennete girerler. Bunları terkedenler de cehenneme gönderilirler. Binaenaleyh selâmet ve saadete kavuşmayı temenni eden bir cemiyyet için bu yüce esaslara riâyet etmek çok lüzumludur.

154. Sonra biz Musa’ya, hükümlerine güzelce riâyet edene kitabı tamamlanmış bir şekilde ve herşeyi ayrıntılı olarak bildirmek ve bir hidâyet ve rahmet olmak için verdik. Tâki Rab’lerinin huzuruna varacaklarına imân etsinler.

154. Bu âyeti kerime, Kur’an-ı Kerim’ininmesinden evvel de beyan olunan hükümleri içeren ilâhî bir kitabın Hz. Musa’ya verilmiş olduğunu onun da bir rahmet ve hidâyet vesîlesi bulunduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. Size haramları ve diğer hükümleri bildirdikten (sonra) haber vereyim ki: (biz Musa’ya) da verdiğimiz kitabın (hükümlerine) Musa gibi (güzelce riâyet edene) de öyle iyi ve ihsanda bulunan bir zata da (kitabı) Tevrat-ı şerifi (tamamlanmış bir şekilde) diğer hükümleri de mükemmel olarak kapsayıcı bir tarzda (ve herşeyi) dinî işleri, dünyevî ve uhrevî vazîfelere, bir takım ilâhî hakikatlere ait mes’eleleri (ayrıntılarıyla) bildirmek (ve) o kitabın hükümlerine bağlanıp gösterdiği yolu takib edenlere (bir hidâyet ve rahmet olmak için verdik.) böyle bir ilâhî kitabı ihsan ettik, (Tâki) onun kavmi bu kitab-ı Kerim sâyesinde itikatlarını düzelterek, amellerini islah ederek (Rablerinin huzuruna) âhiret âlemine (varacaklarına imân etsinler.) Kurtuluşa ulaşsınlar. Ne büyük bir ilâhî lûtuf, İsrail oğulları bundan istifâde etmeli değil miydi?. Ne yazık ki birçokları bu hidâyet yolunu takib etmemişlerdir.

155. Ve bu bir kitaptır ki, bunu biz indirdik, mübârektir. Artık ona tâbi olunuz. Ve sakınınız tâki rahmete eresiniz.

155. Bu mübârek âyetler, Tevrat’ın birçok hükmü içeren ilâhî bir kitap olduğunu bildirmekle beraber Kur’an-ı Kerim’in daha tamam ve daha güzel bir şekilde bir nice dinî hükümleri kapsadığını ve binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’e daha güzel bir şekilde uymanın lüzumunu bildirmektedir. Ve böyle bir ilâhî kitabın inmesinden dolayı artık kimsenin cehâletini mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmadığını, böyle kutsî bir kitabın hükümlerine uymaktan kaçınanların pek fazla azap göreceklerini şöylece hatırlatmaktadır. (Ve bu) Emirleri, yasakları size okunan Kur’an-ı Kerim (bir kitaptır ki) kıymet veyüceliği takdirlerin üstünde bulunan ilâhî bir vahiyden ibârettir ki, (bunu biz) şanı yüce olan (indirdik.) Resûlüme inzal ettik. Bu kitap (mübârektir.) Dünyevî ve uhrevî fâideleri pek çoktur. (Artık ona tâbi olunuz.) Onun bütün hükümlerine riâyet ediniz, (Ve sakınınız.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınınız, (tâki rahmete eresiniz.) ilâhî merhamete ulaşasınız, dünyada da âhirette de selâmet ve saadete kavuşasınız.

156. Demeyesiniz ki, kitap ancak bizden evvel iki tâifeye indirilmiştir ve biz onların okumasından şüphesiz ki, habersizdik.

156. Ve bu kitab-ı Kerim, Ey Son Peygamber’in imâna dâvet ettiği insanlar!. Size Allah tarafından ihsan buyurmuştur (Demeyesiniz ki) ne yapalım, bizim kitabımız yoktu (kitap ancak bizden evvel iki tâifeye) Yahudi ve Hırıstiyan milletine (indirilmiştir) bizim ise onlar ile alâkamız yoktur.(ve bîz onların okumasından) Onların hakikatini anlamaktan (şüphesiz ki habersizdik.) onların mahiyetini bilemiyorduk, onlar bizce anlaşılmış ve sâbit olmuş değildi.

157. Yahut demeyesiniz ki, eğer bize kitap indirilmiş olsa idi, elbette biz onlardan daha fazâ hidâyete ermiş olurduk. İşte size Rabbinizden açık bir delil de geldi, hidâyet ve rahmet de. Artık Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayandan ve ondan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri elbette böyle yüz çevirmeleri sebebiyle azabın en kötüsü ile cezâlandıracağızdır.

157. (Yahut) da Ey Son Peygamberin yaydığı İslâm dinini, kabul ile mükellef olan insanlar!, (demeyesiniz ki: Eğer bize) De (kitap indirilmiş olsaydı, elbette biz) onun bütün hükümlerine hakkıyle riâyet ederek (onlardan) o iki kavimden (daha fazla hidâyete ermiş olurduk.) Artık böyle iddialara selâhiyetiniz kalmamıştır. (İşte size Rab’bînizden açık bir delil de geldi) açık bir delil olan Kur’an’ı Kerim ihsan olundu(hidâyet ve rahmet de) geldi. O Kur’an-ı Kerim’in hükümleri hidâyet ve rahmet kaynağıdır. Onlara riâyet edenler sapıklıktan kurtulur hidâyete erişir. Azaptan uzaklaşarak ilâhî rahmete kavuşur. (Artık Allah Teâlâ’nın âyetlerini yalanlayandan) K herhangi bir hükmünü inkâr etmeye ve küçümsemeye cür’et gösterenden (ve ondan) insanların yüzlerini (çevirenden.) o ilâhî kitabın hükümlerini kabulden kaçınarak insanlara da kaçınmayı gösterenden (daha zâlim kimdir?.) öyle bir kimse hem sapıtan hem de saptırandır. Artık (Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri) onların hükümlerine riâyetten insanları men’e cür’et gösterenleri, öyle sapıklıkla saptırmayı bir arada bulunduranları (elbette böyle yüz çevirmeleri) saptırmaları (sebebiyle azabın en kötüsü ile) en şiddetli olamyle (cczâlandıracağızdır.) onlar bu kötü, çirkin hareketlerinin cezalarına şüphe yok ki, kavuşacaklardır. Ne elem verici bir âkibet!. Kısacası!. Bütün insanlık için en son ve en muazzam bir ilâhî kitap olan yüce Kur’an indirilmiştir, artık kimsenin cehâletini bahane ederek itizarda bulunmasına mahal kalmamıştır. Bu mübârek kitabın bütün hükümlerine uymak icab etmektedir. Binaenaleyh her insan, öyle korkunç bir âkibete uğramamak için inancını ahlâkını düzeltmelidir, hiçbir kimsenin dinî, ahlâkî terbiyesini bozmaya cür’et etmemelidir, insanlık için şeytanî bir numune olmamalıdır. Belki dindar, fazîletli, hayrı tavsiye edici bir hidâyet rehberi olmaya çalışmalıdır, İnsan ancak bu sâyede selâmet ve saadete nâil olur. Başka çare yoktur.

158. Onlar başka değil, kendilerine Meleklerin gelmesini veya Rabbin gelmesini veya Rabbin bazı âyetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbin bazı âyetlerinin geleceği gün evvelce imân etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan şahsa imânı fayda vermez. De ki:Bekleyiniz ve biz de şüphe yok ki bekleyicileriz.

158. Bu âyeti kerime, kendilerine kitap indirilmesini isteyen dinsizlerin kitap indirime de imân etmeyeceklerini ve onlara istedikleri bazı mücizelerin ortaya çıkması durumunda ise artık imâna gelmelerinin kendilerine bir fâide vermeyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O ilâhî âyetleri yalanlayanlar, imân etmezler. Onlar (başka değil, kendilerine) ruhlarını almak için veya kendilerine azap etmek için (Meleklerin gelmesini) bekliyorlar. (veya Rab’bin gelmesini) Gözlûyorlar. Hâşâ mekân ve zamandan, gelip gitmeden uzak olan Kâinatın yaratıcısının kendilerine gelip görünmesini veya haklarında azâba dâir ilâhî bir emrin ortaya çıkmasını bekliyorlar. (veya Rab’bin bazı âyetlerinin gelmesini) Kıyâmetin vukû bulacağına alâmet olan şeylerden bazılarının; meselâ güneşin batı tarafından doğması gibi hâdiselerin meydana gelmesini (bekliyorlar.) onlar kendi iddialarınca o vakit imân edecekler. Bu çok uzak!. Resûlüm!. Onlara hatırlat ki; (Rab’bin bazı âyetlerinin geleceği gün) Meselâ Deccalın veya Dabbetülardın ortaya çıkacağı zaman artık bu hâdiseden (evvelce imân etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış) evvelce tevbe ve istiğfarda bulunmamış (olan şahsa) bu sonraki (imânı) tevbesi (fayda vermez.) bunlar kabul edilmez. Çünki böyle bir imân ve tevbe, irâde ile gayba imân ve tevbe mahiyetinde bulunmamış belki zora dayanmış olur. Resûlüm!. O inkârcılara (De ki:) o istediğiniz bazı alametlerin ortaya çıkışını (Bekleyiniz) onlar elbette ergeç zuhur edecektir, (ve biz de şüphe yok ki, bekleyicilerdeniz) Onların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Vaktiyle imân etmiş olanlar o zaman kurtuluşa ereceklerdir. Bilâkis o zamana kadar inkârcı olarak kalanlarda ebedî zarara uğrayacaklardır.

§ Ashâbı kiramdan Huzeyfe ve Berra İbni AzibHazretleri demişlerdir ki: Biz kıyameti tartışıyorduk, Rasûlü Ekrem Hazretleri teşrif ettiler, ne konuşuyordunuz, diye sual buyurdular, kıyameti konuşuyorduk, dedik. Buyurdular ki: Kendisinden evvel on alâmet görülmedikçe kıyâmet kopmaz. O alâmetler işe şunlardır:

(1) Bir duhanın = dumanın zuhuru ki, kırk gün devam edecektir.

(2) Dabbetülarz = yerden çıkacak garip bir hayvan ki, insanlar ile konuşacaktır.

(3) Doğu tarafından bir hasefin yani yer batmasının meydana gelmesi.

(4) Batı tarafından bir yer batmasının meydana gelmesi.

(5) Arap yarımadasında bir yer batmasının meydana gelmesi.

(6) Deccalın, rablık iddiasında bulunan ve yavaş yavaş helâke sürüklenmek üzere bazı hârikalar gösterecek bir şahsın meydana çıkması.

(7) Güneşin geçici olarak batıdan doğması.

(8) Yecüc ve Mecüc adında iki kabîlenin yeryüzüne dağılarak bozmaya çalışması.

(9) Hz. İsa’nın gökten yeryüzüne inmesi ve bir müddet daha yaşayıp Hz. Muhammed’in şeriatı ile amel etmesi.

(10) Aden tarafından müthiş bir ateşin ortaya çıkması. Bu on alâmete “kıyâmet alâmetleri” denilmektedir. Bunlara dâir kelâm ilminde tafsilât vardır, hepsi de Allah’ın kudretine göre mümkündür, vuku bulacaklar! da birçok muteber hadisler ile sâbittir. Artık bunları inkâra veya şahsî bir şekilde tevile dinî bakımdan müsaade edilemez.

§ İmamı Ahmet ile Tirmizî Ebu Hüreyre Radiallahü anhdan şöyle rivâyet etmişlerdir: Üç şey vardır ki, onlar ortaya çıkınca artıkevvelce imân etmemiş olan şahsa imân etmesi fâide vermez, onlar ise güneşin batıdan doğması ve Deccal ile Dabbetülardin çıkışıdır.

159. Şüphesiz o kimseler ki, dinlerini parça parça ettiler ve muhtelif guruplara ayrıldılar. Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işleri ancak Allah’a aittir. Sonra onlara ne yaptıklarını haber verecektir.

159. Bu mübârek âyetler, ayrılığın, birleşmemenin kötü âkibetini bildirerek insanları bid’atlere, arzu ve isteklerine uymaktan, ihtilâflara düşmekten, birbirine düşman gumplara ayrılmaktan sakındırmaktadır. Ve kötülükleri işleyenlerin birer misli cezâya uğrayacaklarını bildirmekte iyiliklerde bulunanların da onar misli mükâfatlara nâil olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz o kimseler ki) O milletler ki (dinlerini parça parça ettiler.) dinlerinin bazı hükümlerini kabul, bazılarını reddettiler, dinî esasları kendi arzularına göre yorumlaya cür’et gösterdiler. Ve bazı milletler, meleklere taptılar, onları Allah Teâlâ’nın kızları sandılar, bazı milletler de putlara taptılar onları, haklarında birer şefaatçi sandılar. Mecusiler de ışığı da, karanlığı da birer ilâh tanıdılar. Bazı kimseler de dinin hükümlerine muhalif ictihatlarda bulundular, mânâları açık âyetleri bırakıp müteşabihata tâbi oldular, bir takım kimseler de maddî bir mefaat, bir gaye uğrunda dinin emirlerine muhalif hareketlerde bulunmadan çekinmediler (Ve muhtelif guruplara ayrıldılar) birbirine karşı düşmanca birer vaziyet almış, birbirine kâfir demeye ve saptırmaya başlamış oldular, aralarında birlikten, dayanışmadan, sevgi ve samîmiyetten eser kalmamış bulundu. Fakat ey Rasûlü Ekrem!. (Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin.) Sen onların inançlarına, hareketlerine tâbi olmayıp çağdaşın olanlara lâzım gelen dinî hükümleri tebliğ etmiş, onlarıbizzat irşada çalışmış olduğun için onların o kötü hâllerinden sorumlu değilsin, sen peygamberlik vazîfeni yerine getirmiş bulunuyorsun. (Onların işleri ancak Allah’a aittir.) Cenâb-ı Hak, onların hak etmiş oldukları cezaları vermeğe kadirdir. Onların haklarında ilâhî hikmeti gereğince yüce irâdesi tecelli eder. Onları dilerse daha dünyada iken hesaba çeker, onlara karşı cihat ilân edilmesi için sana emreder, müsaade verir. (Sonra onlara) Dünyada rken (ne yaptıklarını) Allah Teâlâ’nın emirlerine nasıl muhalif hareketlerde bulunup durduklarını, âhiret gününde (haber verecektir.) onları o yaptıklarının cezalarına kavuşturacaktır. Artık her insan, bu gibi bir akibeti düşünerek daha dünyada iken hâlini düzeltmeli, mükâfatlara vesîle olacak güzel amellerde bulunmalı değil midir?.

160. Her kini bir iyilik ile gelirse kendisi için onun on misli vardır. Ve her kim bir kötülük ile gelirse o ancak onun misli ile cezalandırılır. Ve onlar zulme uğramazlar.

160. (Her kim) herhangi bir mü’min (bir iyilik ile) âhiret âlemine (gelirse kendisi için) ilâhî bir lûtuf olmak üzere (onun) o yaptığı iyiliğin, güzel amelin en az (on misli.) sevap vardır. (Ve her kim bir kötülük ile gelirse) Dinin yasaklarından birini işlemiş olursa âhirette (o ancak onun misli ile cezalandırılır.) o kötülüğün dengi olan bir azâba çarptırılır. (Ve onlar) Sevaplarının eksilmesi ve cezalarının arttırılması suretiyle (zulme uğramazlar.) haklarında adalete aykırı bir muamele yapılmaz. Meselâ: Bir müslüman bir günah işlerse onun dengi bir cezâyı hak etmiş olur. Cenâb-ı Hak aff etmezse yalnız o cezâya uğrar çünkü bir müslüman, yaptığı günahın devamını istemez, ondan kurtulmak arzusunda bulunur. Bu cihetle yalnız bir misli cezâyı hak etmiş bulunur. Fakat bir müslüman, bir ibâdette, güzel bir muamelede bulunursa bunun karşılığında ilâhî bir lutuf olarak en az on katmükâfata kavuşur. Bir kâfirin yapacağı herhangi bir muamele ise dinî bir mahiyeti taşımamaktadır. Binaenaleyh o muameleden dolayı dünyada bir mükâfata ulaşsa da âhirette ulaşamayacaktır. Küfürle yan yana olan bir muamele, bir ibâdet, bir itaat sayılamaz. Fakat onun küfrü kendi azim ve kanaatine göre dâimidir, dünyada ebediyen yaşayacak olsa o kanaatte bulunacağına karar vermiş bulunmaktadır. Binaenaleyh onun bu kararı sonsuz olduğundan onun azâbı da sonsuz bulunacaktır. Bu cihetle aralarında bir eşitlik vardır.

161. De ki, şüphe yok ki Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine. İbrahim’in hânif olan dinine hidâyet buyurdu. Ve o ortak koşanlardan olmuş değildi.

161. Bu mübârek âyetler, asıl doğru yolun İslâm dininden ibâret olduğunu ve Cenab’ı Hak’kın ortak ve benzerden uzak olup bütün ibâdetlerin ona yapılacağını ve bütün mahlûkların varlık ve yokluğunun onun kudretiyle meydana geldiğini şöylece bildirmektedir: Resûlüm!. Öyle ayrılığa düşmüş, Allah’ın birliğini terketmiş olan câhillere (De ki, şüphe yok Rab’bim) o terbiye eden şânı yüce Allah’ım, ilâhî vahyi ile, gizli ve açıktaki eşsiz eserleriyle (beni doğru bir yola) hak’ka kavuşturan bir yola ulaştırdı. Yani: Beni (dosdoğru bir dine) İslâm dinine evet… Hz. (İbrahim’in hânif olan dinine) onun bâtıl dinlerden beri olan din yoluna (hidâyet buyurdu.) beni de öyle bir şeref ve saadete kavuşturdu. (Ve o) Yüce Peygamber (müşriklerden olmuş değildi.) o Allah’ı birleyici idi, bir kadri yüce peygamber idi. Ona mensup oldukları iddiasında bulunan müşrikler ile onun asla bir alâkası yoktu. Hz. İbrahim’in temizliği, dindarlığı öyle yanlış inanç sâhipleriyle alâkadar olmasına aykırıdır. Bu âyeti kerime, Hz. İbrahim’in dini üzere bulunduklarını iddia eden Kureyş müşriklerin!yalanlamaktadır.

162. De ki: Benim namazım, ibâdetlerim ve diriliğim ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ içindir.

162. Resûlüm!. O müşriklere hitâben (De ki: Benim namazım, ibâdetlerim) oruç gibi, hac gibi, kurban vesâire gibi yaptığım ibâdetleri itaatler (ve dirîliğim ve ölümüm) hayat ve ölümüm, bu hallerdeki hayr ve iyiliklerim, ölüm anında imân üzere bulunuşum, bütün varlığım (âlemlerin Rab’bi olan Allah Teâlâ içindir.) hepsi de onun birer ihsanıdır, hepsi de onun ilâhî zâtına samimi bir şekilde kulluğu arzetmek içindir. Böyle bir samimiyetle yapılmayan bir ibâdet ve itaat ise zâten kabüle lâyık değildir.

163. Onun bir ortağı yoktur. Ve ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.

163. (Onun) O Yüce Yaratıcının hiçbir hususta (bir ortağı yoktur.) o ortak ve benzerden uzaktır. Bütün ibadetlerimiz yalnız onun ilâhî zâtına aittir. Ona kimse ortak koşulamaz. (Ve ben bununla emrolundum.) Ben böyle birlemekle, böyle samîmî ibâdetlerle, ve Cenab’ı Hak’kın birliğini ümmetime telkin etmekle mükellefim (ve ben müslümanların) rahmete erişen bu ümmetten İslâmiyet’i ilk kabul eden ve Allah Teâlâ’nın emirlerine uyan zatların (ilkiyim.) ben bu müslüman olma şerefine Allah’ın vahyi ile kavuşmuş, sonra bunu ümmetime telkin etmiş bulunmaktayım.

§ Nüsk kelimesi, Cenâb-ı Hak’ka mânevî yönden yaklaşmaya vesîle olan herhangi bir ibâdet ve itaattir. Kurban mânâsında kullanıldığı da bilinmektedir.

164. De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka bir rab’mi ararım ki, o herşeyin Rabbidir. Ve herkesin kazanacağı günah ancak kendi aleyhinedir. Ve hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O zaman oRabbiniz kendisinde ihtilafa düşmüş olduğunuz şeyleri size haber verecektir.

164. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın rablığını, rablığına şâhitlik eden ilâhî tasarruflarını bildirmektedir. Ve Allah Teâlâ’nın birliğini rablığını tasdik edenleri rahmet ve mağfiret ile müjdelemekte, inkâr edenleri de azap ile korkutmakta ve sakındırmaktadır. Şöyle ki: Resulhum!. Cenab’ı Hak’ka bir takım yaratıkları ortak koşan ve başkalarını da öyle bir şirke dâvete cür’et eyleyen câhil müşriklere (De ki: Ben Allah Teâlâ’dan başka bir Rab’mi ararım ki) onu, ibâdet hususunda Cenâb-ı Hak’ka ortak koşayım. Halbuki (o) benim kendsine ibâdet ettiğim,birliğine inanmış bulunduğum Allah Teâlâ (herşeyin Rab’bidir.) sahibidir, mâlikidir, terbiye edicisidir. Onun dışındakiler hep ona muhtaçtır, onun rablığının birer eseridir. Artık nasıl düşünülebilir ki, onlar mâbudluk hususunda o âlemlerin Rabbinin ortağı olabilsinler. Halbuki, o müşrikler de itiraf etmektedirler ki, o ortak koştukları şeyleri de yaratan, besleyen Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Evet… Putlara tapanlar da, itiraf etmektedirler ki, gökleri, yerleri ve bunlardaki bütün varlıkları ve o putları yaratan, Allah Teâlâ’dır. Yıldızlara tapanlar da itiraf etmektedirler ki, bu yıldızların yaratıcısı, icad edeni ancak Yüce Allah’tır. Yezdân ile Ahremen’in, yani şeytanın mâbudluğuna inananlar da itiraf etmektedirler ki, şeytanları yaratan da yine Allah Teâlâ Hazretleridir. Hz. Mesih’in ve meleklerin mâbudluğuna inananlar da itiraf etmektedirler ki, bunların da ve bütün Kâinatın Yaratıcısı ancak Yüce ve Mukaddes olan Allah’tır. İşte bu dört kısım müşrik tâifeden herbiri de yaratıcılığın, rablığın Allah Teâlâya mahsus olduğunu itiraf edip durmaktadırlar. Artık böyle mahlûk olan, Cenâb-ı Hak’kın birer kudret eseri bulunan şeyler, mâbudluk sıfatına nasıl sâhip olabilir ki, onları birer mabut edinmek uygun olabilsin. Hiç terbiye edilenin terbiye edene, yaratılmışınyaratıcıya, kölenin sâhibine ortak olması aklen düşünülebilir mi?. Binaenaleyh Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinmek, bozuk bir davranıştır, bâtıl bir din inancıdır. (Ve) Şunu da bilmelidir ki (herkesin kazanacağı -günahancak kendi aleyhinedir.) Müşrikler, müslümanlara diyorlardı ki: Siz de bizim yolumuza tâbi olunuz, sizin yapacağınız şeyler bizim üzerimize yazılmış, biz onun sorumluluğunu, üzerimize alırız. Bu âyeti kerime ise onları redediyor, herkesin yapacağı fena şeylerin mes’uliyeti kendi aleyhine yönelir, bu mes’ûliyetten kendisini kurtaramaz olduğunu bildiriyor. Maamafih o müşrikler diyorlardı ki: Ey müslümanlar!. Siz bize tâbi olunuz, biz sizin üzerinize yazılacak hatalarınızı kıyâmet gününde yükleniriz, onların bu iddialarını red için de buyruluyor ki: (Ve hiçbir günahkâr nefis, başkasının günahını yüklenmez.) Artık o müşrikler de şirke düşürdükleri kimselerin günahlarını, mes’uliyetlerini tamamen yüklenerek onları azaptan kurtarabilirler mi?. Bu halde kendileri de azap görürler, öyle saptırdıkları kimseler de azap görürler. Bir kere şunu da düşünmeli ki: (Sonra dönüşünüz ancak Rab’binizedir.) Bu dünya hayatının ardından âhiret hayatı başlayacaktır, bütün mükellef mahluklar Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzuruna giderek hesâba çekileceklerdir. (O zaman o Rab’biniz) Olan yüce mâbud dünyada iken (kendisinde ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri) onların hayır mı, şer mi, hak mı, bâtıl mı bulunmuş olduğunu (size haber verecektir.) o zaman hakikat tamamen ortaya çıkacaktır, artık o zaman yapacağınız pişmanlıklar size bir fâide vermeyecektir.

165. Ve O, O Yüce Yaratıcıdır ki, sizi yeryüzünde halife kıldı. Ve bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle yükseltti, tâki sizi size verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun. Şüphe yok ki, senin Rabbin, cezâsı çabuk olandır. Ve muhakkak ki, o bağışlayan, merhamet edendir.

165. Ey insanlar!. Bir kere Allah Teâlâ’nın hakkınızda olan nîmet ve ihsanını düşünmeli değil misiniz?. Ona başkalarını nasıl ortak koşablirsiniz?. O kerem sâhibi Yaratıcı, sizleri yarattı, nîmetlere kavuşturdu (Ve) özellikle (o, o) Yüce Yaratıcı (dır ki, sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.) sizi geçmiş ümmetlere halef kıldı; siz onların yerlerini işgal ettiniz, özellikle Peygamberiniz olan Hz. Muhammed’i, bütün Peygamberlerin sonuncusu kıldı, onun ümmeti olan sizleri de tarihe karışmış olan ümmetlerin yerine getirdi, onların yerlerine geçirip, hâkim kıldı. (Ve) O kerem sâhibi Yaratıcı (bâzınızı bâzınızın üzerine derecelerle yükseltti.) akıl ve mârifet, şeref ve servet, hâkim ve mahkûm olma itibâriyle cemiyetinizi çeşitli mertebelerde bulundurdu. (Tâki sizi verdiği şeylerde imtihana tâbi tutsun.) Yani: O hikmet sahibi yaratıcı, sizleri böyle çeşitli tabakalara ayırmış olmakla hakkınızda hikmet gereği bir imtihan ve deneme muamelesi yapmıştır. Bununla itaatkâr olanlar ile, âsi olanlar, nîmetlerin şükrünü yerine getirenlerle getirmeyenler ortaya çıkmış olacaktır. Yoksa Cenâb-ı Hak’ca herşey malûm olduğundan onun herhangi bir kimseyi anlamak için imtihana tâbi tutması düşünülemez. Böyle bir imtihan. Cenab’ı Hak için kesinlikle gereksizdir. Ancak kullarının fiil ve hareketleri ortaya çıkıp kendilerinin bir itiraza selâhiyetleri kalmaması için onları öyle imtihan sayılacak vaziyetlere, yükümlülüklere mâruz bırakır ki bu durum, bizler için bir imtihan mahiyetinde bulunmuş olur. (Şüphe yok ki, senin Rab’bin) Olan o hikmet sâhibi Yaratıcı, hem (cezâsı çabuk olandır.) onun birliğini, rablığını tasik etmeyen, onun nîmetlerine karşı teşekkür vazîfesini yerine getirmeyen kimseler hakkında onun azâbı pek yakındır, İstediği dakikada onlara azap eder. Ve her gelecek şey yakın demektir. (Ve muhakkak ki o) Kerem sâhibi Mâbud (bağışlayıcıdır.) mü’min kullarının insanlık gereği yaptıkları günahlarını affeder,bağışlar ve o Yüce Yaratıcı (merhamet edicidir.) bütün mahlûkatı hakkında lûtuf ve yardımı boldur. Özellikle mü’min kulları hakkında ilâhî rahmeti pek fazladır. İşte bu yüce beyanlar hem muazzam bir ilâhî korkutmayı, hem de pek büyük ilâhî bir teşvik ve müjdeyi içermektedir. Artık uyanmalı, O Yüce Yaratıcının azâbını gerektiren şeylerden kaçınmalı, af ve lütfunu çekecek güzel amellerde bulunmaya çalışmalıdır. Ey âlemlerin Allah’ı!. Cümlemize uyanmalar nasip et, hepimizi af ve lûtfuna ulaşıtr. Peygamber ve Resûllerin sonuncusu hürmetine. Âmin.